Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Kaynaklarıyla İslam Fıkhı Celal YILDIRIM

ZİKİR VE DUÂ.. 2

Allah'ı Çokça Anmanın Sınırı Nedir?. 2

ZÎKRİN KAPSAMI : 3

ZİKİR MECLÎSİ : 3

Lâ İlahe İllallah Demek : 4

TESBÎH, TAHMÎD, TEHLÎL VE TEKBİRİN FAZİLETİ : 4

İSTİĞFARIN FAZİLETİ : 4

Parmak Hesabıyla Zikir Ve Tesbîh Etmek : 5

Müslümanların Meydana Getirdiği Toplantılarda Allah'ı Anmak Sünnettir : 5

DU  : 6

1. Gıda, Giyim, Konut Ve Ticarî Konularda Helâl Lokmayı Arayıp Bulmak. 6

2. Kıbleye Yönelmek. 7

3. Faziletli Vakitleri, Eşref-İ Saatleri Düşünerek El Kaldırmak. 7

4. Elleri Omuz Seviyesine Kadar Kaldırmak. 7

5. İki El Arasını Açık Tutmak. 7

6. Duaya Hamd Ve Sena, Peygamber (a.S.) Efendimize Salâvat Getirerek Başlamak. 8

9. Kabul Olunacağını Düşünerek Duâ Etmek. 8

10. Günahı Gerektirmiyecek, Akrabalık Bağlarını Zedelemiyecek. 9

11. Hemen Yerine Gelmesini İstemekte Acele Etmemek. 9

12. Kabul Olunmasını Kesinlik İfade Eden Sözlerle Dilemek. 9

13. Kısa Fakat Özlü Ve Anlamlı Cümlelerle Dua Etmek. 9

14. Kendine, Çoluk Çocuğuna, Mal Ve Servetine Betduâ Etmemek. 10

15. Önemli Cümleleri Üç Defa Tekrarlamak. 10

16. Önce Kendi Nefsine, Sonra Ana-Babasına, Sonra Da Bütün Mü'minlere Duâ Etmek. 10

17. Duânm Sonunda Elleri Yüze Sürmek, Allah'a, Hamd, Peygambere Salât İle Bitirmek. 10

Babanın Evlâdına Duası : 10

Din Kardeşinin Gıyabında Duâ Etmek : 11


ZİKİR VE DUÂ

 

Bütün ibâdetlerin hedefi, Allah'ın varlığını, birliğini kalbden di­le, dilden azaya intikal ettirip o sonsuz kudretin karşısında aczimizi,, mahviyetimizi ifâde etmek, her an ona muhtaç bulunduğumuzu ha­limizle, sözümüzle ve davranışımızla ortaya koymaktır.

Zikir'de bir ibâdettir. Allah'ın varlığını, birliğini, her türlü nok­sanlıktan, beşerî sıfatlardan münezzeh bulunduğunu kalbden dile aktarmak, kalble dili bu hususta birleştirip bütünleştirmektir. Allah'ı her dem anmak, O'nun Celâl ve Cemal sıfatlarını dile getirmek ne büyük şeref ve ne yüce bir ibâdettir!.

Kur'ân-ı Kerîm'de zikrin önemine temas edilerek şöyle buyuru-luyor .-

«Ey İmân edenler! Allah'ı çokça zikredin (anın), O'nu sabah ak­şam teşbih edin.»[1]

-Zikrin en önemli yanı, kul Allah'ı anınca Allah'ın da onu an­ması onu rahmetiyle yadetmesidir. Kur'ân'da özellikle bu husus açıklanmıştır.

«Artık .beni anın, Ben de sizi (rahmet ve gufran ile) anayım. Ba­na şükredin, nankörlük etmeyin.»[2]

Kudsi Hadîste ise şöyle buyurulmuştur :

«Ben kulumun beni zannettiğinin yanındayım (kulum Beni san­dığı gibi bulacaktır). Beni zikrettiği zaman Ben onunla beraberim. Kulum beni kendi nefsinde anarsa, Ben de onu kendi katımda ana­rım. Kulum beni bir topluluk içinde anarsa, Ben de onu daha hayır­lı bir topluluk içinde anarım. Kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir ku­laç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, Ben ona seğirterek giderim.»[3]

Rahatlıkla diyebiliriz ki, zikir ehli daima önde olanlardır. Al­lah'a en çok yakınlık sağlayanlar da yine onlardır. Yeterki bu Re-sûlüllah'm Sünnet-i Seniyyesinin ölçülerine uysun. Bu manayla Pey­gamber (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur :

Müferridler' Öne geçti! «Bunun üzerine soruldu -.»   Müferrialer kimlerdir? «Cevap verdi :» Allah'ı çokça anan erkekler ve kadınlar­dır.»[4]

Zikir ruhu zinde tutan bir ibâdettir. Aynı zamanda lâhuttan in­sana mânevi gıda sunan bir vasita, kul ile Allah arasındaki engelle­ri kaldıran bir araçtır. İnsan hayatı boyunca her dem bu vasıtaya muhtaçtır. Allah Resulü bu konuda şöyle buyuruyor :

«Allah'ı zikredenler Onu zikretmiyenin misali, diriyle ölü misa­lidir.[5]

Böylece diyebiliriz ki, Zikir, sâlih amellerin başında gelir. Ona muvaffak olana gerçekten velilik menşuru verilmiştir. Bunun için Allah Resulü Muhammed (A.S.) her hal-u kârda Allah'ı anmış ve kendisine gelerek : «Ey Allah'ın Resulü! İslâm'ın esas ve prensipleri, emir ve tavsiyeleri hayli çoğaldı, hepsini yerine getirmem çok zor, daha çok yapabileceğim bir ameli bana tavsiye et..» diyen adama, Allah Resulü şöyle buyurmuştur : «Dilin her dem Allah'ın zikriyle ıslak bulunsun!»

Ashabına da :

«Ey Ashabım! Size en hayırlı amelinizden, Rabbiniz katında en arınmış ve en sade ibâdetinizden, derecelerinizi en çok yükselten ve. sizin için altın ve gümüş harcamaktan daha hayırlı; düşman ile kar­şılaşıp onların boynunu vurmanız, onların da sizin boynunuzu vur­masından daha sevâplı bir işten haber vereyim mi?»

Diye sorduğunda, Ashabı :

—  Evet, Ya Resûlellah! diye isteklerini belirtince, şöyle buyur­muştur :

—  «Allah'ı zikretmek,»  (O'nu gönülden severek, saygı duyarak anmak)...[6]

ZİKİR bir bakıma kurtuluşun emin yolu, mululuğun açık tutu­lan kapısıdır. Bu kapıdan gönül rahatlığı içinde giren kimse Cenâb-ı Hakk'm kerem ve inayet bağına erişmiş sayılır. Bunun için Allah Resulü Muhammed  (A.S.)  şöyle buyurmuştur :

«Âdemoğlu Allah'ın azabından kurtarıcı olarak zikirden daha kurtarıcı bir amelde bulunmamıştır.[7]

 

Allah'ı Çokça Anmanın Sınırı Nedir?

 

Yukarıda mealini yazdığımız âyette : «Ey İmân edenler! Allahı çokça anın, O'nu sabah akşam teşbih edin...» buyurulmuştur. Diğer bir âyette ise ; «Onlar ki ayakta iken, otururken, yanları üzeri yatar­ken Allah'ı anarlar.» buyuruluyor. Bunların ışığı altında Tabiîn'den Mücahid diyor ki : «İnsan ayakta iken de, otururken de, yatarken de Allah'ı andığı takdirde, âyette belirtilen «çokça anma» düzeyine ken­dini ulaştırmış olur.,.»

Ünlü îlim Adamı İbn Salah'tan aynı konu sorulduğunda şu ce­vabı vermiştir :

«Peygamber (A.S.) Efendimziden rivayet yoluyla sabit olan zi­kirlere sabah akşam; gece gündüz devam eden kimse, cidden Allahı çokça anmış olur.»

Ali bin Ebû Talha ise bu hususta İbn Abbas tR.A.) Hazretleri­nin şöyle bir açıklamada bulunduğunu nakletmiştir :

«Allah (C.C.) ne kadar bir şeyi kullarına farz kılmışsa, mutlaka ona belli bir sınır çizmiştir ve kullan için o hususta özür imkânı ta­nımıştır. Ancak zikir için ne sınır koymuş, ne de özür kabul etmiş­tir : «Ayakta iken, otururken yanlarınız üzeri yatarken Allah'ı anı­nız...» buyurmuştur. Bu durumda gece ve gündüz, eyleşik halinde ve yolculukta, karada ve denizde, sağlıklı günlerde, hastalıklı durum­larda, ve zenginlik devrelerinde Allah'ı anmamız gerekir. [8]

 

ZÎKRİN KAPSAMI :                     

 

Zikir yalnız Allah'ın Celâl ve Cemal sıfatlarını, anmak, tehlîl ve tekbîr, teşbih ve tahmîdde bulunmak değildir. Helâl ve haram sınirlannı bilmek ,aldığına ve sattığına dikkat etmek, tezgah bağın­da, masada, tarla ve bahçede, fabrika ve atelyede Allahı hatırlaya­rak dosdoğru iş görmek te zikirdir. Nitekim tabiinden Ata' el-Hora-sanî de zikrin şümulünü bu anlamda geniş tutmuştur.

Kurtubl diyor ki :

«Zikir meclisi, içinde Allah'ın Kelâmı, Peygamberin Sünneti iku-nup anlatılan, sâlihlerin hayatından örnekler verilen, din âlin teri­nin tefsir ve yorumlarından bahsedilen meclislerdir.»[9]

 

ZİKİRDE EDEP :

 

Zikirden maksad bir bakıma nefsi tezkiye etmek, kalbi dünya kirlerinden temizleyip vicdanı geliştirmektir. Nitekim Kur'ân'da zi­kirden amacın bu olduğu şöyle açıklanıyor :

«Namazı dosdoğru kıl, çünkü namaz hayasızlıktan, dinen aklen kötü sayılan şeylerden alıkor. Aiıdolsun ki Allah'ı zikretmek çok bü­yüktür...»[10]

Namaz baştan sonuna kadar zikirdir. Zikir ise en büyük ibâdet­tir. Kalbler ancak namaz ve zikirle yatışır. Ruh ancak zikir ibadetiy­le gıdasını alır. Namaz nasıl zikirse, oruç da, zekât da, hac da zikir­dir. Çünkü bütün bu ibâdetler Allah'ın emri olduğu ve Allah (C.C.) hatırlandığı için yapılmaktadır. Kur'ân'da bu hususa işaretle de­niliyor ki :

Onlar imân etmişler ve kalbleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah'ı   anmakla yatışıp huzura kavuşur...»[11]

O halde zikri tam bir edep üzere yapmak; bağırıp çağırmadan, yapmacık hareketlerde bulunmadan, Sünnet ölçüleri içinde yerine getirmek lâzımdır. Çünkü ancak bu ölçü ve anlamda yapılan zikir kalbleri yatıştırıp huzura kavuşturur. Nitekim Ashabdan bir cemaat seslerini yükselterek duâ yapıyorlardı, onların bu halini gören Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz şu yolda uyarısını yaptı :

«Kendinizi (kontrol edip) tutun; çünkü siz ne sağıra, ne de gaibe sesleniyorsunuz. Şüphesiz ki seslenip duâ ettiğiniz hem işitir, hem çok yakındır; o kadar ki size yük taşıyan devenizin boynundan da­ha yakındır.»[12]

 

ZİKİR MECLÎSİ :

 

Zikir meclisi ilâhî rahmetin bolca indiği, meleklerin katıldığı bir meclistir. Bu bakımdan vakti müsait olanların zikir halkasına katılması müstehabdır. îbn Ömer (R.A.)'m yaptığı sahih rivayete gö­re, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şu tavsiyede bulunmuş­lardır :         

«Cennet bahçelerine uğradığınızda oturup yararlanın.»  Bunun üzerine soruldu : «Ey Allah'ın Resulü! Cennet bahçeleri nelerdir?» Cevap verdi : «Zikir halkalarıdır. Şüphesiz ki Allah'ın gezip dolaşan melekleri vardır ki bunlar zikir halkalarını arzu ederler. Bu halka­lara gelince çepeçevre onları kuşatırlar.»[13]

Yine rivayete göre, bir gün Resûlüllah  (A.S,)  Efendimiz Asha­bından halka kurmuş bir cemaata rasladığmda sordu :

—  Sizi meclis kurup oturtan nedir?

Cevap verdiler :

—  Oturup Allah'ı zikrediyoruz; bizi İslâm'a    eriştirdiği için de O'na hamdediyoruz.

—  «Allah için (söyleyin), sizi burada meclis kurup oturtan şey bu mudur? Sizi töhmet altında tuttuğum için yemin verdirmiyorum, Ancak Cibril bana gelerek, Allah'ın sizinle meleklerine iftihar   etti­ğini haber verdi.»[14]

Allah'ın iftihar ettiği mü'minler elbetteki en aziz amelde bulunanlardır. [15]

 

Lâ İlahe İllallah Demek :

 

İnsanların ve meleklerin; cinlerin ve varlık âleminin söylediği ve söyliyeceği en güzel kelime, şüphesiz ki lâ ilahe illâllah'dır. Bu katıksız bir Tevhıd'dir. Kâinat bu kelimenin etrafında dönmekte ve bütün eşya bu kelimeyle varlığını ve hareketini sürdürmektedir. Âdem (A.S.)'den son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) Efendimize kadar gelip geçen her peygamberin mayası ve cevheri bu kelime ol­muş ruhların muhtaç bulunduğu mânevi gıda olarak sadece bu ke­lime sunulmuştur.

Bunun için Allah Resulü buyuruyor :

«Kul bir defa her türlü gösterişten uzak katıksız olarak La Ilahe İllallah demeyi görsün, mutlaka kendisine göğün kapılan açı-hr, bu kelime Arş'a ulaşıncaya kadar bu açılma devam eder; tabii kul büyük günahlardan sakındığı sürece bu böyledir.»[16]

Evet, Lâ İlahe İllallah kalbin tek sermayesi, imânın temel taşıdır. Günah ve isyan kirleri kalbi karartınca onu ancak bu keli­meyle temizleyip1! cilalamak mümkündür. Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz Ashabına bu konuda şöyle emretmiştir :

«İmanınızı tazeleyin!» Bunun üzerine Ashab soruyor : «Ya Resû-lellah! İmânımızı nasıl tazeliyelim?» Cevap veriyor : «Lâ İlahe İl­lallah sözünü çokça söyleyin...»[17]

Bu nedenle zikrin en üstünü ve en faziletlisi, Lâ İlahe Îllâl-Lah'dır. Duanın en faziletlisi, El-Hamdu Lillâh'dır. Kimin de son sözü Lâ İlahe İllallah olursa, Cennete girer, müjdesi vardır.[18]

 

TESBÎH, TAHMÎD, TEHLÎL VE TEKBİRİN FAZİLETİ :

 

Teşbih : Bir bakıma «Sübhanellah» demekse de Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh olduğu, bütün kemal sıfatlarıyla vasıf­lanmış bulunduğu, kâinattaki her şeyin yaratıldığı kanuna uyarak Yüce Yaradan'ı teşbih ettiği anlamında daha çok yaygındır. Namaz­lardan sonra 33 defa Sübhanellah demekle bu mânaları kasdediyor ve Allah'ın insanlar için koymuş olduğu hayat kanununa uyacağı­mızı, her halimizde Allah'ı hatırlıyarak Ona teslimiyet göstereceği­mizi dile getiriyoruz.

Tahmîd : Allah'ın Allah (C.C.) olduğu için övülmeye lâyık bu­lunduğunu; verdiği ve sunduğu sayısız lütuf ve ihsanlar karşısında Ona hamdetmemizin bir görev olduğunu ifâde etmektir.

Tehlil : La İlahe İllallah, diyerek Allah'ın varlığım, birliğini kabul etmek, uluhiyyetin ancak O'na has bulunduğunu söylemektir.

Tekbîr : Allahu Ekber, demek suretiyle Allah'ın çok büyük ol­duğunu, büyüklüğünün nisbet kabul etmediğini, kıyas ölçülerine girmediğini ifade etmektir.

Bunun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur

«İki kelime vardır ki dile hafif, terazide ağır gelir; Rahman olan Allah katında da çok sevilir : Sübhanellahi Ve Bi-Hamdihi, Sübhanellahî'l-Azîm...»[19]

«Sübhanellah, Vel-Hamdu Lîllâh Ve Lâ Îlâhs İllâ-Hu Vallahu Ekber demem benim yanımda, üzerine güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır.»[20]

Bu konuda yirmiye yakın sahih hadîs rivayet edilmiştir. Hepsi­ni buraya nakletmemize gerek görmüyoruz. Ancak konuyu daha açıklar mahiyette olan şu hadîsi mealen yazmamızda yarar vardır .-

«Kim bir günde 100 defa Lâ İlahe İllâllahu Vahdehu Lâ Şerike Leh, Lehıtl-Mülkü Ve Lehü'l-Hamdu Vehu Ve Alâ Külli Şeyin Kadir derse, bu onun için on köleyi azad etmeye be­deldir, ayrıca kendisine yüz sevap yazılır ve yüz günahı silinir. O gün akşama kadar onu şeytandan koruyucu olur. Hiç kimse bundan daha üstün bir amelde bulunamaz, ancak bu hususta ondan daha çoğuyla amel eden müstesna.»[21]

 

İSTİĞFARIN FAZİLETİ :

 

İstiğfar : Allah'tan bağışlanma dilemek, işlenilen günahların ilâhî rahmetle örtülmesini istemek ve O'nun affını kazanmaya yö­nelmektir. Allah'ın da kullarından en çok sevdiği husus, bir günah, işledikten sonra onu kime karşı işlediğini düşünerek büyük bir piş­manlık içinde Allah'a yönelip istiğfar etmeleridir.

Resûlüllah (A.S.) Efendimizin geçmiş ve gelecek günahları ba­ğışlandığı halde günde en az yetmiş defa istiğfar eder, Allah'ın mağ­firet ve rahmetini dilerdi. Kur'ân-ı Kerîm'de istiğfar ile ilgili birçok âyetler vardır. Bu da onun önemini göstermeye kâfidir.

«Ey âdemoğlu! Bana seslenip dua ettiğin ve benden umduğun sürece seni herhalde mağfiretime eriştiririm (günahlarını bağışla­rım). Artık senin günahlarının (küçüklüğüne, büyüklüğüne) aldı­rış etmem. Ey âdemoğlu! Eğer senin günahların gökteki bulutlara kadar erişse sonra da Bana yönelip istiğfar etsen yine de aldırış et­meden senin günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu! (Kul hakkı, mil­let hakkı müstesna) yeryüzü dolusu hata ile bana gelsen, sonra da Bana hiçbir şeyi ortak koşmadığın halde bana kavuşsan, sana yeryü­zü dolusu mağfiret ile gelirim.»[22]

Mealindeki hadîs, kul ile Allah (C.C.) arasındaki tevbe ve istiğ­far bağının ölçü ve anlamını yansıtmaktadır.[23]

 

Parmak Hesabıyla Zikir Ve Tesbîh Etmek :

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Tesbîh'in kısaca mânası Allah'ı noksan sıfatlardan, uluhiyyete aykırı şeylerden tenzih ve takdistir. Bu anlamda tenzih ve takdis yapılırken ve benzeri zikirlerde bulu­nulurken sayıda yamlmamak için parmak uçlarından ve boğumla­rından yararlanıldığını bilmekteyiz. Sonraları çeşitli ağaç ve çekir­deklerden yapılan ve beli sayıda iplere dizilen boncuk ve benzeri şeyler de bu maksatla kullanıldığı için TESBÎH ismini almıştır.

Ancak tesbîh denilen âletin ne zaman, kim tarafından bu mak­satla kullanıldığını kesin olarak bilmiyoruz. Resûlüllah (A.S.) Efendimizin belli sayıda yaptığı zikir ve teşbihleri parmak uçları veya boğumlarıyla hesapladığı sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Bundan anlıyoruz ki tesbîh denilen âlet sonradan bir bid'a olarak ortaya çı­karılmış ve zamanla yaygmlaşarak benimsenmiştir,

Abdullah bin Ömer (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendi­mizi parmaklarıyla tesbîh yaparken gördüm.»[24]

Sahabiyeden Büseyre  (R.A.)  adındaki hanım diyor ki, Resûlül­lah (A.S.) Efendimiz biz kadınlara şöyle buyurdu 

«Tesbîh, tehlîl ve takdise gerekli olun? bundan gaflet etmeyin, sonra rahmeti unutursunuz. Tesbîh yaparken parmaklarınızla bağ­lantı yapıp (sayıyı noksansız sağlamaya çalışın). Çünkü parmakla­rına da hem sorumlu tutulacak, hem sorguya çekileceklerdir.»[25]

Zikir ve tesbîh konusunda parmak uçlarına ve parmak sayısına ayrı bir özellik tanındığına ve sünnetin bu yolda, icra edildiğine gö­re, Arapların Sebha, bizim Tesbîh dediğimiz âletle zikir ve teşbih­te bulunmak, parmak uçları ve boğumlan hesaplanarak yapılan tes­bîh kadar faziletli değildir. Cami' ve mescitlerde ön safta bulunan cemaatin teşbihi olmayanlara cami'a vakfedilen teşbihleri dağıtma­ları sünnete uygun değildir. İsteyen parmak hesabıyla teşbihini ye­rine getirsin, buna engel olmak doğru bir hareket sayılmaz.[26]

 

Müslümanların Meydana Getirdiği Toplantılarda Allah'ı Anmak Sünnettir :

 

İslâm her yerde -bazı yerler müstesna-, her zaman Müslümanla­rın Allah'ı hatırlayarak anmasını emretmiştir. Çünkü Allah'ın anıl-madığı bir toplantıda şeytan yer alır. Şeytanın bulunduğu bir mec­liste hayır yoktur.

Bu bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bulunduğu her top­lantıda Allah'ı anmış ve ashabına bunu bir sünnet olarak tavsiye et­miştir. Yapılan sahih rivayetlere göre, bu konuda şöyle buyurduğu­nu bilmekteyiz :

«Bîr topluluk bir yerde oluşur da ö toplantıda Allah'ı anmaz ve Peygambere salâvat getirmezse, bu tutumları mutlaka kıyamet gü­nü onlar için bîr hasret olacak.»[27]

Nitekim Fethü'1-AHam sahibi diyor ki : Bu hadîs, meclislerde Al­lah'ı anmanın ve Peygamber (A.S.) Efendimize salâvat getirmenin gereğine delâlet etmektedir. Özellikle hasret kelimesini âhiret azâ-bıyla ycrumiuyacak olursak, bunun vücubu kendiliğinden ortaya çı­kar.

Tabii meclislerde ve mutad toplantılarda hep zikir ve teşbih, sa-lavat ve dua yapılmaz. Bir ara veya toplantı başlarken önce Allah'ı anıp Peygambere salât-u selâm getirmek yeterdir. Ayrıca her top­lantıda yararlı şeyler görüşülüp konuşulabileceği gibi, yararsız ve lüzumsuz şeyler de konuşulabilir. Bu bakımdan meclis veya toplan­tı dağılmak üzere iken herkes şu tesbîhî yapmalı, bir günah veya ku­sur işlenmişse bunun bağışlanmasını dilemelidir :

Kim bulunduğu toplantıdan kalkmadan önce :

«Allahım! Seni tenzih ve takdis ederim, Senin hamdinle Sana hamdederim. Senden başka hiçbir ilâh bulunmadığına şehadet ede­rim, günahlarımın bağışlanmasını Senden dilerim. Sana tevbe ede­rim.» derse, mutlaka Allah CC.C.) onun o mecliste işlediği günah ve kusurları bağışlar.

Gıybetten Sonra İstiğfar Etmek :

Gıybet bütün dinlerde haram 'kılınmıştır. Özellikle İslâm Dininde sosyal yapıyı zedeliyen, kardeşlik bağlarım koparmaya    yönelik bulunan gıybetin tahrimi üzerinde titizlikle durulmuş ve gıybet ya­panları büyük bir azabın beklediği haber verilmiştir.

Bütün bu yasaklara rağmen herhangi bir toplantıda bilerek ve ya bilmiyerek bir Müslüman, kardeşinin aleyhinde konuşur, gıybet yaparsa, bunun derhal farkına varmalı, Allah'a yönelip tevbe ve is­tiğfar etmelidir. Ayrıca aleyhinde bulunduğu kardeşi için de Allah'­tan bağışlanma dilemeli, onun için dua etmelidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur.

«Şüphesiz ki gıybetin keffareti, gıybetini yaptığın kimse için is­tiğfarda bulunman} Allahım, bizi ve onu bağışla demendir.»[28]

Bu tavsiyede güzel ahlâkın, din kardeşliğinin derin mânası yer almaktadır. Ferdi her yerde hem kontrol altında tutar, hem söz ve davranışlarını disipline eder.[29]

 

DU  :

 

Allah'a el açıp dua etmek, kulluğumuzun gereğidir. Çünkü her an Allah'a muhtaç durumda buİunan ve bütün varlığıyla O'na ait olan âdemoğlu sık sık arzu ve isteklerini, ihtiyaç ve endişelerini Ya-radan'a arzetmekle emrolunmuştur.

«Rabbinize gönülden yalvara yakara gizlice duâ edin. Şüphesiz ci O aşırı gidenleri sevmez.»[30]

«Düzeltilip iyi hale getirildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk iyapmaym. Allah'a korkarak ve umut bağlayarak duâ edin. Şüphesiz ki Allah'ın rahmeti iyilikte bulunanlara çok yakındır.»[31]

Sahih hadislerde ise şöyle buyuruîmuştur :

«Duâ ibâdetin kendisidir.»

Nu'man bin Beşir (R.A.) diyor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz böyle buyurduktan sonra Mü'min Sûresinin 60. âyetini okudu.[32]

Abdurrezzak'm El-Hasen'den yaptığı sahih rivayete göre, As-hab-ı Kiramdan bir cemaat Peygamber (A.S.) Efendimizden, «Rabbi-miz nerededir?» diye sorduklarında şu âyet indi :

«Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ki ben yakmınii Bana duâ edince duâ edenin duasını kabul ederim.»[33]

«Hiç bir şey Allah katında duadan daha güzel ve faziletli değil­dir.»[34]

Kudsi Hadiste ise şöyle buyurulmuştur :

ört haslet vardır : Onlardan biri benim içindir; biri sentti -içindir. Biri benimle senin aramızdadır; bîri de seninle kullarım arasın­dadır. Benim için olanı, hiçbir şeyi bana ortak koşmayacaksın. Senin için olanı, hayırdan ne işlersen karşılığım sana veririm. Aramızda olanı, senden duâ, benden kabul buyurmak. Seninle kullarım ara­sında olanı, kendin için hoş gördüğün şeyi onlar için de hoş gör...»[35]

Hazreti Âişe (R.A.)  Validemiz naklediyor.: Allah Resulü (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu :

«Sakınmak kadere fayda vermez; Ğım ise inmiş ve inecek oîan (kaza ve belâyı geri çevirmede) fayda verir. Şüphesiz ki belâ inme­ye başlar da duâ onu karşılayıp durdurmaya çalışır ve (bu yüaden) feıyâmete kadar itişip kalkışırlar.»[36]

«Kazayı ancak duâ geri çevirir. Ömrü de ancak iyilik ve hayir-hahlık artırır.»[37]

Duâ hakkında daha birçok emir ve tavsiyeler rivayet yoluyla sabit olmuştur. Biz ancak konunun önemini belirtir mahiyette bir­kaç âyet ve hadîsi nakletmekle yetindik. Asıl yazmak istediğimiz, duanın sünnete uygun yapılması hususundaki sahih rivayetlerdir. Günümüzde İslâm adına kendine göre bir ekol meydana getirip duâ ve zikir konularında farklı adâb ve biçimler ortaya koyanlar eksik değildir. Bu bakımdan duanın sünnete uygun adabım sıralamamız­da, büyük yarar vardır : [38]

 

1. Gıda, Giyim, Konut Ve Ticarî Konularda Helâl Lokmayı Arayıp Bulmak.                                                                            

 

Haram lokmada kul ve millet hakkı vardır. Bu da büyük günah­lardan ve affedilmesi pek umulmayan haksızlıklardandır. Kanında ve iliğinde kul ve millet hakkından yana haram lokmanın eseri bu­lunan bir kimsenin duası pek makbul değildir.

Nitekim bir gün Sa'd bin Ebî Vekkas (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimize : «Ya Resûlellah! Duâ buyurunda Allah beni duası mak­bul kullarından eylesin...» diye istekte bulundu. Bunun üzerine Resû­lüllah (A.S.) Efendimiz  «Ya-Sa'd! Yiyecek ve içeceğini temiz ve he-lâhndan sağlamaya çalış. Muhammed'in canını kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, adam haram lokmayı midesine indirir de bu yüzden kırk gün (duâ ve niyazı) kabul olunmaz. Herhangi bir ku­lun eti haksızlık ve faizden oluşup yeşerirse, cehennem ateşi o ete daha lâyıktır.» buyurdu.[39]

Diğer, bir hadîste ise Allah Resulü şöyle buyurmuştur :

«Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah çok güzel ve çok temizdir; an­cak güzel ve temiz olanı sever. Hem doğrusu Allah Peygamberlere emrettiğini nıü'minlere de emrederek şöyle buyurmuştur : «Ey pey­gamberler! Temiz ve helâl şeylerden yeyin ve iyi amelde bulunun. Şüphesiz ki sizin yapageldiklerinizi bilirim.» «Ey imân edenler!, Size rızık olarak verdiğimizin helâl ve temizinden y ey iniz...»

Resûlüllah (A.S.)  devamla dedi ki :

«Adam saçı sakalı birbirine karışmış toz toprak içinde yolculu­ğunu uzatır da yediği haram, giydiği haram ve haram ile gıdalamr, ellerini göğe kaldırıp «Ya Rabbî, Ya Rabbî!.» der. Bu durumda onun duası nerede nasıl kabul olunur?.»[40]

 

2. Kıbleye Yönelmek.

 

Kıble, Tevhid inancının odağı-, ilâhî feyiz ve rahmetin bolca te­celli ettiği merkez ve yeryüzünde Allah'a ibâdet için kurulan ilk mâ-beddir. Bu ba,kımdan Allah'a el açıp duâ ve niyazda bulunurken, ibâ­det ve taat ederken bu merkeze yönelmemiz kadar tabii ne olabilir? ResûlüHah  (A.S.) Efendimiz yağmur duasına çıktığında da   kıbleye

yönelerek arz-i hal etmiştir. Hane-i saadette de duâ yaparken çoğu kez kıbleye yönelmiştir.[41]

 

3. Faziletli Vakitleri, Eşref-İ Saatleri Düşünerek El Kaldırmak.

 

Ramazan ay'ı, Arafe günü, Cuma ve mübarek günler, gecenin son üçte biri kalınca, seher vakti, secde anları, yağmur yağdığında, iki ordunun karşılaştığı zamanlarda, korkulu anlarda, kalblerin yuf-kalaştığı demlerde duâ etmek, faziletli vakitlerde yapılan dualar cümlesindendir.

Nitekim bir adam Peygamber (A.S.) Efendimize sordu :

—  Ya Resûlellah! Hangi duâ daha çok kabule yakındır? Efendimiz cevap verdi :

—  Gecenin ikinci yarısında ve bir de beş vakit farz namazdan sonra yapılan duâ... [42]

«Kulun Allah'a en yakın bulunduğu vakit, secde anıdır. O halde secdede iken duanızı çoğaltın, çünkü bu kabule daha lâyıktır.»[43]

 

4. Elleri Omuz Seviyesine Kadar Kaldırmak.

 

Nitekim'İbn Abbas (R.A.)'dan yapılan rivayette şöyle buyurul-muştur : «Ellerini omuz seviyesine kadar kaldırman dilektir.»[44]

Yapılan sahih rivayette deniliyor ki :

«Allah'tan bir dilekte bulunacağınız zaman, avuçlarınızın içiyle isteyiniz, ellerinizin üstüyle değil.»[45]

Bazıları, «ellerinizi omuz hizasına kadar kaldırın...» cümlesin­den, «kollarınızı omuz seviyesine kadar kaldırınız...» mânasını çıkar­mak istemişlerse de fukahaca uygun kabul edilmemiştir. Çünkü Re-sûlüllah (A.S.) Efendimizin bu konudaki fiili her türlü şüphe ve te­reddüdü kaldıracak açıklıktadır. Efendimiz normal vakitlerde sade­ce ellerini omuz hizasına kadar kaldırıp duâ etmiş; çok önemli vak'-alarda ise koltuk altlarının beyazlığı görülebilecek şekilde kollarını da kaldırmıştır. [46]

 

5. İki El Arasını Açık Tutmak.                                             

 

Yapılan sahih tesbitlere göre, duada iki avuç arasını açık tut­mak adâbdandır. Meraku'l-felâh'da ellerin göğüs hizasına kadar kal­dırılması, avuç içlerinin yüze yakın yönelik bulunması belirtilirken Haşiyesi Tahtavfde bu konu şöyle açıklanmıştır :

El-Hısnü'1-Hasîn'deki ifadeye' ve şerhindeki açıklamaya göre, iki avuç içini göğe doğru çevirip ellerini omuz hizasına kadar kaldırır. Çünkü gök, duanın kıblesi sayılır, denilmektedir, Fukahadan ileri gelen zatlardan bazısı bu iki görüş arasında bir farklılık ve aykırı­lık olmadığını savunmuştur. Çünkü elleri kaldırmaktan maksad, avuç içlerinin yere doğru tutulmam asıdır. Ancak sözü edilen iki ri­vayet ve görüş arasındaki fark, ellerin kaldırılma miktarındadır. Ni­tekim Ebû Dâvud'da İbn Abbas (R.A.)'dan yapılan rivayetle buna işaret edilmiştir : «Ellerini omuz seviyesine kadar kaldırman dilek­tir.» Diğer bir rivayette ise «Omuz seviyesine veya ondan biraz aşağı seviyeye kaldırman dilektir,»- buyurulmuştur.

Hazret-i Peygamber (A.S.)'m duâ yaparken koltuk altlarının be­yazlığı görülebilecek kadar ellerini kaldırdığı hakkındaki rivayete gelince, bu elleri fazla kaldırmanın cevazına veya yağmur duasına veya bu anlamda şiddetli belâ anlarına ve duada mübalağada bulun­maya hamle dilmiştir.

En-Nehr kitabında şöyle deniliyor :                                   

«Duanın müstehab olan şekli şöyledir : İki avuç arasında açık­lık bulunması, iki elden birinin yere konulmaması. Ancak bir özür­den veya şiddetli soğuktan dolayı ellerini kaldıramıyorsa, o takdirde sadece şehadet parmağıyla işarette bulunması yeter.»

Hısnü'l-Hasîn Şerhinde ise şöyle deniliyor

«Zahir olan şudur ki : Ellerini bitiştirmek ve parmakları I&bleye yöneltmek adâbdandır.»

Mişkât Şerhinde deniliyor ki :

«Resûlüllah (A.S.) Efendimizin Arafe günü duada iki avhcumı bir araya getirdiği vârid olmuştur.»

Tahtavî bu cümleyi tahlil ederek diyor ki :

«Buradaki «bir araya getirmek» ten tam bir yaklaşma irâc se bile bu iki avuç arasım azıcık olsun açık tutmaya münaf edil-sayılmaz. «Peygamber (A.S.) iki avucusu bir araya getirdi...» esinden çıkan mâna da iki elin arasım açık tutmaya münafi değildir. Çünkü mâna, iki avucunu yukarıya kaldırdığında aynı hizada tutup cem'etti, birini diğerinden farklı tutmadı» demektir.»[47]

 

6. Duaya Hamd Ve Sena, Peygamber (a.S.) Efendimize Salâvat Getirerek Başlamak.

 

Çünkü Hamd duâmn huzura yüksslmesini, gök 'kapılarının açılmasını, Salât-U Selâm Rahmet Peygamberi Hazreti Muham-med'in ilgi ve irtibatım sağlar. Yapılan sahih rivayete göre, namaz­dan sonra duâ edip duasında Allah'a hamdetmiyen, Peygambere Sa-lât getirmiyeıı bir adama raslıyan Resûlüllah (A.S) Efendimiz, «Bu adanı pek acele etti!» buyurdu ve sonra onu ya da bir başkasını çağı­rarak şöyle tavsiyede bulundu :

«Sizden biriniz duâ ettiğinde Eabbini uiulayip haind ve senada bulunmakla başlasın, sonra da Peygamber1 e (A.S) salât-u selâm ge­tirsin... Ondan sonra dilediği şekilde duâ etsin.»[48]

7. Kalb huzuruyla başlamak, her an muhtaç durumda bulun­duğunu hatırlamak ve içten gelen bir istekle yalvarıp yakarmak,

Dikkat bölünme kabul etmediği gibi kalb de birkaç şeyle meş­gul olmayı kabul etmez. Bir şeyle meşgul olurken diğeri ihmal edil­miş olur. Bu bakımdan ibâdet ve duâ kalbin dünyevî meşgaleden boş tutulmasını ister, Allah C.C.) ile meşgul olmayı emreder. Hu­zursuz yapılan bir duâ mana ve maksadından uzak kelime dizisinde kalır.

8. Sesi ne çok yükseltmek, ne de duyulmuyacak kadar alçalt-mak, bu ikisi arasında bir yol izlemek.

Duada yapmaeık hareketler göstermek, kafiyeli sözlerle bağırıp çağırmak sünnete aykırıdır. Günümüzde duahanların ve bazı bilgi­siz kişilerin uzun duâ yapmaları, kalıplaşmış kelime ve cümleleri tekrarlayıp cemaatın hislerini tahrik eder ölçüde ses tonajını yüksel­tip aynı arzu ve isteği çeşitli kelime ve cümlelerle tekrarlayıp dur­maları bu cümledendir.

Halbuki Kur'ân'da duanın ölçüve   biçimi belirlenmişir :

«Duam yaparken sesini yükseltme, gizli de söyleyip sesini tosma, bu ikisi arasında bir yol tut...»[49]

Diğer bir âyette de : «Rabbinize gönülden yalvara yakara gizlice duâ edin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.» buyurulmuştur.[50]

Sahih rivayetlerden tesbit edildiğine göre, Ashabdan bir cema­at seslerini yükselterek duâ yapıyordu, derken Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çıkageldi ve şöyle buyurdu :

«Ey insanlar! Kendinizi tutun; çünkü ne sağıra, ne de gaibe' dua ediyorsunuz. Siz ancak her şeyi hakkıyle işiten ve gören zata duâ ediyorsunuz. Şüphesiz ki sizin duâ ettiğiniz zat, size bineğinizin boy­nundan daha yakındır.»[51]

 

9. Kabul Olunacağını Düşünerek Duâ Etmek.

 

Yapacağı duanın kabul olunacağına inanarak ve bu ölçüde dü­şünerek yapılan bir duâ makbuldür. Nitekim sahih rivayete göre, Allah Resulü şöyle buyurmuştur :

«Kalbler (bir şeyleri alıp) koruyan kaplar (gibi)dir. Bir kısmı bir kısmından daha alıcı ve koruyucudur. Allah'tan bir dilekte bu­lunduğunda, kabul olunacağına inandığımız halde isteyin. Çünkü gaflet içindeki bir kalb ile duâ eden bir kulun duasını Allah kabul buyurmaz.»[52]

 

10. Günahı Gerektirmiyecek, Akrabalık Bağlarını Zedelemiyecek.

 

Duâ genellikle ya Allah'tan hayır, rahmet, inayet ve ihsan di­lemek, ya da şer ve kötülükten, musibet ve felâketten Allah'a sığın­mak, âhiret saadetine erişmek için edilir. Bu bakımdan günah ve is­yana kapı açacak, şer ve kötülüğü, merhamet ve şefkati zedeliye-cek ölçü ve anlamda duâ ve istekte bulunmak doğru değildir. Aynı zamanda bu tarz yapılan duâ Allah katında hüsn-ü kabul görmez.

Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu ki :

«Herhangi bir müslüman içinde günah ve akrabadan ilgisizlik bulunmayan bir duâ ile duâ ederse, mutlaka Allah ona şu üç haslet­ten birini verir : Ya duasını hemen kabul edip isteğini acele olarak yerine getiriri ya o isteği âhirete şaklar, ya da ondan isteğinin, bir misli kötülüğü geri çevirir.»

Bunun üzerine Ashab-ı Kiram :

—  O takdirde biz duâ ve isteklerimizi çoğaltırız, Deyince, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, onlara :

—  Allah daha çoğaltıcıdır, diye cevap verdi.[53]

 

11. Hemen Yerine Gelmesini İstemekte Acele Etmemek.

 

Gelecek günlerin neler getireceğini, ortaya çıkan olayların nasıl bir sonuca bağlanacağını önceden bilmemiz çok zor, çoğu zaman im­kânsızdır. Hayır ve iyiliğin ne de ve nerede olduğunu Allah (C.O daha iyi bilir. O halde bir dilekte bulunup duâ ederken onun hemen yerine gelmesini arzu edip sabırsızlık göstermemeliyiz. Halimizi Ce-nab-ı Hakk'm yüce dergahına arzedip takdiri Ona bırakmalıyız. O, en iyisini ve en güzelini yapar.

Allah Resulü (A.S.) Efendimiz bu hususa dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur :                                                                     

«Sizden biriniz :

Duâ ettim de kabul olunmadı, diyerek acele etmediği sürece dua­sı kabul olunur.»[54]

 

12. Kabul Olunmasını Kesinlik İfade Eden Sözlerle Dilemek.

 

Böyle bir inançla dilekte bulunmak, kabul olunmasının ilk be­lirtisi sayılır. «Benim duam kabul olunmaz..» şeklinde düşünen kim­senin duâ ve dileği nasıl muteber değilse, «Allahım! dilersen duamı kabul buyur..» diyen kimsenin de bu tarz bir isteği pek makbul sa­yılmamıştır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle bir uyarıda bulunmuştur :                                                          

«Sizden biriniz, Allahım! dilersen beni bağışla.. Allahım! diler­sen bana merhamet et., şeklinde dilekte bulunmasın. Bilakis dileğine kesinlik ifade eden sözlerle dile getirsin. Çünkü onu böyle demeye zorlayan yoktur.»[55]

 

13. Kısa Fakat Özlü Ve Anlamlı Cümlelerle Dua Etmek.

 

Aynı dileği çeşitli cümlelerle dile getirip uzun boylu duâ etmek pek uygun değildir. Maksadı yansıtır şekilde az kelimeyle çok mâna taşıyan sözlerle duâ etmek, sünnete daha uygundur. Nitekim Resû-lüllah CA.S.) Efendimizin bu konuda tavsiyeleri olmuştur. Uzunca duâ eden bir adama : «Bu kadar uzatmana gerek yok, de ki : Rab-bim! dünyada da bize iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi Cehen­nem atehinin azabından koru..» diye uyarıda bulunmuştur.

Yine yapılan sahih rivayetlere göre bir adam Resûlüllah (A.S.) Efendimize gelerek :

—  Ya Resûlellah! Hangi duâ daha uygun ve daha faziletlidir? Diye sordu. Resûlüllah. ona şu cevabı verdi :

—  Rabbinden dünya ve âhirette afv ve afiyet iste..

Adam ayni soruyu ikinci ve üçüncü günleri gelip sorduğunda kendisine ayni cevap verilmiş ve sonunda Allah Resulü şöyle bu­yurmuştur : «Sana dünya ve âhirette afv ve afiyet verildiği takdir­de gerçekten kurtulmuş olursun.»[56]

Yine bu anlamda şöyle buyurulmuştur :

«Hiçbir duâ kulun : Allahım! dünyada da, âhirette de senden afiyet diliyorum, demesinden daha üstün ve daha uygun değildir.»[57]

 

14. Kendine, Çoluk Çocuğuna, Mal Ve Servetine Betduâ Etmemek.

 

«Allahım! canımı al...», «Allahım! belâmı ver..,», «Allahım! beni kahreyle...», «Rabbim! çocuklarımın canmı al...» gibi sözlerle betduâ etmek günahtır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu tarz duaları men'-etmiş, her zaman Allah'tan iyilik, hayır, rahmet, mağfiret, inayet, afiyet ve ihsan istenilmesini; şer ve kötülükten, musibet ve fitneden Allaha sığınılmasını emretmiştir.

Ashabdan Câbir (R.A.) diyor ki : Resûlüllah (A.S.) Efendimiz betduâ yapmamızı hiçbir zaman uygun görmedi. Böyle duada bulu­nanları uyardı.

«Kendinize, çocuklarınıza, hizmetçilerinize ve mallarınıza bet-duâda bulunmayın; sonra Allah'ın dilekleri kabul ettiği saate raslar-da sizin için (o betduâ) kabul olunur.»[58]

 

15. Önemli Cümleleri Üç Defa Tekrarlamak.

 

Duânm özlü ve anlamlı olması, az kelimeyle ifade edilmesi daha uygundur. Allah'tan rahmet ve mağfiret dilediğimizde veya şer ve kötülükten, musibet ve fitneden Ona sığındığımızda cümleyi üç de­fa tekrarlamamız tavsiye edilmiştir. Nitekim îbn Mes'ud (R.A.) di­yor ki : «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz üç defa dilekte bulunmayı, üç defa üstüste istiğfar etmeyi beğenirdi.»[59]

 

16. Önce Kendi Nefsine, Sonra Ana-Babasına, Sonra Da Bütün Mü'minlere Duâ Etmek.

 

Duada belirtilen sırayı gözetmek sünnete uygundur. Hem Kur'-ân'da Hazret-i îbrahimi'n (A.S.) bu ölçüde duâ ettiği açıklanıyor. Di­ğer bir âyetle de şöyle duâ etmemiz telkin ediliyor : «Rabbimiz! bizi bağışla ve bizden önce imân eden kardeşlerimizi de bağışla...»[60]

Ashabdan Ubey bin Kâ'b (R.A.) diyor ki :

«Resûlüllah (A.S.) Efendimiz birine duâ etmek istediğinde önce kendi nefsine duâ etmekle başlardı.»[61]

 

17. Duânm Sonunda Elleri Yüze Sürmek, Allah'a, Hamd, Peygam­bere Salât İle Bitirmek.

 

Bu konudaki hadîslerin, nakledilegelen rivayetlerin çoğu zayıf olmakla beraber hepsi biraraya getirilince Kasen derecesine ulaştı­ğını El-Hafız İbn Hacer kabul etmiştir.

 

Babanın Evlâdına Duası :                                                       

 

Evlâd annesinden bir parçadır. Bu. bakımdan aralarında kopmaz bir bağ mevcuttur. Evlâd ne kadar kötü de olsa, annenin merhamet ve şefkati ondan yanadır. Babanın evlâda nisbeti ve aralarındaki bağ bu ölçüde değildir. Ancak onun veli-yi nimeti ve sebeb-i feyz-i hayatı sayılır. îçten gelen bir istekle evlâdı için duâ ettiğinde Allah katında kabul görür.

Resûlüllah CA.S.) Efendimiz buyurdu ki :

«Üç duanın kabul olunacağında hiç şüpheyoktur : Babanın duâ-8i, misafirin duası haksızlığa uğrayanın duası...»[62]

Misafirin, İftar Anında Oruçlunun, Âdil Hükümdarın ve Haksızlığa Uğrayanın Duası :

Bu dört kimsenin duası da makbul dualar arasında bulunuyor-dur. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bunu belirtirken şöyle buyurmuş­tur :

«Üç kimse var ki duaları reddolunmaz : İftar anında oruçlunun duası, âdil hükümdarın duası, zulme uğrayanın duası. Cenâb-ı Hak (mazluma) der ki : İzzetim hakkı için az sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim...»[63]

 

Din Kardeşinin Gıyabında Duâ Etmek :

 

Din kardeşliğini ruhlara serinlik, kalblere merhamet ve şefkat verecek Ölçü ve anlamda kafa ve gönüllere en te'sirli biçimde aşı­layan şüphesiz ki Islâmiyettir. Cemiyet yapısında bu kardeşliğe ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu hepimiz bilmekteyiz. Her şeyi pa­rayla ölçen ve her konuda para ve yarar sağlamayı amaçlıyan kim-

selerde hayır yoktur. Öylelerinden oluşan bir toplumda huzur duy­mak, rahat nefes almak mümkün değildir. Hem Allah'ın rahmet ve inayeti biı birini kardeşçe seven toplumlardan yanadır.

Bu bakımdan din kardeşinin gıyabında onu hatırlayarak sağlık, esenlik ve mutluluğu için duâ eden kimsenin dileği makbuldür. Re­sûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur :

«Ya Ömer! bizi duâ ederken unutma.»

Diğer bir rivayette, Hz. Ömer Umre yapmak için Resûlüllah Efendimize gelerek müsaade istedi. Bunun üzerine Allah Resûlıi ona izin verirken şöyle ricada bulundu :

«Ey kardeşim! bizi de duandan unutma...»  [64]Safyan bin Abdullah (R.A.)  anlatıyor :

«Şam'a ayak bastığım gün ziyaret etmek üzere Ebu Derdâ Haz­retlerinin evine uğradım. Kendisi yoktu. Annesiyle görüştüm. «Bu yıl haccetmek istiyor musun?» diye sordu. «Evet dedim. Bunun üze­rine bana dedi ki : «Bizim için Allah'tan hayr ve iyilik iste. Çünkü Peygamber (A.S.) ; «Müslümanın kendi kardeşi gıyabında yapacağı duâ makbuldür. Onun başucunda muvekkel bir melek bulunur. O ne kadar kardeşine hayr ile duâ ederse, melek «âmîn der ve bir mis­li de sana diye ilâve eder.»

Sokağa çıktığımda Ebu Derdâ Hazretleriyle karşılaştım. Aynı konu onunla da aramızda geçti, O da annesinin naklettiği hadîsi ba­na nakletti.»[65]

 

 



[1] Ahzab Sûresi Âyet : 41-42.

[2] Bakare Sûresi Âyet : 152.

[3] Buharı – Müslim.

[4] Sahih-i Müslim.

[5] Sahih-i Buharî - Ebû Musa (R.A.)'dan.

[6] Tinnizî - Ahmed bin Hanbel - El-Hâkim : Sahih îsnadla.

[7] Ahmed bin Hanbel : Muaz bin Cebel (R,A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/253-256.

[8] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/256.

[9] Tezkiretü'l-Kurtubî - Fikhü's-Sünne : 1/580.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/256-257.

[10] Ankebut Sûresi Âyet : 45.

[11] Ra'd Sûresi Âyet : 28.

[12] Buhari - Müslim - Ebû Dâvud - Tirmizi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/257-258.

[13] Et-Tergîb Ve't-Terhîb.

[14] Sahih-i Müslim : Muaviye'den.

[15] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/258-259.

[16] Tirmizi - Hadisün Hasenün Garibim : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

[17] Ahmed bin Hanbel - îsnad-i Ceyyid ile.

[18] Nesâî - îbn Mâee - El-Hâkim – Buharı.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/259-260.

[19] Buhari - Müslim - Tirmizî : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

[20] Müslim - Tirmizî - Ebû Hüreyre (R.A)'den.

[21] Buharî - Müslim - Tirmizi - Nesâî - tbn Mâce : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/260-262.

[22] Tirmizî - Hadîsim Hasenim Garibün : Enes b. Mâlik (R.A.)den.

[23] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/262.

[24] Eshab-ı Sünen rivayet etmiştir.

[25] Eshab-ı Sünen - EI-Hâkim : Sened-i sahihle rivayet etmişlerdir.

[26] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/262-263.

[27] Tirmizî - Ahmed bin Hanbel : Ebû Hüreyre   (R.A.)'den.

[28] Taberanı.

[29] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/263-265.

[30] A'raf Sûresi Âyet : 55.

[31] A'raf Sûresi Âyet : 56.

[32] Ahmed bin Hanbel ve Ashab-ı Sünen.

[33] Bakare Sûresi Âyet : 186.

[34] Tirmizî - îbn Mâce : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

[35] Ebû Ya'lâ : Enes bin Mâlik (R.A.)'den.

[36] Bezzar - Taberanî - El-Hâkim : Âişe (RA.)'dan.

[37] Tirmizî : Selmân El-Farisi'den.

[38] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/265-268.

[39] El-Hafız îbn Merdveyh : Ibn Abbas (R.A.)'dan.

[40] İmam Ahmed bin Hanbel - Sahih-i Müslim : Ebû Hüı-eyre (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/269.

[41] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/269-270.

[42] Tirmizi : Sened-i Sahihle Ebû Umame (R.A.rden.

[43] Sahih-i Müslim : Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/270.

[44] Ebû Dâvud : İbn Abbas (R.A.)'dan.

[45] Mâlik bin Yesar rivayet etmiştir.

[46] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/270.

[47] Fazla. bilgi İçin bak : Haşiyet-i Tahtavİ - Mısır baskı : 1318 - Cilt 1, Sahi-fe : 172-173 Sıfat-i Ezkâr Bahsi. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/272.

[48] Ebû Dâvud - Tirmizî : Fadale bin Ubeyd (R.A.)'den.

[49] îsrâ Sûresi Âyet : 110 - Buradaki Salat kelimesini duâ ile tefsir edenler olduğu gibi namaz ile de tefsir edenler vardır.

[50] A'raf Sûresi Âyet : 55.

[51] Buharî - Müslim : Ebû Musa El-Eş'ari RA.den

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/272-273.

[52] Ahmed bin Hanbel : Abdullah bin Ömer (R.A.)'dan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/273-274.

[53] Ahmed bin Hanbel : Ebû Said (R.A.).den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/274.

[54] Mâlik ; Ebû Hüreyre (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/274-275.

[55] Ebü Dâvud : Ebû Hüreyre.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/275.

[56] İbn Mâce.

[57] ibn Mâce.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/276.

[58] Taberânî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/276-277.

[59] Ebû Dâvud ; îbn Mes'ud (R.A.)'den.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277.

[60] Haşır Sûresi, Âyet : 10.

[61] Tirmizi : İsnad-i Sahih ile rivayet etmiştir.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277.

[62] Ahmed bin Hanbel - Ebû Dâvud - Tirmizi : Sened-i hasen ile. (369)   Tirmizî : Sened-i Hasenle rivayet etmiştir.

[63] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/277-278.

[64] Ebû Dâvud - Tirmizî : Ömer (R.A.)'den.

[65] Ebû Dâvud - Müslim : Safvan bin Abdillah (RA.Vdan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/278-279.

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
26.11.2021 Mümin Faydasız Sözlerden Ve Lüzumsuz İşlerden Uzak Durur
19.11.2021 Şiddet İnsan Onuruyla Asla Bağdaşmaz
12.11.2021 Allah İle Kul Arasındaki Kutlu Bağ
05.11.2021 İnsan İmanla Yücelir
29 10 2021 Yaşlılarımıza Vefa, Rahmet Ve Mağfiret Vesilemizdir
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.02 saniye 11,182,560 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021