Onlara 'yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmayın' denildiğinde, 'Biz ancak islah edicileriz' derler. İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir. (Bakara 11-12)
Günün Ayeti
";
VAAZLAR
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Helal Kazancın Terbiye Ve İbadete Etkisi

 Allah Teâlâ bir ayet-i celilede şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

‘’Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarından yiyiniz. Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükrediniz.‘’[1] 

Ayet-i kerimede görüldüğü gibi Allah Teâlâ, salih amelden önce, helal yemeyi emretmiştir.

Bu konuda âlimlerden birisi şöyle demiştir: ‘’Amellerin temiz ve güzel olması, helal yemeğe bağlıdır. Kulun yiyeceği ne kadar helal olursa, ameli de o derece temiz ve faydalı olur.‘’

Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur:

“Helal olan şeyler bellidir; haram da bellidir. Bunların ikisi arasında şüpheli şeyler vardır; insanları çoğu onları bilmez. Kim bu şüpheli şeyleri terk ederse; dinini ve şerefini (kötülüklerden) temiz tutmuş olur. Kim, yasak bir bölgenin etrafında dolaşırsa, onun içine düşmesi yakındır. Her sultanın özel korumaya aldığı bir yasak bölgesi vardır; dikkatli olun, Allah’ın yeryüzündeki korumaya aldığı yasak bölgesi de haramlardır.” [2] 

Helâl, Kur'an ve Sünnet'in helâl kıldığı, dinin serbest ettiği, yapılmasını uygun gördüğü, izin verdiği, hakkında yasaklama veya kısıtlama bulunmayan şeylerdir. Mübah ve caiz gibi terimlerle ifade edilir; mükellefin yapıp yapmamakla muhayyer bırakıldığı davranışları belirtmek üzere kullanılır.

Helâli aramak farzdır. Mümin, helâl ve temiz olan şeyleri tüketmek zorundadır. Yediği ve kullandığı şeyler temiz olmalıdır. İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem'den (a.s) kıyamete kadar bütün müminlere helal ve temiz şeylerden yenmesi emredilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ, peygamberlere,

"Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin"[3] buyurmuştur. Müminlere de, "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o apaçık düşmanınızdır"[4] diye buyurmuştur.

İlim ve hikmet, helâl lokmadan doğar. Takva ve marifet helâl lokmadan meydana gelir. İbadet ve taatin gücü helâl lokmadadır. Merhamet ve kalp inceliği helâl lokmanın ürünüdür.

Helâl lokma, manevî aşk ve muhabbeti meydana getirir. Şevk ve zevki artırır. Peygamberlerin ve velilerin yoluna götürür. Zikir ve fikre sevk eder. Öteki âleme teşvik eder. Tövbe ve istiğfarı hatırlatır.

Unutmamak gerekir ki helâl lokma ile salih ameller arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Kim kırk gün helâl lokma yerse Allah onun kalbini nurlandırır, kalbinden hikmet pınarları akıdır”[5] buyrulmaktadır.

Abdülvâhid b. Zeyd (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Midesini koruyan, dinini korumuştur.‘’

Haram ise, belli ve açık olan, hükmü kesin olarak bilinen ve Müslümanlardan hiç birinin hakkında farklı düşünmediği yasak şeylerdir. Hayatında dinin hükümlerine göre hareket etmeyen, mübah ve helâli tercih etmeyen, takvanın gereklerine uymayan, muamelelerinde hileye başvuran, her fırsatta ihanet eden başkasına ait bir şeyi çalan veya gasp eden, başkasını aldatan bir kimse haram işlemiş olur ve bu yollarla elde ettiği kazancı da haram olur.

İnsanlığın başta gelen faziletlerinden biri helâl dairede yaşamak, helâl kazanmak ve helâl yolda harcamaktır. Cenab-ı Hak, bizi imtihan etmek için bazı şeyleri haram, bazılarını da helâl kılmıştır. Fakat helâl dairesini o kadar geniş tutmuştur ki harama girmeye ne ihtiyaç ne de mecburiyet vardır. Sonra haram daireyi mayınlı bölge gibi tehlikelerle doldurmuş, helâl daireyi de meyvelerle dolu güllük gülistanlık bir bahçeye döndürmüştür. Birçok emir ve yasağı da sırf bizim iyiliğimiz, dünya ve ahiret mutluluğumuz için koymuştur. Haramla beslenen bir vücut, dünyada haramı terk ederek tövbe suyu ile temizlenmezse ahirette cehennem ateşi ile temizlenecektir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Haram ile beslenmiş bir vücut cennete giremez; ateş/cehennem onun için daha uygundur."

Gaflet ve isyan haram lokmadan meydana gelir. Gazap ve şehvet haram lokmanın ürünüdür. Haset ve kin haram lokmanın mahsulüdür. Bütün dert ve belaların sebebi haram lokmadır.

Haram lokma, aşk ve muhabbeti yok eder, dünya sevgisini arttırır, dünyaya düşkün kılar, ahireti unutturur, ibadet şevkini yok eder. Zira iyilikler daima iyiliği, kötülükler de daima kötülüğü celbeder. Bütün günahlar kalbi karartır, katılaştırır ve ibadet yapma zevkine mani olur. Ancak buna en çok müessir olan da haram lokmadır. Haram lokma ile beslenen bir vücudun organları bir fesat fabrikası gibi şer ve kötülüğe çalışırlar.

Sehl et-Tüsterî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Haramdan yiyen kimsenin yedi azası da isyan eder. İster bilsin, ister bilmesin; haramdan yemeyi ister dilesin, isterse dilemesin, durum değişmez. Kimin yiyeceği helâlinden olursa, âzaları ona itâat eder ve o kimse hayırlar yapmaya muvaffak olur.‘’[6]

ŞÜPHELİ ŞEYLER

Şüpheli ise, "Âlimlerin hakkında ihtilaf ettikleri ve görüş birliğinde olmadıkları şeylerdir." İşin iç yüzü karışık olup delillerin mana ve işareti kapalı olduğu için hükmü karışıktır; delili gizli olup açık değildir. O yüzden bu mevzuda ihtilaf edilmiştir.

Ebû Bekir el-Mervezî (rh.a.) der ki,

"Ebu Abdullah'a şüphelerin ne olduğunu sordum?" Bana,

"Şüpheyi tarif edebilir misin?" diye sordu; Ben

"Şüphe, kendisine helal denmediği gibi haram da denmeyen şeydir." dedim. O zaman Ebu Abdullah,

"O helal ile haram arasında bir şeydir." dedi. 

Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan kaçmak gerektiği gibi, haram şüphesi taşıyan işlerden ve kazançlardan da uzak durmak gerekir.

Mide, yenilen ve içilen şeylerin toplandığı yerdir. Bu sebeple yenilen ve içilen her şeyin insanın maddi teşekkülünde ve manevi terakkisinde etkisi ve tesiri vardır. Hatta kişinin sülbünden meydana gelecek olan çocuklarına bile sirayet eder. Bu nedenle gafletten uzak ve şuurlu olmak gerekir. Hatta bebek besmelesiz emzirilmemelidir. İmam Gazâlî hazretlerinin (rh.a) bu husustaki uyarısı mükemmeldir. Hazret şöyle diyor:

“Haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen bir çocuk, ileride kötü şeylere ve çirkin işlere meyleder. Bu sebeple çocuğu, ancak haram yemeyen saliha bir kadın emzirmelidir. Zira haramdan hâsıl olan sütün bereketi olmaz ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatı, o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yönelir. Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.”

Kalp, vücudun pusulasıdır. Helâl lokma ile doğru yolu gösterir. Haram ile yanlış istikameti gösterir. Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) helâl, haram ve şüpheli şeylere dikkat çektikten sonra kalbe de dikkat çekiyor ve buyuruyor:

“Dikkat edin! İnsan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur. Şayet o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.”[7]

Demek ki yenilen ve içilen şeyler kalbe etki ediyor. Çünkü mide yenilen şeyleri hazmettikten sonra gerekli yerlere gönderir, kalbe de kan olarak gönderir. Kalp ise bu kanı bütün vücuda pompalar.

İşte helâl lokma ile hâsıl olan kan, kalbi manen sağlıklı kılar ve bu sağlıklı kalbin pompalayıp gönderdiği diğer organlara da sıhhat verir. Fakat haram lokma ile hâsıl olan kan, kalbi de kalıbı da ifsat eder, manen hasta eder. Haram lokma neticesinde kalp bozulur. Kalp bozuldu mu, diğer organlar da bozulmaya mahkûmdur. Zira kalp beden ülkesinin sultanıdır, sultan gitti mi asker de gider, ülke de gider.

Gavs-ı Geylânî’nin (k.s) şu nasihati çok önemlidir;

“Ey evlat! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise varlığına can katar. Bir lokma vardır, kalbinin karartır. Bir lokma vardır, derununa nurlar saçar. Bir lokma vardır, yiyince dünyaya dalarsın. Bir lokma vardır, yiyince bu âlemin ötesine geçersin. Ama bunlardan daha üstün bir lokma vardır ki onu yiyen dünyayı da ahreti de bırakır. İşte bu lokma seni tabiatın yaratıcısına ulaştırır. Haram yemek, seni dünya ile uğraştırır, hataları sevdirir. Mubah olan şeyleri yemek, kalbi ahret âlemine iter ve taatle meşgul eder. Helâl yemek ise yaratana yaklaştırır.”[8]

Ebû Bekir Dîneverî ed-Dükkî hazretleri (k.s) ise şöyle demiştir:

“Mide yiyeceklerin toplandığı bir yerdir. Oraya helâl lokma koyarsan azaların salih amel yapar. Şüpheli şeyler koyarsan, Allah’a giden yol karışır. Haram şeyleri koyarsan, (kalbini karartır) seninle Allah arasında perde olur.”[9]

Süfyân-ı Sevrî (k.s.) ise: ‘’Kişinin dindarlığı ekmeğinin helâlliği nispetindedir.‘’ buyurmuştur. Bir gün kendisine:

- Efendim! Namazı birinci safta kılmanın faziletini anlatır mısınız? dediklerinde de helâl lokmaya dikkat çekmiş ve:

- Kardeşim! Sen ekmeğini nereden kazanıyorsun ona bak! Kazancın helâl olduktan sonra hangi safta dilersen orada namazını kıl; bu hususta sana güçlük yoktur, cevabını vermiştir. 

Büyük ariflerden İbrahim b. Ethem (k.s.): “Kemale erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erdiler.” demiştir.

Önceki büyükler, yedikleri ve içtikleri şeylerin helâl ve temiz olması hususunda çok hassas ve titiz davranıyorlardı. Onlardan biri de Şah-ı Nakşibend hazretleri (k.s) idi. O, maişet ve geçimine bir çekirdek bile haram karıştırmazdı. Kendisinin ve aile efradının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şey olursa ondan da uzak dururdu.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (k.s) “İbadet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı salih ameller ve ibadetlerdir”[10] hadisini örnek alırdı. Bu sebeple nafakasını çalışarak temin ederdi, kendisi bizâtihi eker, biçerdi.

Emir Külal (k.s.) Hazretlerinin annesi şöyle anlatmıştır:

“Emir Kulal’e hamile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hal başımdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hamile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helalden olmasına çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandım.”[11]

Şah-ı Nakşibend hazretlerine (k.s)

“Namazda hudû ve huşû nasıl elde edilir?” diye sorulunca şöyle buyurdu:

“Huzurlu bir halde helâl lokma yiyin. Huzur ile abdest alın ve namaza başlarken iftitah tekbirini kimin huzuruna durduğunuzu bilerek ve düşünerek söyleyin.” [12]

İbrahim b. Ethem’e bir gençten bahsettiler. Onun gece-gündüz ibadet ve taat içinde olduğunu, sık sık vecde gelip kendinden geçtiğini söylediler. O da bu genci merak eti, yanına gitti, üç gün misafiri oldu. Genci anlatılanların çok daha ötesinde bir halde gördü. Gençteki halin şeytandan mı yoksa Hak’tan mı olduğunu anlamak istedi.

Onun yediğine baktı, lokmaları helalden değildi. “Allahu Ekber, bu haller hep şeytandan kaynaklanıyor” deyip, genci evine davet etti. Ona kendi temiz ve helal yiyeceklerinden yedirdi. Gencin hali değişti, o cezbe halleri gitti, gayreti kalmadı. Genç bu hale şaşırdı.

İbrahim b. Ethem’e: “Sen bana ne yaptın?” diye sordu. Hazret:

“Senin yediklerin helal değildi. Yediklerinle birlikte şeytan da midene giriyordu. Üzerindeki haller şeytandan kaynaklanıyordu. Helal yiyince, içine şeytan giremedi. Asıl ve doğru halin şimdi ortaya çıktı.” dedi.[13]

Evet, helâl ve temiz lokma yiyen bir kimsenin bünyesi sağlam, karakteri temiz, kalbi huzurlu, bedeni nurlu, ibadeti güzel ve duası makbul olur. Haram ve şüpheli lokma yiyen bir kimsenin bedenine ise kasvet, sıklet ve gaflet sirayet eder.

Bu manada, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Biz, bir harama düşeriz korkusu ile yetmiş tane helali terk ederdik.”

Dua, Allah’a yalvarıştır, yakarıştır. Bu da ancak helâl lokma ile olur. Haram yiyen bir kimsenin duası kabul olmaz.

Resûl-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Bir kimse Allah yolunda uzun süre yolculuk yapar; saçı başı toz toprak içinde kalır. Sonra ellerini semaya kaldırır, ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ diye yalvarmaya başlar. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve bütünüyle haramla büyümüş! Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!” [14]

Yahya b. Muaz (r.ah) ise şöyle buyurmuştur: ‘’Tâat, Allah'ın hazinelerinden bir hazinedir. Onun anahtarı duadır. Bu anahtarın dişleri de helâl lokmalardır.‘’

Hak Teâlâ, bütün nimetleri insanlar için yaratmıştır. Nitekim Cenab-ı Hak, "O Allah, yerde olanların hepsini sizin için yarattı" [15] buyurmaktadır. Fakat bu nimetlerden yararlanmak için çalışmak gerekir. İnsan her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışıp çabalamak zorundadır. Bu ilâhi bir emirdir. Allah Teâlâ, "Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı yaptık." [16] buyurmaktadır.

Kazanç yolları çoktur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "Biz sizi yeryüzüne yerleştirdik, orada size geçim vasıtaları yarattık, geçim yolları verdik" [17] buyurmaktadır.

İslâm’da bu yollardan birini seçip çalışmak Müslümanın ayrılmaz bir vasfıdır. Müslüman hiçbir zaman tembel olmaz, olamaz. Boş durmaz. O, çalışmanın değerini ve yerini bilir. Yerüstü ve yeraltı nimetlerinden faydalanmak için emek sarf eder. Çalışmadan başkalarının yardımını beklemek, onurlu Müslümana yakışmayan bir tutumdur.

Şeyh Sa‘di Şirazi (k.s) der ki: Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. “Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?” diyerek, Allah’ın lütfuna hayran oldu.

Derken bir aslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.

Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören derviş, ken­di kendine, “Kötürüm bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, be­nimkini neden göndermesin?” diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

Düşündüğü gibi de yaptı: “Rızkım Allah’ın görünme­yen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor” diyerek beklemeye başladı. Bekledi, bekledi... Baktı ki ne gelen var, ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

“Ey tembel adam!” diyordu ses, “Kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı aslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır. Gücüyle aslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kol­ları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye hem muh­taçlara yedir.”[18]

Ahiret için amel yapan kimseye Allah Teâlâ hem dünyayı hem de ahreti ihsan eder. Dünya için amel yapan, sadece dünya için çalışan kimseye de dünyadan dilediği kadar verir, fakat o amelin ahirette hiçbir faydası görülmez.

Çalışan bir mümin, bu işi Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yaparsa sevap kazanır. Gavs-ı Sâni hazretleri (k.s) niyete çok önem veriyor ve şöyle diyordu:

“Bir insan sabahleyin kalkıp güzelce bir abdest alsa ve işine giderken de, ‘Yâ Rabbi! Sen Rezzâk-ı mutlaksın/ bütün yarattıklarının rızkını mutlaka verirsin. Çalışsak da çalışmasak da rızkımızı verirsin. Fakat rızık aramayı, çalışmayı sen emretmişsin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya gidiyoruz’ diye niyet etse ve bu niyetle işine başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nâfile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmesi yeterlidir.”

Bir diğer sohbetinde ise şöyle buyurdu: “Niyetiniz Allah için olsun. Hep güzel niyet kurun. Niyeti güzel olanın işi güzel olur, güzel netice alır. Hem kulun niyetini Allah bilsin yeter.”

İslâm’da çalışma ve helâl kazanç, tıpkı ilim gibi farz telakki edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek maksadıyla meşru yolda çalışıp kazanması ibadet kabul edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte: “Kim ailesi için helâlinden rızık aramak için çalışırsa o kimse Allah yolunda cihad eden kimse gibidir. Kim dünyada, iffet içinde yaşamak için helâl rızık ararsa ölünce şehidlerin derecesinde olur.”[19] buyrulmuştur.

Helâli aramak cihad, onu başkasına yedirmek iyilik, helâl kazanmak için yardımlaşmak takva, helâl lokma yemek ibadettir. Ayrıca haramı terk etmek vâciptir. Şüphelileri terk etmek sünnettir. Buna takva denir. Zühd, helâlin azıyla kanaat etmektir. Vera’ da, mubahları ihtiyaç miktarı kullanmaktır. Bu zahire ait zühddür. Bir de manevî zühd vardır. O ise dünya sevgisini terk etmek, gönlü dünya sevgisinden temizlemek ve ahiret ile meşgul olmaktır.

         Allah kendilerine rahmet etsin, bize, İbrahim b. Edhem ve Fudayl b. Iyaz’ın şöyle dedikleri rivayet edilir: “Büyük ve şerefli olanlar, hac, cihad, oruç ve namaz ile büyük olmadılar, bize göre şerefli olan kimse, karnına ne girdiğinin farkında olan, yani ekmeğini helalinden yiyen kimsedir.”

Esas mesele para kazanmak değil, helâl kazanmaktır. Bu uğurda kendisinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını gidermek ve kimseye muhtaç olmamak en büyük cihaddır. Hatta birçok ibadetten daha sevaptır.

Allah Resûlü (sallallâhü aleyhi ve sellem), şöyle buyurmuştur: “İslâm’ın farz olan temel ilimlerini öğrendikten sonra, rızkını helâlinden kazanmak da farzdır.”[20]

Evet, bilmeyen için ilim farz olduğu gibi, yemek için de helâl kazanç farzdır. Sonra farzlara ait birtakım ilim ve hükümler vardır. Kim, bu farzın ilimlerini tam olarak bilmez ve hükümlerini yerine getirmezse sanki onları hiç bilmemiş gibi olur. Hz. Ömer (r.a), çarşı pazar yerlerini dolaşır ve oradakilere kamçısıyla vurarak; “Buralarda ancak fıkıh hükümlerini iyi bilenler ticaret yapsınlar; yoksa bilmeden faiz yer, harama düşerler” derdi. [21]

Resûl-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem), bir sabah ashabı ile oturup sohbet ediyordu. O sırada kuvvetli bir genç erkenden iş yerine doğru geçti. Ashaptan bazıları,

“Şu gence yazık! Keşke gençliğini ve gücünü Allah yolunda değerlendirseydi. Erkenden dünyalık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi” deyince, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem),

Öyle demeyin! Şayet bu genç kimseye muhtaç olmamak, anne babasının, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını temin etmek için gidiyorsa bu kişi Allah yolundadır ve attığı her adımı da ibadet sayılır. Fakat bu kişi insanlara karşı övünmek, fazla mal biriktirmek ve sırf keyif sürmek için çalışıyorsa şeytanla beraber ve şeytanın yolundadır.”[22] buyurdu.

Nitekim bir hadis-i şerifte, “Kim nefisin dilencilikten korumak, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek ve fakir komşularına yardım etmek için helâlinden kazanırsa o kimse kıyamet gününde Allah’ın huzuruna yüzü ayın on dördü gibi parıl parıl parladığı halde varır.”[23] buyrulmuştur.

Hz. Resûlulllah (sallallâhü aleyhi ve sellem), insanları çalışmaya sevk eder ve dilenmekten sakındırarak şöyle derdi; “Sizden birinin baltasını ve ipini alarak dağa çıkması ve oradan odun taşıyarak satıp parasıyla geçinmesi ve sadaka olarak vermesi -versinler veya vermesinler- insanlardan bir şeyler dilenmesinden daha hayırlıdır.” [24]

Lokman Hekim’in hikmetleri arasında oğluna şunları söylediği yer alır; “Ey oğul! Helâl kazanç ile yoksulluktan korun. Yoksul düşen kimse üç musibetle karşılaşır: Birincisi, din zayıflığıdır. Çünkü fakirlik insanı kötülüğe sürükler. İkincisi, akıl zayıflığıdır. Çünkü ihtiyaç düşüncesi insanı şaşırtır. Üçüncüsü, mürüvveti ve insanlığı kaybolur.”[25] 

Âlimlerden birisi çoluk-çocuk sahibi bir adamın işsiz-güçsüz dolaştığını görünce, onu şöyle uyardı: ‘’Çalış, bir meslek edin; eğer bir kazancın olursa ailen, dünyandan yer; ama bir kazancın yoksa dininden yer.‘’

İmam Evzaî (rh.a), bir gün İbrahim b. Edhem (k.s) ile karşılaştı. İbrahim b. Edhem (k.s) omzunda bir miktar odun taşıyordu. Bu hali gören Evzaî (rh.a) ona,

“Yâ İbrahim! Bu yaptığın nedir? Dostların senin ihtiyacını temin ederler.” deyince, İbrahim b. Edhem (k.s),

“Yâ Ebû Amr! Böyle söyleme. Zira helâl kazanç uğrunda zorluklara katlanan kimseye cennet vâcib olur, diye duyduğum için, kendi nafakamı kendim temine çalışırım.” dedi.[26]

Âlimlerden birisi, mücahitlerden birisine şöyle demiştir: “Hiç yiğit kimselerin amelinden işliyor musun? Gerçek yiğitlerin ameli, helal rızık kazanmak ve ailesine helalinden yedirip içirmektir.”[27]

Rızıklar, ezelde takdir ve tayin edilmiştir. Hatta üzerlerine kime ait oldukları yazılmıştır. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise rızka sebep olarak takdir olunduğu kadar netice verir. Zira Allah Teâlâ önce rızıkları, sonra da canlıları yaratmıştır. Rızık, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar ve ecele kadar devam eder. Ecel, bir manada dünyaya ait rızkın bitim noktasıdır. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Bir nefis, kendisine ait rızkı tamamlamadan ölmez. Öyleyse Allah’tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan talep edin; helâl yoldan alın, haram olanı bırakın!”[28]

Evet, Allah Teâlâ rızka kefildir, ama çalışmayı da O emretmiştir. Rızkın gelmesine çalışıp gayret etmeyi sebep kılmıştır. İslâm, insanın önüne rızık kapılarını çalışmak anahtarıyla açmıştır. Müslüman dünyası ve ahreti için çalışmak zorundadır. Şerefli bir surette çalışıp düzgün ve olgun bir hayat geçirmek boynunun borcudur.

Helâl ve meşru işlerde çalışmalı, helâlinden kazanmalı, haram gıdalarla beslenmemeli ve çoluk çocuğa da haram yedirmekten sakınmalıdır. Bu husus, hem ibadetlerimizin kabulü hem de sosyal hayatımızın güven ve huzuru için önemli ve gereklidir.

Kısacası, Lokma tohumdur, mide topraktır, ameller de mahsullerdir. Mide toprağına hangi tohum atılırsa onun mahsulü alınır. Eğer mide toprağına helâl lokma atılırsa ondan hayırlı ve güzel meyveler çıkar. Şayet haram lokma atılırsa ondan da çirkin ve kötü mahsuller çıkar. Buğday eken buğday, arpa eken de arpa alır. Hiç buğday ekip de arpa alan görülmüş müdür? Toprağa atılan tohum, tatlı bir meyve ağacının tohumu ise vereceği mahsulün meyvesi de tatlı ve güzel olur. Eğer o tohum acı veya zehirli bir ağacın tohumu ise onun mahsulü de acı olur, zehirli olur.[29]

Allah Teâlâ, temiz tohumlarla, mide toprağından, ömür tarlasında hayırlı mahsuller almayı ve ilâhi rızayı kazanmayı bizlere nasip eylesin inşallah. Âmin.



[1] Bakara, 172.

[2] Buhari, İman, 39; Müslim, Musakat, 107; Ebu Davud, Büyu’, 3; Tirmizi, Büyu’, 1; İbnu Mace, Fiten, 14; Ahmed, Müsned, IV, 269.

[3] Mü'minûn 23/51

[4] Bakara 2/268

[5] Ebû Nuaym, Hilye, 5/215; İbnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühd, nr. 1014; Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 6179.

[6] Evliyalar Ansiklope.,X,204;İslam Alimleri Ansiklopedisi,III,294;Feridüddin Attar,Tezkiretü’l-Evliya,I,308

[7] Buhârî, İmân, 39, Büyû’, 2; Müslim, Müsâkat, 20, 107; Ebû Davud, Büyû’,3 (nr. 3329); Tirmizî, Büyû’,1; İbn Mâce, Fiten, 14; el-Müsned, 4/269.

[8] Abdülkadir-i Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 144.

[9] Kuşeyrî, er-Risâle, s. 412; Câmî, Nefehât, s. 262.

[10] Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 4062

[11] Muzaffer Taşyürek, Hatme-i Hacegan Sultanları,50-51 (Hacegan Yayınları-2005)

[12] Ahmed Sıddkî, Şah-ı Nakşibend, s.66; Hânî, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 134.

[13] Feridüddin-i Attar, Tezkiretü’l-Evliya

[14] Müslim, Zekât (nr. 1015); Tirmizî, Tefsir, Bakara (2992); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/328; Dârimî, nr. 2717.

[15] Bakara 2/29 

[16] Nebe 78/11 

[17] A'raf 7/10

[18]-Şeyh Sa’di Şirazi, Bostan,262 (Semerkand Yayınları)

[19] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr. 5321; Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 5722.

[20] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 9994; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 8741; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, nr. 291; Tebrîzî, Mişkât, nr. 2781.

[21] Ebû Talib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 2/262.

[22] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 19/129; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 4/325.

[23] Ebû Nuaym, Hilye, 8/215.

[24] Buhârî, Zekât, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/243; Ebû Nuaym, Hilye, 7/71.

[25] Savî, Tefsîr, 3/56; Gazâlî, İhyâ, 1/763; a.mlf., Kimyâ-yı Saâdet, s. 230; Heytemî, el-Fetâva’l-Hadîsiyye, s. 44.

[26] Gazâlî, İhyâ, 1/76 4; Kimyâ-yı Saâdet, s.230.

[27] Ebû Talib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb

[28] İbn Mâce, Ticârât, nr. 2144; Hâkim, el-Müstedrek, 4/325; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 3239-3241; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 10505.

[29] Bu sohbet bilhassa Helal Lokma kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Günün Hadisi
Kur'an-ı Kerim Dinle
Ramazan Pakdil Sureler
DİB Kur'an Portalı
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Fatih Çollak Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
114 Sure 114 Hafız
İshak Daniş Aşir
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Dünyaca Ünlü Kariler
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
Reddul Muhtar-İbn-i Abidin
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler