Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir. (Bakara 254)
Günün Ayeti
";
Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
İlmin İbadet Ve Terbiyemizdeki Gerkliliği

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

‘’Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan (aşılanmış yumurtadan) yaratmıştır. Oku! Ka­lemle (yazmayı) öğreten rabbin sonsuz kerem sahibidir.  O, insana bilme­diklerini öğretti.’’[1]    

İlim kapısının anahtarı okumak. Bütün kâinat ve kendi varlığın bir kitap. Allah’ın ayetleriyle dolu bir kitap... Ve Kur’an-ı Hâkim o kitabın özü, ruhu... Yüce Yaratıcı’nın Kelam-ı Kadimidir.

“Oku!...” Âlemlerdeki mükemmel nizam, ilmin ta kendisidir. Ve İslâm, o nizamın insanlığa yönelik yüzü. İki dünya mutluluğunun pusulası, İslâm, ilmin kendisi: Âlemlerin Rabbini bilmenin ilmi, yaratılanları bilmenin ilmi, kendini bilmenin ilmi...

İslâm kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur'an-ı Kerim'de sadece ilim kelimesi yüz beş defa zikrederek okumaya ve bilgiye büyük önem vermiştir. Onun içindir ki; Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)'e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahsedilir:

Okumanın ve okunacak şeylerin bir sonu olmadığı için, Allahu Teâlâ Rasûlüne ayrıca: “Rabbim ilmimi artır!” [2] diye dua etmesini emretmiştir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) de bu emre: “Allah’ım! Bana öğrettiğin şeyle beni faydalandır. Bana faydalı olanı öğret. İlmimi artır. Her halde Allah’a hamdolsun. Cehennem ehlinin halinden Allah’a sığınırım” [3] diye niyazda bulunarak karşılık vermiştir.

Kur’an hâfızlarından ve vahiy katiplerinden Abdullah b. Mes’ud (r.a) ise bu ayeti okudukça:

“Allah’ım! Benim ilmimi, imanımı ve yakinimi artır.” diye dua ederdi. [4]

Bir Peygamber ilimsiz ve ilâhi desteksiz yol alamazsa, onun bağlıları cehalet ve nefsiyle nereye varacaktır.

Bütün âlem ve insanlık ilim için yaratılmıştır. Bu ilim, mârifetullah ilmidir. Yani âlemlerin sahibi Yüce Yaratıcıyı tanıma ve sevme ilmi. Bütün çeşit ve detayı ile ilimlerin özü ve hedefi budur. İlim esası itibariyle nurdur.

İlim Allah yolunda en güzel kılavuzdur. İlim Allah’ın bir sıfatıdır, onu insana emanet etmiştir. Allahu Teâlâ ilimle bilinir, ilimle sevilir, ilimle övülür. İnsan ilimle dirilir, kalp ilimle ihya olur, insan hakikatini ilimle bulur. Eşyanın hakikati ilimle keşfolunur. İlimsiz ve irfansız Cennet’e girilmez. Allahu Teâlâ Kuran’da cehaleti ölüm, ilmi hayat olarak tanıtıyor. O halde bu ölüler sınıfına girmemek gerekir. 

Kalbi olup da düşünmeyen, gözü olup da gerçekleri görmeyen, kulağı olup da hakkı işitmeyen kimselere Allahu Teâlâ insan demiyor. Onların hayvanlardan daha şaşkın olduğunu belirtiyor. [5] Böyle bir şaşkınlıktan Allah’a sığınırız.

Cenab-ı Allah aklımızı ve bilgi aracı duyularımızı kullanma hususunda da sık sık uyarıyor bizi “Düşünmüyorlar mı?” “Akıl etmiyorlar mı?” “Görmüyorlar mı?” “Bilmiyorlar mı?”

Birçok ayet-i kerimenin sonunda yer alan bu sorulara, her ne ile ilgili ise ilimsiz cevap verilemeyeceği ise çok açık.

Allahu Teâlâ bir kula hayır ulaştırmak isterse onu önce bir ilim halkasına ve edeb meclisine ulaştırır. Mârifetullah ve edeb olmadan kimse Allah’ın rıza ve sevgisine ulaşamaz. İlimsiz ne mürşidlik, ne de müridlik yapılabilir. [6]

İlim, yüce Allah’ın nurudur, Peygamberimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) mirasıdır; Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ümmetine altın gümüş, bağ bahçe değil ilim bırakmıştır. Çünkü ilim Allahu Teâlâ’nın en büyük emanetidir. Bütün Allah dostlarının hedefi ilim sermayesini korumaktır; bunun için seferber olmak gerekir. 

Rivayet edildiğine göre bir gün Ebu Hüreyre (r.a) Medine’nin çarşısına uğrayarak orada durup şöyle demiştir:

“Ey pazarcılar (alış veriş yapanlar) nasibinizi almaya engel nedir? dedi. Nedir o nasip ya Eba Hüreyre? dediler. Ebu Hüreyre:

“Resülullah’ın (sallallâhü aleyhi ve sellem) mirası bölüşülüyor, siz hala buradasınız. Gidip hissenizi almak istemez misiniz?’’ dedi. Onlar:

‘’O miras nerede?’’ diye sordular. Ebu Hüreyre (r.a) mescitde dedi.

Bunun üzerine pazarda bulunanlar koşarak çıktılar (ve mescide girdiler) oradan dönmek üzere olan bu kişiler, Ebu Hüreyre (r.a) durdurdular. Ebu Hüreyre (r.a) ‘’Ne istiyorsunuz?’’ dedi.

Onlar da: “Biz mescide gelip girdik, fakat orada bölüşülen hiç bir şey görmedik” dediler. Ebu Hüreyre (r.a) onlara:

 Mescidde hiç kimseyi görmediniz mi? dedi: “Evet gördük. Bir grup namaz kılıyor, bir grup Kur’an okuyor, diğer bir grup da haram ve helali tartışıyorlardı” dediler. Bunun üzerine Ebu Hüreyre (r.a):

“Yazıklar olsun size! İşte bu, Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) mirasıdır.”

Her Müslüman’ın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem): "İlim tahsil etmek her Müslüman erkek ve kadına farzdır" [7] buyurmuştur.

Hadis, farz-ı ayn ilimden bahsetmektedir. Farz-ı ayn ilim, her müslümanın bizzat öğrenmesi ve bilmesi gereken ilimdir. Bu ilmi ona farz kılan Allahu Teâlâ ve O’nun Rasulü’dür. Akıllı olup büluğ yaşına ulaşan her müslüman bu ilimlerden sorumludur. Çünkü bu durumdaki bir insan, iman ve ibadetle yükümlüdür. Helâl ve harama dikkat etmesi gerekmektedir. Görevli melekler tarafından amelleri yazılmaya başlanmıştır. Amele yükümlü olan bir kimseye ilk gereken iş, yapacağı işin ilmini öğrenmektir.

Temel kaide şudur: Yapılması farz olan bir şeyin ilmini bilmek de farzdır. Bu şeyleri temelde üç ana gruba ayırabiliriz:

* İnanılması şart olan esaslar.

* Yapılması icap eden farzlar.

* Terk edilmesi gereken haramlar. [8]

Bunlarla birlikte vacip, sünnet, mendub, müstehab, mübah, mekruh olan ameller mevcuttur ki, onların bilinmesi farzlardan sonra gelir.

Bu ilimlerin her mükellef tarafından bilinmesi farz olduğu halde, günümüzde ihmal ve gaflet birbirine eklenince, ortaya Rabbini tanımaz, dinini yaşamaz, edebini ve haddini bilmez, kendi menfaatinden başka kimseyi sevemez bir cok insan çıkıverdi. Bütün bu arızalar ve cehalet giderilmeden hakkıyla ne din yaşanabilir, ne de tasavvufun neşesine ulaşılabilir.

Ebû Derdâ (r.a.) şöyle buyurmuş: ‘’İlim öğreniniz! Çünkü âlimle talebe ecirde denktir. Bu ikisi dışındaki insanlarda pek hayır yoktur. ‘‘ [9]

Fakih Ebü'l-Leys Semerkandî (r.ah) demiştir ki: Senedleriyle bize ulaştığına göre, Muhammed b. Şîrîn (r.ah) şöyle anlatmıştır:

Basra mescidine gitmiştim. Mesciddekiler Esved b. Serî'in etrafında toplanmış, o da onlara vaaz-ü nasihat ediyordu. Bir diğer köşede ise bir grup fakih, aralarında fıkıh müzakeresi yapıyordu.

Bu sırada ben bu sohbet halkasının arasında bir yerde iki rekât namaz kıldım. Namazı bitirdikten sonra kendi kendime, "Eğer Esved'in halkasına gidersem, umulur ki bana da onlara inen rahmet ve icabet (duaların kabul olması) iner" dedim.

Sonra yine kendi kendime, "Eğer fıkıh ilminin yapıldığı halkaya katılırsam, belki bugüne kadar işitmediğim ilmî bir mevzuyu işitir ve onunla amel ederim" dedim. Böyle tereddüt içinde kaldım ve neticede hiç birine katılamadan kalktım, mescidden çıktım.

Gece olup yattığımda biri bana geldi ve "Şayet sen o fıkıh ilminin müzakeresinin yapıldığı haklaya katılacak olsaydın, elbette Cebrail'in (a.s) onlarla beraber oturuyor olduğunu görecektin" dedi. [10]

Alkame b. Kays (r.ah) demiştir ki: "Kendilerine Allah'ın emir ve yasaklarını sorabileceğim bir topluluğun yanına gitmem veya böyle bir topluluğun benim yanıma gelmesi, yüz at üzerinde Allah yolunda cihad etmemden de bana göre daha güzeldir." [11]

Öyleyse ilme koşmalıdır. Meclis ve halkalarımızda ilim konuşulmalıdır. Çantamızda, masamızda bir kitap bulunmalıdır. İlim bir çeşit zikirdir. Rahmet sebebidir. İlim halkası Cennet bahçesidir. İlmin bir kelimesi de kıymetlidir. İlmin başı Allah sevgisi, sonu edebtir. İlmin edebiyatını yapıp edebinden uzak kalmak felakettir. Kişiyi Hakk’a yaklaştırmayan ilim, kuru bir zahmettir. Gerçek âlim, âlem için bir rahmettir. [12]

Şa'bi (r.ah) “Bir kimse, Şam'ın en uzak bir yerinden Yemen'in en uzak bir köşe­sine uzun bir yolculuk yapsa, bu yolculuk esnasında da hayatında ken­disine faydalı olacak bir söz duysa, öğrense, bu yolculuğu boşuna yapıl­mış sayılmaz” buyurmuştur.

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “En güzel hediye; hikmetli bir sözü iyice anlayıp, din kardeşine anlatmaktır. Bu, aynı zamanda bir senelik ibadete karşılıktır.” [13]

Ata bin Ebi Rebah'a soruldu; “Zikir meclisi nedir?” cevaben buyurdu ki: “Namaz nasıl kılınır? Oruç nasıl tutulur? İslâmi alışveriş nasıl olur? Abdest ve gusül nasıl alınır? Neler helâl, neler haramdır? Bu gibi mese­lelerin konuşulduğu her meclis, zikir meclisidir.” [14]

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) birisiyle konuşurken, Allah kendisine vahy ederek, o adamın ancak bir saatlik ömrü kaldığını bildirdi. Bu olay, ikindi vakti meydana geldi.

Bunun üzerine, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) durumu o adama bildirdi.

Bu sebeple adam, rahatsız oldu ve "Ey Allah'ın Resulü, bana şu saatte yapılması en uygun olan işi göster,’’ dedi.

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, ‘’ilim öğrenmekle meşgul ol,’’ dedi.

O kimse de bununla meşgul oldu ve akşamdan önce canını teslim etti.

Ravi şöyle demiştir. Şayet ilimden daha faziletli bir şey olsaydı, muhakkak ki Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), o vakitte o kimseye onu emrederdi. [15]

İmamı Gazâlî Hazretleri şöyle der;  “İki şey vardır:

Bütün âlimler, muallim ve hakîmler bu iki şeyi tarif etmek için eserler vermiştir. Tüm semâvî kitaplar onları öğretmek için indirilmiş, bütün peygamberler onları tebliğ ve tatbik için gönderilmiştir. Hatta bütün kâinat o iki şey için yaratılmıştır. 

İşte bu iki cevher, ilim ve ibadettir.

Dünya ve âhiretin yaratılmasından maksat, bu ikisidir. Bir kulun her hâlükârda onlarla meşgul olması, sadece onlar için yorulması ve ancak onlara dikkat kesilmesi gerekir. Onların dışında her şey boştur.

Ey Hak yolcusu! Sana emredilen şeyleri yapman ve yasaklardan sakınabilmen için ilim gerekir. Yoksa ne olduğunu, ne için ve ne şekilde yapıldığını bilmediğin ibadetleri nasıl yerine getireceksin?

Günah olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakınacaksın? Eğer gereken ilmi elde etmezsen, çoğu kez, senelerce namazlarını bozmuş bir halde ibadet edersin de, haberin bile olmaz. İman ve ibadet konularında bir mesele ile karşılaşırsın: hem bu meseleyi halledecek bir kimse aramazsın hem de şüphe içinde günler geçirirsin.’’ [16]

Burada sırf ilim ve ibadetle meşgul olmak sözü yanlış anlaşılmamalı. Bu hiçbir dünya işine bakmadan bir kenara çekilip devamlı ilim ve ibadetle meşgul olmak ve bu halde ölümü beklemek demek değildir.

Bundan maksat, Allah rızasını hedefe alıp, uyku ve eğlence dâhil her işi, ilmin öğrettiği inceliğe göre yaparak, ibadete çevirmektir. Bunun için her müminin, kendisine gerekli olan ilmi öğrendikten sonra, ölene kadar amele devam etmesi gerekir.

İki cihanın yaratılış sebebi olan bu iki cevhere sımsıkı sarılıp kıymetle­rinin bilinmesi gerekir. Kula gerekli olan, bunlardan başka şeylerle meşgul olmaması, bunlar için yorulması ve gözünü bunlardan ayırmamasıdır. Bilmelidir ki, bu ikisi dı­şındaki bütün işler bâtıl, hayırdan yoksun, faydasız ve boş şeylerdir.

Hz. Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor:

"Rasülullah (sallallâhü aleyhi ve sellem), bir gün odalarının birisinden çıkıp mescide girdi. Bu esnada iki halka (şeklinde oturmuş iki grup) ile karşılaştı.

Bunlardan bir halka Kur'an okuyor ve Allah'a dua ediyordu.

Diğer halka da ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerine Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem):

"(Bunların) hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur'an okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de ancak muallim/öğretici olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına oturdular." [17]

Seyyid Muhammed Râşid Erol (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’İlim olmazsa din tahrif olur; amel olmayınca da ilim gereken faydayı vermez. Önemli olan, ilim ve ameli beraber yürütmektir.’’ [18]

Lokman (a.s), oğluna yaptığı bir vasiyetinde şöyle demiştir:  “Oğlum! Bir ekin (ziraat) ancak toprak ve su ile yetişebildiği gibi, iman da ancak ilim ve amelle sahih ve güzel olur.” [19]

Rasülullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ya âlim ol, ya ilim öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilme sevgi besleyen ol! Beşincisi, (yani ilimden hoşlanmayanlardan) olma, yoksa helak olursun!” [20]

Kâinat bu ilmin bulunması ve korunması için ayakta tutulmaktadır. İlim ehli Allah’u Teâlâ’nın sevgilisidir. Peygamberimizin ifade ettiğine göre Cenâb-ı Hak, ilim peşinde olan herkesi meleklerine ve bütün âleme sevdirmekte, bu sevginin sonucu denizdeki balığa, yuvasındaki karıncaya kadar bütün varlıklar onlar için istiğfar etmektedir. [21]

İkinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî (k.s.) teşhisini şöyle koyuyor: “Dinimiz, dünya ve ahiretin bütün mutluluğunu garanti etmiştir. Ancak, bunun gerçekleşmesi için sahih bir imandan sonra herkese şu üç temel vazife düşmektedir: İlim, Amel, İhlâs.

Bu üç şey tam olarak elde edilmeden dinin hakikati anlaşılamaz ve kul vaat edilen ilâhî lütuflara ulaşamaz. Sûfilerin özel olarak üzerinde durduğu tasavvuf ve hakikat ilimleri, dinin hizmetçisidir ve bütün seyru sülûk, üçüncü mertebe olan “ihlâs”ın elde edilmesi için yapılmaktadır. İhlâs da “rızâ” makamı için gereklidir. Bunların dışındaki bütün manevi haller, cezbe ve benzeri şeyler asıl maksat olmayıp, ihlâs ve rızâ makamının tahakkuku için bir başlangıç ve hazırlıktır.” [22]

“Kulu Allah Teâlâ’ya yaklaştıran ameller iki çeşittir: Farzlar ve Nafileler.

Esasen farz ibadetlerin yanında nafilelerin pek önemi yoktur. Öyle ki; herhangi bir zamanda ihlâsla bir farzı eda etmek, bin senelik nafile ibadetten daha faziletlidir. Manevi haller amellerin neticesidir. Bu ilimler, amellerin sağlam itikad ve ölçüler içinde yapılmasıyla hâsıl olur. Bu da yapacağı ameli hakkıyla bilmeyi gerektirir. Bunlar yüce dinimizin emrettiği ilimlerdir. Her mükellefin bunları bilmesi gerekir.” [23]

“Bilmiş ol ki, zikrin faydası ve tesiri, yüce dinimizin hükümlerini yerine getirmeye bağlıdır. Şu hususlara çok dikkat etmek gerekir:

               - Farzların ve sünnetlerin edasına,

   - Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmaya,

               - Az veya çok, bütün işlerde âlimlere müracaat edip, onların verdiği fetvaya uygun amel etmeye.” [24]

Usulüne uygun yapılmayan her iş maksadın tersine sonuç verir. İbadetler de böyledir. Kul, bazen ibadetle Allah’a yaklaşayım derken, Allah’tan uzaklaşabilir. Bunun sebebi kendisidir. Çünkü edebi çiğnenen, hedefi değiştirilen, tevazu yerine kibir ve kendini beğenmeye alet edilen bir ibadet kabulü değil, belki azar ve azabı gerektirir.

Süfyan-ı Sevri (k.s) hazretleri ‘’İlim ve amel bakımından kendini din kardeşinden üstün görenin ilmide, ameli de heba olur‘’ buyurmaktadır.

Hz. Ömer (r.a), bazı insanların ibadetleri nasıl adet haline getirdiğini şu üzüntü dolu sözleriyle dile getirir:

“Öyle insanlar var ki, Müslüman olarak saçını başını ağartmış. Fakat ömründe Allah için hakkıyla kıldığı bir namazı yok.” [25]

İbadetlerimizin hedefi Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Ne var ki edebine riayet edilmeden yapılan ibadetlerin, bırakın O’nun rızasını kazandırmayı, yapanın yüzüne çarpılma ihtimali çok yüksek.

Maun Suresi’ndeki “yazık o namaz kılanlara!” kınamasına benzer bir ifadeyi Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu sözlerinde de görüyoruz:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan ellerinde kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice gece ibadeti ile meşgul olanlar vardır ki, ellerinde kalan sadece yorgunluk ve uykusuzluktur.‘’ [26]

Çok ciddi bir ikaz ve kınamanın iç içe bulunduğu bu ifadeleri görünce insan sormadan edemiyor: Acaba biz, bu ayet ve hadis-i şerifte anlatılan gruba dâhil olmaktan yeterince çekiniyor muyuz? Ya okuduğumuz Kur’an bize lanet ediyorsa ne yapacağız? Namazı bir tür sportif faaliyet veya alışkanlığa, orucu perhize, haccı turistik geziye, zikir meclislerini eğlenceye, zekâtı ticarete, hizmeti benlik davasına, cihadı cinayete, hakka daveti siyasete çevirdiysek, bu nasıl bir dindarlıktır? Amellerimizin muhasebesini yapmadıkça İslâm’ı yaşama ve yaşatma davasında en büyük yıkımı biz yapmış olmaz mıyız?

Hasan-ı Basrî (r.ah) demiştir ki: “İstediğiniz kadar ilim öğreniniz. Vallahi, öğrendiklerinizle amel etmedikçe Allahu Teâlâ size sevap vermez. Aklı düşük kimselerin bütün gayreti rivayetle meşgul olmaktır. Gerçek âlimlerin gayreti ise, ilmin gereğine göre amel etmektir.”

İlahı rızayı tahsil etmenin yolu ilim, amel, ihlâs denkleminin güzel bir şekilde kurulması, korunması ve yaşanması ile mümkündür. İmam-ı Gazali (r.ah) Minhâcu’l-Âbidîn adlı eserinde ‘’İlim ağaç, ibadet ise meyvesidir’’ buyuruyor.

Yani ağaçsız meyve olmaz, meyvesiz ağaçta hakiki manada bir şeye yaramaz. Tabi ki de meyvenin tadı da önemli. Meyvenin tadını veren ise kişinin yaptığı amellerde ihlâslı olmasıdır. Bu denklemin güzel bir şekilde kurulması, korunması ve yaşanması için de hakiki ilim ehline müracaat şarttır. Bir bahçıvanın kontrolün de yetişen ağacın kendiside, meyvesi de, tadı da yerinde ve güzel olur.

Bir cemaat Cüneyd-i Bağdadi (k.s) hazretlerine:

- ‘’Efendim! Namazın farzları nelerdir?’’ diye sordular. Bu soruya o, şöyle cevap vermiştir:

- ‘’Namazın farzları, Allahu Teâlâ’dan başka her türlü alakayı kalpten kesmek, düşünceyi tek noktada toplamaktır. Bunlar olmazsa namazın faydası olmaz.’’

Elbette ki, bildiğiniz üzere namazın farzları, rükunları, şartları var. Fıkıh kitaplarından öğrendiğimiz bu bilgiler, namazın edasının şartlarıdır. Bu şekil itibariyledir. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin sözünü ettiği konu ise namazın Allah katında kabul edilmesindeki faziletinin şartıdır.

Oysa namazı şekil olarak değil Allahu Teâlâ emrettiği, o istediği için kılıyoruz. İşte bu noktada niyet önemli, namaz amel olarak gerekli, salih olması ise namazın kabul edilebilir olması için elzemdir.

Çekilen zikirlerin lafzı önemli değildir. ‘Allah...Rahman...Lailâhe illallah...’ dediğin zaman lafız eriyip gitmeli, sıfatı kalmalı. Zikrullahın sıfatı kalbin içinde nurani bir anlayışın meydana gelmesidir. İşte tasavvuf, mümin olana bu anlayışı yerleştirir, ona bu ilâhi azameti öğretir. [27]

Hz. Mevlana (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir. Fakat içildi, yendi de varlığından geçti mi tesir eder.’’ [28]

Hz. Rasûlullah Efendimiz’den (sallallâhü aleyhi ve sellem) ümmetine kalan bir tek miras var; o da zahiri ve batınıyla din ilmi. Birazcık aklı ve imanı olan kimsenin bu mirastan azıcık payı bulunmalıdır. Kalbinde iman, halinde edeb ilmi bulunmayan kimse henüz insanlık makamına adım atmamıştır. Çünkü insan ancak iman ve edeble hayvanlardan ayrılır. Onlar yoksa insanı insan yapan ne kalır? 

Erkek-kadın her müslümanın ilmi sevmesi, kitabı tanıması, ilim halkalarına ısınması, ilim için sabırlı olması gerekir. Önümüze çıkan bütün engeller ve başımıza çöken bunca felâketler karşısında bile ilim azmi sönmemelidir. Hatta her felâketin içinde dahi bir ibret ve hikmet arayarak acıları tatlı bir mârifete dönüştürebiliriz.

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

‘’İlim meclisinde bulunmak bin rekât nafile namaz kılmaktan, bin cenazeye katılmaktan ve bin hastayı ziyaret etmekten daha faziletlidir. ‘’

Allah Resülü (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e, ‘’Kur’an okumaktan da daha faziletlimidir?’’ Diye soruldu.

Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘’Kur’an, okumak ancak ilimle fayda verir.‘’ Diye buyurdu. [29]

İlmin zahmetini çekmelidir. İlim için nefsini ezmeyen kimse, hiç bir zaman aziz olamaz. Yeni bir günü ya âlim, ya da talebe sıfatıyla beklemeliyiz. Hiç değilse ilim ehlini sevmeliyiz. Onlara en azından hayır dua desteği vermeliyiz. Eğer bunlardan hiçbiri bizde bulunmuyorsa kendimizi ölmüş kabul etmeliyiz. [30]

Cehalet öyle büyük bir karanlık ki Hz. Ali r.a. ‘Bana bir harf öğretenin kölesi olurum’ diyor. Yani köleliği cehalete tercih ediyor. Kölelikten daha alçaltan bir hayata mahkûm olmak, akıllı ve şahsiyetli bir mümine yakışır mı?

Beyazid-i Bistami (k.s) şöyle buyurmuş: “Hakikat odur ki, insan tabiatı ilimden çok cehalete meyleder. Zorluk çekmeden cehaletle çok iş yapmak mümkündür. Ama sıkıntı çekmeden ilme (Ve şer’i bilgilere) göre bir tek adım atmak dahi mümkün değildir.“ [31]  

Başka bir sözünde ise Bayezid Bistami (k.s.) ‘’Mücahede içinde otuz sene çalıştım. Benim için ilimden ve ilme tabi olmaktan daha çetin olan bir şey görmedim.’’ [32]

Ebu’d-Derda (r.a.) ise şöyle buyurmuş: ‘’Kim ki, ilim için sabah çıkıp akşam dönmek cihad değildir fikrinde ise onun aklı ve fikri eksiktir.’’ [33]

İlim Öğrenmenin Fazileti

Tabi ki de bu çile ve zahmetlerin mükâfatı ve fazileti çok fazladır. Nitekim hadisi şeriflerde şöyle varid olmuştur:

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim ilimden dünyasını ve ahiretini aydınlatacak bir bölüm öğrenirse, Allah ona dünyada kabul görmüş, tutulan yedi bin sene orucun sevabından ve ibadetle geçirilmiş gecelerin sevabından daha çok hayırlar ihsan eder.” [34]

Fakih Ebü'l-Leys (r.ah) der ki: Bana babamın (r.ah) anlattığı, ona da senedleriyle Enes b. Mâlik'ten (r.a.) ulaştığına göre, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Her kim Allah'ın cehennemden azat ettiği kimseleri görmek isterse, İlim taliplerine baksın. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Allah adına yeminle söylüyorum ki, bir ilim talibi, ilim öğrenmek üzere, bir âlimin kapısına gidip gelirse, Allah Teâlâ ona, öğrendiği her bir harfe ve attığı her bir adıma mukabil bir senelik ibadet sevabı yazar. Attığı her adım için kendisine cennette bir şehir inşa eder. Üzerinde yürüdüğü toprak onun için istiğfar eder. Her akşama ulaştığı veya sabaha çıktığında günahtan bağışlanmış olur. Melekler onun için şahitlik ederler ve 'Bunlar, Allah'ın cehennemden azat ettiği kimselerdir' derler." [35]

‘’Her kim insanlara öğretmek gayesiyle ilimden bir bab dahi öğrenirse, o kimseye yetmiş sıddıkın sevabı gibi sevap verilir.’’ [36] 

Ebu’d-Derda (r.a) şöyle buyurmuş: Herhangi bir kimse mescide, bir hayrı öğrenmek veya öğretmek için giderse, ona bir mücahidin ecri yazılır. O mescidden evine ancak ganimet sahibi olarak döner. [37]

Muâz b. Cebel (r.a) şöyle demiştir:

"İlim öğreniniz! Çünkü ilmi Allah için öğrenmek, Allah korkusunu bilmek demektir.

İlim tahsili için çabalamak bir ibadettir. İlim müzakere etmek Allah'ı tesbih etmek demektir. İlmî bir mevzuyu araştırmak cihaddır. Bilmeyenlere ilim öğretmek sadakadır. İlmi ehline öğretmek Allah'a yakınlık vesilesidir.

İlim, cennet ehlinin konaklarından geçen bir yoldur. O, kabir yalnızlığında dost, gurbette arkadaştır. Tenhada iken seninle konuşandır. Sevinçli zamanlarında sana rehber, dar günlerinde yardımcındır. İlim dostların yanında bir ziynet, düşmana karşı bir silâhtır.

Allah Teâlâ ilim sebebiyle toplumları yüceltir, onları hayır üzerine olan önder İmamlar, izleri takip edilen ve davranışları taklit edilen rehberler yapar. Melekler ilim ehli toplumların birbirlerine karşı olan dostluklarına İmrenir ve kanatlarıyla onları okşarlar. Denizdeki balıklar, havadaki kuşlar, denizdeki ve karadaki bütün evcil ve yırtıcı hayvanlar ve hatta yaş kuru ne varsa hepsi, ilim öğrenenler için dua ve istiğfar ederler.

Çünkü ilim, kalpleri cehaletten kurtaran bir hayat, gözleri karanlıktan kurtaran bir nur, bedeni zayıflıktan kurtaran bir kuvvettir.

Kul, hem dünyada hem de ahirette, ilim sayesinde hayırlı kimselerin ve iyilerin derecesine ulaşır. İlmî bir konuda tefekkür etmek, nafile oruca denktir, ilim müzakeresi etmek, geceleri nafile namaz kılmaya denktir. 

Kul, ilim vasıtasıyla akraba ve yakınların haklarını bilebilir. İlim sayesinde helâl ve haramı birbirinden ayırabilir. İlim İmam, amel ise ona tâbi olandır. Allah Teâlâ ilmi iyilere verir. Kötüleri ise ondan mahrum bırakır." [38]

Fahr-i Kainât (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bu gayret içinde bulunanları şöyle müjdelemiştir:

“Allah Teâlâ’ya, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktan daha faziletli bir şeyle ibadet edilmedi. Gerçek fakih olan bir âlim, şeytana karşı, ilim ve şuuruna ulaşmadan ibadet eden bin âbidden daha etkilidir. Her şeyin bir direği vardır. Bu dinin direği de fıkıh (dini asli güzelliği ile anlayıp yaşamak)tır.” [39]

Ebu Alâ Sakafî (r.ah) şöyle de der: “İlim, bilgisizliğe karşı kalp için hayat ve karanlığa karşı gözün ışığıdır.”

Yani bilgisizlik ölümüne karşı kalbe hayat veren şey ilimdir, Küfür karanlığına karşı yakîn kalp gözünün nuru da ilimdir. Dinin hükümleri noktasında bilgi sahibi olmayan kişinin kalbi bilgisizlik yüzünden ölmüştür. Gaflet içindedir. Çünkü böyle bir kalp, Cenab-ı Mevlâ hakkında cehalet içindedir. Allah’ın emirleri konusunda cehalet içindedir. 

 O halde zamanın yıpratıcı unsurlarına karşı ilim hazinemizi korumalı, elimizdeki mirasın kıymetini bilmeliyiz. Bu şuura sahip nesiller yetiştirmeliyiz. Bu yolda adımlar atmalı ve atılan her bir adımın hayır olarak bize döneceğini de bilmeliyiz. [40]

Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır ki:

“İlim kazanmak için ilim yoluna koyulan bir talebenin harçlığını sağlayan kimse, Allah yolunda Uhud dağı kadar altın harcamış gibi sevaba erişir.” [41]

S. Muhammed Raşid (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuştur ‘’Ey Allah’ın kulları! Bir talebe yetiştirmek, bin kişiyi sofi yapmaktan efdaldir. Hele o talebe vârisü’l enbiya olursa! Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük, en müttâki âlimlerden öğreniniz. İlimle meşgul olan kişi ise dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor demektir. Cahilin abidi de sofisi de hüsrandadır.‘’

Allah Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, her türlü hüsrana düşmekten bizleri muhafaza etsin. Hakiki ilim erbabının yetişmesine katkı sağlamayı, ilim mirasından payımıza düşeni almayı, aldıklarımızla yaşamayı, yaşadıklarımızı da, halimiz ve ahvalimizle ümmete muhammede anlatmayı bizlere nasip etsin inşallah. Âmin.



[1] Alak suresi ayet-1-5

[2] Tâha/114

[3] Tirmizî, İbnu Mâce

[4] Şirbînî

[5] A’raf/179

[6] Semerkand Dergisi, Nurullah Toprak, İlimsiz Nereye, 1999 Mart

[7] İbn Mace, Mukaddime,17;El Aclûni,Keşfû'l Hefa,II,43,Had. No:1665;İmam-ı Serahsi, El-Mebsut, I,2

[8] Gazâli, İhyâ, I, 25

[9] Allah Dostlarından Yaşayan Sözler, Muzaffer Taşyürek

[10] Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilin

[11] Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilin

[12] Semerkand Dergisi, Dilaver Selvi, Hangi İlim, 1999 Mart

[13] Benzeri için bk. Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 161, (Nr: 2180).

[14] Ebu Nuaym el-İsfehani- Hilyetü’l-Evliya, İbnü’l-Cevzi-Sıfatu’s-Safve

[15] Fahreddin Er-Razi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, II,298

[16] Gazâlî,Minhâcu’l-Âbidîn,67-68

[17] İbn Mace,Mukaddime,17,Hadis no:229

[18] Allah Dostlarından Yaşayan Sözler, Muzaffer Taşyürek

[19] Mekki,Kutu’l-Kulub,II,103

[20] el-Bezzar, el-Müsned, 9/94; et-Taberani, el-Mu’cemu’s-Sağir, 786; ed-Darimi, es-Sünen, 248; İbnu Ebi Şeybe, 5/284; el-Beyhaki,

[21] Ebû Dâvud,İlim,1;Tirmizî,İlim,19;İbnu Mâce.Mukaddime,17;Ahmed, Müsned,V,196.

[22] İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 36

[23] İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 29

[24] İmam Rabbâni, Mektûbât, I, 190

[25] Sühreverdi, Avarifu’l-Mearif

[26] İbn-i Mace, Darimî, Nesaî, Ahmed

[27] İlim ve Amel, Mehmet Ildırar, Semerkand Yay.

[28] Can Kulağını Aç, Adem Sertel, Semerkand Yay.

[29] Bkz: İbnu Arak, Tenzihü’ş-Şeria, l, 253-54; Suyuti, el-Leali’l-Mesnua, l, 199-200

[30] Semerkand Dergisi, Nurullah Toprak, İlimsiz Nereye, 1999 Mart

[31] Hücviri,Keşfu’l-Mahcub,205

[32] Allah Dostlarından Yaşayan Sözler, Muzaffer Taşyürek

[33] Ebu Nuaym, Hilye, I/31, İbn Ebi Huzeyl’den

[34] Yakın manadaki hadisler için bkz: Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, No:118; Ali el-Müttakî, el-Hindî, kenzu’l-Ummâl, No: 28852; Hatib el-Bağdadî,

     Tarihu Bağdat, 6/50; Zebîdî, İthafu’s-Sadeti’l-Müttakîn, 1/160:

[35] Aclûnî, Keşfû'l-Hafâ, 2/308.

[36] Zebidî, İthâfü’s-Sâdeti’l-Müttâkîn, 1/106; Münzirî, et-Tergîb ve’t Tergib, 1/98; Irâkî, el-Muğni an Hamli’l-Esfâr, 1/11; Hatib el-Bağdâdî, Târihu  

     Bağdat, 6/50.

[37] İbn Abdilber, Camiu’l-Beyan, I/32; Abdurrahman b. Mes’ud el-Fezari’den

[38] Ebû Leys Semerkandî, Tenbihül Gafilin; İbn Abdülber, Câmiu Beyâni'l-llim, 1/54-55.

[39] Beyhakî

[40] Semerkand Dergisi, S. Mübarek Erol, İlim Bir Emanet, 2009 Temmuz

[41] Dürretün Nasihin C.1 S.49-55 arası.

Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Günün Hadisi
Kur'an-ı Kerim Dinle
Ramazan Pakdil Sureler
DİB Kur'an Portalı
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Fatih Çollak Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
114 Sure 114 Hafız
İshak Daniş Aşir
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Dünyaca Ünlü Kariler
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
Reddul Muhtar-İbn-i Abidin
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler