İslam'ın Engellilere Bakışı
Gönderen Kadir Hatipoglu - Mayıs 09 2023 01:00:00

            "Engelli" kavramı; zihin, ruh, beden ve uzuvlarda bulunan bir ârıza ve hastalık sebebiyle hayatını sürdürmede, işlerini görmede ve topluma uyum sağlamada sıkıntısı bulunan kimseleri ifade eder. İster sağlıklı ister engelli olsun her insan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en kıymetli ve en değerli varlıktır.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

“Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık” (Tin, 95/4),

وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ

“Allah size şekil verdi ve şeklinizi en güzel yaptı” (Teğâbün, 64/3) ve

ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ

“Sonra insanı şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrâk organları yarattı” (Secde, 32/9) anlamındaki âyetler, Allah’ın insanları en güzel ve en mükemmel biçimde yarattığını ifade etmektedir.

Yüce Allah, insanları servetleri, ırkları, renkleri, cinsiyetleri, dilleri, nesepleri, fizyolojik yapıları, engelli veya sağlıklı oluşları açısından değerlendirmez. Onları  îman, sâlih amel, güzel ahlâk, ibadet ve itâatleri veya inkâr, şirk, nifâk, isyan ve kötü davranışları, takva veya zulüm sahibi olup olmamaları açısından değerlendirir.

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ

"Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır" (Hucûrât, 49/12) anlamındaki âyet ile

ان الله لا ينظر الى صوركم  و اموالكم و لكن ينظر الى قلوبكم و اعمالكم

"Allah sizin sûretlerinize ve servetlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize (îman veya inkâr halinize) ve amellerinize bakar"[1] anlamındaki hadis, bu gerçeği ifade etmektedir. Kur'ân ve hadislerde engellilere bu bağlamda yer verilmektedir.

 Kur'ân-ı Kerim ve Engelliler:

Kur'ân’da görme, işitme, konuşma, ortopedik ve zihinsel engelliler ile hastalıklardan söz edilmektedir. Konu ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğu mecâzi anlamdadır. Fiziksel anlamda engellilik ve hastalık ile ilgili âyetlerin sayısı oldukça azdır.

Fiziksel Anlamda Körle Sağırlar ve dilsizler:

Abese suresinde özelde amaların genelde ise bütün özürlülerin haklarına vurgu yapılarak onlara gerekli ilginin gösterilmesi hususunda şöyle buyrulmaktadır:

عَبَسَ وَتَوَلَّى {1} أَن جَاءهُ الْأَعْمَى {2} وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى {3} أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنفَعَهُ الذِّكْرَى {4} أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى {5} فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى {6} وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى {7} وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى {8} وَهُوَ يَخْشَى {9} فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى{10}كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ {11} فَمَن شَاء ذَكَرَهُ {12}

“Kendisine o â’mâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü, yüz çevirdi. (Ey Peygamberim!) Ne bilirsin belki o â’ma temizlenip arınacak; yahut öğüt alacak da  bu öğüt kendisine fayda verecek, kendisini muhtaç hissetmeyene gelince sen ona yöneliyor, onun sesine kulak veriyorsun, (istemiyorsa) onun temizlenmesinden sana ne, ama sana Allah’a derin bir saygı ile korku içinde koşarak geleni bırakıp ondan gaflet ediyorsun; hayır böyle yapma, çünkü bu (Kur'ân sûreleri) bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır.” (Abese 80/1-12)

Bu ayetin  nüzul sebebi olarak şu olay anlatılır:Peygamber efendimiz (a.s.), Mekke’nin zengin ve ileri gelenlerinden Ebu Cehil (Amr ibn Hişâm), Ümeyye ibn Ebî Halef, Abbâs İbn  Abdülmuttalib ve Utbe ibn Ebî Rebî’a ile özel bir görüşme yapar, bunları İslam’a davet eder. İslam’ın güçlenmesi açısından bu kimselerin Müslüman olmalarını çok arzu eder. Peygamberimiz Ümeyye ibn Halef ile konuşurken Fihr oğullarından Abdullah ibn Ümmi Mektum adında görme özürlü biri gelir ve Peygamberimizden kendisine Kur’ân’dan bir âyet okumasını ister. ‘Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın sana öğrettiklerinden bana öğret’ der. Peygamberimiz (a.s.), sözünün kesilmesinden hoşlanmaz, yüzünü ekşitir, ondan yüz çevirir ve diğerlerine döner. Peygamberimiz sözünü bitirip kalkacağı sırada vahiy gelir, Abese suresinin konu ile ilgili âyetleri iner.

Peygamber efendimiz (a.s.), bu olaydan sonra Abdullah ibn Ümmi Mektum’a ikram etmiş, onunla konuşmuş, hatırını ve bir ihtiyacının olup olmadığını sorarak onunla ilgilenmiş zaman zaman ona:“Ey kendisinden dolayı Rabbimin beni hakkında eleştirdiği zat, merhaba!” diye hitab etmiştir[2].

Şu ayetlerde de yine sağırlık ve dilsizlik fiziksel olarak ifade edilmektedir:

وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً رَّجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا أَبْكَمُ لاَ يَقْدِرُ عَلَىَ شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلَى

مَوْلاهُ أَيْنَمَا يُوَجِّههُّ لاَ يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَن يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“Allah, (şöyle) iki adamı misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye göndersen olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adalet ile emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?” (Nahl, 16/76).

Mecazi anlamda körlük, sağırlık, dilsizlik

Kur'ân'da körlük, sağırlık ve dilsizlik ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğu mecazi anlamdadır.

Mecâzî anlamda körlük; gözlerin varlıkları görememesi değil, insanın gerçekleri görememesi yani "kalp körlüğü”dür. Mecâzî anlamda sağırlık; Allah ve peygamberin çağrısını duymazlıktan gelmek, ilâhî gerçeklere kulak tıkamaktır. Mecâzî anlamda dilsizlik; gerçekleri konuşmamak, hak sözü söylememektir.

Yüce Allah, kalbi, aklı ve zihni, gözleri, kulakları ve dilleri sadece eşyayı değil aynı zamanda gerçekleri anlasın, görsün, duysun ve konuşsun diye yaratmıştır.

وَاللّهُ أَخْرَجَكُم مِّن بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئاً وَجَعَلَ لَكُمُ الْسَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmezken çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi” (Nahl, 16/78).

Yüce Allah,  A'raf suresinin 179. âyetinde gerçekleri anlamayan kalp, gerçekleri görmeyen göz ve gerçekleri işitmeyen kulak sahiplerini sapık ve cehennemlik insanlar olarak nitelemektedir.

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِّنَ الْجِنِّ وَالإِنسِ لَهُمْ قُلُوب

لاَّ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَّ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَّ يَسْمَعُونَ

بِهَا أُوْلَـئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.

Gerçeklere gözlerini ve kulaklarını kapamış olan kâfir, müşrik ve münafıklar, gözlerini, kulaklarını ve gönlünü Allah’a ve peygambere açmadıkça ilâhî hakîkatleri anlayıp göremezler. 

وَمَن كَانَ فِي هَـذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً

Kim bu dünyada kör olursa o âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır” (İsrâ, 17/72) anlamındaki âyette geçen (a’mâ) kelimesi mecâzî anlamda olup kalp gözü kör olan, dünyada Allah’ın gücünü, nimetlerini, varlığına işaret eden delileri ve doğru yolu göremeyen, Allah’a ve Peygamberine îmân etmeyen kimse anlamındadır.[3]

Değerli Kardeşlerim!

Görüldüğü gibi âyetlerde münafıklar ve âyetleri yalanlayan kâfirler, yerilme bağlamında körler ve sağırlar olarak nitelenmektedir. Hatta Allah bu tür insanların, canlıların en kötüleri olduğunu bildirmektedir:

إنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

 “Şüphesiz yer yüzünde yürüyen canlıların  Allah katında en kötüleri akıllarını kullanmayan sağırlar, dilsizlerdir.” (Enfâl, 8/22).

Hastalar

Kur'ân’da bedensel ve zihinsel hastalıklar; dînî ruhsat bildirme, tedavi olma, Allah’a dua etme, Allah’ın hastalıklara şifa vermesi ve insanın nankörlüğünü beyan etme bağlamında geçmektedir.

Dînî ruhsat bildirme bağlamında.

Dinimiz kişileri ancak güçlerinin yettiği şeylerden sorumlu tutar.[4] Dolayısıyla özürlü, engelli ve hasta olanlar ibadetleri güçleri nispetinde yerine getirirler. Mesela namazı ayakta kılmaya gücü yetmeyen bir yere yaslanarak, buna da gücü yetmeyen oturarak, buna da gücü yetmeyen sırt üstü ve yanı üzerine yatarak ima ile kılar. Hasta kimseler hastalığı süresince oruç tutmaz, iyileşince kaza yapar. Tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmış ise imkanı varsa fidye verir.[5] Abdest uzuvlarından birinde yara ve sargı bulunan kimse yarayı yıkamak zarar veriyorsa sadece meshetmekle yetinir. Görme özürlü, kendisini Cuma namazına götürecek kimse yoksa Cuma namazı yerine evinde öğle namazını kılar. Aklî melekesini yitiren kimse dîni görevlerden sorumlu değildir.[6] Bedensel engeli bulunan veya sağlığı yerinde olmayan kimse hac görevini yerine getirmekle yükümlü değildir. Çünkü hac, ancak gücü yetenlere, imkanı olanlara farzdır.[7] Hasta ve bedensel engeli olanlar, ekonomik imkanları varsa yerlerine vekil gönderebilirler.

Sabırlı olma bağlamında

Bakara suresinin 177. âyetinde

وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَـئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَـئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

"Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!" ayette  muttakî ve sâdık insanların nitelikleri arasında felç, bunama, kanser  ve benzeri bedensel ve zihinsel hastalıklara, zarar ve sıkıntılara[8] karşı sabırlı olanlar da zikredilmektedir.

Allah, musibetler karşısında insanların sabırlı olmalarını istemektedir. Biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğini bildirdiği âyetin sonunda

 وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ {155} الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Sabredenleri müjdele. Onlar, başlarına bir musibet gelince  ‘biz şüphesiz (ki her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz derler(Bakara, 2/155-156) buyurmaktadır. Böylece Allah, hem insanların musibet ile karşılaşabileceklerini, hem de musibetler karşısında insanların nasıl tavır takınmaları gerektiğini bildirmektedir.

Enes b. Mâlik’in Hz. Peygamber’den naklettiği kutsi bir hadise göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

إِذَا أَخَذْتُ كَرِيمَتَيْ عَبْدِي فِي الدُّنْيَا لَمْ يَكُنْ لَهُ جَزَاءٌ عِنْدِي إِلَّا الْجَنَّةَ

Ben kulumu –iki gözünü kastederek- iki sevgilisiyle imtihan ettiğimde o buna sabrederse, iki göze bedel olarak ona cenneti veririm”[9]

مَنْ أَذْهَبْتُ حَبِيبَتَيْهِ فَصَبَرَ وَاحْتَسَبَ لَمْ أَرْضَ لَهُ ثَوَابًا دُونَ الْجَنَّةِ

“Kimin iki sevgilisi (gözünü) alır da, buna sabreder ve ecrini Allah’tan umarsa, sevap olarak cennetten başka bir şeye razı olmam”.[10]

İnsanın hastalık, sakatlık, bedensel veya ruhsal bir sıkıntıya düşmesi sabırlı ve metanetli olabilmesi, inkâr ve isyana dalmaması şartıyla kendisi için bir bağışlanmasına ve âhirette derece kazanmasına sebep olur.

مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ وَلَا وَصَبٍ وَلَا هَمٍّ وَلَا حُزْنٍ وَلَا أَذًى وَلَا غَمٍّ حَتَّى الشَّوْكَةِ يُشَاكُهَا إِلَّا كَفَّرَ اللَّهُ بِهَا مِنْ خَطَايَاهُ

"Mümin kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta küçük bir tasa hali isabet edecek olsa, bunlar müminin bir bölüm günahlarına kefâret olur[11]

إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا سَبَقَتْ لَهُ مِنْ اللَّهِ مَنْزِلَةٌ لَمْ يَبْلُغْهَا بِعَمَلِهِ ابْتَلَاهُ اللَّهُ فِي جَسَدِهِ أَوْ فِي مَالِهِ أَوْ فِي وَلَدِهِ قَالَ أَبُو دَاوُد زَادَ ابْنُ نُفَيْلٍ ثُمَّ صَبَّرَهُ عَلَى ذَلِكَ ثُمَّ اتَّفَقَا حَتَّى يُبْلِغَهُ الْمَنْزِلَةَ الَّتِي سَبَقَتْ لَهُ مِنْ اللَّهِ تَعَالَى

 “Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına veya çocuğuna bir musibet verir, sonra ona sabretme gücü ihsan eder ve böylece onu Allah’ın kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaştırır[12] anlamındaki hadisler bu gerçeği ifade etmektedir.

Sabır, Allah’a isyan etmemek, bir imtihan geçirdiğinin bilincinde olmak, hata ve kusurlarını gözden geçirebilmek, olayları metanetle karşılayabilmektir.

Sabretmek; hastalanınca tedavi olmamak, bir musibete maruz kalınca tedbir almamak,  maddî ve manevî sıkıntılardan kurtulmak için çarelere baş vurmamak anlamında değildir.

Tedâvî bağlamında.

تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ الْهَرَمُ

"Ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Zira yüce Allah hiçbir hastalık yaratmamıştır ki, şifasını da birlikte yaratmış olmasın”[13] anlamındaki hadis sağlığın korunması ve tedavi olunmasını öngörmektedir.

Eyyub peygamberin  bedenine, malına ve ev halkına bela isabet etmiş ve 18 yıl sıkıntılı günler geçirmiştir.[14] Eyyub (a.s), hastalığının ve sıkıntısının iyileşmesi için Allah'a dua etmiş, (Enbiya, 83-84; Sad, 41-42) Allah'ın emri üzerine ayağını yere vurmuş çıkan sudan içip yıkanmış iç ve dış bütün hastalıkları iyileşmiş ve sıkıntıları gitmiştir. Yüce Allah Yakup peygamberi örnek vererek bedensel ve zihinsel her türlü hastalıktan kurtulmak için tedavi yollarına başvurulması gerektiğini, şifayı verenin Allah olduğunu bilmemizi istemektedir.[15]

Eyyup peygamber gibi diğer Peygamberler de musibetlere maruz kalmışlardır.[16] Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.), Taif’te taşlanmış, ayakları kan revan içerisinde kalmış, Uhud savaşında dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştır. Hz. Âişe, Peygamberimizden daha şiddetli acı çeken birisini görmediğini söylemiştir.[17]  Müminlerin başlarına gelen musibetlere sabretmeleri durumunda, bu tavırları onların sevap kazanmalarına, günahlarının bağışlanmasına ve manevi derecelerinin artmasına sebep olur.

Engellilerle Sosyal İlişkiler

            İslam, sosyal ilişkilere büyük önem vermektedir. Bu konuda sağlıklı ve engelli diye bir ayırım yapmaz. Ancak yardıma, ilgiye ve bakıma muhtaç insanlarla daha çok ilgilenmeyi teşvik eder. Peygamberimiz  görme engellilere karşı kötü davrananları, mesela, onların yoluna engel olanları kınamıştır.[18]

            Bilal-ı Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber’in müezzinliğin de yapmış olan İbni Ümmi Mektum (İbn Sa’d, IV, 207) ama oluşu yanında evinin camiye uzaklığını ve kendisini camiye götürecek kimsen bulunmayışını da mazeret göstererek, namazı evinde kılabilmek için Hz. Peygamber’den müsaade istemişti. Resulullah ise “Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?”diye sordu . O “Evet” dediğinde, Hz. Peygamber “O halde davete icabet et, cemaate gel” buyurdu[19] Bu haber cemaatle namazın ne derece önemli olduğuna vurgu yapmakla birlikte, Peygamberimiz’in â’ma bir zatı toplumdan tecrit etmeyerek onu cemaat içinde bulundurmaya teşvik ettiğini de göstermektedir. Bu yönüyle Hz. Peygamber’in günümüzdeki engellileri rehabilite etmeye yönelik bir faaliyet içerisinde olduğunu söyleyebiliriz

Hz. Hatîce validemiz, Peygamberimizi “güçsüzü yüklenen” (tahmîlü’l-kelle) kimse olarak tanıtmıştır. “el-kell”, kendi işini kendisi yapamayan, zayıf ve güçsüz olması hasebiyle insanlara muhtaç olan âciz kimse diye tarif edilmektedir. Bu kavram, her türlü engelliliği içine alır. Bu; Hz. Peygamber’in daha peygamberlik öncesinde zayıf, güçsüz ve âcizlere arka çıktığı, onların sıkıntılarını ve ihtiyaçlarını giderme çabası içinde olduğunun beyanıdır.

Dinimiz, engellilerle ilgilenmeyi ve onlara yardımı teşvik etmekte ve bunu sevap bir davranış olarak görmektedir. Görme engelli bir kimseye yol göstermek, sağır ve dilsiz ile ilgilenmek[20] ve aracına binmeye çalışan bir engelliye yardımcı olmak sadakadır.[21]

Değerli Kardeşlerim!

Bu rivayetler, Peygamberimizin bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkir edilmesini veya sakatlığıyla hitap edilmesini, engelsiz kimselerin dahi boyu veya rengi sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmadığını, aksine bu tür tavırlara sert bir şekilde karşı çıktığını ortaya koymaktadır.

Peygamberimiz engelli insanlara, onları onura edecek kelimelerle nitelemiş, onlara iltifat etmiştir. Görme özürlü bir sahâbîden söz ederken, ona “basîr” (basîretli, iyi gören) demiştir.[22]

Peygamberimiz bir gün ashabına “her gün” için sadaka verilmesi gereğinden söz eder. Sahabe, her gün için sadaka verecek imkanlarının olmadığını söyler. Bunun üzerine Peygamberimiz, sadakanın birçok çeşidinin olduğunu bildirir ve;

وَتَهْدِي الْأَعْمَى وَتُسْمِعُ الْأَصَمَّ وَالْأَبْكَمَ حَتَّى يَفْقَهَ وَتُدِلُّ الْمُسْتَدِلَّ عَلَى حَاجَةٍ لَهُ قَدْ عَلِمْتَ مَكَانَهَا وَتَسْعَى بِشِدَّةِ سَاقَيْكَ إِلَى اللَّهْفَانِ الْمُسْتَغِيثِ وَتَرْفَعُ بِشِدَّةِ ذِرَاعَيْكَ مَعَ الضَّعِيفِ كُلُّ ذَلِكَ مِنْ أَبْوَابِ الصَّدَقَةِ مِنْكَ عَلَى نَفْسِكَ

 “Görme özürlüye rehberlik etmen, sağır ve dilsize anlayacakları bir şekilde anlatman, bir ihtiyacı konusunda senden yol göstermeni isteyen kimseye yol göstermen, yardım isteyen kimsenin yardımına koşuşturman, koluna girip güçsüze yardım etmen, bütün bunlar senin kendine yapacağın  sadaka çeşitlerindendir...” buyurur.[23]

Engellilere yapılacak bu tür yardımların sadaka olduğunu, diğer bir ifade ile Allah’a olan sadâkatin bir ifadesi olduğunu belirten Peygamberimiz, herhangi bir görme özürlüyü yoldan saptıranları, onu kasten yanlış yola yönlendirme sadakatsizliğini gösterenleri de lanetliler arasında saymıştır.[24]

Peygamberimiz,

مَنْ تَرَكَ مَالًا فَلِوَرَثَتِهِ وَمَنْ تَرَكَ كَلًّا فَإِلَيْنَا

Kim ölür de mal bırakırsa, malı veresesinindir. Kim bakıma muhtaç kimseler bırakırsa (kellen)  onun sorumluluğu bana aittir[25]  sözüyle Devletin, hasta, zayıf, engelli, yetim ve benzeri bakıma muhtaç kimseleri koruyup gözetmesi gerektiğine işaret etmiştir.

            Engellilere İş İmkanı Sağlanması

Peygamberimiz engellilere yeteneklerine göre kamu alanında görev vermiş, onları topluma kazandırmaya çalışmıştır. Engellileri başkalarına el açan bir dilenci ve toplumun üretken olmayan bir kesimi olarak görmemiştir. Aksine çeşitli hizmetlerde kendilerinden yararlanma cihetine gitmiştir. Örneğin, ortopedik özürlü (topal) Muâz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak göndermiş, çeşitli vesilelerle Medine dışına çıktığında yerine vekalet etmek üzere 13 defa görme özürlü Abdullah İbn Ummi Mektum’u vekil bırakmıştır. İbn Ümmi Mektum, cemaate namaz kıldırmış, Mekke ve Medine’de uzun yıllar müezzinlik yapmıştır. [26] Hz. Peygamber, kendisine Mekke’de ilk iman edenlerden biri olan bu ama zatı, Mus’âb b. Umeyr ile birlikte Medine’ye Kur’ân öğretmesi için göndermiştir. (Buhari, Menakibu’l-Ensar, 46)

Sahabeden görme özürlü İtbân b. Mâlik kendi kabilesine imamlık yapmıştır. Peygamberimiz bu uygulamalarıyla, engellilerin yeteneklerine uygun alanlarda istihdam edilerek onların üretici bireyler olmalarını, onları topluma kazandırma kişiliklerinin geliştirmelerini amaçladığını ve gelecek nesillere yol göstericilik yaptığını söyleyebiliriz.

Organ Nakli

            Organ naklinin İslâm'ın prensip ve amaçlarıyla ilişkisini kurarken konu iki ayrı açıdan ele alınabilir. Birincisi, organ naklinin itikadî (inanç esasları) ve uhrevî (âhiret hayatına ilişkin sonuçlar) açıdan değerlendirilmesi. İkincisi de, organ naklinin İslâm hukukunun ilke ve gayeleri açısından incelenip caiz olup olmadığının araştırılması.

1. İtikadî Ve Uhrevî Açıdan

            Bunun cismanî haşir inancıyla, organların sorumluluğu ve kıyamet günü şahitliği mesele­siyle ve genel olarak dinî sorumluluk esaslarıyla bağdaşıp bağdaşmayacağı gibi tartışmaların açılmasını ve bu konularda belli bir sonuca varılmasını gerekli kılmaktadır.

            Ehl-i sünnet bilginlerinin ve kelâmcıların çoğunluğu, âhirette haşrin cis­manî olacağı, insanın ruh ve bedeniyle birlikte diriltilip böylece haşrolacağı, hesaba çekileceği, ceza veya ödüle muhatap olacağı görüşündedir. Kur'an âyetleri de bu görüşü doğrular mahiyettedir.[27]Âhirette haşrin cismanî (bedenî) olacağı inancının, organ naklinin tereddütle karşılanmasında kısmen de olsa etkisi vardır. Ancak konu yakından incelendiğinde organ naklinin cismanî haşirle doğrudan ilişkisi, daha doğrusu organ naklinin cismanî haşir inancını zedeleyen bir yönü bulunmadığı, nakledilecek organın tekrar asıl sahibine döneceği ifade edilebilir. Nitekim organların toprakta çürümesi, yanıp kül olması, hayvanlar tarafından parçalanıp yenmesi de onun tekrar asıl sahibinde haşrolunmasına engel değildir. Gerçekten Kur'ân-ı Kerîm'de[28] ahirette insanın bütün uzuvlarının en ince ayrıntıya ka­dar toplanacağı ifade edilir. Bu ve benzeri delillerden yola çıkan İslâm bil­ginleri de herkesin aslî parçalarının kendisiyle haşrolacağı görüşündedirler.

            Takma organın yeni sahibinde sevap veya günah işleyen bir kişinin cü­zünü oluşturması da tamamen bu yeni sahibiyle alâkalı bir meseledir. Çünkü sorumlulukta aslolan iradedir, sorumlusu da o organları kullanan şahıstır.

            Kıyamet gününde organların şahitliği meselesine gelince, bu husustaki ayet ve hadisler organların âhirette lisân-ı hâl ile konuşacağı şeklinde anla­şılabileceği gibi, Allah'ın huzurunda insanın hiçbir mazeret ileri sürme ve yalan beyanda bulunma imkânının olmayacağı, her şeyin apaçık ortada olacağı anlamında da yorumlanabilir. Bu konudaki ayetler[29]gerçek anlamında alınsa bile yine organ nakline en­gel bir delil teşkil etmez. Zira her şey Allah'ın bilgisi dahilindedir ve organlar her bir bedende bulundukları süre içinde olup bitene şahitlik edebilirler.

            Konuya genel olarak dinî sorumluluk esasları açısından bakıldığında ise, öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, duygu, düşünce, akıl, inanç gibi manevî, ruhî özellikler, organların biyolojik yapısına bağlı olmadığından, organ nak­liyle kişilik transferi olmamaktadır. Diğer taraftan, dikkatten uzak tutulma­ması gereken bir husus, İslâm dininin, cinsi, milliyeti, rengi, dini, konumu ne olursa olsun her insana insan olarak baktığı ve eşit bir yaşama hakkı tanımış olduğudur. Şu halde organ veren kimsenin veya organ verilen şah­sın fâsık yahut gayri müslim olması gibi şahsî durumlarından ötürü diğer tarafın dinen sorumlu olabileceğinin ileri sürülmesi de İsabetli olmaz.

            İslâm tedaviye önem vermiş, her insana tedavi olmada eşit haklar tanımış, bir insana hayat vermeyi bütün insanlığa hayat verme mesabesinde görmüştür.[30] Buna göre, organ nakli açısından müslüman ile gayri müslim, dindar ile fâsık ayırımı yapılması doğru olmaz. Kaldı ki doğruya hidayet eden de, eceli takdir eden de Allah'tır. Sorumlulukta herkesin kendi hür iradesi esastır. Bu sebeple, müslüman veya dindar olmayana organ vermenin, onun günah işlemesine yardımcı olmak veya ömrünü uzatmak olarak değerlendirilmesi İslâm'ın bu konudaki genel esasları ile bağdaşmaz.

2. İslâm Hukuk Prensipleri Açısından

            Kur'an'da[31] ve ha­dislerde[32] insan hayatını tehdit eden bir açlık ve zaruret halinde haram fiillerin mubah hale geleceği ve günahın kalkacağı bildirilmiştir. İslâm ölüye değer vermekle birlikte, insana ve hayata daha çok değer vermiş, hayatı korumayı dinin beş temel maksadın­dan biri saymıştır.

            Çağdaş İslâm bilginleri ve fetva kuruluşları, ölüden (kadavra) tedavi maksadıyla organ alınmasına ve hastaya nakledilmesine, çeşitli gerekçelere istinaden cevaz vermişlerdir. Bu cümleden olarak, ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu daha önceki kararlarının yanı sıra 03.03. 1980 tarih ve 396/13 sayılı kararı ile, belli şartların bulunması halinde ölü­den diriye organ naklinin caiz olduğuna fetva vermiştir. Yukarıda işaret edilen kurullar ve şahıslar, ölüden diriye organ naklinin caiz olabilmesi için şu şartların bulunması gerektiğini belirtirler:

1. Organ naklinde zaruretin bulunması,

2. Konunun uzmanlarında hastanın bu tedavi ile iyileşeceğine dair güçlü bir kanaatin oluşmuş bulunması,

3. Ölümünden önce kendisinin veya ölümünden sonra mirasçılarının onayının alınmış olması,

4. Tıbbî ve hukukî ölümün kesinleşmiş olması,

5. Organın bir ücret ve menfaat karşılığında verilmemiş olması,

6. Alıcının da buna razı olması.

            Diriden diriye organ naklinin hükmüne gelince; bazı çağdaş İslâm bil­ginleri ve fetva kurulları belli şartlarla buna da cevaz vermişlerdir. Bu cüm­leden olarak Kuveyt Evkaf ve Din İşleri Bakanlığı'na bağlı Kuveyt Fetva Kurulu'nun, Suudi Arabistan'daki Dünya İslâm Birliği'ne bağlı Fıkıh Akademisi'nin ve İslâm Konferansı Teşkilâtı'na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi'nin kararlarında diriden diriye organ nakli, belli şartlarla caiz görülmüştür. Bunun cevazı için ileri sürülen şartlar ise şunlardır:

1. Zaruretin bulunması,

2. Vericinin izin ve rızasının bulunması,

3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak ol­ması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi,

4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması,

5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması,

6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

            Bu fetvanın dinî dayanağı olarak yukarıda zikredilen deliller, özellikle “Kim bir insana hayat verirse, bütün insanlara hayat vermiş gibidir”(el-Maide 5/2) ve “iyilik ve takva üzere yardımlaşınız” (el-Maide 5/32) mealindeki âyetler ile yardımlaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı, zararı önleyip fay­dalıyı hâkim kılmayı emir ve tavsiye eden hadisler gösterilmektedir.

            Diriden diriye organ naklini caiz görmeyen çağdaş İslâm bilginlerinin sa­yısı, ölüden organ nakli konusundakine göre biraz daha fazladır. Bu görü­şün sahipleri gerekçe olarak da, insanın kendi organlarına mâlik olmadığını ve onlar üzerinde tasarruf yapma hakkının bulunmadığını, insanın saygıde­ğer ve dokunulmaz olduğunu, organ naklinin hilkati (aslî yaratılış) değiştir­diğini, iki taraf için de denk bir tehlike teşkil ettiğinden bunun zararın zararla giderilmesi kabilinden olduğunu ileri sürmektedirler.

            Ancak, diriden alınan her organ ve dokunun aynı sonucu doğurmadığı ve aynı derecede hayati tehlike, sağlık bozukluğu veya görünüm çirkinliği meydana getirmediği açıktır. Vericiyi riske sokmadığı, sağlığını veya görünümünü bozmadığı takdirde, tıbbî verileri esas almak ve organ nakline -zarureten başvurulan alternatifsiz bir tedavi yöntemi olduğu sürece- olumlu bakmak, herhalde İslâmî prensiplerle ve dinî hükümlerin amaçlarıyla daha uyumlu bir tavır olacaktır.

            Öte yandan, kişiye kendi vücudundan organ veya doku nakli meselesi önemli tereddütlere yol açmamış; İslâm Konferansı Teşkilâtı'na bağlı olan İslâm Fıkıh Akademisi'nin kararında, sağla­dığı yarar, getireceği zarardan fazla olmak, biyolojik veya psikolojik açıdan kişiyi sıkıntıya sokan bir kusur veya rahatsızlığın giderilmesi amacına yöne­lik bulunmak şartıyla bu tür tıbbî operasyonların caiz olduğu belirtilmiştir.

            Buna karşılık aynı kararda, kişinin hayatiyetine son veren, yine hayatiyeti­ne son vermese de vücudun temel fonksiyonlarından birini tamamen sona erdiren organ yahut organların alınması yoluyla diriden diriye organ nakli­nin caiz olmadığı vurgulanmıştır.

            Değerli Müminler!

İnsan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en değerli ve en üstün varlıktır. Yaratılış ve temel haklar açısından insanlar arasında fark yoktur. Allah, insanları fizik yapıları, engelli veya engelsiz oluşlarına göre değil iman, ahlak, takva veya inkar, isyan ve zulüm açısından değerlendirir. Allah katında en üstün insan en muttakî insandır..

             İster ilâhî bir imtihan sonucu, isterse kendisi ve diğer insanların kusuru sebebiyle olsun bir musibetle karşılaşsın insanın her şeyden önce metanet ve sabır gösterebilmesi gerekir. Bu, sıkıntılarından kurtulmak için maddî ve manevî çarelere başvurmasına ve tedavi olması engel değildir. Aksine tedavi olmak, dertlere çare aramak Allah ve Peygamberin emridir.

             İslâm dininin dünyada insanların fert ve toplum olarak sağlık, huzur ve güven içinde yaşamasına önem verdiği, bunu sağla­yıcı tedbirlerin bir kısmını emrettiği, bir kısmını da insanların çaba ve inisi­yatiflerine bırakıp ilke olarak teşvik ettiği bilinmektedir. Organ naklinin artık alternatifsiz bir tedavi yöntemi olarak insanları hayata döndürdüğü görüldükten sonra kamuoyu tarafından sergilenen tereddütlerin ve çekimser tavrın terkedilmesi, hatta bu yönde ciddi adımların atılması, kamuoyu oluşturulması ve bunu sağlayacak kurumların kurulması gerekir. İnsan hayatına çok değer veren bir dinin mensubu olan müslümanlann bu konuda dünyaya öncülük ve örneklik etmesi bile beklenir. Allah Cumanızı mübarek eylesin.

KAYNAKLAR:

Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ,  ENGELLİLER VE İSLAM, DİB yy.

DİYANET VAKIF İLMİHALİ,  Cilt 2, s. 168-173,  Organ Bağışı bölümü

Değerli Kardeşlerim!

03-11 Mayıs 2014 tarihleri arası Karayolları Trafik Haftası olması münasebetiyle, trafik kurallarına uymanın bizler için ne kadar hayati bir önem taşıdığına dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Trafik konusu maalesef ülkemizin kanayan bir yarası olmaya devam etmektedir. Her yıl binlerce insanımızı alkollü araç kullanma, aşırı hız yapma, emniyet kemeri ve kask takmama gibi hatalar yüzünden kaybediyoruz.

(Tabi geneli kastetmiyorum. Ama önemli bir oranda) Trafik kurallarına uyma konusunda gerekli hassasiyeti ne yazık ki göstermiyoruz. Oysaki bu kurallar, insanların can ve mal kaybını önlemek, güven ve huzur içinde seyahat etmek için konulmuştur. Bilerek bir trafik kuralını ihlal ederek hayatını kaybeden bir insan adeta intihar etmiş olmaktadır. Eğer başka insanların ölümüne sebebiyet veriyorsa bu durumda da o kişilerin katili durumuna düşmektedir.  

Ülkemizde yılda yaklaşık 5 bin dolayında insan trafik kazalarında hayatlarını kaybetmektedir.  On binlerce insan ise yaralanmakta ve sakat kalmaktadır.

Kırıkkale Emniyet Müdürlüğümüzden aldığım istatistiki bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum. 2013 yılında ilimiz genelinde;

Ölümlü kaza 15, ölenlerin sayısı ise 21

Yaralanmalı kaza 813, yaralı sayısı ise 1663

Bunun yanı sıra milyarlarla ifade edilen maddi hasar...

Bu kazaları basit bir şekilde kader/alın yazısı diyerek geçiştirmek, insan hatalarını göz ardı etmek demektir. 

Araba kullanırken lütfen trafik kurallarına uyalım. Özellikle emniyet kemerlerimizi takalım. 90 km. hızla gidilmesi gerekiyorsa 100 ile gitmeyelim. Ölümlü kazaların  % 90’ı aşırı hız ve emniyet kemeri takmamaktan kaynaklanmaktadır. Hem kendi can ve mal güvenliğimizi, hem de başka insanların can ve mal güvenliğini düşünelim. Araba sürerken içindeki yavrularımızı, eşimizi, arkadaşlarımızı ve diğer insanları düşünelim. Düşünelim ki, canlar kaybolmasın, ağıtlar, göz yaşları ve keşkeler olmasın. 

Trafik kurallarına uymayarak can ve mal kaybına neden olanlar bilsinler ki, Allah katında sorumlu ve hesap vereceklerdir.

Değerli Kardeşlerim!

Son olarak şu hatırlatmayı da yapmak istiyorum.

Aracımıza bismillah deyip bindiğimizde Bakara Sûresi 195. Ayetini,

وَلَا تُلْقُوا بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ  “Kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayınız” ve Zilzal Sûresi فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ  وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür”, ayetlerini aklımızdan çıkarmayalım. Rabbim! Her türlü kazalardan, belalardan, afetlerden, depremlerden cümlemizi emin ve muhafaza buyursun inşallah.

                                                               Hazırlayan

                                                             İbrahim SAĞLAM

                                                                Uzman Vaiz



[1]Müslim, Birr, 34, III, 1987; İbn Mâce, Zühd, 9, II, 1388; Ahmed, II, 285.

[2] Razi, 16, 50

[3]et-Taberî, Abdullah ibn Cerîr, Câmiu’l-Beyân An Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, IX, 10/128. Beyrut, 1988.  el-Kurtubî, Muhammed b. Ahmed, el-Câmi Li Ahkâmi’l-Kur’ân,  X, 298. Dâru İhyâü’t-Türâsî’l-Arabiyyi, Beyrut, tarihsiz.  el-Beydâvî, Abdullah bin Ömer, Envâru't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl, (Mecmûatün minet-Tefâsîr), IV, 56. Beyrut, tarihsiz. Yazır, Hamdi, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3192. Eser neşriyat, İst. 1971.

[4]Bakara, 2/286.

[5]Bakara, 2/184-185.

[6]Buhârî, Talâk, 11, VI, 168; Hudûd, 22,VII, 21; Ebû Dâvûd, Hudûd, 16, IV, 559; Tirmizî, Hudûd, 1, IV, 32; Nesâî, Talâk, 21, VI, 156; İbn Mâce, Talâk, 15. I, 658.

[7] Âl-i İmrân, 3/97.

[8] Beydâvî, I, 249. Hazin, I, 249. Nesefî. I, 249.

[9] Buharî Merdâ 7, VII. 4. Tirmizî, Zühd 57. IV. 602-603.

 [10] Tirmizî, Zühd 57. IV. 602-603. 

[11] Buhârî, Merda, 1. VII, 2. Müslim, Birr, 52ظ ٌٌٌظ 1993ز

[12] Ahmed, V, 272. Ebu Davud, Cenâiz, 1.  III, 470.

[13] Ebû Dâvud, Tıb, 1. IV, 193. Tirmizî, Tıb, 2, IV, 383;  İbn Mâce, Tıb, 1, II, 1137; Ahmed, l, IV, 278.

[14]Sâbûnî Muhammed Ali, Safvetü't-Tefâsîr, III, 60. Dâru'l-Kur'ani'l-Kerîm, Beyrut, 1981.
[15]
bk. En’âm, 14. bk. وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ Yunus, 107. Zümer, 38. bk İsrâ, 67; Yasin, 23 Ahzâb, 17; bk. . Neml, 62.

[16]Tirmizi, Zühd, 56. IV, 601. İbn Mace, Fiten, 23, II, 1335.

[17] Buhârî, Merdâ, 2, VII, 2; Tirmizî, Zühd, 57, IV, 601.

[18] Ahmed, I, 217, 309.

[19] Müslim,  Mesacid, 255

[20] Ahmed, V, 169.

[21] Ahmed,, II, 350.

[22] Beyhakî, es-Sunenü'l-Kübrâ, X. 337. Daru’l-Kütübi'l-ılmiyye Beyrut, 1994.

[23] Ahmed, V. 168-169, 154.

[24] Ahmed, I. 217, 309, 317.

[25] Buharî, Ferâiz, 25, VIII. 11. Muslim, Ferâiz 17, II. 1238. Ahmed II. 356, 456; IV. 131-133.

[26]Nesâî, es-Sunen'ül-Kübra, V. 181. 8605. Thk. Aulgaffâr Suleyman el-Bendârî, Seyyid Kusrevî Hasen.Dâru’l-Kutubi’l-Ilmiyye.Beyrut-1991,V. 181, No: 8605. Ahmed, III. 192

[27] Taha 20/55, el-Hac 22/5; en-Nur 24/20; Yasin 36/78-79; el-Kıyame 75/3-4

[28] el-Kıyame 75/3-4

[29] en-Nur 24/24; Fussilet 41/19, 21, 22

[30] el-Maide 5/3

[31] Bakara 2/173; el-Maide 5/3; el-Enâm 6/119, 145

[32] Müsned V, 96, 218; Ebu Davut, Et'ime 36



islam ve Hayat,Güncel Vaaz ve Hutbeler