Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin
METİN

ZİNA HADDİNİ GEREKTİREN VE HADİS-İ ŞERİFE BİNAEN ŞÜBHENİN KIYAMI VAKTİNDE HADDİ GEREKTİRMEYEN CİNSİ YAKINLIĞIN HÜKÜMLERİ BÂBI 2

ZİNA ÜZERİNE ŞEHADET VE O ŞEHADETTEN DÖNMEYE DÂİR MESELELER BEYANINDA BÂB. 12

HADD-I ŞÜRB : İÇKİ HADDİ BÂBI 2

KAZF HADDİ BÂBI 2

TAZÎR BÂBI 2

 

 

 

 

 

HADLER BAHSİ

 

METİN

Had lûgatta; menetmek manasınadır. Şer'i ıstılahta ise haddi gerektiren fena hareketlerden insanları zecr ve menetmek için Allah-ü Teâlâ'nın hakkı olmak üzere yerine getirilmesi vâcib olan ve takdir edilmiş bir ukubet (ceza) dır. Binaenaleyh vâcib olan Allah haklarından olunca cani, hâkimin huzuruna çıkıp, cinayeti sabit olduktan sonra kendisine şefâatta bulunmak caiz olmaz. Biz Hanefilere göre; haddin icrası günâhtan temizleyici değildir. Bilâkis günâhtan temizleyici olan tevbedir. Tevbenin dünyada haddi düşürmeyeceğine fukaha icma ve ittifak etmişlerdir. Tâzir had değildir. Çünkü tâzirde muayyen bir ölçü yoktur. Kısas da had değildir. Çünkü kısas da velinin hakkıdır.

İZAH

«Hadler ilh...» Musannıf yeminleri ve ibadet ile ukubet (ceza) arasında deveran eden yeminin kef taretin i bitirince bundan sonra sadece ukubet olanları zikretti. Eğer ibadetlerin arasını ayırma korkusu olmasaydı hududun oruçtan sonra zikredilmesi daha lâyık olurdu. Çünkü oruç kendisinde ukubet ciheti galib olan fıtır keffâreti (Ramazan-ı Şerifte özrü bulunmaksızın muayyen şartlar dahilinde orucunu bozan bir mükellefin bir köle âzâd etmesi yahut iki ay arka arkaya oruç tutması yahut sabahlı akşamlı altmış fakire yemek yedirmesi) ne şâmildir. Nehir. Fetih.

Hadler altı nevidir :

1 - Zina haddi.

2 - Şarapa mahsus had.

3 - Diğer sarhoş edici maddelerden sarhoşluk haddi. Şarap haddi ile diğer sarhoş edici maddelerin hadlerinin adeti birdir.

4 - Kazf (iftira) haddi.

5 - Hırsızlık haddi.

6 - Yol kesme haddi. İbn-i Kemal,

«Menetmek manasınadır ilh..» Binaenaleyh kapıcı ile gardiyana «haddâd» denilir, Kapıcı başkasının içer) girmesini, gardiyan ise içerden dışarı çıkılmasını men eder. Bir şeyin mahiyetini tarif ve tayin eden şeye de had denilir. Çünkü tarif girme ve çıkmayı men eder. Hâne gibi gayri menkullerin nihayetlerine yani sınırlarına da «hudûd» denilir. Çünkü bunlar başkalarının mülklerinin kendilerine girmelerini ve kendilerinin başkalarının arazilerine karışmalarını men eder. Tamamı Fetih'tedir.

«Bir ukubet (ceza)tir ilh...» Yani: Dövme ile yahut uzvu kesme ile yahut Öldürme ile yahut recm (taşlayarak öldürme) ile yapılan bir cezadır. Bu cezalara ukubet adı verilmiştir. Çünkü azâb cürmü takip edeceğinden bu münasebetle azaba ukubet adı verilmiştir. Kuhistânî.

«Takdir edilmiş ilh...» Yani: Kitap ile yahut sünnet ile yahut icmâ ile açıklanmış veya ölçüsü belirlenmiştir. Bundan dolayı Nehir'de «recm-de takdir ölümle, diğerlerinde dayak vurma ve uzvu kesmekledir» denilmiştir.

«Allah-ü Teâlâ'nın hakkı olmak üzere ilh...» Çünkü hadler, nesebi, malları, akılları, haysiyet ve namusu koruma gibi maslahat ve menfaati bütün beşeriyete ait olduğu için meşru kılınmıştır. Bu kelime hadlerin asıl hükümlerini beyandır ki insanların zarar görecekleri şeylerden men olunup İslâm beldelerinin fesad ve fitneden korunmasıdır.

Fethü'l-Kadir'de zikredilmiştir ki: Gerçek olan bazı meşayıhın dedikleridir. Şöyle ki: Hadler, zararları bütün beşeriyete dokunan birtakım fena hareketlerden insanları alıkoyar. Bunlar suçlular hakkında birer ceza olduğu gibi bunları görenler hakkında da birer ibret ve uyanma vesilesi teşkil eder ve ammenin menfaatlerim tazammun bulunur.

«Kendisine şefaatte bulunmak caiz olmaz ilh...» Yani bir kimse had icab eden fena bir fiil irtikab ederek hakim huzuruna çıkıp cinayeti sabit olduktan sonra onun hakkında şefâatta bulunmak caiz değildir.

Fetih'te zikredilmiştir ki; şefâat vâcib olan birşeyin yapılmamasını istemektir. Bundan dolayı Üsâme b. Zeyd Beni Mahzum kabilesinden hırsızlık eden bir kadın hakkında şefâatta bulunmak istediğinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) kendisine «Allah'ın hadlerinden bir had hakkında şefaat mı ediyorsun?» buyurarak bunu red etmişlerdir.

«Hâkimin huzuruna çıkıp ilh...» Bir cani hâkimin huzuruna çıkmadan ve cinayeti sabit olmadan hâkimin huzurunda şefâatta bulunmak caizdir, Bir cani hâkimin huzuruna varıp sucu sabit olmadan, hâkimin huzuruna çıktığında onu salıvermesi için hâkime şefaatte bulunmak caizdir. Çünkü haddin vâcib olması hâkimin huzuruna çıkmadan sabit olmaz, Buna göre; haddin vâcib olması, sadece fena bir fiil işlenmesiyle sabit olmaz. Ancak fena bir fiil işlendiği hâkimin huzurunda sabit olunca had vâcib olur. Fetih'de de böyledir. Bundan dava hâkime varıp onun huzurunda sabit olmadan önce şefâatta bulunmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu Hamevî'den naklen Tahavi'de zikredilmiştir.

Bilâkis günâhtan temizleyici olan tevbedir ilh...» Yani bir caniye had vurulduğunda cani irtikab ettiği fenalıktan tevbe etmezse, haddin icrası günâhını temizlemez. Âlimlerden çokları «haddin tatbik edilmesi mücrimin günâhını temizleyicidir» demişlerdir. Nehir'de bu hususta izahat vardır.

«Tevbenin dünyada haddi düşürmeyeceğine fukaha icma ve ittifak etmişlerdir ilh...» Yani bir cani hâkimin huzuruna çıkıp üzerine had vâcib olduktan sonra tevbenin dünyada haddi düşürmeyeceğine ittifak etmişlerdir. Ama hâkimin huzuruna çıkmadan had tevbe ile düşer. Hatta yol kesicilerin gerek bir nefis veya uzuv veya mal üzerine cinayet işlesinler gerekişlemesinler hâkimin huzuruna çıkmadan önce hadleri tevbe ile düşer. Nitekim babında gelecektir. Eğer yol kesiciler adam öldürmüşlerse kul hakkı olan kısas üzerlerinde baki kalır. Eğer mal almışlarsa, ödemeleri lâzım gelir. Velhasıl); kul hakkının kalması haddin düşmesine münafî değildir.

Zahiriyye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; bir kimse bir fenalık işleyip sonra tevbe ederek Hak yoluna dönse, o kimsenin kendisine had vurulması için fenalığını kaadıya bildirmesi lâzım gelmez. Çünkü kötülüğü örtmek menduptur.

Cevahir'den naklen Bîri'nin Eşbah Şerhi'nde zikredilmiştir ki; Cevahir sahibine «bir kimse şarap içse, zina etse sonra tevbe edip kendisine dünyada had vurulmasa, âhirette kendisine had vurulur mu?» diye sorulmuş, o da «hadler Allah'ın hakkıdır. Ancak hadlere boyun eğme olan insanların hakkı da taalluk eder. Buna göre; o kimse nasuh tevbesi ile tevbe ettiğinde âhirette had vurulmayacağını umarım. Çünkü had, küfür ile mürtedlikten daha günâh değildir. Zira küfür ile mürtedlik İslâm ve tevbe ile zail olur» diye cevap vermiştir.

«Tâzir had değildir ilh...» Çünkü tâzirde muayyen bir ölçü yoktur. Bazılarının «tâzirin en azı üç. en çoğu otuzdokuz kamçıdır» diye beyânları «tâzirde ölçü yoktur» ifadesine münafî değildir. Zira üç kamçı ile otuzdokuz kamçı arasında muayyen bir ölçü yoktur. Bozan tâzir dövmeksizin de olur. Bahır.

METİN

Haddi icab eden zina, islâm memleketinde mükellef, nâtık (konuşan) bir şahsın o anda veya geçmiş zamanda şehvet sahibi bulunan ve mülkünden veya mülkü şübhesinden uzak bulunan bir kadının ön tarafına tenasül uzvunun sünnet mahallini kendi ihtiyacıyla ithal etmesidir. Musannif zinanın tarifinde «islâm memleketinde» diye kayıtladı. Çünkü dar-ı harpte zina haddi tatbik edilmez. «Mükellef» diye kayıtladı, çünkü sabiye, matuh (bunamış)a ve mecnuna zina haddi' vurulmaz. «Nâtık» diye kayıtladı, çünkü şüphe bulunduğu için mutlak surette dilsize had vurulmaz. Âmâya gelince zinayı ikrar ederse, kendisine had vurulur, fakat şahidlerin şehadetiyle had vurulmaz.

«O anda veya geçmiş zamanda şehvet sahibi bulunan» diye kayıtladı, çünkü şehvet sahibi olmayan küçük kız çocuğuna zina edildiğinde had lâzım gelmez. «Mülkü şübhesinden» ifadesini sarih fiilde olan şüphe değil mahalde olan şüpheden uzak olacak diye açıkladı. «Ön tarafından» diye kayıtladı, çünkü zina dübürden yapıldığında had lâzım gelmez.

«Kendi ihtiyarıyla» diye kayıtladı, çünkü erkek ile kadının her ikisi de mükreh olarak yaptıkları cinsi yakınlık haklarında haddi icap etmeyeceği gibi mükellef oldukları halde biri mükreh diğeri mekruh olmasa, mükreh olan hakkında da had lâzım gelmez.

Haddi icap eden zina şöyle de tarif edilebilir: Erkeğin cinsi yakınlığa imkân vermesidir. Şöyleki: Erkek arkası üstüne yatıp kadın onun tenasül uzvunun üzerine otursa, kadına imkân verdiği için her ikisine de had vurulur veya kadının cinsi yakınlık için erkeğe imkân vermesidir. Çünkü kadının fiiline vatı denilmeyip bilâkis temkin denilir. Burada zinanın tarifi tamam olmuştur.

Muhit'te «zinanın haram olduğunun bilinmesi» ifadesi de ziyade edilmiştir. Yani bir kimse zinanın haram olduğunu bilmezse, şüphe olduğu için kendisine had vurulmaz.

Fethü'l-Kadir sahibi; zinanın bütün dinlerde haram olduğu sabit olduğu için Muhit sahibinin zinanın tarifinde «zinanın haram olduğunun bilinmesi de şarttır» kelâmını reddetmiştir.

İZAH

«Zina ilh...» Kur'an-ı Kerim'de vârid olduğu vecih üzere Hicaz ehli lügatinde kasr ile olup «yâ» ile yazılır, Necid ehli lügatında med ile olup «elif» ile yazılır.

Musannıf had icap eden günâhlara önce zinayı izah ile başladı. Çünkü zina haddinin meşru olmasının hikmet ve maslahatı aşikârdır. Allah-ü Teâlâ bu ceza ile beşeriyetin temizliğini, insan şerefini ve insan neslini korumayı temin edecek en kuvvetli bir adalet müeyyidesi vücuda getirmiştir. Zina, nice aileleri mahveder, nice namuslu kimseleri ebediyen bir mahcubiyet altında bırakır, nice şahsiyetlerin neseblerini şüpheli gösterir. Bu itibarla bir zina hadisesi her hangi bir düşmanlık neticesi olarak meydana gelen bir öldürme hadisesinden daha meş'um ve utanç veren bir cinayettir. Nehir. Fetih.

«Haddi icap eden ilh...» Sarih «zina» yi bu ifade ile kayıtladı. Çünkü zina lügat ile şeriatta bir mânâya olup pir erkeğin mülkünden ve mülkü şüphesinden uzak olan bîr kadının ön tarafına cinsî yakınlıkta bulunması demektir. Zira şeriatta «zina» ismi yalnız haddi gerektirene mahsus olmayıp haddi gerektirmeyene de şâmildir. Zinanın bir kısmı haddi gerektirir. Hatta bîr kimse, oğlunun cariyesine, cinsi yakınlıkta bulunsa, zina haddi vurulmaz. Her ne kadar bu kimseye had vurulmazsa da yaptığı iş zinadır. Tamamı Fetih'dedir.

«Mükellef ilh...» Yani zina eden kimsenin akıllı, erginlik cağında bulunması lâzımdır. Musannif zina edenin «müslüman olması lâzımdır» demedi Çünkü cezasının tatbik edilmesinde zina edenin müslüman olması şart değildir.

«Mutlak surette dilsize had vurulmaz ilh...» Yani zinanın sübutu gerek dilsizin kendi işareti ile ikrar yoluyla olsun gerekse şahitlerin şehadeti ile olsun had vurulmaz. Nitekim Bahır'da da böyle zikredilmiştir.

«Şahitlerin şehâdetiyle had vurulmaz ilh...» İbn-i Vehban bunu dilsize tahsis edip «Hâniyye'nin iki nüshasında şöyle gördüm: Dilsiz bir mektuba yazarak veya işaret ederek zina ettiğini ikrar etse, kendisine had vurulmaz. Şahitler «zina etti» diye dilsizin üzerine şehadette bulunsalar, şahitlikleri kabul edilmez. Ama zinayı ikrar ettiğinde ikrar hükmündegören kimse gibidir. Şahitler «zina etti» diye âmânın üzerine şehadette bulunsalar, âmâya had vurulur» demiştir. Yani zina hakkındaki şahitlerin şehadeti dilsiz hakkında kabul edilmez. Fakat âmânın zinayı ikrarı ve üzerine «zina etti» diye yapılan şahitlik sahihtir. Tatarhâniyye. Muzmarat. Şerhü'l-Kenz. Şerhü'l-Vehbaniyye.

«O anda veya geçmiş zamanda ilh...» Yani kendisine zina edilen kadın çok yaşlı ve çirkin olsa bile zina edene yine had vurulur. Çünkü o anda bu kadın şehvet sahibi olmasa bile geçmiş zamanda şehvet sahibiydi.

«Çünkü zina dübürden yapıldığında had vurulmaz ilh...» Dübürden zina edildiğinde had vurulmaması İmam-ı Azam (Rh.A.)'ın kavlidir. İmameyn (Rh.A.)'in kavline göre; dübürden zina edildiğinde de had vurulur. Bu da zinaya dahildir. Nitekim ilerideki bâbda gelecektir.

«Küçük kız çocuğuna ilh...» Yani küçük kız çocuğuna yahut hayvana ölü bir kadına zina edildiğinde had îcab etmez.

«Mülkünden veya mülkü şüphesinden uzak ilh...» Yani mükellef bir kimsenin zina ettiği kadının mülkünden, nikâh mülkünden ve mülk ile nikâh mülkü şüphelerinden uzak bulunması lâzımdır. Mülk şüphesine misâl; bir kimsenin oğlunun yahut mükâtebinin yahut ticaret içirt izin vermiş ve borçlu olan kölesinin cariyesine yahut islâm memleketine getirildikten sonra bir gazinin ganimet cariyesine cinsi yakınlıkta bulunmasıdır.

Nikâh mülkü şüphesine misal; bir kimsenin şahitsiz evlendiği zevcesine yahut efendisinden izinsiz evlenen zevcesi olan cariyeye yahut efendisinden izinsiz evlenen kölenin kendi zevcesine cinsî yakınlıkta bulunmasıdır. Bu Miftah'dan naklen Hamevî'de zikredilmiştir. T.

«Mahalde olan şüpheden ilh...» Yani mülk şüphesi mahalde dan şüphedir. Mahallin helâl olduğuna dair şer'î bir hüküm şüphesi sabit olduğu cihetle buna «şüphe-i hükmîyye» de denilir. Meselâ: Bir kimse oğlunun cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa bir haramı irtikap etmiş olur. Bununla beraber hakkında had icap etmez. Çünkü evlâdın malı üzerinde babasının büyük bir alâkası vardır. T.

«Fiilde olan şüphe değil ilh...» Fiilde olan şüpheye «iştibah şüphesi» denilir. Bu, bazı hakların ve hükümlerin cereyanından meydana gelen şüphe demektir ki bazan akid şüphesiyle bîrarada bulunur. Meselâ: Bir kimse üç talâkla boşadığı zevcesine iddeti içinde helâl zannıyla cinsi yakınlıkta bulunsa kendisine had lâzım gelmez. Çünkü aralarında evvelce yapılmış bir akid vardır ki bundan akid şüphesi meydana gelmiş olur. Sonra iddet içinde kadının nafakası, boşayan zevcine aittir. Bunların birbiri lehine şahitlikleri kabul edilmez. Aralarında daha bazı haklar vardır. Bu cihet ise bir iştibah şüphesi vücuda getirmiş bulunur. Şüphe, sabit olmadığı halde sabite benzeyen şeydir. Fiil şüphesinde helâl zannıyla olursa, had icap etmez yoksa eder. Tevehhümünden nâşî sarih fiil şübhesini mahalşüphesinden istisna etti. Mahalde olan şüphe mutlak surette had icap etmez. Mülk şüphesini sarih ona tahsis etti.

«Veya kadının cinsi yakınlık için erkeğe imkân vermesidir ilh...» Kadına da zina haddinin vurulması vâcib olunca Allah-ü Teâlâ : En - Nur Süresi; âyet : 2

«Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.» kavl-i keriminde kadına da zâniye ismini verince malum oldu ki kadına «zâniye» denilmesi mecaz olmayıp hakikattir. Kadına vâtıe: Cinsi yakınlıkta bulunucu denilmemesinden, zânîye denilmesinin mecaz olması lâzım gelmez. Bundan dolayı haddi icap eden zinaya kadının fiilinin de dahil olması için zinanın tarifinde «kadının cinsi yakınlığa imkân vermesidir» ifadesi ziyade edilmiştir. Eğer kadının cinsi yakınlığa imkân vermesi hakikaten zina olmasaydı zinanın tarifinde zikredilmezdi. Bu ise her ne kadar kadın vâtıe değil ise de hakikaten zâniye olduğunun alâmetidir. Nitekim erkeğe her ne kadar kendisinde hakîkaten vatı' bulunmasa bile cinsi yakınlığa imkân vermesiyle zânî ismi verilmesi hakikattir. Bu izah ile Bahır'da «Kadına zâniye denilmesi mecazdır» diye zikredilen ifade itibardan düşmüştür.

«Muhit'te «zinanın haram olduğunun bilinmesi» ifadesi de ziyade edilmiştir ilh...» Muhit'in ibaresi şöyledir: Zina haddinin vurulmasının şartlarından biri de zinanın haram olduğunun bilinmesidir. Hatta bir kimse zinanın haram olduğunu bilmeyip zina etse. şüphe bulunduğu için kendisine had vurulması vâcîb olmaz. Bunun aslı Said b. Müseyyeb'in «Yemen'de bir kimse zina etmiş, bu hadise Hz. Ömer (R. A.) 'e bildirildiğinde Hz. Ömer (R.A.): «Eğer o kimse Allah-ü Teâlâ'nın zinayı haram kıldığını biliyorsa, ona yüz dayak vurun, eğer zinanın haram olduğunu bilmiyorsa, ona öğretin, bir daha irtikab ederse, ona yüz dayak vurun» diye mektup yazdı» diye rivayetidir. Çünkü şeriatta hüküm ancak bildikten sonra sabit olur. İslâm memleketinde yayılma ve duyulma bilme yerine geçer. Fakat tebliğ olmadığı için en az şüphe îras eder. Bununla malum oldu ki İslâm memleketinde olmak haddin vâcib olmasında bilme yerine geçmez. Fakat diğer bütün hükümlerde islâm memleketinde bulunmak bilme yerine geçer.

«Fethü'l-Kadir sahibi; zinanın bütün dinlerde haram olduğu sabit olduğu için Muhit sahibinin zinanın tarifinde «zinânın haram olduğunun bilinmesi de şarttır» kelâmını reddetmiştir ilh...» Binaenaleyh bir harbî (kafir) İslâm memleketine girip müslüman olduktan sonra zina etse, her ne kadar bunu islâm memleketine girdiği gün irtikap etse bile ve «ben zinanın helâl olduğunu zannettim» dese sözüne bakılmayarak kendisine had vurulduğu halde nasıl «asıl müslüman olan bir kimse «zinanın haram olduğunu bilmiyordum» diye dâva eniğinde haddin şartı (bilmemesi) bulunmadığı için kendisine had vurulmaz» denilebilir. Bunu Bahır, Nehir, Minah sahibi de ikrar etmiştir. Fakat bu hususa Tahavi sahibiHz. Ömer (R.A.)'den rivayet edilenle ve her millette zinanın haram olmasının sabit olması insanlardan bir kısmının bunu bilmemesine münafi değildir, nasıl münafi olabilir. Bu bâbda şüpheler kabul edilir. Harbî meselesine gelince galiba ona had vurulması zinanın haram olduğunun bilinmesini şart kılmayan kimsenin kavline göredir» diye karşı çıkmıştır.

Ben derim ki: Bir dağ başında tek başına yaşıyan yahut kendi gibi zinanın haram olduğunu bilmeyen yahut zinanın mubah olduğuna inanan bir kavmin arasında yaşayan ve zinanın haram olduğunu bilmediğini iddia eden kimse hakkında «zinanın haram olduğunun bilinmesi had vurulmasının şartlarındandır», böyle bir kimse islâm memleketine girip hemen zina etse, hiç şübhe yok ki kendisine had vurulmaz. Çünkü şer'î hükümlerle teklif, hükümleri bildikten sonradır. Muhit'de zikredilen ile zinanın haram olduğunun şart olmasında fukahanın îcmaı vardır diye nakledilen, böyle bilmeyen kimse üzerine hamlolunur. Fakat islâm memleketinde müslümanlar arasında yetişen yahut zinanın haram olduÛuna inanan ehil harp memleketinde yetişip sonra müslüman memleketine getto zinâ eden kimseye had vurulur. «Zinanın haram olduğunu bilmiyordum» . diye özür beyân etmesi kabul edilmez. Yukarda gecen harbî meselesi de bunun üzerine hamledilir ve böylece müşkül zail olur.

METİN

Zina, bir mecliste zina lafzıyla dört erkeğin şehadetleriyle sabit olur. Fakat vatı veya cima lafzıyla sabit olmaz. Şahitler bir mecliste olmayarak birer birer şahitlik yapsalar, kendilerine kazf (iftira) haddi vurulur.

Dürer'de «zina mânâsını ifade eden lâfız zina yerine geçer» diye zikredilmiştir.

Zinaya şehadet eden dört erkekden biri her ne kadar zina eden kadının kocası olsa bile kadına kazfetmiş ve kendisinin başka zevcesinden olan çocuğuyla kadının zina ettiğine şehadet etmiş değilse, şahitliği kabul edilir. Çünkü kazfi suretinde zevç kendi nefsinden lianı defetmesi ve başka karısından olan oğluyla yeni zevcesinin zina ettiğine şehadeti yeni zevcesine cinsi yakınlıkta bulunmadan önce ise mehrinin yarısını, cinsi yakınlıkta bulunduktan sonra ise iddet nafakasını düşürme töhmetleri vardır. Zahiriyye.

İZAH

«Sabit olur ilh...» Yani zina, kaadının huzurunda toplu oldukları halde dört şahidin zina lafzıyla şehadet etmeleriyle sabit olur. Ama zinanın kendi nefsinde sübutu kadınla erkeğin bu çirkin fiili irtikap etmeleriyledir. Çünkü bu, hissi bîr fiildir. Nehir.

«Dört erkeğin ilh...» Çünkü hadlerde kadınların şehadeti kabul edilmez.

«Şahitler bir mecliste olmayarak birer birer şahitlik yapsalar kendilerine kazf haddi vurulur ilh...» Eğer birer birer gelip şahitlerin hazır olduğu yerde oturup kaadının huzuruna birer birer kalkıp şahitlik yapsalar, şehadetleri kabul edilir. Mescidin dışında olurlarsa hepsinekazf haddi vurulur. Mescidle tabir edildi, çünkü mescid kaadının oturduğu yerdir. Yani şahitlerin toplanmaları kaadının oturduğu yerde muteberdir, mescidin dışında değildir. Hatta mescidin dışında toplanıp kaadının huzuruna birer birer girip şahitlik yapsalar ayrı ayrı şahitlik yapmış sayılacakları için kendilerine kazf haddi vurulur.

«Zina lafzıyla ilh...» iki erkek bir şahsın zina ettiğine, diğer iki erkekte ayni şahsın zinayı ikrar ettiğine şahitlik yapsalar, o şahsa da şahitlere de had vurulmaz. Ancak dört şahitten üçü bir şahsın zina ettiğine dördüncüsü zinayı ikrar ettiğine şahitlik etseler, üç şahide kazf haddi vurulur. Çünkü dördüncü şahidin zinayı ikrar ettiğine şehadeti muteber olmayacağı için üç şahidin sözleri kazf olarak kalmış olur. Zahiriyye. Bahır.

«Fakat vatı veya cima lafzıyla sabit olmaz İlh...» Çünkü haram olan cinsi yakınlığa delâlet eden zina lâfzıdır, Vatı ve cima lâfzı değildir. Hatta şahidler «filan şahıs filan kadını haram vatı ile vat etti» diye şehadette bulunurlarsa, zina sabit olur. Bundan anlaşılan hangi lisanla olursa olsun zinayı açık olarak ifade eden lâfız kifayet eder. Nitekim Şürünbulâli bunu kazf haddinde açıklamıştır. Kazfin de açık zina lafzıyla yapılması şarttır. Nitekim burada öyledir.

«Dürer'de ilh...» Dürer'in ibaresi şöyledir: Zina hakkındaki şehadet, zina lafzıyla veya başka bir lisanda zina mânâsını ifade eden diğer bir lâfızla yapılır.

«Mehrinin yansını ilh...» Yani zevç bu şehadetiyle mehrin yarısını düşürür. Çünkü zevcesi kocasının başka karısından olun oğlunun kendisine cinsi yakınlıkta bulunmak istediğinde ona imkân verdiği için ayrılık kendi tarafından gelmiştir. Ama zevç yeni zevcesine cinsi yakınlıkta bulunduktan sonra bu yeni zevcesi zevcinin eski karısından olan oğlu kendisine cinsi yakınlıkta bulunmak istediğinde cinsi yakınlık için oğlana imkan verse bile mehrinden bir şey düşmez. Ancak iddet nafakası düşer. Çünkü kötülük kadın tarafından gelmiştir. Zahiriyye.

Muhit'ten naklen Bahır'da da Zahiriyye'deki gibi zikredilmiştir. Yalnız şu ziyade vardır: Yani bir kadının zina ettiğine dört erkek şahitlik yapıp bunlardan biri kadının kocası olup kadının zina ettiği şahıs kocasının eski zevcesinden olan oğlu olursa töhmet bulunduğu için zevcin şahitliği kabul edilmez. Zevcin şahitliği kabul edilmeyince diğerlerinin sözü kazf olarak kalır ve kendilerine kazf haddi vurulur, zevce vurulmaz.

METİN

Kaadı, şahitlere zinanın mahiyetini (erkeğin tenasül uzvunun, kadının tenasül uzvuna dahil olmasından) sorar. Zinanın nasıl olduğunu sorar. Çünkü zina o kimseye zorla yaptırılmış olabilir.

Zinanın nerede olduğunu sorar. Çünkü zina dar-ı harpte olabilir. Ne vakit zina ettiğini sorar. Çünkü çocukken yapmış olabilir.

Hangi kadınla zina ettiğin sorar. Çünkü oğlunun cariyesiyle zina etmiş olabilir. Maddin düşmesine çare aramak için kaadı şahitlere inceden inceye sorar. Şahitler kaadının sorduğu sorular,) açıklarlar ve o şahsın tenasül uzvunu zina ederken o kadının tenasül uzvunda sürmedanın içindeki mil gibi gördüklerini açıklarlar ve şahidlerin hallerini kaadı bilmiyorsa onların gizlice ve açıktan adaletli olup, olmadıkları sorularak tezkiyeleri yapılınca kaadı mücrim hakkında vâcib olarak had ile hükmeder. Zinâ eden kimse açıktan zina etmezse, zina hakkında olan şehadetin terki evlâdır. Açıktan zina ederse, zina hakkında olan şehadetin yapılması evlâdır. Nehir.

Dört erkeğin şehadetîyle zina sabit olduğu gibi, zina edenin dört mecliste dört defa zina lâfzını ayık iken kendisini zina ettiği kadın yalanlamaksızın tenasül uzvu kesik olmakla, kadının tenasül uzvu birleşik olmakla yalan olduğu meydana çıkmaksızın, dilsiz olan kadınla veya kadın dilsiz olan erkekle zinasını ikrar etmeksizin kendisinin ikrarıyla da zina sabit olur.

Dilsiz üzerine ikrarın sahih olmaması kendisinden haddi düşürecek birşeyin meydana gelmesi caiz olduğu içindir.

Bir kimse zinayı veya hırsızlığı sarhoşluk halinde ikrar etse, kendisine had vurulmaz. Fakat sarhoş iken hırsızlık veya zina edip şahit ile üzerine sabit olursa, had lâzım olur. Çünkü sarhoşluğu halinde şahitlerin gördükleri zina ve hırsızlığı yapmasının yalana ihtimali yoktur. Ama ikrarın yalana ihtimali vardır. Nehir.

Bu ikrar eden kimse, her ne zaman zinayı kaadımn huzurunda ikrar ederse kaadı onu birinci, ikinci ve üçüncü defa reddeder o kimse de kaadının göremiyeceği yere kadar gider. Buna rağmen o kimse dördüncü defa olarak kaadının huzuruna gelerek ikrarını tekrar edince, yukarda geçtiği üzere kaadı: «zina nedir? Nasıldır? Kim ile zina ettin? Nerede zina ettin?» diye kendisinden sorar. Çünkü oğlunun cariyesiyle zina ettiğini beyân etmiş olabilir. Nehir.

Zinayı ikrar eden kimsenin bu fena fiili haddi icap edecek tarzda irtikab etmiş olduğu anlaşılınca kaadının «belki aranızda bir nikâh vardı» veya «bu hadise bir şübheye binaen vuku bulmuş olmasın» gibi zina suçundan dönmesi için kendisine telkinde bulunması menduptur. Kaadının bütün irşadına rağmen o kimse ısrar ederse artık hakkında had cezasıyla hükmeder ve o kimseye had tatbik edilir.

Binaenaleyh zinanın sübutu şehadet veya ikrardan biriyle olunca, bu hususta kaadının malumatıyla veya ikrarı üzere şahit getirmekle sabit olmaz. Zinaya şehadetle hükmolunduktan sonra bir defa ikrar etse, imam Ebû Yusuf'a göre; had vurulmaz. Esah olan kavil de budur. Eğer dört kere ikrar ederse, şehadet icmaen batıl olur Sirac.

İZAH

«Kaadı. şahitlere zinanın mahiyetini sorar ilh...» Yani kaadının şahitlere zinanın mahiyetini, nasıl, nerede, ne vakit ve kimle olduğunu sorması vâcibdir. Çünkü şahitlerin bunları açıklaması haddin vurulması için şarttır.

Fetih sahibi «kaadının şahitlere bunları sorması vâcibdir» diye açıkladıktan sonra «kaadı, şahitlere sorduğunda şahitler «filanca kadın ile filan erkek zina ettiler» sözleri üzerine bir şey ziyade etmeseler, zina edenlere de şahitlere de had vurulmaz» demiştir.

Fetih'de zikredilmiştir ki; kaadının zinanın mahiyetini sormasının faydası: Şahit, kadın ile erkeğin tenasül uzuvlarının birbirine dokunmasını veya her haram olan vatı had icap eden zina zanneder de zina diye şahitlik yapabilir.

«Çünkü zina o kimseye zorla yaptırılmış olabilir ilh...» Zira bir kimseye zorla zina yaptırılırsa, kendisine zina haddi vurulmaz

«Çocukken yapmış olabilir ilh...» Keza akıl baliğ olduktan sonra da yapmış olabilir. Fakat uzun zaman önce yapmış olursa, kendisine had vurulmaz. Nitekim Fetih'de de böyledir. Uzun zamanın tarifi gelecektir.

«Onların gizlice ve açıktan adaletli olup olmadıkları sorularak ilh...»

Gizlice tezkiye şöyle yapılır: Kaadı şahitlerden her biri diğerinden ayırt edilecek şekilde isimlerini, mahallelerinin isimlerini bir kağıda yazıp tanıyanlara gönderir. Tanıyanlar da şahitlerin isimlerinin altına «bu adaletlidir, şahitliği kabul edilir» diye yazarlar.

Açıktan tezkiye ise şöyle yapılır: Kaadı tezkiye eden ile şahidi bir-araya getirip tezkiye edene gizlice «tezkiye ettiğin şahıs bu mudur?» diye sorar. Şahidlerin tezkiyeleri müddeti içinde zina ile müttehem olan şahıs tazır yoluyla hapsedilir. Borçlarda ise şahidlerin adaleti zahir olmadan önce borçlu hapsedilmez.

«Hallerini kaadı bilmiyorsa ilh...» Eğer kaadı şahidlerin adaletli olduklarını bilirse, onların hallerini sorması lâzım gelmez. Çünkü kaadının bilmesi, tezkiye ile hasıl olacak bilgiden daha kuvvetlidir. Kaadı, kendi bilgisine dayanarak had vurmasıyla şeriatın heder olacağından kork-masaydı kendi bilgisiyle had vururdu. Nitekim Fetih'de de böyle zikredilmiştir.

«Zina eden kimse açıktan zina etmezse ilh...» Fetih sahibi, günâhı örtmenin mendup olduğuna delâlet eden hadis-i şerifi zikrettikten sonra «günâhı setretme mendup olunca zina hakkındaki şehadet, evlânın hilâfına olduğu için kerâhet-i tenzihiyyedir. Bu zina hakkındaki şehadetin terkedilmesinin evla olması, hürmeti yıkıp -Allah'a sığınırız- helâl gibi açıktan zina etmeyen kimseye nisbetledir. Eğer zina eden kimse hürmeti yıkıp -Allah'a sığınırız- açıktan helâl gibi zina ederse, bu kimse hakkında şehadet etmek vâcib olur. Çünkü Şâri'in matlubu yeryüzünü günâhlardan ve fuhuştan korumak olup bu da açıktan zina eden kimse hakkında had icra etmekle temin edilir. Fakat korkarak gizilce zina eden kimse böyle değildir» demiştir. Bir mesele kaldı ki; zina eden kadın ve erkekten birisi açıktan hürmeti yıkarak, diğeri ise gizilce ve korkarak zina etse, fesadı önlemek için bunlar hakkında şehadetin yapılması evlâdır.

«Kendisinin ikrarıyla da zina sabit olur ilh...» Musannif dört erkek şahidin şehadetiyle sabit olan zinayı önce zikretti, çünkü dört erkek şahidin şehadetiyle zinanın sabit olması Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerimle sabit olan daha kuvvetlidir. Hatta şehadetle sabit olan bir zinadan dolayı celd veya recm suretiyle had vurulan şahıs kaçıp da derhal yakalansa, bu had cezası ikmal edilir. Şehadet müteaddi (geçerli) hüccetdir, ikrar ise kaasır hüccettir.

«Kendisini zina ettiği kadın yalanlamaksızın ilh...» Meselâ: Bir kimse «ben filan kadınla zina enim» deyip kadın da «o benimle evlendi» veya «ben onu asla tanımıyorum» diyerek onu yalanlasa, o kimseye had vurulmaz.

Bir kadın da «filan erkekle zina ettim» deyip erkek de onu yalansasa kadına da had vurulmaz. Bu İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göredir. İmameyn (Rh. Aleyhima) buna muhaliftir. Bahır.

«Kadının tenasül uzvu birleşik olmakla ilh...» Yani bir kimse «ben filan kadınla zina ettim» diye ikrar edip kendisine had vurulmadan önce «zina ettim» dediği kadının tenasül uzvunun birleşik olduğunu kadınlar haber verseler bu kimseye had vurulmaz. Çünkü kadınların kendisine zina yapıldığı iddia edilen kadının tenasül uzvunun birleşik olduğunu haber vermeleri şahitlerin şehadetinde bile şüpheyi gerektirir. Bahir.

«Dilsiz üzerine ikrarın sahih olmaması, kendisinden haddi düşürecek bir şeyin meydana gelmesi caiz olduğu içindir ilh...» Yani dilsiz olan kadın veya dilsiz olan erkeğin dilsiz olmadıkları takdirde haddi düşürecek bir şey söylemeleri ihtimali vardır. Buna göre; «bir kimse gaib olan bir kadınla zina ettiğini ikrar etse, kadın geldiğinde haddi düşürecek bir şey söylemesi ihtimali olmakla beraber kadın gelmeden önce bu kimseye had vurulur» meselesi müşkül olur. Aralarında ki farkın açıklanması gerekir.

Ben derim ki; Cevhere'de zikredilenden bunun cevabı anlaşılır, Şöyle ki: Kıyas; bir kimse gaib olan bir kadınla zina ettiğini ikrar ettiğinde kendisine haddın vurulmamasıdır. Çünkü kadın gelince zinayı inkâr edip kazf haddi dava etmesi veya nikâhlı olduğunu dava edip mehir talep etmesi caizdir. Kadın gelmeden o kimseye haddin vurulmasında kadının hakkını iptal vardır. İstihsana göre; Maiz hakkındaki hadis-i şeriften dolayı o kimseye kadın gelmeden önce had vurulur. Çünkü Malz'e kadın gaib iken had Vurulmuştur. Velhâsılı kıyasa göre; iki mesele arasında fark yoktur. Fakat ikinci meselede hadis-i şerif bulunduğu için kıyasa muhalif olarak had vurulur.

Ben derim ki: iki mesele arasındaki fark şöyle de izah edilebilir. Dilsizliğin kendisi; gerçektenhadde mani olan bir şüphedir. Fakat gaib olma, gerçekten hadde mani şüphe değildir. Bundan dolayı bir kimse «tanımadığım bir kadınla zina ettim» diye ikrarda bulunsa, kendisine had vurulur.

«Dört mecliste ilh...» Her ayda bir defa ikrar etse bile yine ikrarı kabul edilir. Ama bir mecliste dört defa ikrarda bulunsa bir ikrar yerine geçer. Nehir. Bu dört meclis ikrar eden kimseye göredir. Bazıları «kaadının meclisleridir» demişlerdir. Ama esah olan birinci kavildir. İmam Muhammed (Rh.A.) meclisin ayrı olmasını «zinayı ikrar eden kimsenin meclisten kaadının gözünden kayboluncaya kadar gitmesiyle» açıklamıştır.

Hidaye'de «ikrarın ayrı ayrı dört mecliste yapılması lâzımdır. Bu da zina ettiğini itirafta bulunan kimsenin birinci, ikinci, üçüncü itiraflarını kaadı hakimane bir surette reddeder, her seferinde kaadının görmeyeceği yere kadar gidip gelir. Çünkü meclislerin değişmesi ancak kaadının o kimsenin ikrarını reddetmesiyle olur. Buna rağmen o kimse dördüncü defa kaadnın meclisine gelerek itirafını tekrar edince yukarıda geçtiği üzere kaadı ona sorulması lâzım olan şeyleri sorar» diye zikredilmiştir.

«Zinaya şehadetle hükmolunduktan sonra bir defa ikrar etse ilh...» Yani zina ettiği şehadetle sabit olan bir kimse, hüküm verilmeden önce bir, iki veya üç kerre ikrarda bulunsa, artık had vurulmaz. Çünkü şehadet inkâr halinde kabul edilmez. İkrar vuku bulunca şehadet zail olmuş. Bu ikrar ise had vurulması için kâfi bulunmamıştır. Hüküm verildikten sonra bu vecihle ikrarda bulunduğu takdirde de İmam Ebû Yusuf (Rh. A.)'a göre; had düşer. Esah olan da budur. Fakat imam Muhammed (Rh. A.)'e göre; düşmez, Fakat hükümden evvel veya sonra dört defa ikrarda bulunduğu takdirde şehadet ittifakla bâtıl olup bu ikrarların gereğince muamele yapılır. Şehadetin gereğiyle muamele olunmaz.

METİN

Kaadının huzurunda dört defa zina ettiğini ikrar eden kimse hakkında had vurulmasına hüküm olunduğu halde kendisine had vurulmadan önce veya had vurulurken ikrarından dönse, her ne kadar bu dönmesi kaçma gibi fiili ile olsa bile, serbest bırakılıp had vurulmaz. Fakat şehadet böyle değildir. Zina ikrarını inkâr etmek dönmektir. Nitekim mürtedliği inkâr etmek tevbedir. Mürted babında gelecektir.

Keza; ihsan (akıllı, bulûğ, hürriyet. İslâm, sahih nikâhla evlenmek, zevcesinin de bu vasıflar ile muttasıf olması, bu vasıfların toplanmasından sonra aralarında cinsi yakınlığın bulunmuş olması) ile ikrardan dönme de yine sahih olur. Çünkü ihsan, recmin şartı olduğu için Allah-ü Teâlâ'nın hakkıdır. Binaenaleyh kendisini yalanlayan bulunmadığı için ihsan ile ikrarından dönmesi sahihtir. Bahır.

Keza; içki haddi, hırsızlık haddi gibi halis Allah hakkı olan hadlerde -her ne kadar hırsızlıktamal ödense bile- ikrardan dönmek sahihtir.

Zinayı ikrar eden kimseye kaadının «galiba sen onu öpmüşsün» yahut «sen ona yapışmışsın» yahut «şüphe ile cinsi yakınlıkta bulunmuşsun» diye zina suçundan dönmesi için telkinde bulunması Mâiz (R.A.) hakkında vârid olan hadis-i şerife binaen menduptur. Zina eden kimse zina ettiği kadının şahidsiz kendi zevcesi olduğunu iddia etse, her ne kadar kadın başkasının zevcesi olsa bile had kendisinden düşer. Zina eden kimse, zina ettiği kadınla evlense veya onu satın alsa, zinâ vaktinde şüphe olmadığı için esah olan kavle göre; had düşmez.

Muhsan (akıllı, baliğ, hür, müslüman, iffetli bir erkek, kendisinde aynı vasıflar bulunan bir kadınla sahih nikâhla evlenip cinsi yakınlıkta bulunmuş) olan kimse hakkında zina suçu sabit olunca bir meydanda ölünceye kadar recm (ufak taşlar atılmak suretiyle) yapılır. İnsanlar recm için namaz safları gibi saf olurlar. Bir taife recmedip taşları katlini kasdederek attığında onlar uzaklaşır, diğer kimseler recm ederler. Üzerine recm ile hükmolunan bir kimseyi başka bir şahıs öldürse veya gözünü çıkarsa, onun kanı ve gözü heder (öldürene bir şey lâzım değil) dir. Fakat kaadıdan önce yaptığı için tazir edilir. Nehir. Eğer recm ile hükmedilmeden önce öldürürse amden öldürdüğü takdirde kısas, hataen öldürdüğü takdirde diyet lâzım gelir. Çünkü şahitlerin şehadetiyle hüküm verilmezden önce şehadetin hükmü yoktur. Recmin yapılmasında ufak taşlarla olsa bile önce şahitlerin başlaması şarttır. Ancak hastalık gibi bir özürden dolayı şahitler recmden aciz olurlarsa, onların huzurunda recme önce kaadı başlar. Eğer şahitlerin hepsi veya bazısı recmden imtina ederler yahut ölürler yahut gaib olurlar yahut şahadetten sonra elleri kesilirse, recme önce şahitlerin başlama şartı fevt olduğu için recm düşer, Şahitlerin recmden imtina etmeleri suretinde esah olan kavle göre; imtinaları sarahaten şahitlikten dönme olmadığı için kendilerine kazf haddi vurulmaz. Nitekim fısk yahut âmâ yahut dilsiz yahut kazf gibi bazı şeylerle şahitlerin bir kısmı şehadete ehliyetten çıktıklarında recm hükümden olduğu halde had derhal yapılmayıp şahitlerin bir kısmı şehadete ehliyetten çıksalar, yine recm düşer. Bu surette haddin düşmesi zina eden muhsan olduğuna göredir. Ama ondan başkasında şahitlerin ölmeleri veya gaib olmaları suretinde had vurulur. Nitekim Hâkim-i Şehid'in Kâfi adlı kitabında da böylece zikredilmiştir.

Recme önce şahitler, sonra hâkim daha sonra halk başlar. Hâkimin recmi vâcib değildir, vâcib olmak söyle dursun orada olması bile lâzım değildir. Bunu İbn-i Kemal nakletmiştir.

Musannifin İbn-i Kemal'dan naklettiği şeyi Nehir sahibi reddetmiştir. Nehir sahibi «recm yapılırken halkın hazır bulunmaları şart olmadığı gibi taşlamaları da şart değildir. Binaenaleyh halk recimden imtina ederse, had düşmez» diye ifade etmiştir.

İZAH

«Fakat şehadet böyle değildir ilh...» Yani zina ettiği şehadetle sabit olan kimse recm edilirken kaosa, peşi bırakılmayıp ölünceye kadar taşlanır. Havi'den naklen Bahır'da zikredilmiştir. Fakat ileride gelecektir ki; haddin bir kısmı vurulduktan sonra kaçıp tekadüm-i zaman (bir ay) dan sonra yakalansa, haddin bakiyesi düşer.

«Zina ikrarını inkâr etmek dönmektir ilh...» Yani bir kimse dört defa ayrı ayrı dört mecliste zina ettiğini ikrar edip hakkında kaadı recmine hüküm verdikten sonra bu ikrarını inkâr ederek «vallahi ben böyle bir şey ikrar etmedim» diyecek olsa kendisinden had düşer. Çünkü bu inkâr ikrardan dönmek demektir.

«Keza; ihsan ile ikrardan dönme de sahih olur ilh...» Yan] hakkında recm suretiyle had tatbik edilecek kimsenin ihsanı (evli olduğu) kendi ikrarıyla sabit olup sonra bu ikrarından dönse, sahih olur. Eğer ihsanı şehadetle sabit olursa, had vurulur. Nitekim içki haddinden önce gelecektir.

«Kendisini yalanlayan bulunmadığı için ilh...» ihsanını kendisi ikrar edip sonra bu ikrarından dönse, bu hususta kendisini yalanlayan bulunmadığı için ikrarında şüphe tahakkuk eder ve kendisine had vurulmaz. Fakat kul hakkı olan kısası ve kazf haddini ikrardan dönmesi böyle değildir. Zira bunlarda kendisini yalanlayacak şahıs vardır. Bahır.

«İçki haddi, hırsızlık haddi gibi...» Yani bir kimse içki içtiğini veya hırsızlık yaptığını ikrar edip kendisine had vurulması lâzım gelip sonra ikrarından dönse, içki haddi veya hırsızlık haddi kendisinden düşer. Nitekim bâblarında gelecektir.

«Her ne kadar hırsızlıkta mal ödense bile ilh,..» Yani bir. kimse hırsızlık yaptığını ikrar edip sonra ikrarından dönse, kendisinden hırsızlık haddi düşer. Fakat ikrar ettiği malı öder. Çünkü mal hukuku olduğundan hırsızlığını ikrar ettikten sonra düşmez.

«Mâiz (R.A.) hakkında vârid olan hadis-i şerife binaen ilh...» Mâiz b. Mâlik el-Eslemî (R.A.) bir kadınla zina edip sonra Resûlüllah (SAV.)' in huzurunda ikrar ettiğinde, Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'İn ona «sizden zina ümit edilmez. Galiba öptünüz yahut yapıştınız yahut baktınız» diye ikrardan dönmesi için telkin buyurdukları rivayet edilmiştir.

Asıl'da zikredilmiştir ki; zinayı ikrar eden kimseye kaadı «belki aranızda bir nikâh vardı» veya «bu hadise bir şüpheye binaen yapılmış olmasın» diye telkinde bulunmalıdır. Telkinden maksat; ne olursa olsun ikrar eden kimsenin haddi defedecek bir şey söylemesidir. Bahır, Fetih.

«Zina eden kimse, zina ettiği kadının sahidsiz kendi zevcesi olduğunu iddia etse ilh...»

Bahır'da zikredilmiştir ki; zina eden kimse, zina ettiği kadının sahidsiz kendi zevcesi olduğunu iddia etse «şahit getir» diye teklif edilmez. Nitekim bir şeyi çalan kimse o şeyinkendi mülkü olduğunu iddia etse, mücerred davasıyla eli kesilmez.

«Esah olan kavle göre; had düşmez ilh...» Yani bir kimsenin zina ettiği şahitlerle veya kendi ikrarıyla sabit olduktan sonra bir ay geçmemeden zina ettiği kadınla evlense veya onu satın alsa esah olan kavle göre; had düşmez.

«Muhsan ilh...» Muhsan «sâd» harfinin üstünüyle «evlendi» mânâsına olan «ahşana» fiilinden ism-i fail olup ism-i meful sıygası üzere kullanılan kelimelerdendir. «Sözü uzattı» mânâsına olan «eshebe» fiilinden «müsheb» ve «muhtaç oldu» mânâsına olan «elfece» fiilinden «mülfece» gibi. Bu, hulâsa olarak Fetih'den alınmıştır.

«Bir meydanda ilh...» Yani recm, halkın birbirine vurmaması için geniş bir meydanda yapılır.

«ölünceye kadar ilh...» Musannif «ölünceye kadar» ifadesiyle taş atanlardan herbirlnin recmedilen kimseyi öldürmeyi kasdederek taş atmasında bir beis olmadığına işaret etmiştir. Çünkü o kimsenin öldürülmesi vâcibdir. Ancak taş atan, recmedilen kimsenin akrabası olursa, evlâ olan öldürmeyi kasdetmesfdir. Zira bunda, bir nevi akrabalığı kesme vardır. Kuhistâni. Tamamı gelecektir.

«Hederdir ilh...» Yani üzerine recm ile hükmolunan bir kimseyi, bir şahıs öldürse veya gözünü çıkarsa, eğer amden öldürmüşse kısas edilmez, hataen öldürmüşse diyet lâzım gelmez.

«Recme önce şahitlerin başlaması şarttır.» Çünkü bazı kimseler, şehadeti eda etmeye cesaretleri olduğu halde öldürmeye sıra gelince bunu büyük görerek rücû ederler. Binaenaleyh bu recm hadisesinde şahitlerin recmden imtina etmeleri ve bu suretle bir insanın ölümden kurtulması melhuzdur. Muhit, Kuhistâni.

«Şehadetten sonra elleri kesilirse ilh...» Sarih, şahitlerin ellerinin kesilmesini «şehadetten sonra olursa» diye kayıtladı. Çünkü elleri şehadetten önce kesilirse, onların huzurunda recme önce kaadı başlar. Zira onların elleri şehadetten önce kesilmiş olunca recme önce başlama hakkı onların değildir. Elleri şehadetten sonra kesilirse, recme önce başlama onların hakkıdır. Recme önce şahitlerin başlamalarının şart olması, recme kudretleri olduğuna göredir. Şahitlerin elleri onları fâsık yapacak bir cinayet istemeksizin kesildiği takdirde recme önce kaadı baslar. Eğer şahitlerin elleri kendilerini fâsık yapacak bir cinayetten dolayı kesilmiş olursa, şehadete ehliyetten çıkarlar ve zina ile müttehem olan kimseden had düşer.

«Nitekim Hâkim-i Şehid'in Kâfi adlı kitabında da böylece zikredilmiştir ilh...» Hâkim-i Şehid «zina eden kimse muhsan olmadığında şahitler ölürler veya gaib olurlarsa had vurulur» diye Kâfi adlı kitabında zikretmiştir. Bununla bazılarının «hâkim ölüp veya gaib olursa had vurulur» kavillerinin doğru olmadığı ortaya çıkar. Nasıl doğru olabilir, bilindiği gibi haddinşahitlerin şehadetinin akabinde icra edilmesi hükümdendir. Bundan dolayı Kâfî'de «hâkim recmle hükmedip sonra recm yapmadan önce azledilip yerine başka bir hâkim tayin edilse, ikinci hâkim birinci hâkimin hükmüyle recmi tatbik edemez» diye zikredilmiştir.

«Bunu ibn-i Kemal nakletmiştir ilh...» Bu mesele nakle muhtaç olduğu halde bunu İbn-i Kemal hiç bir kimseden nakletmemiştir. Çünkü bu mesele metinlerin zahirine muhaliftir.

«ifade etmiştir ilh...» Nehir sahibi «Diraye'de «kaadının hadlerin yapılması için müslümanlardan bir taifenin hazır bulunmalarını emretmesi müstehaptır. Bu cemaatin kaç kişi olacağında ihtilaf edilmiştir.

ibn-i Abbas (R.Anhüma)'dan «bir kişi» olması rivayet/edilmiştir. Ata (Rh.A.) «iki kişi», Zührî «üç kişi», Hasan-ı Basrî (Rh.A.) «on kişi» olmasını söylemiştir. Bu, recm yapılırken halkın hazır olmalarının şart olmadığını açıklar. Buna göre halkın taş atmaları da şart değildir. Hatta halk recmden imtina etseler had düşmez» yazılıdır» diye zikretmiştir.

Ben derim ki: Bu söz götürür. Çünkü bu ihtilaf Allah-ü Teâlâ'nın: En - Nur Sûresi; âyet: 2

«Mü'minlerden bir zümre de bunların azabına (bu cezalarına) şahid olsun.» kavl-i keriminde ki taifenin tef si rindedir. Ayet-i kerime de vâki olan «celd» dir, «recm» değildir. Recm olduğu teslim, edilse bile kaadının yanında recm yapacak kimseler bulunduğu takdirde başkalarına da hazır olmaları için emretmesi lâzımdır. Çünkü had teşhir edilerek yapılır. Halkdan murad şahitlerle kaadıdan başka bizzat recmi yapan kimselerdir. Onların hazır olması lâzımdır. Eğer recim yapacak halk hazır olmazsa, recm yapılmamış olacağı için hepsi günahkâr olur.

METİN

Recm hadisesi ikrar ile sabit olmuş ise recme önce hüküm veren kaadı başlan Bunun muktezası kaadı recmden imtina ederse, her ne kadar kaadı halka «recm ediniz» diye emretse bile recme önce kaadının başlaması şartı bulunmadığı için halkın onu recm etmeleri helâl olmaz. Fetih. Fakat yakında gelecektir ki adaletli bir kaadı «ben bu kimseye recmle hükmettim» dese, halk her ne kadar şahitleri ve ikrarı görmese bile o kimseyi recm etmeleri caizdir. Zirahm-i mahrem olan akrabanın recm etmesi mekrûhdur. Eğer recm ederse mirastan mahrum olmaz.

Recmolunan kimse öldükten sonra yıkanıp, kefenlenir ve üzerine namaz kılınır. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'in, zinasını ikrar ile recmolunan Gâmidli kadının üzerine namaz kıldıkları sahih olup rivayet edilmiştir.

Şehadetle veya ikrar ile zina suçu sabit olan kimse evlenmemiş ve hür olursa kendisine yüz değnek vurulur. Köle olursa, âyet-i kerimenin delaletiyle yansı vurulur. Kaadı Beyzâvî ve diğer Kibar-ı Müfessirîn âyet-i kerimedeki «muhsanât» ı hür olan kadınlarla tefsir etmişlerdir.

Zeyleî «Kur'ân-ı Kerîm'de erkeklerin kadınlar üzerine tağlib kaidesinin aksine olarak buradakadınlar erkekler üzerine tağlib olunmuştur» demiştir. Efendi kendi kölesine kaadıdan izinsiz had vuramaz. Faraza efendi kölesine had vursa kifayet eder mi? Zahir olan kifayet etmemesidir. Çünkü fukaha «haddin rüknü kaadının yapmasıdır» demişlerdir.

Celd; vücudu yaralayıcı olmayıp budaksız acıtacak bir surette orta halde bir değnekle yapılır.

İZAH

«Recm hadisesi ikrar ile sabit olmuş ise recme önce, hüküm veren kaadı başlar ilh...» Çünkü Hz. Ali (R.A.) «ey insanlar, zina biri gizli diğeri aşikâr olmak üzere iki kısımdır. Gizli zina şahitlerin şehadetiyle sabit olur. Böyle şahitlerin şehadetiyle zina ettiği sabit olan kimseye recm cezası verildiğinde recme önce şahitler sonra kaadı daha sonra halk başlar. Aşikâr zina ise gebelik veya ikrar ile sabit olur. Böyle gebelik veya ikrar ile zina ettiği sabit olan kişiye recm cezası verildiğinde recme önce kaadı sonra halk başlar» demiştir. Tamamı Fetih'dedir.

«Bunun muktezası ilh...» Fetih'te zikredilmiştir ki: Recm hadisesi ikrar ile sabit olmuş ise recme önce, hüküm veren kaadı başlar. Bu ifadenin mânâsı: Kaadı recmden çekinirse, her ne kadar halka recm etmelerini emretse bile recmin şartı olan kaadının başlamadığını halk bildiği için recmetmeleri helâl olmaz. İkrar suretinde recme önce kaadının başlaması halka hüküm ve hadlerin şartlarında müsamaha yapmadığını göstermek içindir. Kaadı recme önce başlamaktan çekindiği takdirde dönme alâmeti zahir olup şüphe belirdiği için had düşer.

Şahitlerin şehadetiyle zina ettiği sabit olan kimseye recmedilirken recme önce şahitler başlar, ikinci olarak recme hüküm veren kaadı başlar. Eğer kaadı şahitlerden sonra recmden çekinirse, yine had düşer.

«Yakında gelecektir ki ilh...» Yani kaza bahsinde gelecektir. Fakat orada kaadı recme başlamaktan çekinirse ifadesi yoktur. Bilâkis hâkimin yanında had şahitlerin şehadetiyle veya ikrar ile sabit olduğunda halka recmi emretse - her ne kadar halk hüküm meclisinde bulunup şahitlerin şehadetini ikrar, edenin ikrarını görmeseler bile- recm yapmaları caizdir. Bazıları «zaman bozuk olduğu için halkın recmetmeleri caiz değildir» 'demişlerdir.

Gurerü'l-Ezkâr'da «bu hususta tafsilat vardır. Şöyle ki: Kaadı adaletli ve âlim olursa araştırmaksızın emrettiğini yapmak vâcib olur. Eğer adaletli olup cahil olursa, vermiş olduğu hükmün keyfiyetinden sorulur. Eğer haber verdiği şeriata muvafık ise kavli kabul edilir. Eğer zâlim olursa âlim olsun, cahil olsun kavli kabul edilmez» diye zikredilmiştir.

«Zirahm-i mahrem olan akrabanın recm etmesi mekrûhdur ilh...»

Muhit'ten, Zeylai'den ve diğer fıkıh kitablarından naklen Bahır'da zikredilmiştir ki: Zirahm-i mahrem eğer recmederse öldürmeyi kasdetmez. Çünkü kendisinden başkalarının recmetmeleriyle had yapılmaktadır. Bundan anlaşılan Zirahm-i mahrem öldürmeyikasdetmediğinde mekruh olmaz., Ancak Zirahm-i mahremin recminin mekruh olması şahit olmadığı takdirdedir. Dört kimse babalarının zinasına şahitlik yapsalar recme önce bunların başlaması vâcib olur. Keza: Kardeşler ve Zirahm-i mahrem de böyledir. Yalnız öldürmeyi kasdetmemeleri müstehaptır. Amca oğluna gelince bunun öldürmeyi kasdetmesinde bir beis yoktur. Çünkü bunun mahrem olması tam olmadığı için akraba olmayana benzemiş olur. Kuhistânî. Cevhere.

«Eğer recm ederse mirastan mahrum olmaz ilh...» Bir kimse babasının zinasına veya kısasına şahitlik yapsa, mirastan mahrum olmaz. Kâfi. Cevhere.

«Âyet-i kerimenin delaletiyle ilh...» Bu, Allah-ü Teâlâ'nın:

Cariyeler evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ettilermi o vakit üzerlerine hür kadınlar üzerinde ki cezanın yarısı (verilir).» (En - Nisa Sûresi; âyet: 25) kavl-i kerimidir. Bu âyet-i kerime cariyeler hakkında nazil olmuştur. Âyet-i kerimenin ibaresi cariyeler hakkındadır. Âyet-i kerimenin delaletiyle hükümde erkek köleler de dahildirler. Çünkü cariyelerle erkek köleler kölelikte müsavidirler. Delâlette meskût (zikredilmeyen) ün mantûk (zikredilen)a müsavi kifayet edip evlâ olması şart değildir.

«Tağlib kaidesinin aksine olarak ilh...» Yani tağlib kaidesinde esas olan erkeklerin kadınlar üzerine tağlib olunmasıdır. Fetih'de ifade edildiği üzere burada kadınların erkekler üzerine tağlib edilmesinin vechi, kadınlardaki zinaya davet edici haslet daha kuvvetli olduğu içindir. Bundan dolayı âyet-i kerimede zina eden kadınlar zina eden erkeklerden önce zikredilmiştir.

«Haddin rüknü ilh...» Haddin rüknü celd veya recmdir.

TEMBİH: Hâkim-i Şehid Kâfi adlı kitabında «köle, zina veya başka bir had icab eden suç işlediğini ikrar ettiğinde efendisi gaib olsa bile kendisine had vurulur. Keza: Hırsızlığı ikrar etse, eli kesilir, amden adam öldürdüğünü ikrar etse, kısas edilir. Azâd olduktan sonra «ben köle iken zina etmiştim» diye ikrar etse, kendisine kölelere vurulan had vurulur» diye zikretmiştir.

«Budaksız ilh...» Celd yapılacak değneğin budaksız olması lâzımdır. Fetih'de zikredilmiştir ki: Enes (R.A.)'e celd yapmak için değnek getirmesi emredildiğinde bir ağaç dalı keser, onu yumuşayıncaya kadar iki ateş arasında inceltir, sonra onunla celd yapılırdı. Celd yapılacak değneğin bir tarafı kurumuş olursa yaralayacağı veya çok acıtacağı için onunla celd yapılmaz. Değnek budaklı olursa onunla hiç yapılmaz. Kendisine celd vurulan kimse zayıf olup helâkından korkuluna, tahammül edeceği şekilde celd yapılır,

METİN

Celd edilecek şahıs erkek ise avret mahallini örtmek için yalnız İzârı: Baştan ayağa kadar bedenini örten entari, don, gömlek gibi elbisesi üzerinde bırakılır, diğer elbisesi çıkarılır. Celdeler bedeninin çeşitli yerlerine arka arkaya vurulur. Yalnız başına, yüzüne, tenasül uzvuna vurulmaz. Bazıları «göğsüne, karnına da vurulmaz» demişlerdir. Yüz celdenin arka arkaya ellisi bir günde, ellisi de ikinci günde vurulsa, esah olan kavle göre, kifayet eder.

Hz. Ali (R.A.) «hadler ve tazirlerde yere yatırılmaksızın erkek ayakta olduğu halde, kadın oturduğu halde celdeler vurulur» demiştir. Zamanımızda yapıldığı gibi had vurulacak kimse yere yatırılıp basma ve ayağına birer adam oturtturularak yapılan hadler caiz değildir. Nehir.

Keza; celd yapılırken değneği celd vuran kimse başından kaldırmaz veya vurduktan sonra değneği uzuv üzerinde sürümez. Hakkında celd yapılacak şahıs kadın ise Hz. Ali (R.A.)'den rivayet edildiği üzere kendisine oturduğu halde bu ceza tatbik edilir. Üzerinde kürk ve pamuklu gibi kalın elbisesinden başkası çıkarılmaz.

Recm yapılırken kadının göğsüne kadar bir çukur kazılır. Elbisesi ile kapalı bulunduğu için çukurun kazılmaması da caizdir. Erkek için çukur kazılması caiz değildir. Bunu, Şumunni zikretmiştir. Kendisine had tatbik edilen kimse bir yere bağlanıp tutulmaz. Recm edilen kimse kaçtığı takdirde, eğer recmi kendinin ikrarıyla ise arkasına düşülmez. Eğer recmi şahadetle ise ölünceye kadar peşi takib edilir. Nitekim yukarıda geçmiştir.

Evli hakkında celd ile recmin arası cemedilmez. Evlenmemiş kimse hakkında da celd ile nefyin arası cemedilmez. Nihaye sahibi «nefy»; hapisle tefsir etmiştir. Hapsetmek; başka memlekete nefyetmekten fitneyi daha çok önleyeceği için bu tefsir güzel görülmüştür. Çünkü suçlu başka memlekete sürgün edildiğinde yine suç işleyebilir. Veliyyü'l-emrin siyaset ve tazir için celd ile nefyin arasını cem etmesi caizdir. Bu veliy-yü'l-emrin re'yine bırakılmıştır. Keza: Her cinayette vellyyü'l-emr lüzum görürse, siyaseten aralarını cem edebilir. Nehir.

İZAH

«Celdeler bedeninin çeşitli yerlerine arka arkaya vurulur ilh...» Çünkü celdelerin bedenin yalnız bir uzvuna vurulması bu azanın bozulmasına veya başına, yüzüne, tenasül uzvuna vurulması sahibinin hakikaten helâkına yahut zahiri veya batini bazı duygularının bozulmasıyla manen helâkına sebeb olabilir,

«Bazıları göğsüne, karnına da vurulmaz ilh...» Bu, bazı meşayıhın kavlidir ki imam Ebû Yusuf'tan rivayet edilmiştir. Ama bu söz götürür. Göğüs vücudun tahammüllü yerlerindendir. Orta bir kamçı ile bir kaç defa karna vurulması ölüme sebep olmazsa, göğse vurulduğunda ölüme nasıl sebeb olabilir. Evet, zamanımızda zâlimlerin evlerinde istendiği gibi celd asa ile yapıldığı takdirde layık olan karna vurulmamasıdır. Fetih.

«Ellisi bir günde, ellisi de ikinci günde vurulsa, esah olan kavle göre; kifayet eder ilh...» Çünkü peşi. peşine vurulan elli kamçıyla acı ve ağrı hasıl olur. Bundan dolayı Cevhere'de«her gün bir kamçı veya iki kamçı vurulsa, bununla ağrı ve acı hasıl olmayacağı için caiz olmaz» diye zikredilmiştir.

«Yere yatırılmaksızın ilh...» Yani had vurulacak kimse yere yatırılmaz. Çünkü had, bütün insanları suç işlemekten men etmek için teşhir edilerek yapılır. Erkeğe ayakta bulunduğu halde haddin vurulması halkı suçtan men etme bakımından daha tesirlidir. Kadının örtülü bulunması lâzım olduğu için kendisine oturduğu halde had vurulur. Eğer erkek durmayıp imtina ederse bir direğe bağlanmasında veya tutulmasında bir beis yoktur. Fetih.

«Erkek için çukur kazılması caiz değildir ilh...» Galiba Musannıf bu ifadeyi Hidaye ve diğer fıkıh kitablarının «recmedilecek kimsenin bağlanması ve tutulması meşru değildir» ibaresinden almıştır. Kadın için çukur kazılması kadını örtücü olduğundandır.

Ben derim ki: Had kendi ikrarıyla sabit olduğunda kaçıp ikrarından dönme mümkün olsun diye bağlanması veya tutulması meşru değildir. Fakat had şehadetle sabit olup recmedilirken durmayıp imtina ederse, bağlanması veya tutulmasında bir beis yoktur.

«Evli hakkında celd ile recmin arası cem edilmez! ilh...» Çünkü Peygamberimiz (S.A.V.) celd ile recmin arasını cemetmemiştir. Zira recmle birlikte celdin bir faydası yoktur.

«Evlenmemiş kimse hakkında da celd ile nefyin arası cemedilmez ilh...» Peygamberimiz (SAV.)'in: «Bekârla bekâr (zina ederse) yüz dayakla bir sene sürgün (var!)» hadis-i şerifi mensuh olduğu gibi bu hadis-i şerifin diğer yarısı olan : «Evli ile evli (zina ederse) yüz dayak ve recm (var!)» da mensuhtur. Tahkikinin tamamı Fetih'dedir.

«Hapsetmek, başka memlekete nefyetmekten fitneyi daha çok önleyeceği için ilh...» Fukaha «nefyde kabilesinden ve haya edeceği kimselerden ayrılacağı için zina kapısını açma vardır» demişlerdir.

Hz. Ali (K.V.) «zina edenleri sürgün etmek fitne olarak kâfidir» demiştir.

Abdürrezzak «Hz. Ömer (R.A.) şarap içtiği için Rabia b. Ümeyye b. Halefi Hayber'e sürgün gönderdi. O da Doğu Roma (İstanbul) İmparatoru Herakl'e iltica etti ve sonra hıristiyan oldu. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) «bundan sonra hiç bir müslümanı sürgüne göndermeyeceğim» dedi» diye rivayet etmiştir. Nitekim Fetih'de de böyledir.

«Çünkü suçlu sürgün edildiğinde yine suç işleyebilir ilh...» Yani had vurulmasından maksat fenalık ve fesattan menetmek içindir. Sürgünde ise bilindiği gibi fesat kapısını açma olduğu için şer'an hadden maksud olanı iptal vardır.

«Veliyyü'l-emrin siyaset ve tazir için celd ile nefyin arasını cemetmesi caizdir ilh...» Fetih'te zikredilmiştir ki; veliyyü'l-emr zann-ı galibine göre; sürgünde bir fayda görürse, tazir için bunu yapması caizdir. Peygamberimiz (S.A.V.) ve Ashab-ı Kiram tarafından vaki olan sürgünün yorumu budur. Nitekim Hz. Ömer (R.A.) Nasr b. Haccac'ı yakışıklığı sebebiylekadınlar fitneye düştüğü için Medine-i Münevvere'den Basra'ya sürgün etmiştir. Gerçi güzellik sürgünü gerektirmez. Fakat siyaseten lüzum görülürse sürgün caizdir. Bundan dolayı mesayıhtan -Allah onlar sebebiyle bizden razı olsun ve onlarla beraber bizi hasretsin - pek çokları müridinin nefsinin kuvvetli ve azgın olduğunu gördüğünde nefsi kırılsın ve yumuşasın diye sürgüne göndermişlerdir.

T E N B İ H: Fetih'in kelâmı işaret etmektedir ki: Veliyyü'l-emr'in siyaseten sürgüne göndermesi zinayı irtikab edenlere mahsus değildir. Sarih bunu Nehir adlı kitaba nisbet etmiştir.

Kuhistânî'de zikredilmiştir ki: Veliyyü'l-emr'in siyaseten sürgüne göndermesi yalnız zinayı irtikab edenlere mahsus olmayıp hatta her hangi, bir cinayeti irtikab eden kimseyi de sürgüne göndermesi caizdir. Bu husus veliyyü'l-emr'in re'yine bırakılmıştır.

Kâfi isimli kitabda «veliyyü'l-emr bir bid'atçının bid'atının yayılmasından korkarsa, her ne kadar küfrüne hükmolunmasa bile siyaseten onu öldürebilir» diye zikredilmiştir. Nitekim Temhîd adlı eserde de böylece zikredilmiştir.

Siyaset: «Saee'l-vâlî erraiyyete: Vali idaresi altında bulunan halka emretti ve nehyetti» mânâsına olan «sase» fiilinden masalardır. Nitekim Kamus ve diğer lügat kitablarında böyle zikredilmiştir.

Siyaset, halkı dünya ve âhirette kurtulacakları yola irşad etmekle onların salâh ve menfaatine çalışmaktır.

Siyaset, siyaset-i âmme ve siyaset-i hâssa olmak üzere iki kısımdır. Siyaset-i âmme bütün bir cemiyetin salah ve intizamı için gerekli olan bir kısım hükümlerdir. Siyaset-i hâssa bazı cürüm işleyenler hakkında, velev katil suretiyle olsun, vuku bulacak zecir ve te'dibdir. Nitekim fukaha «livâta (erkeğe zina) eden. hırsızlık eden ve hileyle başkasını boğarak öldüren kimselerin bu fena fiilleri tekerrür ederse, bid'atçının öldürüldüğü gibi siyaseten bunların öldürülmeleri de helâl olur» demişlerdir. Bundan dolayı bazıları «siyaset fesadın kökünü kazımak için şer'i hükmü olan bir cinayetin cezasını ağırlaştırmaktır» diye tarif etmişlerdir. Tarifdeki «şer'î hükmü olan» ifadesinin mânâsı cinayetin cezasını ağır vermek mânâsına olan siyaset üzerine her ne kadar hususi olarak delil bulunmasa bile bu siyaset şer'i kaideler altında dahil demektir. Çünkü imân esaslarından sonra şeriatın etrafında dönüp dolaştığı nokta âlemin beka ve devamı için fitne ve fesad maddelerini kökünden kesmektir. Bundan dolayı Bahır'da «fukahanın kelamından anlaşılan; siyaset, velly-yü'l-emr'ln faydalı gördüğü bir hükmü -her ne kadar o hüküm hakkında cüzi bir delil bulunmasa bile- yapmasıdır» diye zikredilmiştir.

Hamevî'den naklen Hâşiye-i Miskîn'de zikredilmiştir ki, siyaset ağır bir şeriat olup iki nevidir:

Siyaset-i zâlime: Halkın haklarına zıt olan bir siyasettir ki şeriat bunu haram kılmıştır,

Siyaset-i âdile: Halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini men eden siyasettir ki şeriattan sayılır. Bu siyaset bahsinin tafsili Kaadı Alaaddin'in Mutnü'l-Hükkam isimli te'lifinde açıklanmıştır.

Ben derim ki: Siyaset ta'zir müteradif (eşanlamlı) dır. ilerde geleceği üzere ta'zir men ve red mânâsına olan «özr» den alınmış olup hadden az olarak tatbik edilecek tedip ve cezadan ibarettir. Tazir dövme suretiyle yapılabileceği gibi başka suretlerle de yapılabilir. Tazir mutlaka bir cürmün karşılığında olması lâzım gelmez. Bundan dolayı on yaşındaki bir çocuk namaz kılmadığında tazir için dövülür. Siyaset de tazir gibi bir cürmün karşılığında olması lâzım değildir. Nitekim Hz. Ömer (R.A.) Nasr b. Haccac'ı güzellği sebebiyle kadınlar fitneye düştükleri için Medine'den Basra'ya sürgün gönderirken Nasr b. Hacac Hz. Ömer (R.A.)'e t Ey mü'minlerin em iri benim günâhım nedir?» diye sormuş, bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) «senin günâhın yoktur, Medine-i Münevvere'yi temizlemediğim cihetten günâh ancak benimdir» diye cevap vermiştir. Kadınların fitneye düşmesinde Nasr b. Haccac'ın hiç bir günâhı olmadığı halde Hz. Ömer (R.A.) mekanların en şereflisi olan Medlne-i Münevvere'de onun sebebiyle olan fitne ve fesadı kesmek için siyaseten onu sürgün etmiştir. Bunda izalesi vâcib olan münkeri men etme vardır. Fukaha tazlr ve-liyyü'l-emrin reyine bırakılmıştır. Bundan anlaşılır ki tazir babı siyasi hükümlerin kefaletini üzerine almıştır. Bununla malum oldu ki siyaset işini veliyyü'l-emr yaptığı gibi hükümleri yerine getirmede onun naibi olan kaadı da yapar.

Muînü'l-Hükkâm'dan naklen Dürrü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki: Kaadıların pek çok işleri yapması, hatta suçluyu uzun zaman hapiste bırakmaları, şer ehlini hükümleri altına almak için onlara talâka daha başka şeylere yemin ettirmekle kaba ve şiddetli davranmaları, şübhelendikleri zaman şahitlere yemin ettirmeleri caizdir. Tatarhaniyye'de de böylece zikredilmiştir. Vali veya kaadının suçlunun halini nazar-ı itibara alarak yemin ettirmesi veya hırsızlıkla müttehem olan kimseyi dövmesi ve hapsetmesi caizdir, Tazir babında gelecektir ki; bir suç ile müttehem olan kimseyi kaadının tazir etmesi caizdir.

Zeylaî cihad bahsinden önce zikretmiştir ki; bir kimsenin hırsız olduğuna zann-ı galib hasıl olup o kimsenin yanında çalınan mal da bulunursa, kaadı siyaseten ona ceza verebilir.

Fukaha «kaadının yanına yalın kılıç bir kimse girip, kaadı bu kimsenin adam öldürdüğüne zann-ı galible kanaat getirse, zann-ı galible bu kimsenin öldürülmesi caizdin» demişlerdir, Bunun tamamı hırsızlık bahsindedir.

METİN

Hakkında recm haddi yapılacak şahıs hasta olsa bile recmolunur. Yapılacak had celdesuretiyle olacak ise iyi oluncaya kadar celd olunmaz. Ancak iyi olmasından tamamen ümit kesilirse, o takdirde kendisine pek hafif bir tarzda celde cezası tatbik edilir. Bahır. Hakkında zina haddi yapılacak kadın hamile olursa, haddin iki nevi de doğurduktan sonra yapılır. Gerek recm gerekse celd doğurmadan önce tatbik edilmez. Zinası şehadetle sabit olmuş olursa, doğum yapıncaya kadar hapsolunur.

Eğer hamile kadın hakkında yapılacak had, recm suretiyle olacaksa doğumu müteakip derhal yapılır. Ancak çocuğa bakacak başka birisi bulunmazsa, bu takdirde çocuk kendi kendini idare edinceye kadar recm tehir edilir. Hakkında zina haddi icra edilecek kadın hamile olduğunu iddia ederse kaadı, onu kadınlara gösterir. «Hamiledir» derlerse iki sene onu hapseder, sonra recmeder. İhtiyar.

Eğer çocuk doğurduktan sonra yapılacak had celd olursa, lohusalık halinden sonra yapılır. Çünkü lohusalık hali hastalıktan sayılır.

Recmin tatbik edilebilmesi için bulunması şer'an lâzım olan bazı vasıfların bir şahısta toplanmasına «ihsan» denilir. İhsanın şartları yedidir:

1 - Hür olmak.

2 - Akıllı olmak.

3 - Erginlik çağında bulunmak.

4 - Müslüman olmak.

5 - Sahih nikâhla evlenmiş olmak.

6 - Zevcesinde de bu vasıfların bulunması.

7 - Bu vasıflar toplandıktan sonra aralarında cinsi yakınlığın bulunmuş olması.

Karıyla kocadan birinin ihsanı, diğerinin ihsanına şarttır ki ihsanın şartlarının ikisinde birden bulunması lâzımdır. Binaenaleyh bir kimse bir cariye ile yahut hür bir kadın, köle ile evlense, ihsan tahakkuk etmez. Ancak cariyenin yahut kölenin âzâdlılarından sonra cinsi yakınlık vaki olursa, ihsan hasıl olur. Azâddan önceki cinsi yakınlıkla ihsan hasıl olmaz. Karı ile kocadan birinin ihsanı diğerinin ihsanına şart olduğundan bir zimmî bir müslüman kadınla zina ettikten sonra islâm şerefiyle müşerref olsa recmolunmaz. Fakat celd olunur. İbn-i Kemal'in zikrettiği başka bir şart bakî kalmışdır ki karıyla koca mürted olup ihsanlarının bâtıl olmamasıdır. -Allah'a sığınırız- karıyla koca mürted olup sonra müslüman olsalar ihsan ancak İslâmiyete girdikten sonra cinsi yakınlıkta bulunmakla avdet eder. Eğer ihsan delilik veya bunamakla bâtıl olursa iyi olmakla avdet eder. Bazıları «iyi olduktan sonra cinsi yakınlıkta bulunmakla avdet eder» demişlerdir.

Bilmiş ol ki ihsanın devam etmesi için nikâhın devam etmesi lâzım değildir. Buna göre; bir kimse ömründe bir defa evlenip sonra zevcesini boşar veya zevcesi ölürde kendisi dul kalıpzina ederse recm olunur. Bazı şairler ihsanın şartlarını nazımla zikir ve beyân etmişlerdir: İhsanın şartları altıdır, sen onları fukahanın açıkladıkları nasdan anlayarak al ve zabtet: Erginlik çağında bulunmak, akıllı olmak, hür olmak, dördüncüsü bu geçen üç sıfatla muttasıf olan karıyla kocadan her birinin müslüman olması, sahih nikâhla evlenmiş olmak, bu vasıflar karıyla kocada bulunduktan sonra aralarında cinsi yakınlığın bulunmasıdır. Bu şartlardan biri bulunmazsa recm olunmazlar,

İZAH

«iyi olmasından tamamen ümit kesilirse ilh...» Yani celd yapılacak şahıs verem veya bünyesi pek zayıf olup iyi olması ümit edilmezse, biz Hanefilere göre; kendisine pek hafif bir tarzda celde cezası tatbik edilir, imam Şafiî (Rh.A.)'ye göre; yüz dallı bir hurma salkımı ile vurulur. Fakat yemin bahsinde geçtiği üzere bu yüz daldan her birinin bedenine dokunması lâzımdır.

«Gerek recm gerekse celd doğurmadan önce tatbik edilmez ilh...» Çünkü hamile kadına had icra edilmesi çocuğun telefine sebebiyet verir. Çocuk ise cinayetten beri, diğer insanlar gibi muhterem, taarruzdan masum bulunmaktadır. Fetih.

«Ancak çocuğa bakacak başka birisi bulunmazsa ilh...» Gâmidli bir kadın Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'in huzuruna gelip hamile olduğu halde zinasını ikrar edip kendisine haddin icrasını istediğinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.): «Şimdi git doğurduktan sonra gel» buyurmuşlar. Bir zaman sonra çocuğunu doğurmuş, yine zina suçunu ikrar etmiş, bunun üzerine Resûl-i Ekrem (S.A.V.) «git de bu çocuğu sütten kesilinceye kadar emzir» diye emrettiğinde kadın onu memeden ayırdıktan sonra çocuğu elinde bir parça ekmek olduğu halde getirmiş ve: «İşte ya Nebiyallâh! Onu memeden ayırdım, yemek yemeğe de başladı» demiş. Bunun üzerine Peygamber (SAV.) çocuğu müslümanlardan birine vermiş. Sonra emir buyurarak kadın için göğsüne kadar bir çukur kazılmış. Cemaate de emir vermiş ve kadını recmetmişler. Halid b. Velid (R.A.) bir taşla gelerek basma atmış da kan Halid'in yüzüne sıçramış. Halid'de ona söğmüş. Peygamber (S.A.V.) kadına söğdüğünü işiterek: «Yavaş ol ya Halid, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim! Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı yapsaydı mutlaka mağfiret olunurdu» buyurmuşlar. Sonra kadının ihzarını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiş.

Başka bir hadis-i şerifde: «Gâmidli kadın doğurdu» dediklerinde, efendimiz: «O halde onu recmedip de çocuğunu küçük olduğu halde emzirecek kimsesiz bırakamayız» buyurdu. Bunun üzerine Ensâr'dan bir zât ayağa kalkarak: «Çocuğun bakımı bana aid olsun ya Nebiyallâh» dedi, O da kadını recmettirdi.

Fetih'de zikredilmiştir ki: Bu hadis-i şerif, hamile olan kadın doğum yapınca çocuğuna bakacak bulunursa, recm yapılacağına delâlet eder. Bu hadis-i şerifler Sâhih-i Müslim'demevcuttur.

«Akıllı olmak ve erginlik cağında bulunmak ilh...» Yani zina haddinin icra edilebilmesi için zina eden kimsenin akıllı ve erginlik cağında bulunması şarttır. Çünkü sabi ile mecnunun fiilleri asla zina olmadığı için kendilerine had vurulmaz. Akıllı olmak ve erginlik cağında bulunmak ihsanın şartlarındandır. Nikâhlı akıllı ve erginlik cağında bulunan zevcesine cinsi yakınlıkta bulunduktan sonra zina eden bir erkek recmolunur. Erkeğin muhsan olması için zevcesinin akıllı ve erginlik çağında bulunması şarttır. Hatta zina eden erkeğin zevcesi akıllı ve erginlik çağında bulunmazsa, kendisine celd vurulur, muhsan olmadığı için recm olunmaz.

«Müslüman olmak ilh...» Yani recm yapılabilmesi için recmedilecek kimsenin müslüman olması şarttır. Çünkü Peygamberimiz (SAV.) bir hadis-i şeriflerinde:

«Her kim Allah'a sirk koşarsa artık muhsan değildir» buyurmuşlardır. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)'in yahudileri recm etmesi, recm âyeti inmeden önce ancak Tevrat'ın hükmüyle olmuştur. Sonra bu neshedilmiştir.

«Sahih nikâhla evlenmiş olmak ilh...» Bu ifadeyle şahitsiz nikâh gibi fasid olan nikâhlar ihsanın tarifinden çıkar. Böyle fasid nikâhla evlenen kimse muhsan olmaz, imam Ebû Yusuf (Rh.A.)'a göre; velisiz evlenen kimse de muhsan sayılmaz.

«Aralarında cinsi yakınlığın bulunmuş olması ilh...» Yani sahih nikâhla evlenmiş olan karıyla kocanın muhsan ve muhsana sayılabilmeleri için cinsi yakınlıkta bulunurlarken nikâhın sahih olması şarttır. Hatta bir kimse, zevcesinin talâkını evlenmesine talik edip daha sonra evlense, nikâhı sahih olur. Nikâhı müteakip cinsi yakınlıkta bulunsa, daha önce talâk vaki olduğu için muhsan sayılmaz.

Ben derim ki: Buna şöyle misal verilmelidir: Bir kimse icazete mevkuf olan nikâhta cinsi yakınlıkta bulunup sonra kadın veya erginlik çağında bulunmayan kızın velisi nikâh akdine icazet verse, o kimse bu cinsi yakınlıkla muhsan sayılmaz. Çünkü her ne kadar nikâh akdi sahih ise de cinsi yakınlığın vaki olduğu vakitte nikâh akdi sahih olmayıp daha sonra sahih olmuştur.

Ben derim ki: Bozan karıyla kocadan biri muhsan olup diğeri olmaz. Meselâ: Bir erkek zevcesiyle beraber bir yerde başbaşa kalıp sonra erkek zevcesine cinsi yakınlıkta bulunduğunu ikrar etse, yahut zevcesinin müslüman olduğunu ikrar edip zevcesi inkâr etse, daha sonra böyle bir erkek zina etse, ikrarıyla muhsan sayılacağı için recmolunur. Nitekim içki haddinden önce gelecektir.

«Binaenaleyh bir kimse, bir cariye ile ilh...» Keza: Hür, mükellef ve müslüman olan bir kimse kâfir yahut deli yahut erginlik çağında bulunmayan nikâhlısına cinsi yakınlıkta bulunsa) karıyla kocadan her biri muhsan sayılmaz. Ancak kâfir olan zevcesi müslüman, deli olan zevcesi iyi, küçük olan zevcesi erginlik cağına girdikten sonra tekrar cinsi yakınlık-ta bulunursa, her biri muhsan sayılır.

Keza: Zevce hür, mükellef, müslüman olduğu halde zevci çocuk yahut deli yahut kâfir olup zevcesine cinsi yakınlıkta bulunsa yine.karıyla kocadan her biri muhsan sayılmaz. Böyle bir kadın zina etse, muhsana olmadığı için recmedilmez. Kadın müslüman olup kocasının kâfir olması şöyle olabilir : Her ikisi de kâfir olup sonra kadın müslüman olur. Kaadı, kocasına İslâmiyeti arzedip o da İslâmiyetten imtina etmeden önce karısına cinsi yakınlıkta bulunur. Çünkü zevci İslâmiyetten imtina edip kaadı aralarını ayırmadıkça bunlar karı kocadır.

TENBİH: Recm cezasının icra edilmesi için zina eden erkek ile kadından her birinin muhsan olması şart değildir. Bunlardan hangisi muhsan ise onun hakkında recm, diğeri hakkında da celd cezası tatbik edilir. Meselâ: Zikredilen ihsan şartları kendisinde toplanmış bulunan bir erkek, bir kadınla zina ettiğinde erkeğe recm cezası tatbik edilir. Kadına bakılır, kadın da muhsan ise ona da recm cezası tatbik edilir. Muhsan değilse, celd cezası verilir.

« - Allah'a sığınırız- karıyla koca mürted olup sonra müslüman olsalar ilh...» Fetih'te zikredilmiştir ki: Karıyla koca beraber mürted olup yine beraber müslüman olsalar, nikâh akdinin yenilenmesi lâzım değildir. Geriye karıyla kocadan birinin mürted olma meselesi kalır.

Nehir'de «İmam Muhammed (R.A.)'den «evli olan bir kadın mürted olarak dar-ı harbe kaçtıktan sonra esir edilse kocasının ihsanı bâtıl olmaz» diye rivayet edilmiştir» diye zikredilmiştir, ihsanın bekası için nikâhın bekası şart değildir. Bundan anlaşılan mürted olarak dar-ı harbe kaçıp müslüman olarak dönen zevcenin ihsanı bâtıl olur. Bundan dolayı karıyla koca mürted olduktan sonra beraber müslüman olsalar müslüman olduktan sonra ihsan şartlan tahakkuk ettikten sonra cinsi yakınlıkta bulunsalar, ihsanları avdet eder. Bundan anlaşılır ki; mürtedlik sahih nikâhla yapılmış olan cinsi yakınlığın itibarını iptal eder. Karıyla kocanın aralarında bulunan cinsi yakınlık bâtıl olunca gerek karıyla kocadan her ikisi gerekse biri mürted olsun ihsan bâtıl olur. Fakat evli olan erkek mürted olup sonra müslüman olsa muhsan olabilmesi için karısının nikâhını yenileyip tekrar ona cinsi yakınlıkta bulunması lâzımdır. Çünkü mürtedlik önceki ihsanını iptal etmiştir.

 

 

 

ZİNA HADDİNİ GEREKTİREN VE HADİS-İ ŞERİFE BİNAEN ŞÜBHENİN KIYAMI VAKTİNDE HADDİ GEREKTİRMEYEN CİNSİ YAKINLIĞIN HÜKÜMLERİ BÂBI

 

METİN

Peygamberimiz (SAV.) bir hadis-i şeriflerinde: «Hadleri, gücünüz yettiği kadar düşürmeye çalışınız.» buyurmuşlardır. Şüphe; gerçekte sabit olmadığı halde sabite benzeyen şeydir. Şüphe, üç nevidir. Birinci nevi mahalde olan hüküm şüphesi, ikinci nevi' fiilde olan şübhelenme şüphesi, üçüncü nevi akidde olan şüphedir. Gerçek olan akidde olan şüphenin iki evvelki neviye dahil olmasıdır. İnşaallâh biz onu yakında inceleriz.

Buna göre zina eden bir kimse, zinasının şüphe ile olduğunu iddia edip şahit getirse, şahitleri kabul edilir ve had düşer. Keza mücerred şüphe davasıyla da had düşer. Fakat ikrah (zorla yaptırıldığına dair olan) dâvasında şahit getirmesi lâzımdır. Çünkü ikrah dâvası başkasının fiilini dâva olduğu için şahitle sûbutu lâzım olur.

Mahalde yani mülkde şüphe ile had lâzım olmaz. Bu mahalde olan şüpheye «hüküm şüphesi» de denir. Yani mahallin helâl olduğuna dair şer'î bir hüküm şüphesi sabit olmuştur. Bu takdirde, cinsi yakınlıkta bulunan kimse, her ne kadar haram olduğunu zannederse de bu mahalde olan şüpheden dolayı kendisine zina haddi vurulmaz. Meselâ: Bir kimse oğlunun, ne kadar aşağı inerse insin oğlunun oğlunun cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, oğlu hayatta olsa bile kendisine zina haddi vurulmaz. Fetih. Çünkü Peygamberimiz (SAV.)'in :

«Sen de, malın da babana aidsiniz.» hadis-i şerifi bu hususta bir delil teşkil etmektedir. Bu delile bakarak çocuğun malı babasına ait olmuş olur. Bu cihetle bir mülk şüphesi bulunmuştur. Bu şüphe ise haddin düşmesi için kâfidir.

Bir kimse kinaye lâfızlarıyla boşa m iş olduğu zevcesinin iddetinde ona cinsi yakınlıkta bulunsa ve kinaye her ne kadar mal karşılığında olmayan hulû olup üç talâka niyet etse bile Kendisine zina haddi vurulmaz, Çünkü Hz. Ömer (RA.) «kinaye lâfızlarıyla vâki olan talâk ric'i talâktır» demiştir,

Satmış yahut mehir olarak vermiş, henüz satın alana veya zevcesine teslim etmemiş olduğu cariyeye yahut fasid satışla teslim ettiği cariyeye yahut ortaklardan biri' ortak olan cariyeye yahut mükâtebinin cariyesine yahut kendisine ticaret için izin verilmiş fakat malını ve şahsını borç kaplamış kölesinin cariyesine yahut müslüman memleketine getirildikten sonra veya getirilmeden önce ganimet olan cariyeye yahut istibra (âdet görerek temizlenme) dan önce cariyesine yahut satın alan için muhayyerlik olan cariyeye yahut süt kızkardeşi olan cariyesine cinsi yakınlıkta bulunan kimseye zina haddi vurulmaz. Mürted olmakla veya zevcinin başka karısından olan oğlunun cinsi yakınlığına itaat etmekle veya zevcin zevcesinin anası veya zevcesinin başka kocadan- olan üvey kızına cinsi yakınlıktabulunmakla veya kendisine haram olan zevcesine cinsi yakınlıkta bulunan kimseye de zina haddi vurulmaz. Çünkü imamlardan zevcenin mürted olmasıyla, üvey oğlunun fena hareketine itaat etmesiyle, zevcin «kayınvalidesine veya üvey kızına cinsi yakınlıkta bulunmasıyla zevcesinin haram olmayacağını söyleyen vardır. Mahalde şüphe olan yerler yalnız bu sayılanlardan ibaret değildir. Nitekim tetebbu erbabına gizli değildir ki; mahalde olan şüpheyi altı yere hasreden kimselerin iddiaları memnudur.

İZAH

«Bir hadis-i şeriflerinde ilh...» Yani şüphe bulunduğunda had sabit olmaz. Bu hadis-i şerif hakkında Zahirîlerden bazıları «merfu olarak sabit değildir» diye taanda bulunmuşlardır. Bunlara «vâcib sabit olduktan sonra şüphe ile düşmesi aklın muktezasma muhalif olduğundan hadis-i şerif için merfu hükmü vardır» diye cevap verilir. Bütün İslâm memleketlerindeki fukahanın şüphe ile haddin düşeceğine dair lamalarında da kifayet vardır. Bundan dolayı bazıları «hadis-i şerif muttefekun aleyh'dir. Bu hadis-i şerifi ümmet-i Muhammed kabul etmişlerdir» demişlerdir.

«Mahalde ilh...» Yani: Kendisine çirişi yakınlıkta bulunulan kadında olan şüphedir. İlerde gelecek olan mülk lâfzı da memlûk (mülk olunan) manasınadır.

«Şahit getirse ilh...» Yani zina ettiği kadının oğlunun cariyesi veya annesi ile babasından birisinin cariyesi olduğuna şahit getirse, kendisine zina haddi vurulmaz.

«Fakat ikrah dâvasında şahit getirmesi lâzımdır ilh...» Ben derim ki: ikrah, zina fiilini zina olmaktan çıkarmaz, ikrah her ne kadar zina günâhını düşürmese bile haddi düşüren bir özürdür. Nitekim ikrah ile öldürmeden dolayı kısas düşer. Fakat öldürme günâhı düşmez. Buna göre bir kimse ikrah ile zina yaptığını dâva etse mücerred dâva etmesiyle sözü kabul edilmez. Fakat diğer üç şüpheden bir şüphe bulunduğunu dâva etse, şahitsiz sözü kabul edilir. Çünkü bu kimse haddi icap eden sebebi inkâr etmektedir. Meselâ: Bir kadına cinsi yakınlıkta bulunan bir kimsenin, o kadının zevcesi olduğunu yahut oğlunun cariyesi olduğunu dâva etmesi bu cinsi yakınlığın mülkten veya mülk şüphesinden hâli olduğunu inkâr etmesidir. Bundan dolayı şahitsiz sözü kabul edilir. Bundan anlaşılan zinayı ikrahla yaptığını iddia ettiğinde ikrahla yaptığına dair kendisinden şahit istenmesi, zinası şehadetle sabit olmasına mahsustur.

«Mahalde yani mülkte şüphe ile had lazım olmaz İlh...» Yukarıda geçtiği üzere mahal ile murad kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadındır. Mülk şüphesi: Mahalde sabit olan şüphedir ki helâl olduğunu men eden delil bulunduğu halde bundan kat-ı nazar edilerek mücerred hürmete münafi görülen bir delilin mevcudiyetinden neşet eder. Nehir. Kuhistânî.

Hâsılı mahallin helâl olduğunu isbat eden bir delil bulunduğu halde buna muarız helâlolduğunu men eden başka bir delil de bulunduğu için mahallin helâl olmasında şüphe vaki olmuştur.

Zeylaî «mahalde bulunan şüphe sebebiyle her ne kadar cinsi yakınlıkta bulunan kimse haram olduğunu bilerek bu işi işlese bile kendisine had vurulmaz. Çünkü şüphe kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadında olunca bir bakıma kadında mülk sabit olur da bununla beraber zina ismi baki kalmamış olur. Binaenaleyh mahalde olan şüphede mutlak surette had lâzım gelmez» demiştir.

«Bu mahalde olan şüpheye «hüküm şüphesi» de denir ilh...» Yani mahallin helâl olduğuna dair şer'! bir hüküm sabit olduğu cihetle buna «Şüphe-i hükmiyye» de denilir.

«Kinaye her ne kadar mal karşılığında olmayan hulû olup ilh...» Sarih, hulû'nun mal karşılığında olmamasıyla kayıtladı. Çünkü hulû mal karşılığında olursa, mahalde olan şüphe nevinden olmayıp bilâkis fiilde olan şüphelenme şüphesi kısmından olur. Bu takdirde had ancak helâl zannedildiğinde düşer. Zira mal karşılığında yapılan hulû'un ric'i talâk olduğunu hiç bir kimse söylememiştir. Ancak Eshab-ı Kiram (R.A.) hulû ile olan ayrılığın fesh mi yoksa bain talâk mı olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Gerek fesh gerekse bain talâk olsun her iki halde de hürmet sabittir. Bununla, mal karşılığında boşanmış kadını şüphe-i hükmiyye nevinden sayan kimsenin hata ettiği anlaşılmıştır. Fethü'l-Kadir'de tahkik edilenin hülasası budur.

Hidâye'de «icmâ ile hürmet sabit olduğu için mal karşılığında boşanmış kadın üç talâkla boşanmış kadın gibidir» diye zikredilen buna şehadet etmektedir. Bedâyi'den naklen Bahır'da da böyle zikredilmiştir.

Çamiu'n-Nesefî'de «hulû ile boşamış olduğu zevcesine iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunan kimse her ne kadar cinsi yakınlığın haram olduğunu bilse bile, Eshab-ı Kiram (R.A.) hulû ile vâki olan talâkın bain olup olmamasında ihtilâf ettikleri için kendisine had lâzım gelmez» diye zikredilen mal karşılığında olmayan hulû üzerine hamlolunur. Nitekim Mücteba'da «hulû ile boşanmış kadın icmâ ile kocasına haram olduğu için lâyık olan üç talâkla boşanmış kadın gibi olmasıdır» diye zikredilen ise - Camiu'n-Nesefî ile Mücteba'nın kelâmlarının arasını bulmak için - mal karşılığında olan hulû üzerine hamledilmiştir.

«Üç talâka niyet etse bile ilh...» Yani bir kimse kinaye ile boşamış olduğu karısına iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunup her ne kadar «haram olduğunu bilerek bu işi yaptım» deste bile ihtilâf olduğu için kendisine zina haddi vurulmaz. Çünkü, biz Hanefilere göre; kendisi ile amel edilmese bile muhalifin delili mevcuttur. Fetih.

«Henüz satın alana veya zevcesine teslim etmemiş olduğu cariyeye ilh...» Yani bir kimse cariyesini satıp satın alana teslim etmeden ona cinsi yakınlıkta bulunsa veya cariyesini zevcesine mehir olarak verip teslim etmeden ona cinsi yakınlıkta bulunsa kendisine zinahaddi vurulmaz. Çünkü bu cariyeler satan kimsenin veya zevcin garantisi altında bulundukları için teslim etmeden önce helak olsalar, kendi mülkleri olarak helak olmuş olurlar. Bu cihetle sanki mülkünde bulunan cariyeye cinsi yakınlıkta bulunmuş gibi olduğu için şüphe vâki olmuştur. Zeylai.

«Ortaklardan biri ortak olan cariyeye ilh...» Çünkü o cariyenin bir kısmına mâlik olduğu sabit olduğundan bunda şüphenin bulunduğu acıktır. Bu, cariyeyi ortaklardan biri âzâd etmediği takdirdedir. Eğer ortaklardan biri cariyeyi âzâd ederse, bu husustaki tafsilat Haniyye'de zikredilmiştir. Zeylaî.

«Mükâtebinin cariyesine yahut ticaret için izin verilmiş ilh...» Çünkü kölesinin kazancında efendinin hakkı olduğu için efendi mükâtebinin veya ticaret için izin vermiş olduğu borçlu bulunan kölesinin cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, şüphe bulunduğu için kendisine zina haddi vurulmaz. Eğer ticaret için izin vermiş olduğu kölesi borçlu olmazsa, kazancı efendisinindir.

«Ganimet olan cariyeye ilh...» Yani ganimet cariyeleri İslâm memleketine getirilip taksim edilmezden önce ganimet alacaklardan birisi ganimet cariyelerinden birine cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz. Nitekim Bedayi'den naklen Bahır'da böyle zikredilmiştir. Gâye'den naklen hırsızlık bahsinde zikredilmiştir ki; bir kimse ganimetten mal çalsa her ne kadar ganimette hakkı bulunmasa bile ganimet malı aslen mubah olmakla şüphe bulunduğu için eli kesilmez. Lâyık olan burada da mutlak yani ganimet cariyelerine cinsi yakınlıkta bulunan gerek ganimet alacaklardan olsun gerek olmasın kendisine zina haddinin vurulmasıdır.

Ben derim ki; Aslen mubah olan, İslâm memleketinde av ve ot gibi kıymetsiz ve mubah olarak bulunan şeydir. Binaenaleyh böyle kıymetsiz mubah şeyler bir kimsenin mülkü olup hatta muhraz olan yerden çalınsa bile çalanın eli kesilmez. Ganimet cariyesi böyle değildir. Eğer böyle olsa ganimet cariyeleri İslâm memleketine getirilip taksim edildikten sonra calınsa bile çalanın elinin kesilmemesi ve ona zina edene had vurulmaması lâzım gelirdi.

«İstibradan önce cariyesine ilh...» Bu mesele Fetih'in ziyade ettiği meselelerdendir.

Fetih'de zikredilmiştir ki; bir kimsenin yeni satın aldığı cariyede mülkü her bakımdan tamdır. Ancak nesebin karışma korkusu bulunduğu için istibradan önce ona cinsi yakınlıkta bulunmaktan men olunmuştur. Söz, mülkte olan şüphe için haddin düştüğü haram olan cinsi yakınlıktadır. Burada ise mülk hakikaten mevcuttur. Binaenaleyh bir kimsenin yeni satın aldığı cariyesine istibra (gebe olmadığına kanaat getirmek için bir âdet görünceye kadar ona yaklaşmaktan çekinme) den önce yaklaşması, hayz, nifas, oruçlu veya ihramlı iken zevcesine cinsi yakınlıkta bulunması gibidir. Mülk mevcud olmakla hayz ve nifashalinde eza, oruçlu veya ihramlı iken ibadeti ifsad bulunduğu için, bu hallerde cinsi yakınlıktan men edilmiştir.

«Satın alan için muhayyerlik olan cariyeye ilh...» Yani satın alan için muhayyerlik bulunan cariyeye satan kimse cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz.

Sarih «muhhayerlik satın alan için olursa» diye zikretti. Çünkü muhayyerlik satan için olup satan sattığı cariyesine cinsi yakınlıkta bulunursa, mülkü baki olduğu için kendisine evleviyetle zina haddi vurulmaz. Muhayyerlik satın alan için olduğundan satılan cariye satanın mülkünden tamamıyla çıkmış olmaz. Bahir.

Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse kendisi muhayyer olmak üzere cariyesini satıp da satın alan ona cinsi yakınlıkta bulunsa veya muhayyerlik satın alan için olmak üzere cariyesini satıp da ona cinsi yakınlıkta bulunsa, cinsi yakınlığın haram olduğunu bilsinler veya bitmesinler kendilerine zina haddi vurulmaz.

«Süt kızkardeşi olan cariyesine ilh...» Ben derim ki! mecusi olan cariyesine nikâhı altında bulunan karısının kızkardeşi olan cariyesine cinsi yakınlıkta bulunan kimseye de zina haddi vurulmaz. Çünkü mecusi olan cariyesiyle karısının kızkardeşi olan cariyesinin haram olmaları ebedi olmamakla beraber aynı zamanda onlara mâlikdir.

«Zevcesinin haram olmayacağını söyleyen vardır ilh...» Yani mürtedlik ve mürtedilikten sonra zikredilenlerle zevcenin zevcine haram olmayacağını söyleyen âlimler vardır. Mürtedliğe gelince nikâh bahsinde geçtiği üzere Belh âlimleri «zevcenin mürted olmasıyla firkat vâki olmaz» diye fetva vermişlerdir, imam Şafiî'ye göre; bir kadın üvey oğluyla zina ettiğinde kocasından boş olmadığı gibi bir erkek de kayınvalidesiyle veya üvey kızıyla zina ettiğinde karısı boş olmaz,

METİN

Mahalde olan şüphede had lâzım olmadığı gibi fiilde olan şüphede de cinsi yakınlıkta bulunan kimse bu cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannederse, had lâzım olmaz. Bu fiilde olan şüpheye «şüphe-i iştibah: Helâl olmasında şüphelenen Kimse hakkında olan şüphe» de denilir. Bu fena fiili irtikab eden kimseden haddin düşmesinde muteber olan, gerçekte her ne kadar bu kimse bu fena fiilin helâl olduğunu zannetmese bile «helâl olduğunu zannetim» diye dâva etmesine göredir. Bu fena fiili irtikab eden erkekle kadından her ikisi birden bu fena fiilin haram olduğunu bildiklerini ikrar etmedikçe yalnız birisi «helâl olduğunu zannettim» diye dâva etse, ikisine de zina haddi vurulmaz. Fiilde olan şüpheye misal; bir kimsenin her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın ana veya babasının cariyesine yahut bir anda üç talâkla boşamış olduğu zevcesine iddet içinde yahut zevcesinin cariyesine yahut efendisinin cariyesine cinsi yakınlıkta bulunmasıdır. Hudud bahsinin rivayetinde rehinolarak aldığı cariyeye cinsi yakınlıkta bulunsa muhtar olan kavle göre kendisine zina haddi vurulmaz. Zeylai.

Hidaye'de zikredilmiştir ki; rehin vermek için bir cariyeyi iâre alan kimse rehin olarak alan kimse gibidir.

Kira ile tutulan, gasbolunan cariyenin hükmü ilerde gelecektir. Lâyık olan bir kimseye vakfolunan cariye, rehin olarak verilen cariye gibidir ki. helâl olduğunu zannederek cinsi yakınlıkta bulunursa, zina haddi vurulmaz. Bir kimse mal karşılığında boşamış yahut esah olan kavil üzere hulû olunan karısına iddet içinde yahut âzâd etmiş olduğu ümm-i veledine iddet içinde cinsî yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz.

Mahalde olan şüphede cinsî yakınlıkta bulunan kimse «çocuğun nesebi bendendir» diye dâva ederse, neseb kendisinden sabit olur. Fiilde olan şüphede neseb kendisinde sabit olmaz. Çünkü bu tam zinadır. Ancak fiilde olan şüphe üç talâkla boşadığı zevcesi iki seneden az müddette doğurursa, çocuğun talâktan önce olmasına hamledilerek neseb cinsi yakınlıkta bulunan kimseden sabit olur. Eğer iki seneden ziyada müddette doğurursa, neseb ancak cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin «çocuk bendendir» diye davasıyla sabit olur. Nitekim bu bahsin tafsili nesebin sübutu babında geçmiştir.

Keza: Hulû olunan yahut mal Karşılığında boşanan ve iddet beklerken kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadının çocuğunun nesebi evleviyetle sabit olur. Ancak bunlarda talâkın üçten az olması lâzımdır. Bir kimsenin gerçekte zevcesi değilken kadınların «bu kadın senin zevcendir» demeleriyle kendisin zifaf olunan kadına onların haberlerine itimat ederek cinsi yakınlıkta bulunmasından hasıl olan çocuğun nesebi, cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin «bu çocuğun nesebi bendendir» diye davasıyla sabit olur. Bahır.

İZAH

«Fiilde olan şüphede de ilh...» Yani cinsi yakınlıkta olan şüphedir.Şöyle ki şüphe cinsi yakınlığın haram olmasındadır, yoksa kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadın da değildir. Çünkü fiilde olan şüphede kadının haram olması kesindir.

«Helâl olmasında şüphelenen kimse hakkında olan şüphe ilh...» Yani bir kimse cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannederse o işte şüphe etmiş olur. Bundan dolayı Fetih'te «şüphe, bir şeyin helâl veya haram olduğunda şüphe eden kimse hakkında tahakkuk eder. Çünkü helâl olduğunu ifade eden delil olmayınca delil olmayan şey delil zannedilmiştir. Meselâ: Bir kimsenin zevcesinin cariyesinin kendisine hizmet etmesi helâl olduğu için ona cinsi yakınlıkta bulunmanın da helâl olduğunu zannetmesidir. Helâl zannedilmesi mutlaka lâzımdır, helâl zannedilmezse, asla şüphe bulunmaz» diye zikredilmiştir.

«Bu cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannederse ilh...» Yani helâl olduğunu zannetmekşüphenin kendisidir. Çünkü bundan başka kendisiyle şüphe sabit olacak delil yoktur. Helâl olduğunu zannetmezse, asla şüphe bulunmaz. Fakat mahalde olan şüphe böyle değildir. Çünkü oradaki şüphe mahallin helâl olmasının delilinden ileri gelmektedir. Buna göre; mahalde olan şüphede helâl zannetmeye hacet yoktur. Bundan dolayı mahalli (kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadın) in helâl olduğunu zannetsin zannetmesin kendisine zina haddi vurulmaz.

«"Helâl olduğunu zannettim" diye dâva etmesine göredir ilh...» Yani zannın kendisine göre değildir. Çünkü her ne kadar cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannetse bile dâva etmediği takdirde kendisine zina haddi vurulur. Her ne kadar cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannetmese bite «helâl olduğunu zannettim» diye dâva ederse, kendisine zina haddi vurulmaz. Fakat gizli değildir ki; zan kalbe ait bir iş olup kaadı bunu ancak sahibinin dâva etmesiyle bilir. Kaadı, cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin helâl zannettiğini bilirse, ona zina haddi vurmaz. Bu da o kimsenin «helâl zannettim» diye dâva etmesi ve haber vermesi ile olur. İbn-i Kemal.

«Yalnız birisi «helâl olduğunu zannettim» diye dâvâ etse ikisine de zina haddi vurulmaz ilh...» Çünkü şüphe fena fiilde birisi tarafından bulununca zarureten diğerine de sirayet eder. Bunun için her ikisine de zina haddi vurulmaz. Bahır.

«Bir kimsenin her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın ana babasının cariyesine ilh...» Çünkü bir kimsenin, kendisiyle anası - babasının yahut zevcesinin yahut efendisinin arasında mallarından menfaatlanma ve cariyelerine hizmet ettirme yaygın olunca, cariyelerine cinsi yakınlığın da helâl olduğunu zannetmesi mümkündür.

Bir kimse, üç talâkla boşadığı zevcesi iddet beklerken nafaka vermesi vâcib ve kızkardeşiyle evlenmesi haram olduğundan dolayı ona cinsi yakınlığın helâl olduğunu zannedebilir.

Musannif «bir kimse helâl zannederek anasının veya babasının cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz» diye kayıtlamıştır. Çünkü Hâniyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse, babasının veya dedesinin zevcesine cinsi yakınlıkta bulunup her ne kadar «helâl zannettim» diye dâva etse bile kendisine zina haddi vurulur.

«Bir anda ilh...» Yani bir kimse, bir,söz ile zevcesini üç talâkla boşayıp sonra iddet içinde ona cinsi yakınlıkta bulunsa «helâl zannettim» diye dâva etmedikçe kendisine had vurulur. Keza; ayrı ayrı zamanlarda üç talâkla boşadığı zevcesine iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunsa, hüküm yine böyledir. Zira üç talâkla zevcesini boşayan kimsenin zevcesinin boş olmasında ihtilâf yoktur. Çünkü üçüncü talâktan sonra kadının kocasına helâl olmayacağını Kur'an-ı Kerim natıkdır. Buna flöre; üç talâkla boşanan kadının kocasına helâl olmadığında şüphe yoktur.

Birden yapılan üç talâkın Hz. Ömer (R.A.) zamanında üçünün de vukuuna hüküm edilip icmâ hasıl olduğu için üç talâkın vukuunu inkâr eden kimsenin sözüne itibar edilmez. Fakat Hidaye'nin nikâh bahsinde «bir kimse bir veya üç talâk-ı bainle boşamış olduğu zevcesine İddet içinde cinsi yakınlıkta bulunsa imam Muhammed'in talâk bahsinin işaretine göre; kendisine, zina haddi vurulmaz. Hudud bahsinin işaretine göre; kendisine zina haddi vurulması vâcib olur. Çünkü helâl olma hakkındaki mülk zail olup zina tahakkuk etmiştir» diye zikredilen mesele müşküldür.

Bahır'da talâk bahsinin işaretini bir lâfızda yapılan üç talâk üzerine hamletmekle ve hudud bahsinin ibaresini ayrı ayrı zamanlarda yapılan üç talâk üzerine hamletmekle araları bulunmuştur. Çünkü birden yapılan üç talâkın üçünün birden vâki olmasına Zâhiriyye karşı çıkmıştır. Yani mahalde şüphe nevinden olur da delil şüphesi bulunduğu için haram olduğuna inansa bile kendisine zina haddi vurulmaz.

Fakat Bahir sahibine, Halebî muhaşşisi «Fetih ve diğer fıkıh kitablarında birden yapılan üç talâkla boşanan kadına iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunmanın fiilde olan şüphe nevinden olduğu, icmâ münakit olduktan sonra ihtilafa itibar olmadığı ve işaretten ibareye muaraza edemiyeceği açık ve kesin olarak beyan edilmiştir» diye itiraz etmiştir.

Ben derim ki: Başka bir vecihle araları bulunabilir. Talâk bahsinin işareti kinayı lafzıyla yapılan baln talâka, hudud bahsinin ibaresi sarih lâfızla yapılan bain talâka hamledilerek ikisinin arasını bulmak mümkündür, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ bilir.

«Hudud bahsinin rivayetinde ilh...» Yani bir kimse kendisine rehin olarak verilen cariyeye. cinsi yakınlıkta bulunsa, zina haddi vurulmaz. İmam Muhammed (Rh.A.) hudud bahsinde bu meselenin «fiilde olan şüphe» meselelerinden olduğunu rehin bahsinde ise mahalde olan şüphe meselelerinden olduğunu zikretmiştir.

Bahır'da «velhasılı bir kimse kendisine rehin olarak verilen cariyeye helâl olduğunu zannederek cinsi yakınlıkta bulunursa, iki rivayetin ittifakıyla kendisine zina haddi vurulmaz. Eğer haram olduğunu bilerek cinsi yakınlıkta bulunursa ihtilaf vardır. Esah olan kavle göre; kendisine zina haddinin vurulması vâcib olur» diye zikredilmiştir.

Îzâh'da «helâl olduğunu zannetse bile kendisine haddin vurulmuş; vâcib olur» diye zikredilmesi bütün rivayetlere muhaliftir.

Dürrü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki: Kendi babında zikredilen bir hüküm başka bâbta zikredilen aynı hükümden evlâdır. Çünkü bir hükmün başka bâbta zikredilmesi sanki istıtrâd (asıl mevzudan olmayıp münasebetle beyan olunan hüküm) dır. Pederim bana böylece ifade etmiştir.

«Rehin vermek için bir cariyeyi iare alan kimse rehin olarak alan kimse gibidir ilh...» Meselâ: Bir kimse şu kadar dirhem karşılığında rehin olarak verse, sonra rehin olarak verilen şey rehin alanın yanında helak olsa rehin alan alacağını almış olur ve iare alan kimsenin iare veren kimseye borcu kadar ödemesi vâcib olur. Çünkü iare alan vermiş olduğu rehinle borcunu ödemiştir. Nitekim yerinde takrir edilmiştir. Buna göre; iare alan iare verene borcu kadar borçlanınca îare aldığı şeye mâlik olur da rehin alan gibi ofmuş olur.

«Hulû olunan karısına ilh...» Yani mal karşılığında hulû olunan karısına iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunma fiilde olan şüphe nevinden olur. Eğer mal karşılığında olmayan hulû olup iddet içinde zevcesine cinsi yakınlıkta bulunursa, bu cinsi yakınlık mahalde olan şüphe nevinden olur. Nehir.

«Mahalde olan şüphede cinsi yakınlıkta bulunan kimse «çocuğun nesebi bendendir» diye dâva ederse, neseb kendisinden sabit olur ilh...» Bu nesebin sabit olma meselesi dededen başkası hakkındadır. Meselâ: Dede, oğlu hayatta iken oğlunun oğlunun cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa dede babanın sağlığında torununun cariyesine mâlik olamayacağı için «çocuğun nesebi bendendir» diye dâva etmesiyle neseb kendisinden sabit olmaz. Evet, oğlunun oğlu kendisini tasdik ederse, çocuk âzâd olur. Çünkü çocuğun kendisinin amcası olduğunu iddia etmiştir. Nihaye'de «nesebi sabit olur» diye zikredilmesi yanlıştır. Nitekim Fetih'te bu mesele tam manâsıyla incelenmiştir.

«Çünkü bu tam zinadır ilh...» Çünkü fiilde olan şüphede mülk şüphesi yoktur. Belki helâl zannettiği için haddin düşmesi Allah-ü Teâlâ'nın bir fazlı ve keremidir ki cinsi yakınlıkta bulunan erkeğe raci olup kadına racî değildir. Çünkü kendisine cinsi yakınlıkta bulunulan kadının helâl olmadığında şüphe yoktur. Binaenaleyh bu cinsi yakınlıkla neseb sabit olmaz. Bundan dolayı bu cinsi yakınlıkla kadının iddet beklemesi lâzım 'değildir. Çünkü zinadan dolayı iddet yoktur. Fetih.

«Nitekim bu bahsin tafsili nesebin sübut babında geçmiştir ilh...» Yani üç talâkla boşanmış bir kadın iki sene sonra doğurduğunda zevci çocuğun nesebinin kendisinden olduğunu dâva ederse, nesebi sabit olur, dâva etmezse sâbit olmaz. H.

Ben derim ki; Bundan anlaşılan her ne kadar cinsi yakınlığın iddette olması lâzım gelse bile çocuk gerek iki seneden az müddette, gerekse iki seneden ziyadede doğsun zevç çocuğun nesebinin kendisinden olduğunu iddia ederse, nesebi sabit olur. Çünkü akid şüphesi mevcuttur. Eğer zevç dâva etmezse, çocuk iki seneden az müddette doğduğunda cinsi yakınlığın talâktan önce yapılmış olduğuna hamledilerek neseb sabit olur. Fetih.

«Cinsi yakınlıkta bulunmasından ilh...» Bu fiilde olan şüphedir. Zeylaî, bunu kabul etmiştir. Bahir sahibi de önce bunu kabul etmiştir. Bazıları «bu, mahalde olan şüphe nevindendir» demişlerdir.

Fetih'de «önce racih olan bunun mahalde olan şüphe nevinden olmasıdır. Çünkü kadınlarım «bu senin zevcendir» sözleri cinsi yakınlığı mubah kılan şer'i bir delildir. Zira muamelelerde bir kişinin sözü bite kabul edilir. Bundan dolayı bir cariye bir kimseye gelerek «efendim beni sana hediye olarak gönderdi» dese, o kimsenin ona cinsi yakınlıkta bulunması helâl olur» diye zikredilip sonra «hak olan bunun fiilde olan şüphe nevinden olmasıdır» denilmiştir.

METİN

Mahalde olan şüphede mutlak surette, fiilde olan şüphede helâl zannedildiğinde had olmadığı gibi İmam-ı Azam (R.A.)'a göre, nikâh akdinde olan şüphede de had yoktur. Meselâ: Bir kimse nikâhı ebedi haram olan bir kadınla evlenip ona cinsi yakınlıkta bulunsa, İmam-ı Azam'a göre; kendisine zina haddi vurulmaz. İmameyn (Rh.A.)'e göre; haram olduğunu bilirse, had vurulur. Hulâsa sahibi «fetva bu kavil üzeredir» demiştir. Fakat bütün şerhlerde tercih olunan İmam-ı Azam (Rh.A)'ın kavildir. Fetva bu kavil üzere evlâ olur. Allâme Kâasım, Tashihinde bunu açıklamıştır. Fakat Muzmarat'dan naklen Kuhistânî'de «fetva İmameyn (Rh.A.)'in kavli üzeredir» diye yazılıdır.

Fethü'l-Kadir'de «bu akidde olan şüphe, mahalde olan şüphe kabilindendir. Yukarda geçtiği gibi bunda da neseb sabit olur» diye yazıtıdır. Şahitsiz olarak akdedilen bir nikâhla cinsi yakınlıkta bulunma da akidde olan şüphe kabilinden olduğu için had vurulmaz.

Mücteba'da zikredilmiştir ki; bir kimse mahremini yahut başkasının nikâhlısını yahut iddet bekleyen bir kadını nikâh edip helâl zannıyla ona cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz. Fakat ta'zir olunur. Eğer haram olduğunu zannederek cinsi yakınlıkta bulunursa, İmam-ı Azam (Rh.A)'a göre; yine zina haddi vurulmaz. İmameyn (Rh.A.) ise buna muhaliftir. Bundan anlaşıldı ki. şüphenin üçe taksimi İmam-ı Azam (Rh.A)'ın kavlidir.

İZAH

«Nikâh akdinde olan şüphede de had yoktur ilh...» Yani bunda akid sureten bulunur. Fakat hakikatte bulunmaz. Çünkü yukarıda geçtiği üzere şüphe; sabit olmadığı halde sabite benzeyen şeydir. Kendisinde akid hakikaten bulunan şey, nikâh akdinde olan şüphenin tarifinden çıktı. Bundan dolayı Tatarhaniyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse nikâh veya satın alma mülkü ile mâlik olduğu fakat kendisine başka bir sebeble haram olan bir kadına cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine zina haddi vurulmaz. Meselâ: Hayızlı, nifaslı, ihramlı, farz orucunu tutan, şüphe ile cinsi yakınlıkta bulunulmuş kadına veya zihar yahut ilâ yaptığı kadına iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunsa, zina haddi vurulmaz. Keza; süt yahut musahare yahut mecusi yahut mürted yahut nikâhı altında kızkardeşi olması sebebiyle kendisine haram olan cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, her ne kadar haram olduğunu bilse bile kendisine had vurulmaz.

«Bir kimse, nikâhı ebedi haram olan ilh...» Musannif mahrem lâfzını mutlak olarak zikrettiği için neseb, süt ve musahare cihetinden mahremlere şâmil olmuştur. Buna göre, bir kimse neseb yahut süt yahut evlilik yoluyla nikâhı kendisine ebedi haram olan bir kadınla evlenip ona cinsi yakınlıkta bulunsa, imam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; zina haddi vurulmaz. İmameyn (Rh.A.)'e göre; haram olduğunu bilirse zina haddi icra edilir.

Bir kimse başkasının nikâhlısını yahut iddet bekleyen bir kadını yahut üç talâkla boşamış olduğu zevcesini yahut nikâhında bulunan hür zevcesi üzerine bir cariyeyi yahut bir mecusi kadını yahut efendisinden, izinsiz cariyeyi nikâh edip cinsi yakınlıkta bulunsa yahut bir köle efendisinden izinsiz evlenip cinsi yakınlıkta bulunsa yahut bir kimse bir akidde beş kadınla yahut iki kızkardeşle evlenip onlara cinsi yakınlıkta bulunsa, ittifakla zina haddi vurulmaz. Zina haddinin vurulmayacağı İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; açıktır. İmameyn (Rh.A.)'e göre; şüphe ebedi haram olanlarda bulunmaz. Bahir.

İbn-i Münzir gibi nakillerine ve tahrirlerine itimad edilen fukaha «İmameyn (Rh.A.)'e göre; bir kimse nikâhında dört kadın bulunup beşinci yahut mecusi yahut iddet bekleyen bir kadını nikâh edip cinsi yakınlıkta bulunsa, zina haddi vurulmaz. Ama nikâhı ebedi haram olan bir kadını nikâh edip cinsi yakınlıkta bulunursa, zina haddi vurulur» demişlerdir. Fethü'l-Kadir.

Bir kimse nikâhı helâl olmayan bir kadını nikâh edip cinsi yakınlıkta bulunsa, haram olduğunu bilse bile İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; had vurulmaz. Fakat şiddetli ta'zir edilir. İmameyn (Rh.A.)'e göre; nikâh ettiği kadın, nikâhı ebedi haram olan kadınlardan olup haram olduğunu bilirse, kendisine zina haddi vurulur. Kâfi.

«İmameyn (Rh.A.)'e göre; ilh...» Mahremini nikâh edip cinsi yakınlıkta bulunan kimseye İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; had vurulmaması, İmameyn (Rh.A.)'e göre; had vurulmasının sebebi; mahremin nikâha mahal olup olmamasındadır. İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; akid yapana bakılmaksızın kadın bizzat akde mahaldir. Çünkü kadın akidden maksud olan doğurmayı kabul ettiği için şüphe vaki olmuştur. İmameyn (Rh.A.)'e göre ise; kadın bu akid yapanın akdine mahal olmadığı için şüphe yoktur. Bu meselenin tamamı Fetih ile Nehir'dedir.

«Haram olduğunu bilirse ilh...» Eğer helâl olduğunu zannederse, ittifakla had vurulmaz. Fakat ta'zir edilir. Nitekim Zahiriyye ve diğer fıkıh kitablarında da böyle zikredilmiştir. Burada zikredilen meselelerden malum oldu ki; bir kimse zan yoluyla Allah-ü Teâlâ'nın haram kıldığı Şeyi helâl saysa kâfir olmaz, ancak haramı helâl itikad ederse, kâfir olur.

«Kuhistâni'de ilh...» Yani Muzmarat'tan naklen Kuhistânî'de zikredilmiştir ki; bir kimse mahremi ite evlenip cinsi yakınlıkta bulunsa, İmameyn (Rh.A.)'e göre; zina haddi vurulur. Fetva da bunun üzerinedir. Bu, bütün şerhlerde zikredilen üzerine mukaddemdir.

Hulâsa'dan naklen Fetih'de de «fetva imameyn (Rh.A.)'in kavil üzerinedir» diye zikredilipşöyle tevcih edilmiştir: Şüphe bir bakıma helâl olmayı iktiza eder. Halbuki bunun hiç bir bakımdan helâl olması sabit değildir. Eğer bir bakıma helâl olması sabit olsaydı, iddet ve neseb vâcib olurdu. Sonra bazı meşayıhın iddet ve nesebin vâcib olduğunu kabul etmeleriyle bu da defedilmiştir. Bir bakıma helâl olmadığı için iddet ve nesebin vâcib olmadığı teslim edilse bile şüphe, bir bakıma helâl olmayı iktiza etmez. Çünkü şüphe sabit olmadığı halde sabite benzeyen şeydir. Bir bakıma şüphe bulunan bir şeyin sabit olması lâzım değildir, Görmezmisin ki; İmam-ı Azam (Rh.A.) en şiddetli ta'ziri ilzam etmiştir. Fakat haddi isbat etmemiştir. Bundan malum oldu ki; bu, tam bir zinadır. Lâkin kendisinde şüphe vardır. Bundan dolayı neseb sabit olmaz. Hasılı mahrem kadınların hiç bir bakıma helâl olmaması tam zina olduğu içindir. Bu yüzden neseb ve iddet sabit olmaz. Bundan haddi defeden şüpheninde olmaması lâzım gelmez. Gizli değildir ki; bunda İmam-ı Azam'ın kavlini tercih vardır.

«Bundan anlaşıldı ki; şüphenin üçe taksimi ilh...» Eğer sarih şüphenin hüküm bakımından taksimini murad etmişse, bu, üç imamımıza göre de; iki kısımdır. Çünkü akid şüphesinin hükmü imam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; mahal şüphesinin hükmüdür. İmameyn (Rh.A.)'e göre; fiil şüphesinin hükmüdür. Eğer sarih şüphenin mânâ bakımından taksimini murad etmişse, yine bu da ikidir. Zira akid şüphesinden bazısı üç talâktan iddet bekleyen kadına iddet içinde cinsi yakınlıkta bulunma gibi fiil şüphesindendir. Nitekim bunu Nehir sahibi nesebin sabit olması babında tasrih etmiştir. Akid şüphesinden bazısı metnin meselesi gibi mahal şüphesindendir.

METİN

Bir kimse kardeşi, amcası gibi vilâdetin maadası karabetle mahremlerinin cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, had vurulur. Çünkü aralarında malları teklifsiz olarak yaygın olmadığı tein «ben helâl zannettim» demesine itibar edilmez.

Bir kimse ister âmâ olsun yatağında bulduğu bir kadına zevcesi zannederek cinsi yakınlıkta bulunsa, hakkında had lâzım gelir. Çünkü sormakla bilmesi mümkündür. Ancak o kimse kadını cinsi yakınlığa davet ettiğinde «ben senin zevcenim» veya zevcesinin ismiyle «ben filâneyim» diyerek icabet edip o da kendisine cinsi yakınlıkta bulunursa, kadının bu şekilde haber vermesi şer'i bir delil sayılacağı için Kendisine zina haddi vurulmaz. Ancak kadın fiiliyle veya ismini söylemeksizin yalnız «evet» lafzıyla icabet ederse, kendisine zina haddi vurulur.

Müstemen (pasaportlu) bir harbî (kâfir) zimmîye (islâm devleti tebaasından olan hıristiyan veya yahudilerden) olan bir kadına zina etse yahut bir zimmî müstemen olan harbîyye bir kadına zina etse zimmîyye kadın ile zimmî olan erkeğe zina haddi vurulur, fakat harbî olanerkekle harbîyye olan kadına had vurulmaz. Imam-ı Azam'a göre; bu hususta asıl ve kaide; kazf haddinden başka Allah hadlerinden hiç birisinin müste'men üzerine ikame ve icra olunmamasıdır.

Bir kimse hayvana cinsi yakınlıkta bulunsa, kendisine had vurulmaz, fakat tazir edilir. Hayvan kesilip sonra yakılır. Diri veya ölü olarak hayvandan menfaatlanmak mekrûhdur. Mücteba.

Nehir'de zikredilmiştir ki; mendup olarak hayvan sahibi cinsi yakınlıkta bulunan kimseye hayvanı kıymetiyle vermekle emrolunur, sonra hayvan kesilip, yakılır. Çünkü fukaha «hayvan kıymetiyle ödenir» demişlerdir.

Bir kimse zevcesi olacak kadını görmeden evlenip, kadınlar «bu senin zevcendir» diye başka bir kadını zifafa sokup o da ona cinsi yakınlıkta bulunsa kendisine had vurulmaz, fakat üzerine kadının mehri lâzım olur. Böyle bir meselede Hz. Ömer (R.A.) mehr-i misille vs iddetle hükmetmiştir. Kendisine ancak kadınların muttali olup, onların sözleriyle amel olunan şeylerde bir kimsenin haber vermesi kifayet eder.

İZAH

«Vilâdetin maadası ilh...» Yani usul (babası ne kadar yukarı çıkarsa çıksın dedesi) veya fürû (oğulları ne kadar aşağı inerse insin torunları) cihetinden akraba olmayan akrabalardır. Çünkü bir kimse fürû cihetinden akrabasının cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, hakkında had lâzım gelmez. Fakat yukarda geçtiği üzere usul cihetinden akrabasının cariyesine helâl zannederek cinsi yakınlıkta bulunduğu takdirde kendisine had lâzım gelmez.

«Kendi yatağında bulduğu ilh...» Yani bir kimse karanlık bir gecede yatağında bulduğu bir kadına cinsi yakınlıkta bulunsa, hakkında had lâzım gelir. Gündüzleyin yatağında bulduğu bir kadına cinsi yakınlıkta bulunan bir kimseye had evleviyetle lâzım olur. Haniyye.

«Ancak o kimse kadını cinsi yakınlığa davet ettiğinde ilh...» Yani âmâ olan davet ettiğindedir. yoksa gören kimse davet ettiğinde değil. Nitekim Haniyye'de böyle zikredilmiştir. Zeylaî ile Fetih'in ibaresinin zahiri de böyledir.

Zahiriyye'de zikredilmiştir ki; bir .kimse karanlık bir gecede odasında bulmuş olduğu bir kadına cinsi yakınlıkta bulunup «zevcem zannetim» diye iddia etse, hakkında had lâzım gelmez. Gündüzleyin odasında bulduğu bir kadına cinsi yakınlıkta bulunup «zevcem zannetim» diye iddia etse, kendisine had vurulur.

Hâvî'de zikredilmiştir ki; İmam Züfer, İmam-ı Azam'dan «bir kimse, yatak odasında veya odasında bulmuş olduğu bir kadına cinsi yakınlıkta bulunup «zevcem zannetim» diye iddia etse, gündüzleyin olursa had vurulur, geceleyin olursa had vurulmaz» diye rivayet etmiştir.

Yakub ise, İmam-ı Azam'dan «geceleyin olsa da gündüzleyin olsa da had lâzım gelir» diyerivayet etmiştir.

Ebu'l-Leys «İmam Züfer'in rivayeti alınır» demiştir.

Ben derim ki: Bunun muktezası geceleyin olsun, gündüzleyin olsun âmâ üzerine had lâzım gelmez.

«Harbî olan erkekle ilh...» Yani müstemen bir harbî, zimmîye olan bir kadına zina ettiğinde İmam Ebû Yusuf'a göre hem kadına hem de erkeğe zina haddi vurulur.

İmam Muhammed «hiç birine had vurulmaz, ancak zimmî bir erkek müste'men olan bir kadına zina ettiğinde İmam Azam'ın kavli gibi yalnız zimmî olan erkeğe had vurulur» demiştir.

Velhasıl; zina eden erkekle kadından her ikisi de ya müslüman yahut zimmî yahut müstemen yahut erkek müslüman, kadın zimmîye veya müstemene yahut aksi yani kadın müslüman, erkek müstemen veya zimmî yahut erkek zimmî, kadın müstemene yahut aksi yani kadın zimmîye erkek müstemen olursa, İmam-ı Azam (Rh.A)'a göre, bu suretlerde müste'menler hariç diğerlerine had vurulur. Bahır.

«Hayvan kesilip sonra yakılır ilh...» Hayvanın yakılıp kesilmesi, hadisenin kapanması bu hayvan yüzünden o kimsenin ayıplanmaması içindir. Yoksa bu hayvanın mutlaka kesilmesi vâcib değildir. Nitekim Hidaye ve diğer fıkıh kitablarında böyle zikredilmiştir. Kesilip yakılması hayvan, eti yenilmeyen hayvanlardan olduğuna göredir. Eğer bu hayvan eti helâl olan hayvanlardan ise, kesildiği zaman etini yemek İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; caizdir, imameyn (Rh.A.)'e göre; bu et mutlaka yakılmalıdır. Bu hayvan başkasına ait ise kendisinden kıymeti ile satın alınıp kesilmesi mendupdur. Zeylaî. Nehir. Hayvan sahibi hayvanını satmak üzere cebrolunmaz. Bahır.

TENBİH: Bir kadın kendisini bir maymuna kullandırsa, bu kadının hükmü hayvana cinsi yakınlıkta bulunan erkeğin hükmü gibidir. Yani kadına zina haddi vurulmaz, fakat tazir edilir. Dedikodunun kesilip hadisenin kapanması için maymun kesilir.

«Üzerine kadının mehri lâzım olur ilh...» Yani mehir kadının olur; nitekim Hz. Ali (R. A.) mehri kadın için hükmetmiştir, muhtar olan da budur. Çünkü cinsi yakınlık kadın üzerine cinayet gibidir. Mehir beytülmalın olmaz. Nitekim Hz. Ömer (R.A.) mehri beytülmâl için hükmetmiştir. Sanki Hz. Ömer (R.A.) mehri şeriatın hakkı olarak haddin karşılığı kılmıştır. Tamamı Zeylaî'dedir.

«Böyle bir meselede Hz. Ömer (R.A.) mehr-i misille ve iddetle hükmetmiştir ilh...» Dürer'de de böyle zikredilmiştir. Fakat hükmeden Hz. Ömer (R A) değil, Hz. Ali (K.V.)'dir.

Azmiyye'de «bu meseleyi Hz. Ömer (R.A.)'e nisbet etmek açık bir sehivdir» denilmiştir.

METİN

Dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimseye İmam-ı Azam (R.A.)'a göre; zina haddi vurulmaz, fakat tazir edilir, imameyn'e göre; zina haddi vurulur. Eğer bir kimse kölesine yahut cariyesine yahut zevcesine dübürden cinsi yakınlıkta bulunursa, ittifakla had vurulmaz, fakat tazir olunur. Bunlardan başkasına dübüründen cinsi yakınlıkta bulunursa, İmameyn (Rh.A)'e göre; zina haddi vurulur.

Dürer'de «ateşte yakmak, üzerine duvar yıkmak, yüksek bir yerden taşla beraber yüzüstü bırakmak gibi helak edici şeylerle cezalandırılır» diye zikredilmiştir.

Hâvî'de zikredilmiştir ki; tazirde esah olan celddir.

Fetih'de tazir olunup ölünceye kadar veya tevbe edinceye kadar hapsolunur» denilmiştir.

Bir kimse livâta (dübürden cinsi yakınlıkta bulunma)yi âdet edinirse, veliyyü'l-emir onu siyaseten öldürür.

Şarih der ki: Bahır'dan naklen Nehir'de zikredilmiştir ki; «livâtayı âdet edineni, veliyyü'l-emir siyaseten öldürür» diye kayıtlamakda kaadının siyasetle hükmedemiyeceğini ifade etmek vardır. Halbuki Muînü'l-Hükkâm'da «kaadının bazı yerde siyaset icrası vardır» diye tasrih edilmiştir.

FER'İ MESELE: Cevhere'de zikredilmiştir ki; istimna bi'l yed (oturbir çekme) haramdır. Bunu yapan kimse tazir olunur. Bir kimse zevcesine yahut cariyesine kendisinin tenasül uzvuyla oynamasına izin verip hatta onun tahrikiyle boşansa, mekruh olur. Fakat had ve tazir lâzım gelmez. Sahih kavle göre cennette livâta olmayacaktır. Çünkü Allah-ü Teâlâ onun çirkin olduğunu beyan edip ve ona habîs ismini vermiştir. Cennet ise habis olan şeylerden münezzehtir. Fetih.

Eşbah'da zikredilmiştir ki; livâtanın haram olması aklîdir. Binaenaleyh bu cennette bulunmaz. Bazıları «livâtanın haram olması semidir, cennette bulunur» demişlerdir. Bazıları «Allah-ü Teâlâ belden yukarısı erkek, belden aşağısı kadın gibi bir nevi mahlûk yaratır» demişlerdir. Fakat esah olan birinci kavildir.

Bahır'da zikredilmiştir ki; livâtanın haram olması, zinanın haram olmasından daha şiddetlidir, çünkü livâta hem aklen, hem şer'an hem de tab'an haramdır. Zina ise tab'an haram değildir. Çünkü zinanın haram olması evlenme ve satın alma ile zail olur. Livâtanın haram olması ise ebedidir.

İmam-ı Azam'a göre livâtada, haddin olmaması hafif olduğu tein değildir, bilâkis pek büyük günâh olduğu içindir. Çünkü bir kavle göre «had» günâhları temizleyicidir.

Müctebâ'da zikredilmiştir ki; livâtayı helâl gören kimse cumhûr-i ulemâya göre; kâfir olur.

İZAH

«İmameyn (R.A.)'e göre ilh...» Yani dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimseye İmameyn(Rh.A.)'e göre; zina haddi vurulur. Bu kimse, muhsan değil ise celd vurulur. Muhsan ise recmedilir. Nehir.

«Dürer'de «ateşte yakmak» ilh...» Yani «imam-ı Azam'a göre; dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimse bu cezalardan biriyle ta'zir edilir» diye Dürer'de zikredilmiştir. Nehir sahibi, Dürer sahibine «bu habîs fiili âdet edinen kimsenin cezası yalnız bunlardan ibaret değildir» diye itiraz etmiştir. Çünkü Ziyâdat'da zikredilmiştir ki; habîs fiili âdet edinen kimse hakkında verilecek ceza veliyyü'l-emr'in re'yine bırakılmış olup dilerse, onu öldürür dilerse döver, dilerse hapseder.

Eşbah'ta zikredilmiştir ki; İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimseye zina haddi vurulmaz. Ancak bu habîs fiili, tekrar yaparsa, müftâbih olan kavle göre; öldürülür.

«Havî'de zikredilmiştir ki; ilh...» Hâvî'l-Kudsî'nin ibaresi şöyledir: Dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimseye tatbik edilecek tazir hususunda; fukaha'dan bazıları «celd vurulur», bazıları «yüksek bir yerden atılır», bazıları «kokmuş bir yere hapsedilir» demişlerdir. Daha başka cezalar verileceğini söyleyenler de vardır. Yalnız hadım edilmez ve tenasül uzvu kesilmez. Ta'zirde esah olan, celd yapılmasıdır.

«İstimna bi'l-yed ilh...» Yani keyfi olarak şehvetini getirmek için el ile menisini getirmek haramdır. Ama şehveti kendisine galebe çalıp zevcesi veya cariyesi bulunmazsa, şehvetini teskin için bunu yaptığında günahkâr olmayacağı ümid edilir.

Ebu'l-Leys «böyle bir kimse zina edeceğinden korkarsa, el ile menisini getirerek şehvetini teskin etmesi vâcib olur» demiştir.

«Cennette livâta olmayacaktır ilh...» Süyutî, İbn-i Akîl-i Hanbelî'den nakletmiştir: Mutezile olan Ebû Ali bin Velid ile Gazneli Ebû Yusuf arasında livâta hususunda şöyle bir konuşma geçmiştir. Ebû Ali bin Velid:

«- Cennet'te fesadlık olmadığı için livâtanın lezzetten kılınmasına bir mâni yoktur. Livâtanın dünyada men edilmesinin sebebi; neslin kesilmesi ve eza mahalli olduğu içindir. Cennette ise bunlar yoktur. Nitekim bundan dolayı şarap cennette mubah kılınmıştır. Çünkü orada sarhoşluk, arbede ve aklın zail olması yoktur. Bunun için şarabla lezzet almaktan men olunmamıştır» demiş. Gazneli Ebû Yusuf cevaben:

«- Erkeklere meyletmek âhettir. Bu, haddi zatında çok çirkin bir fiildir. Çünkü dübür cinsi yakınlık için yaratılmamıştır. Bundan dolayı, livâta hiç bir şeriatta mubah kılınmamıştır. Şarap ise böyle değildir. Dübür, pislik yeridir. Cennet ise bütün âhetlerden uzaktır» demiştir: Ebû bin Velid ona :

«- Âhet, ezayı bulaştırmaktır. Bu takdirde yalnız lezzet alma bâki kalmıştır» diye cevapvermiştir. '

«Livâtanın haram olması aklidir ilh...» Yani livâtanın haram olduğuna dair her ne kadar şeriat vârid olmasa bile zulüm ve küfür gibi çirkin olduğu akıl ile bilinir. Çünkü bizim mezhebimize göre hiçbir şey akıl ile haram olmaz, yani bir şeyin haram olduğuna akıl hüküm veremez. Bir şeyin haram olduğuna hüküm vermek ancak Allah'a mahsustur. Fakat akıl emredilen şeylerin bazısının güzel olduğunu, yasak edilen şeylerin bazısının çirkin olduğunu idrak eder de şeriat buna uygun olarak hükmedip güzel olanı emr, çirkin olanı nehyeder.

Mutezileye göre, bir şeyin vâcib veya haram olduğuna dair her ne kadar şeriat vârid olmasa bile aklen güzel olan vâcib olur, aklen çirkin olan haram olur. Onlara göre birşeyin güzel veya çirkin olduğunu isbat eden akıldır.

Biz Mâtürtdi'lere göre, bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu isbat eden şeriattır, akıl ise şeriattan önce güzellik ve çirkinliği idrak etmek için bir âlettir.

Eşarilere göre, şeriattan önce aklın payı yoktur, belki akıl şeriata tabidir. Binaenaleyh şeriatın emrettiği şeyin akıl ile güzel olduğu nehyettiği şeyinde akıl ile çirkin olduğu bilinir. Bu meselenin bahsinin tamamı Usûl kitablarında ve bizim Şerhi Menar üzerine olan haşiyemizdedir.

«Livâtanm haram olması semidir ilh...» Yani semi delil vârid olmadan önce livâtanın çirkin olduğunu akıl tek başına anlayamaz.

«Fakat esah olan birinci kavildir ilh...» Yani cennette livâtanın bulunmamasıdır.

«Livâtayı helâl gören kimse cumhûr-i ulemaya göre kâfir olur ilh...» Sarih hayız bahsinde «hayalı kadına cinsi yakınlıkta bulunmayı ve dübürden, cinsi yakınlıkta bulunmayı helâl gören kimsenin kâfir olmasında ihtilâf olduğunu beyân etmiş sonra Siraciyye'den naklen Tatarhaniyye'de zikredilenle ihtilâfın arasını bulmuştur. Şöyle ki; fukahanın kâfir olmaz kavilleri kölesine yahut cariyesine yahut zevcesine livâtayı helâl gören kimse hakkındadır fakat bunlara livâtada bulunmak haramdır.

Şürünbülâlî'de «fasıkların bunu helâl zannedip cüret ve şerçte etmemeleri için bu mesele öğrenilir, fakat öğretilmez» diye zikredilmiştir. Fukahanın kâfir olur kavilleri kölesi, cariyesi ve zevcesinden başkasına livâtayı helâl gören kimse hakkındadır.

TETİMME: Livâta için başka hükümler de vardır: Livâta ile mehir vâcib olmaz, fasid nikâhta iddet lâzım olmaz, hülle sabit olmaz, ricat sabit olmaz, ekseri ulemaya göre musahere hürmeti sabit olmaz. Bir rivayete göre ramazanda keffâret sabit olmaz, bununla kazfedene had vurulmaz, imameyne göre vurulur, bununla Han okunmaz, İmameyne göre; okunur. Bahir. Bu Müctebâ'dan alınmıştır. Sirac'dan naklen Şürünbülâlî'de livâta üzerine adil iki kimsenin şehadeti kafi olup dört kişinin şehadeti şart değildir. İmameyne göre; şarttır.

METİN

Bir kimse dar-ı harp yahut İslâm hükümdarına karşı azgınların bulunduğu yerde zina etse, kendisine had vurulmaz. Ancak had vurmaya velayeti olan bir kumandanın askerinde zina ederse kendisine had vurulur. Hidaye.

Çocuk ve deli gibi mükellef olmayan kimsenin mükellef olan kadınla zinasında erkeğe de, kadına da had vurulmaz. Aksi ki; yani mükellef olan bir kimsenin çocuk veya deli gibi mükellef olmayan kadına zinasında yalnız erkeğe had vurulur. Bir kimse zina etmek için kiraladığı bir kadına cinsi yakınlıkta bulunsa, İmam-ı. Azam (Rh.A.)'a göre; her ikisine de zina haddi vurulmaz. Fakat en ağır şekilde tazir olunurlar. Hak olan; hizmet için kiralanan kadınla zinada had vâcib olduğu gibi, bunda da vâcib olmasıdır. Bu, İmameyn (Rh. Aleyhima)'in kavilleridir. Fetih.

Bir erkekle kadına zorla zina yaptırılsa, her ikisine de had vurulmaz. Zina eden erkekle kadından birisi zina ettiklerini ikrar edip diğeri zinayı inkâr etse, şüphe bulunduğu için her ikisine de had vurulmaz. Keza: Erkek cinsi yakınlıkta bulunduğu kadını «ben satın gidim» dese kadın her ne kadar hür de olsa zina haddi düşer. Müctebâ.

Başkasının cariyesini zinayla öldüren kimseye zinası için had, öldürdüğü için cariyenin kıymeti vâcib olur. Zinâsıyla cariyenin gözünü kör etse kendisine cariyenin kıymetini ödemek lâzım olur ve kör ettiği göze mâlik olmakla şüphe îrâs ettiği için kendisinden had düşer. Hidaye. Eğer zinâsıyla cariyenin terciyle dübürü arasında olan perdeyi yırtıp iki deliğini birleştirse bunun tafsili musannıf şerhindedir.

Bir kimse bir cariyeyi önce gasbedip sonra ona zina etse, daha sonra onun kıymetini ödese, ittifakla kendisine zina haddi vurulmaz. Fakat cariyeye önce zina edip sonra onu gasbetse, daha sonra onun kıymetini ödese, kendisine had vurulur. Nitekim bir kimse bir hür kadınla zina edip sonra bununla evlense, ittifakla kendisine had vurulur. Fetih.

Kendinin üstünde âmiri bulunmayan halife kısas ve mal ile muahaza olunur. Çünkü bunlar kul hakkı oldukları için.hak sahibi, ya halifenin ona bizzat imkân vermesiyle veya müslümanların kuvvetiyle hakkını alır. Bununla malum oldu ki kısas ve malı almak için hüküm şart değildir. Hüküm ancak suçlunun imkân vermesi için şarttır. Fetih.

Halifeye had vurulmaz. Allah hakkı galib olduğu için kazf haddi de vurulmaz. Çünkü hadleri yerine getirmek halifeye bırakılmıştır ve kendinin üstünde hiç bir kimsenin velayeti yoktur. Fakat bir beldenin emirine halifenin emriyle had vurulur.

İZAH

«Ancak had vurmaya velayeti olan bir kumandanın ordusunda zina ederse/kendisine had vurulur ilh...» Eğer had vurmaya velayeti olan kumandanın ordusundan ayrılıp dar-ı harbegirip orada zina ettikten sonra orduya dönerse, yahut bir bölük kumandanıyla, yahut ordu kumandanıyla beraber yahut tacir yahut esir olarak dar-ı harbe girip orada zina ederse kendisine had vurulmaz, eğer had vurmaya velayeti olan bir kumandanın ordusunda zina ederse, kendisine had vurulur. Fakat had vurmaya velayeti olmayan bir kumandanın Ordusu veya bölüğünde zina eden kimseye had vurulmaz. Çünkü bu kumandanlara harbin tedbiri verilmiştir, had vurma velayeti verilmemiştir, İslâm hükümdarının velayeti orada geçerli değildir. Fetih.

«Erkeğe de, kadına da had vurulmaz ilh...» Çünkü zinada erkeğin fiili asıldır. Kadının fiili ise erkeğe tâbidir. Asıla had vurulmayınca, tabiye de vurulmaz. Bu mükellef olmayan çocuk veya deli üzerine ukr (mehir) da lâzım olmaz. Ukr lâzım olmuş olsa, çocuğun veya delinin velisi verdikleri mehri kadından geri alırlar. Çünkü bu çirkin fiili çocuk veya deliye kadın yaptırmıştır. Fakat bir erkek çocuk bir kız çocuğuna zina etse yahut erkek çocuk zorla mükellef olan bir kadına zina etse. erkek çocuk üzerine ukr lâzım olur. Nehir, Fetih.

«Bir erkekle, kadına zorla zina yaptırılsa, her ikisine de had vurulmaz ilh...» İmam-ı Azam (Rh.A.) önce «erkeğin tenasül uzvunun intişarı razı olmasının alâmeti olduğu için erkeğe had vurulur» diyordu. Sonra bu kavlinden dönüp «erkeğe de had vurulmaz» demiştir. Fakat kadına ittifakla had vurulmaz. Zorla zina yaptıran ister sultan, ister başkası olsun erkekle kadına haddin vurulmamasında müsavidir. Bu, İmameyn (Rh.A.)'in kavlidir. Fetva da bunun üzerinedir.

Razı olan bir kadına, bir erkek zorla zina ettirilse, erkek üzerine had vâcib olmaz. Fakat kadın üzerine had vâcib olur.

«Zina eden erkekle kadından birisi zina ettiklerini ikrar edip diğeri zinayı inkâr etse ilh...» Zina eden kadın ile erkekten birisi ayrı ayrı dört meclisde dört defa zina ettiklerini ikrar edip diğeri ise gerek nikâhlı olduklarını iddia etsin, gerek iddia etmesin zinayı inkâr ederse, ikisine de had- vurulmaz. Çünkü inkâr edene haddin vurulmaması» zinanın olmadığını isbat eden delil bulunduğu içindir. Binaenaleyh bu delil ikrar eden hakkında da şüphe îrâs etmiştir. Zira zina ancak iki kişinin yaptığı bir fiildir. Bu takdirde, zina fiilinde şüphe bulununca iki tarafa do sirayet eder. Çünkü zinayı ikrar eden mutlak surette zinayı ikrar etmeyip bilâkis şeriatın haddi kendisinden defettiği kimse hakkında «zina etti» diye ikrarda bulunmuştur. Hatta bir kimse mutlak olarak «ben zina ettim» diye ayrı ayrı dört mecliste ikrar etse, kendisine zina haddi vurulur. Bu hulasa olarak Fetih'den alınmıştır.

Ben derim ki: Bu izahtan anlaşılan, diğerinin sükût etmesi inkâr yerine geçmez.

TEMBİH: Haddin düştüğü yerde her ne kadar zinayı kadın ikrar edip erkek nikâhlı olduklarını dâva etse bile kadın için mehir vâcib olur. Çünkü had düşünce şer'an kadın tekzib edilmişolur. Eğer kadın zinayı inkâr edip nikâhlı olduklarını da iddia etmeyip erkek üzerinde kazf dâvasında bulunsa, erkeğe kazf haddi vurulur. Fakat zina haddi vurulmaz. Tamamı Fetih'dedir.

«Erkek cinsi yakınlıkta bulunduğu kadını «ben satın aldım» dese kadın her ne kadar hür de olsa zina haddi düşer ilh...» Çünkü mülk dâva edilen yerde zina ikrar edilmiş olmaz.

Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde zikredilmiştir ki: Bir kimse bir cariyeyle zina edip sonra o cariyeyi fasid olarak satın aldığını yahut satışta satanın muhayyer olduğunu yahut kendisine cariyenin sadaka veya hibe olarak verildiğini dâva edip cariyenin sahibi de onu tekzib etse, bu kimsenin şahidi de bulunmasa kendisine had vurulmaz.

Tahavi şerhinden naklen Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki: Dört erkek bir kimsenin zina ettiğine şehadet edip zinayı isbat etseler sonra o kimse «ben o kadını zevcem zannettim» diye şüphe dâvasında bulunsa kendisinden had düşmez. Fakat o kimse «o kadın benim zevcemdir» yahut «o kadın benim cariyemdir» dese, kendisine zina haddi, şahitlere de kazf haddi vurulmaz.

Bahır'da zikredilmiştir ki: O kimse «o kadın benim zevcemdir» diye dâva etse her ne kadar o kadın başkasının zevcesi olsa bile o kimseye had vurulmaz. «Şüphe bulunduğu için şahit getir» diye teklif de olunmaz. Nitekim hırsız çalmış olduğu şeyi kendisinin mülkü olduğunu dâva etse, mücerred davasıyla hırsızlık haddi kendisinden düşer. Bu mesele önceki bâbta metin olarak geçmiştir.

Ben derim ki: «Ben o kadını zevcem zannettim» ifadesiyle «o kadın benim zevcemdir» ifadesi arasındaki fark birinci ifadesiyle kadının yabancı olduğunu ikrar etmesidir. Buna göre yabancı bir kadınla zina ettiğini ikrar etmiş olur. Fakat ikinci ifadesiyle kesin olarak o kadının zevcesi olduğunu söylemiş ve fiilinin zina olmadığını iddia etmiştir. Bu suretlerde neseb sabit olmaz.

«Zinası için had, öldürdüğü için cariyenin kıymeti vâcib olur ilh...» Çünkü bunlar ayrı ayrı iki tane cinayettir. Bu İmam-ı Azam'la İmam Muhammed (Rh. Aleyhima)'e göredir, imam Ebû Yusuf (Rh.A)'a göre; cariyenin kıymeti lâzım olup had lâzım olmaz. Çünkü zina ölüme muttasıl olduğu için zina olarak baki kalmamıştır.

«Eğer zinâsıyla cariyenin terciyle dübürü arasında olan perdeyi yırtıp iki deliğini birleştirse, bunun tafsili musannif şerhindedir ilh...» Yani bir kimse büyük bir cariyeye rızasıyla zina edip bu zinâsıyla cariyenin ferciyle dübürü arasında olan perdeyi yırtıp iki deliğini birleştirse ve bu çirkin fiilinin bir şüphe neticesinde olduğunu da dâva etmese her ikisine de had vurulur. Bu çirkin fiile cariye razı olduğu için o kimse üzerine ukr da lâzım gelmez. Had vâcib olduğu için mehir de lâzım gelmez. Eğer bu çirkin fiilin bir şüphe eseri olarak vâki olduğunu dâvaetse had lâzım gelmez. O kimse üzerine ukr vâcib olur. Eğer cariyeye zorla zina edip şüphe eseri olarak bu çirkin fiilin vâki olduğunu iddia etmezse, erkeğe had lâzım olur mehir lâzım olmaz. Cariye bevlini tutabilirse diyetin üçte biri lâzım gelir, bevlini tutamazsa tamamen menfaat cinsi fevt olduğu için diyetinin hepsini öder.. Eğer bu çirkin fiilin bir şüphe eseri olarak vâki olduğunu iddia ederse, zahir rivayete göre; kendisine had vurulmaz. Cariye bevlini tutarsa, diyetin üçte biriyle, mehir vâcib olur. Bevlini tutamazsa, diyetin hepsi vâcib olur, mehir lâzım olmaz. İmam Muhammed (Rh.A.) buna muhaliftir.

Eğer o kimse küçük bir cariyeye zina edip bu zinâsıyla ferciyle dübürü arasında olan perdeyi yırtıp iki deliğini birleştirse, küçük cariye misline zina edilen kabilden olduğu takdirde büyük cariye gibidir. Ancak rızasıyla erş (sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i bir diyet) in düşmesi hakkında büyük cariye gibi değildir. Eğer küçük cariye misline zina edilen kabilden olmazsa, o kimseye had lâzım olmaz. Cariye bevlini tutarsa, o kimseye diyetin üçte biriyle tam mehir lâzım olur. Eğer bevlini tutamazsa, diyetin hepsi lâzım olur, mehir lâzım olmaz. Çünkü parçanın ödenmesi bütünün ödenmesinde dahildir. Nitekim bir kimse bir şahsın parmağını kesse, sonra parmağı iyi olmadan elini kesse parmağın diyeti elde dahil olduğu için elin diyeti lâzım olur.

«İttifakla kendisine zina haddi vurulmaz ilh...» Çünkü cariyenin kıymetini ödemekle ona mâlik olduğu için menfaat mülkünde şüphe îrâs etmiştir.

Cevhere'de zikredilmiştir ki; bir kimse bir cariyeyi gasbedip ona zina edip zinâsıyla cariyeyi öldürse yahut hür olan dul bir kadını gasbedip ona zina etse ve zinâsıyla hür kadını öldürse, İmam-ı Azam'a göre o kimseye iki surette de zina haddiyle cariyenin kıymeti veya hür olan kadının diyeti lâzım olur. Hür olan kadına gelince bunda işkâl yoktur. Çünkü hür olan kadına diyeti verilmekle mâlik olunmaz. Cariyeye gelince kıymetini ödemekle mâlik olunur. Ancak kıymetini ödemek öldükten sonra vâcib olur. Ölüye mâlik olmak sahih değildir.

«Bir kimse bir hür kadınla zina edip sonra bununla evlense ittifakla kendisine had vurulur ilh...» Çünkü zina ettiği vakit şüphe mevcut değildir, «ittifakla kendisine had vurulur» ifadesi bu mesele hakkında Kadıhan'dan naklen Fetih'de zikredilmiştir.

Muhit'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; bir kimse bir kadınla zina edip sonra onunla evlense yahut onu satın alsa zahir rivayete göre kendisinden had düşmez, çünkü zina ettiği vakit şüphe mevcut değildir.

Bir kimse, bir cariyeye önce zina edip sonra gasbetse, daha sonra onun kıymetini ödese yahut hür bir kadınla zina edip sonra onunla evlense, bu iki mesele hakkında Zahiriyye'den naklen bu babın evvelinde ihtilâf olduğu zikredilmiştir ki; bu iki mesele de İmam Azam'a göre; had lâzım gelmez. İmam Ebû Yusuf'a göre; had vurulur. Aksi de rivayet edilmiştir, yaniİmam-ı Azam'a göre; bu iki meselede had vurulur. İmam Ebû Yusuf'a göre; had vurulmaz.

Hasan b. Ziyad İmam-ı Azam (Rh.A.)'dan «satın alınmada had lâzım değildir, evlenmede had lâzımdır. Çünkü satın alınmakla cariyenin bizzat kendisine mâlik olunur. Fakat evlenmekle kadının kendisine mâlik olunmaz» diye rivayet etmiştir.

«Bununla malum oldu ki kısas ve malı almak için hüküm şart değildir ilh...» Hatta öldürülen bir kimsenin velisi kısas için hüküm verilmezden önce katili öldürse diyetini ödemez. Keza: Bir kimse hüküm verilmeden önce gasbeden şahıstan malını alsa, bir şey lâzım gelmez. Fakat bir kimse zina eden bir şahsı recmiyle hükmedilmeden önce öldürse, yukarda geçtiği gibi diyetini öder. Çünkü hüküm vermek recmin şartındandır.

 

ZİNA ÜZERİNE ŞEHADET VE O ŞEHADETTEN DÖNMEYE DÂİR MESELELER BEYANINDA BÂB

 

METİN

Şahitlerin hasta olmaları, mesafenin uzak olması, yolun korkulu olması gibi bir özür olmaksızın bir takım kimseler uzun zaman önce haddi gerektiren bir suçun işlendiğine dair şahitlik yapsalar müttehem oldukları için şahitlikleri kabul edilmez, ancak kazf haddinde kul hakkı olduğu için şahitlikleri kabul edilir. Hırsızlıkta her ne kadar uzun zaman geçerse de hırsıza çalmış olduğu mal ödettirilir. Çünkü çalmış olduğu mal kul hakkı olduğu için tekaadüm-i zamanla düşmez. Bir kimse uzun zaman önce haddi gerektiren bir suçu işlediğini ikrar etse, töhmet bulunmadığı için kendisine had vurulur. Ancak içkide tekaadüm-i bulunmadığı için kendisine had vurulur. Ancak içkide tekaadüm-i zamanla had vurulmaz. Nitekim yakında gelecektir ki içkinin tekaadüm-i zaman (bir hadisenin vukuundan itibaren bazı hallerde dâvanın bakılmasına şehadetin dinlenmesine mâni teşkil eden müddet)'ı içki içenin ağzının kokusunun gitmesiyle, içkiden başka hadlerdeki tekaadüm-i zaman ise bîr ayın geçmesiyle takdir edilmiştir. Esah olan budur.

Dört kimse tekaadüm-i zamanda yapılmış olan bir zinaya şehadet etseler bazı âlimlere göre; şahitlere kazf haddi vurulur. Bazı âlimlere göre; kazf Kaddi vurulmaz. Hâniyye'de de böyle zikredilmiştir.

Bir kimsenin gaib olan bir kadınla zina ettiğine dört kimse şehadet etseler o kimseye had vurulur. Ama gaib olan bir şahsın malını çaldığına şehadet etseler, o kimseye hırsızlık haddi tatbik edilmez. Çünkü hırsızlıkta dâva şart olup, zina da şart değildir.

Bir kimse bilmediği bir kadınla zina ettiğini ikrar etse, kendisine had vurulur. Eğer şahitler bir kimsenin bilmedikleri bir kadınla zînâ ettiğine şehadet etseler, o kimseye had vurulmaz. Çünkü o kadın o kimsenin zevcesi veya cariyesi olabilir. Nitekim kadına rızasıyla veya zorla zina yapılmasında yahut zina edildiği yerde şahitler ihtilâf etseler had vurulmaz. Zina edildiği yerde ihtilâf suretinde her ne kadar her bir zina üzerine dört şahit şehadet etse bile yine had vurulmaz. Çünkü her bir ferikin yalanları açıktır. Yani vakit bir olup mekanları uzak olursa, had vurulmaz. Eğer vakit bir olup mekanları yakın olursa, aralarını bulmak mümkün olacağı için şehadetleri kabul edilir. Şahitler küçük bir odanın iki köşesinde ihtilâf etseler bir köşesinde başlayıp hareketle diğer köşesine gitmeleri mümkün olacağı için istihsanen her ikisine de had vurulur. Şahidler bir kadının zinasına şehadet etseler halbuki kadın bakire yahut tenasül uzvunda kemik yahut tenasül uzvu bitişik olsa yahut şahitler fasık olsalar yahut dört şahidin şehadetlerine şahitlik etseler, her ne kadar bu şahitlerin şehadetinden sonra asıl şahitler şehadet etseler bile hiç bir kimseye had vurulmaz.

Keza: Tenasül uzvu kesilmiş olan kimsenin zinasına şehadet etseler yine hiç bir kimseyehad vurulmaz.

İZAH

«Zina üzerine şehadet ve o şehadetten dönme ilh...» Yukarda geçtiği üzere zina cinayeti ya ikrar ile veya şehadetle sabit olur. ikrar ile nasıl sabit olacağı yukarda geçmiştir. Zina hakkında şehadete gelince bunun şartları çok ağır olduğu için sübutu enderdir. Hatta Peygamberimiz (S.A.V.)'in Asr-ı Saadetlerinde ve Peygamberimiz (S.A.V.)'den sonra Ashab-ı Kiram devrinde zina cinayeti şehadetle sabit olmamıştır. Ancak ikrar ile sabit olmuştur.

«Müttehem olduktan için...» Çünkü hadlerde şahitlik yapan kimse şehadeti yapmakla setr arasında muhayyerdir, önce şehadeti tehir etmesi setri ihtiyar ettiği için ise sonra şehadet etmesi hasedlik ve düşmanlık gibi fena bir ahlâktan dolayı yaptığı için müttehem olur. Eğer önce şehadeti tehir etmesi setri ihtiyar ettiği için değil ise şehadeti tehir etmesiyle fasık ve günahkâr olur. Fakat zinayı ikrar etmesi böyle değildir. Çünkü insan kendi nefsine düşman olmaz. Hidaye.

«Ancak kazf haddinde kul hakkı olduğu için şahitlikleri kabul edilir ilh...» Yani her ne kadar kazf haddinde Allah hakkı galip ise de tekaa-düm-i zaman şehadetin kabul edilmesine mâni olmaz.

Hidaye'de zikredilmiştir ki; zina haddi, içki haddi, hırsızlık haddi, hâlis Allah-ü Teâlâ'nın hakkıdır Hatta bu hadlerden ikrar edildikten sonra dönülmesi sahihtir. Buna göre bu hadler hakkında uzun zaman sonra yapılan şahitlikler geçersizdir. Kendisine kazf (iftira) edilen kimseden ân defetmek bulunduğu için kazf haddinde kul hakkı vardır. Bundan dolayı kazfden ikrar edildikten sonra dönülmesi sahih olmaz. Kul haklarında yapılan şahitliklere tekaadüm-i zaman mâni değildir. Kazf haddinde dâva şart olduğu için şahitlerin şehadetlerini tehir etmeleri dâvanın bulunmaması üzerine hamlolunur. Bu yüzden şehadetlerini tehir etmeleriyle fişka nisbet edilmezler. Fakat hırsızlık hakkındaki şehadet böyle değildir. Hırsızlık haddi hâlis Allah hakkı olmakla had için dâva şart değildir. Dâva ancak çalınan malın alınması için şarttır. Hasılı hırsızlıkta had ve mal olmak üzere iki fiil vardır. Dâva çalınan malın alınması için şarttır, haddin lâzım olması için şart değildir. Bundan dolayı tekaadüm-i zamandan sonra dâva ile çalınan mal sabit olur. Çünkü tekaadüm-ı zamanla çalınan mal bâtıl olmayıp çalan kimseye ödettirilir, had böyle değildir. Yani tekaadüm-i zamanla hırsızlık haddi düşer.

«Çünkü çalmış olduğu mal kul hakkı olduğu için tekaadüm-i zamanla düşmez ilh...» Çünkü şehadetin tehiri dâvanın tehiri için olmakla şahitler fişka nisbet edilmezler. Eğer şahitler dâvanın tehiri için» şehadetlerini tehir etmemişlerse lâyık olan mal hakkındaki şehadetlerinin de kabul edilmemesidir. Fetih. Nehir.

«Ancak içkide tekaadüm-i zamanla had vurulmaz ilh...» Çünkü tekaadüm-i zaman İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh. Aleyhima)'a göre; ikrarı iptal eder. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; iptal etmez. Bahır. Gâyetü'l-Beyân.

«Esah olan budur ilh...» Bilmiş ol ki tekaadüm-i zaman İmam-ı Azam'a göre; her asırda kaadının reyine bırakılmıştır. Fakat esah olan İmam Muhammed (Rh.A)'den rivayet edilendir ki tekaadûm-i zaman bir ay müddetle takdir edilmiştir. Bu İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.Aleyhima)'dan rivayet edilmiştir. İmam Muhammed (Rh.A.) şarap içmedeki tekaadüm-i zamanı da bir ay ile takdir etmiştir. İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.Aleyhima)'a göre; şarap içen kimsenin ağzının kokusunun gitmesiyle takdir edilmiştir. Bundan anlaşılır ki esah olan kavle göre, içkiden başka hadlerdeki tekaadüm-i zaman bir ay müddetle, içki haddinde ise ağızdaki kokunun gitmesiyle takdir edilmiştir.

«Bazı âlimlere göre kazf haddi vurulmaz ilh...» Ben derim ki: Mezhebin muhtar olan kavli budur. Çünkü Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde zikredilmiştir ki: Dört kimse bir şahsın uzun zaman önce zina yaptığına şehadet etseler, o şahsa onların şehadetleriyle zina haddi vurulmaz. Şahitlere de kazf haddi vurulmaz.

«Bir kimsenin gaib olan bir kadınla ilh...» Yani bir kimsenin gaib olan bir kadınla zina ettiğine dört kimse şehadet edip gaib olan kadını şahitler tanırlarsa, o kimseye had vurulur. Eğer gaib olan kadını şahitler tanımazlarsa, o kimseye had vurulmaz.

«Çünkü hırsızlıkta dâva şart olup ilh...» Yani dâva şehadetle amel edilmek için şarttır. Zira hırsızlığa şehadet, çalınan malın kendisinden çalınan kimsenin mülkü olduğuna şehadet etmek olduğu için dâvâsız şehadet kabul edilmez. Fakat dâva, kaadının yanında zinanın sübutu için şart değildir.

Bir kimse bilmediği bir kadınla zina ettiğini ikrar etse, kendisine had vurulur. Çünkü kendisinde şüphe 'bulunan kadın o kimseye gizil olmaz. O kimse kendi nefsi üzerine yalan olan bir şeyi ikrar etmeyeceği gibi şüpheli olan bir şeyi de kendi nefsi üzerine ikrar etmez. «Bilmediğim bir kadınla zina ettim» diye ikrar edince kadının haram olduğunda şüphe etmemiş olur. «Bilmediğim bir kadın» ifadesiyle ismini ve nesebini bilmediği bir kadın murad edilir.

«Nitekim kadına rızasıyla veya zorla zina yapılmasında yahut zina edildiği yerde ihtilâf etseler ilh...» Yani iki şahid bir kimsenin bir kadına zorla zina yaptığına, diğer iki şahid de kadının rızasıyla zina yaptığına şehadet etseler İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; her ikisine de had vurulmaz. İmameyn (Rh.Aleyhima)'e göre; erkeğe had vurulur. Çünkü şahitlerin hepsi erkeğin zina ettiğinde ittifak etmişlerdir. Ancak şahitlerden ikisi cinayetin ziyadeliğine şehadet etmişlerdir ki o da zorla yapmasıdır. İmam-ı Azam (R.A.)'ın delili bu iki çeşit zina olupher birinde şahitlerin hisabı olan dört şahit bulunmamıştır. Çünkü kadının rızasıyla olan zinasından başkadır. Bu itibarla erkeğe de had vurulmaz; Bir de kadının razı olması bu çirkin fiilde ikisinin ortak olmasını gerektirir. Kadına zorla zina edilmesi ise bu çirkin fiili yalnız erkeğin işlediğini gerektirir. Bu itibarla iki ayrı zina olmuş olup her birinde zina şahitlerinin nisabı olan dört şahit bulunmamış olur. Şahitlerin şehadet lafzıyla o kimseyi zinaya nisbet etmeleri sözlerini kazf olmaktan çıkarır. Tamamı Zeyleî'dedir.

«Yani vakit bir olup mekanları uzak olursa had vurulmaz ilh. .» Meselâ: İki kimse bir kadınla bir erkek «Kûfe'de zina etti» diye diğer iki kimse de aynı kadınla erkek aynı zamanda «Basra'da zina etti» diye şahitlik yapsalar kadınla erkeğe had vurulmaz. Hatta her iki grupta bulunan sahicilerin adedi dörder olsa bile yine kadınla erkeğe had vurulmaz. Çünkü bir vakitte birbirine uzak olan iki mekanda bir zina fiilinin vukuu mümkün değildir. Bu itibarla sekiz şahitten dördünün yalan olduğu kesindir.

«Hiç bir kimseye had vurulmaz ilh...» Yani metinde zikredilen üç meselede şahitlere de zina ile müttehem olan erkek ile kadına da had vurulmaz. Birinci meselede yani şahitler bir kadının zinasına şehadet etseler, halbuki kadın bakire yahut tenasül uzvunda kemik veya tenasül uzvu bitişik olsa zina bunların baki olmasıyla tahakkuk etmiyeceği için kadın ile erkeğe had vurulmaz. Çünkü ortaya yalan çıkmıştır. Şahitlere de had vurulmaz. Zira bir veya daha ziyade kadının sözüyle bunların sabit olması haddin düşürülmesinde delildir. Fakat haddin vâcib olmasında delil değildir.

İkinci meselede: Yani şahitler fasık olsalar yine kadın ile erkeğe had vurulmaz. Çünkü zinanın sübutu için şahitlerin adaletli olması şarttır. Şahitlere de had vurulmaz. Onların fasık oldukları gerek baştan bilinsin gerek sonra zahir olsun müsavidir. Çünkü fasık, fısk töhmetinden dolayı şehadeti eda etmesinde bir nevi kusur olsa bile şehadeti eda etmeye ve yüklenmeye hildir. Bundan dolayı fasıkın şehadeti ile hükmedilse, Hanefilerce hüküm geçerlidir. Binaenaleyh fasıkların şehadetiyle zina şüphesi sabit olur da kendilerinden had düşer. Bundan dolayı kazfeden kimse kendisine kazifde bulunduğu şahsın zina ettiğine dair dört fasık şahit getirse, kendisine kazf haddi vurulmaz.

Üçüncü meselede yani; dört şahidin şehadetine başka dört kimse kaadının huzuruna gidip şehadette bulunsalar kadın ile erkeğe ve şahitlerden hiç birine had vurulmaz. Çünkü hadlerde şehadet üzerine şehadet etmek caiz değildir. Şahitlik üzerine şahitlikde yalan olma şüphesi vardır. Şehadet üzerine şehadet eden şahitlere had vurulmaz. Çünkü kazf i hikaye eden kimse kazfedici değildir. Her ne kadar bu şahitlerin şehadetinden sonra asıl şahitler şehadet etseler bile asıl şahitlere de had vurulmaz. Çünkü bunların şehadeti üzerine şehadet edenlerin şahitlikleri reddedilmekle bir bakıma bunların şehadeti reddedilmiştir. Bu, hülasa olarak Bahır'dan alınmıştır.

METİN

Şahitler zinaya şehadet etseler fakat âmâ yahut çocuk yahut köle yahut mecnun yahut kâfir yahut kendilerine kazf haddi vurulmuş yahut biri köle yahut birine kazf haddi vurulmuş yahut üç kişi olsalar yahut had vurulduktan sonra şahitlerden birisinin bu zikredilenlerden biri olduğu ortaya çıksa, eğer makzûf (kendisine zina isnad edilen kimse) taleb ederse, şahitlere kazf haddi vurulur. Bu suretlerde, zina isnad ettikleri kimseye had vurulsa, meselâ celd olunmakla yaralansa, hatta bu yaradan ölse bile, diyeti hederdir. İmameyn (Rh.Aleyhima) buna muhaliftir. Recm olunursa, ittifakla diyeti beytülmaldan ödenir.

Dört şahitten biri, recm olunduktan sonra, şehadetten dönse, dönmesiyle şehadeti kazfe çevrilmiş olduğundan yalnız kendisine kazf haddi vurulur ve diyetin dörtte birini de öder. Recmden önce dönerse, dördüne de kazf haddi vurulur. Zina isnad ettikleri kimse, recmolunmaz. Çünkü hadler babında recmin yapılması hükmün tamamından olduğu için recm yapılmadan önce dönülmekle sanki recmle hüküm olunmadan önce dönülmüş gibi olur.

Zinaya şehadet eden şahitlerin adedi beş olup recmden sonra şehadetten dönen beşinci şahidin üzerine gerek had ve gerekse diyet ödeme gibi bir şey lâzım olmaz. Eğer beşinci ile beraber biri daha dönse, ikisine de kazf haddi vurulur ve diyetin dörtte birini öderler. Eğer üçüncü de dönerse, diyetin dörtte birini de bu öder. Eğer beşi birden dönerse her biri diyetin beşte birini öder. Hâvi.

Şahitlerin şehadete ehil olmayan köle veya kâfir oldukları meydana çıkıp, bunların hür, müslüman ve adaletli olduklarını tezkiye eden kimse «ben kasden yalan söyledim» diyerek tezkiyesinden dönse, recmolunan kimsenin diyetini öder. Böyle olmazsa, diyet ittifakla beytülmaldan lâzım gelir. Şahitlere kazf haddi vurulmaz. Çünkü kendisine zina isnad edilen kimsenin ölmesiyle kazf haddi vereseye miras olarak kalmaz. Bahır. Nitekim bir kimse recmiyle emrolunan şahsı öldürüp şahitlerin şehadete ehil olmadıkları meydana çıksa, istihsanen öldüren kimse o şahsın diyetini öder. Diyeti ödemesi zahiren recm hükmünün sahih olma şüphesi mevcut olduğu içindir. Eğer kaadı emretmeden önce veya emredip şahitler tezkiye olunmadan önce öldürürse, kısas olunur. Nitekim kısasen öldürülmesine hükmolunan kimseyi bir şahıs öldürse, şahitler gerek köle olarak meydana çıksın gerekse çıkmasın o şahıs kısas edilir. Çünkü kaatili kısas ettirmek öldürülen kimsenin ve'isinin hakkıdır. Zeyleî'nin riddet bahsinde böyle zikredilmiştir.

İZAH

«Şahitlere kazf haddi vurulur ilh...» Yani aleyhine şahitlik yaptıktan kimseye zina haddivurulmaz. Çünkü aralarında şehadete ehil olmayan bulunduğu için yahut zina şahitlerinin nisabı olan dördü doldurmadıkları için zina sabit olmamıştır.

«İmameyn (Rh.Aleyhima) buna muhaliftir ilh...» Yani İmameyn (Rh. Aleyhima)'e göre; yaranın diyeti beytülmaldan verilir. Çünkü celladın fiili kaadıya intikal eder. Kaadı müslümanlar namına çalıştığı için diyet onların mallarından vâcib olur. İmam-ı Azam (Rh.A.)'ın delili celladın yaralama fiili kaadıya intikal etmez. Çünkü kaadı cellada yaralamasını emretmemiştir. Buna göre; diyeti celladın ödemesi icab eder. Fakat insanlar diyeti ödemekten korkarak hadleri yerine getirmekten çekinmesinler diye sahih olan kavle göre; diyet cellad üzerine de vâcib olmaz. Şahitler şehadetlerinden döndüklerinde de İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; yaranın diyetini ödemezler. İmameyn (Rh.Aleyhima)'e göre; öderler. Bunun tamamı Hidaye'yle Nehir'dedir.

Hidaye'nin bazı şerhlerinden naklen Azmiyye'de zikredilmiştir ki: Erş (yaranın diyetin)'in bilinmesi: Had vurulan kimse bu yaranın eserinden salim bir köle olarak kıymeti takdir edilir. Sonra bu yara eseri kendisinde bulunduğu halde kıymeti takdir edilir. Yara eseriyle kıymetinden ne kadar noksan olursa, o kadar miktar yaranın diyeti olmuş olur. Meselâ: Yaranın eserinden salim olduğunda kıymeti bin dirhem yaranın eseriyle dokuz yüz dirhem olsa yaranın diyeti yüz dirhem olmuş olur. Bu yüz dirhem şahitlerden alınır.

Yalnız kendisine kazf haddi vurulur, diğerlerinin şehadetleri baki olduğu için onlara kazf haddi vurulmaz.

Ve diyetin dörtte birini de öder. Çünkü onun şehadetiyle diyetin dörtte biri telef olmuştur. Şahitlerin hepsi dönse diyetin hepsini öderler.

Recmden önce dönerse, dördüne de kazf haddi vurulur. Gerek kaadı recmle hükmetmeden önce olsun, gerekse sonra olsun kazf haddi vurulması hususunda müsavidir. Kaadı recmle hükmetmeden önce şahitlerin hepsine kazf haddinin vurulması üç imamımızın kavlidir. Çünkü şahitler kazf etmişlerdir. Kaadı recmle hükmettikten sonra şahitlerin hepsine kazf haddinin vurulması İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh. Aleyhima)'un kavlidir. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; yalnız şehadetten dönene kazf haddi vurulur. Çünkü şehadet kaadımn hükmüyle kuvvetlenmiş olup ancak dönenin hakkındaki şehadet bozulmuş olur. İmam-ı Azam'la imam Ebû Yusuf (Rh. Aleyhima)'un delili recmetmek de hükmün tamamındandır. Bundan dolayı aleyhine şahitlik yaptıkları kimseden zina haddi düşer.

Eğer beşinci ile beraber biri daha dönse, ikisine de kazf haddi vurulur ve diyetin dörtte birini öderler. Kazf haddinin vurulması bunlar hakkında recmle hüküm bozulmuş olduğu içindir. Diyetin dörtte birini ödemeye gelince bunda dönenlerin adedi değil geri kalanların adedi muteberdir. Buna göre geriye üç kişi kalmakla diyetin dörtte üçü kalmış olur. Binaenaleyhşehadetten dönen bu iki kimseye diyetin dörtte biri lâzım olur.

Eğer bir kimse «beşinci şahid döndüğünde kendisine birşey lâzım olmadı da dördüncü şahidin dönmesiyle kendisine had ile diyet ikisi birden lâzım olmasına sebeb nedir?» diye sorarsa, buna «kendisinden şehadeti sebebiyle had ile ödemeyi gerektiren kazf ve telef etme bulunmuştur. Ancak tek başına şehadetten dönmesinde kendisine bir şeyin vâcib olmadığı kendileriyle hakkın sabit olduğu dört şahit baki kaldığı içindir. Dördüncü şahidin de şehadetten dönmesiyle o mâni zail olmakla vücub meydana çıkmış olur» diye cevap verilir. Zeyleî.

«Tezkiye eden kimse ilh...» Musannif «tezkiye eden kimse» yi müfred olarak zikretmiştir. Çünkü tezkiyede adet şart değildir. Yani şahitleri tezkiye eden kimse tezkiyesinden dönerse, İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; recmedilen kimsenin diyeti bunun malından alınır, beytülmaldan alınmaz. Çünkü şahitlerin şehadeti tezkiye sebebiyle hüccet olur. Buna göre şehadet illetin illeti mânâsında olur da hüküm kendisine izafe edilir. İmameyn (Rh.Aleyhima) buna muhaliftir.

«Bunların hür, müslüman ve adaletli olduklarını ilh.» Yani tezkiye eden kimse şahitlerin hür, müslüman ve adaletli olduklarını haber verip sonra «ben kasden yalan söyledim» diyerek tezkiyesinden dönse, recm olunan şahsın diyetini öder. Eğer tezkiye eden «şahitler hürdür, müslümandır, âdildir» diye haber verirse, bu ifadesi tezkiye olur. Eğer tezkiye eden şahitler «âdildir» diye haber verse, sonra onların köle olduğu meydana çıksa tezkiye eden ittifakla recmedilen kimsenin diyetini ödemez. Çünkü bu ifade tezkiye değildir. Bu kadarla iktifa ettiği için kaadı hata etmiştir. Bahır.

«Böyle olmazsa ilh...» Yani tezkiye eden kimse «şahitler hürdür ve müslümandır» diyerek tezkiyesi üzere sabit olup veya «ben hata ettim» derse diyet ittifakla beytülmaldan lâzım olur.

«Kazf haddi vereseye miras olarak kalmaz ilh...» Zira şahitler diri olan kimseye kazfetmişlerdir, o da ölmüştür. O kimse ölünce kazf haddi miras olarak vereseye intikal etmez. Buna «dört şahitten bin, recm olunduktan sonra şehadetten dönse, dönmesiyle şehadeti kazfe çevrilir» diye itiraz edilemez. Çünkü bu meselede şehadet muteber olduktan sonra bozulmuştur ve bozulduğu anda kazf olmuştur, yoksa kazf miras olarak vereseye intikal etmiş değildir.

Nitekim bir kimse recmiyle emrolunan şahsı öldürüp şahitlerin şehadete ehil olmadıkları meydana çıksa, istihsanen öldüren kimse o şahsın diyetini öder. Eğer şahitler böyle çıkmazsa, öldüren kimse üzerine bir şey lâzım gelmez. Ancak kaadının önüne geçtiği için ta'zir edilir. Eğer şahitlerin şehadete ehil olmadıkları meydana çıkarsa, öldüren kimse diyeti kendi malından öder. Çünkü o kimse o şahsı kasden öldürmüştür. Âkılesi İse kasdenöldürmede diyeti ödemez. Kaatil diyeti taksitle üç senede öder. Çünkü diyet bizzat öldürme sebebiyle vâcib olduğu için diğer diyetler gibi müeccel olarak vâcib olur. Diyetin öldüren üzerine vâcib olması istihsanendir. Kıyas ise kısasın vâcib olmasıdır. Çünkü o kimse emredilmediği halde öldürülmesi lâzım olmayan şahsı amden öldürmüştür. Çünkü kaadı recrnedilmesini emretmiştir, öldürülmesini emretmemiştir. Buna göre öldüren kimsenin fiili kaadıya intikal etmiş olmaz.

Diyeti ödemesi zahiren recm hükmünün sahih olma şüphesi mevcut olduğu içindir. Yani bu kimse o şahsı öldürdüğü vakit recmle hükmedilmesi zahiren sahih olduğu için öldürülmesinin mubah olma şüphesini îrâs etmiştir.

«Kısas olunur ilh...» Yani amden öldürdüğünde kısas olunur, hataen öldürürse, diyetinin üç senede ödenmesi âkılesi üzerine vâcib olur. Bahır.

METİN

Kaadı bir kimsenin recmiyle hükmedip şahitleri tezkiye etmeden onun öldürülmesini bir şahsa emredip o şahıs da onu recmetse, sonra şahitlerin köle olduğu anlaşılsa, recmedilen kimsenin diyeti beytülmal-dûn lâzım gelir. Çünkü o şahıs o kimseyi kaadının emriyle öldürdüğü için onun öldürme fiili kaadıya intikal etmiş olur. Zinaya şehadet eden şahitler «biz kasden baktık» deseler şahadetleri kabul edilir. Çünkü şehadeti tahammül (yüklenmek) için bakmak mubahtır. Ancak «telezzüz için baktık» derlerse, fasık olduklarından şahadetleri kabul edilmez. Bir kimse recm Korkusundan ihsanı inkâr edip üzerine bir erkekle iki kadın «muhsandır» diye şehadet etseler yahut zinadan Önce zevcesinin ondan çocuğu olsa recm olunur.

Zevc, zevcesiyle halvet (cinsi yakınlığa mâni bir şey bulunmadığı halde tenha bir yer) de bulunup sonra onu boşayıp ve «ona cinsi yakınlıkta bulundum» deyip zevcesi cinsi yakınlığı inkâr etse, «ikrar hüccet-i kaasıradır» diye takrir edildiği için zevç ikrarı sebebiyle muhsan olur, zevcesi ise muhsana olmaz. Bu meselede birinin muhsan olup diğerinin olmadığı gibi boşandıktan sonra kendisine zina yapılan kadın «ben hıristiyandım» deyip zevç «müslümandı» dese muhsan recm olunur, muhsan olmayan celd olunur. Sarihin bu açıklamasıyla «metin nüshalarının bazısında zina edenlerden biri muhsan olursa, herbirine kendi hadleri vurulur» diye zikredilen ifadesinden müstağni olunur.

Bir kimse bir kadınla velisinin izni olmaksızın.evlenip ona cinsi yakınlıkta bulunsa. İmam Ebû Yusuf (R.A.)'a göre; hilaf şüphesi bulunduğu için muhsan olmaz. Çünkü imam Şafiî (R.A.)'ye göre; bu nikâh bâtıldır.

İZAH

Recmedilen kimsenin diyeti beytülmaldan lâzım gelir. Bahir sahibi «diyet derhal mı alınır, yoksa müeccel olarak mı alınır? görmedim» demiştir.

Onun öldürme fiili kaadıya intikal etmiş olur. Çünkü recmeden kimse kaadının emrettiğini yapmıştır. Kaadının 'emrinin sahih olmadığı meydana çıkınca o şahsın öldürme fiili kaadıya intikal etmiş olur. Çünkü kaadı müslümanlar namına çalıştığı için diyet ve ödemeler onların mallarından vâcib olur. Eğer o şahıs o kimseyi recmle değil başka bir şekille öldürse, hüküm böyle değildir. Çünkü o şahıs kaadının emrettiğini yapmadığından öldürme fiili kaadıya intikal etmiş olmaz.

«Çünkü şehadeti tahammül (yüklenme) için bakmak mubahtır ilh...» Şahitlerin bakması mubah olduğu gibi ebenin, kadınları ve erkekleri sünnet edenin, doktorun başkasının avret mahalline bakmaları mubahtır.

Hulâsa'da «hacet zamanında şırınga yapmak, cinsi yakınlıktan acizlikte veya bir ayıpla reddedilmede bekârete bakmak avret mahalline bakmanın mubah olduğu yerlerdendir» diye ziyade edilmiştir. Fetih.

Ben derim ki: Zina eden zina ettiği kadının bekâretini iddia ederse, kadının bekâretine bakmak mubahtır.

«Bir kimse recm korkusundan ihsanı inkâr edip ilh...» Yani sahih nikâhla evlenip cinsi yakınlıkta bulunduğunu inkâr etse.

«Üzerine bir erkekle iki kadın «muhsandır» diye şehadet etseler ilh...»

Musannif bu ifadesiyle biz Hanefilere göre; ihsanda kadınların şehadetinin makbul olduğuna işaret etmiştir. Buna, İmam Züfer ve diğer üç mezhep imamı muhaliftir. İhsanın şehadeti şahitlerin «bu kimse bir kadınla evlenip ona cinsi yakınlıkta bulunmuştur» demeleridir. «Zevcesine cinsi yakınlıkta bulunmuştur» demeleri İmam-ı Azam ile İmam Ebû Yusuf (Rh. A.)'a göre; kifayet eder. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; kifayet etmez. Bunun tamamı Zeyleî ve Fetih'dedir.

«Zevcesinin ondan çocuğu olsa ilh...» Yani zevcenin doğurduğu çocuğun nesebinin zevcinden sabit olmasıyla hükmetmek, zevcin zevcesine cinsi yakınlıkta bulunduğuna hükmetmektir. Zeyleî.

«Müstağni olunur ilh...» Yani zina edenlerden biri muhsan olup, diğeri muhsar olmadığında muhsan olan recm olunur. Muhsan olmayan celd olunur.

Bir kimse «recmedilmenin şartı ikisininde muhsan olmasıdır. Halbuki burada birisi.muhsan değildir» diye sorarsa, buna «recmedilmenin şartı zevç ile zevceden her ikisinin muhsan olmasıdır. Yoksa zina edenlerden her ikisinin de muhsan olması şart değildir. Hatta muhsan olan bir erkek bir kadınla zina ettiğinde erkek recmolunur. Sonra kadına bakılır. Eğer kadında erkek gibi muhsan ise o da recmolunur, muhsana değil ise celd olunur. Muhsanolan erkeğin recmedilmesi için zina ettiği kadının da muhsana olması şart değildir.

Velhasıl; zina eden kadın ile erkekten ikisi de muhsan olurlarsa, recmolunurlar. İkisi de muhsan olmazlarsa, celd olunurlar. Biri muhsan olup diğeri muhsan olmazsa, muhsan olan recmolunur, diğeri celdolunur» diye cevap verilir.

 

 

 

 

HADD-I ŞÜRB : İÇKİ HADDİ BÂBI

 

METİN

İslâm memleketinde hakikaten veya hükmen haram olduğunu bilerek mecbur kalmaksızın kendi rızası ve iradesiyle isterse bir damla olsun şarap içen yahut şaraptan başka herhangi bir içkiden sarhoş olan müslüman, mükellef, nâtık olan kimse, şarabın yahut diğer içkilerin kokusu ağzında mevcut iken yakalanırsa, ayıklıktan sonra kendisine içki haddi vurulur.

Müslüman bir kimse -Allah'a sığınırız- mürted olup sarhoş olsa, sonra tekrar müslüman olsa kendisine içki haddi vurulmaz. Çünkü kâfirler üzerine had yoktur. Fakat Münyetü'l-Müftî'de zikredilmiştir ki; içmesi haram olan bir şeyden sarhoş olan zimmîye esah olan kavle göre; içki haddi vurulur. Zira her millete sarhoşluk haramdır.

Musannıf «içki içen mükellef nâtık olması lâzımdır» dedi. Çünkü dilsize şüphe için had vurulmaz. Musannif «isterse bir damla olsun şarap içen» diye kayıtladı. Çünkü şarap içene had vurulması için şaraptan sarhoş olması şart değildir. Şarabın bir damlası bile haddi gerektirir.

«içki içenin İslâm memleketinde bulunması, içkinin hakikaten veya hükmen haram olduğunu bilmesi lâzımdır» diye kayıtladı. Çünkü fukaha «bir harbî (kâfir) İslâm memleketine gelip hemen İslâm şerefiyle müşerref olup haram olduğunu bilmeyerek şarap içse, kendisine had vurulmaz. Fakat zina böyle değildir. Çünkü zina her millette haramdır» de-' mislerdir.

Sarih «buna «her millette sarhoşluk da haramdır» diye itiraz edilebilir» demiştir.

Musannıf «ayıklıktan sonra kendisine içki haddi vurulur» diye kayıtlamıştır. Çünkü ayılmadan önce had vurulsa zahir olan, haddin yeniden bir daha vurulmasıdır. Aynî.

«Şarabın yahut diğer içkilerin kokusu ağzında mevcut iken yakalanırsa» diye kayıtlamıştır. Kokuyu yalnız şarabın kokusuna tahsis eden kimse kusur edip noksan ifade etmiştir. Ancak sarhoşun yakalandığı mesafe uzak olmakla ağzının kokusu gitse, bu takdirde şahitlerin «bu şahıs içkiyi kendi rızası ve iradesiyle içtiğine şehadet edip ağzında şarap kokusu mevcut iken biz bunu yakaladık» demeleri lâzımdır. Fetih.

İZAH

«İçki haddi ilh...» Musannif içki haddini zina haddinden sonra zikretmiştir. Çünkü zina içki içmekten daha çirkin ve cezası daha ağırdır. İçki haddini kazf haddinden önce zikretmiştir. Çünkü içki içenin suçu kesin olarak bilinmektedir. Fakat doğru olma ihtimafi bulunduğu için kazf edenin suçu kesin değildir. Hırsızlık haddini daha sonra zikretmiştir. Çünkü hırsızlık haddi, insanlara tâbi olan malları korumak için meşru kılınmıştır. Bahır.

«Müslüman bir kimse - Allah'a sığınırız - mürted olup sarhoş olsa ilh...» Ben derim ki; Dürrü'l-Münteka'da «mürted olan bir kimse, gerek mürted olmadan gerek mürtedliği halinde içki içip sarhoş olsa, sonra müslüman olsa kendisine had vurulmaz» diye zikredilmiştir. Hâkim'in Kâfî'sinde de böyle zikredilmiştir.

Sarih, Siraçiyye'den naklen kazf haddinde zikretmiştir ki; bir zimmî şarabın haram olduğuna inanarak içse, müslüman hükmünde olur. Yani kendisine içki haddi vurulur.

«Çünkü kâfirler üzerine had yoktur ilh...» Yani müslüman olan bir kimse mürted olup mürted iken içki içip sarhoş olsa, had vurulmaya ehil değildir. Zira kâfirlere had vurulmaz. İçtiği vakit had gerekmeyince, tekrar müslüman olduktan sonra da had vurulmaz. Fakat bir kimse zina etse yahut hırsızlık yapsa sonra -Allah'a sığınırız- mürted olsa, tekrar müslüman olduğunda kendisine had vurulur. Çünkü had daha önce vâcib olmuştur. Nitekim Zahiriyye'den naklen Bahir sahibi böyle ifade etmiştir.

«Zimmîye esah olan kavle göre; içki haddi vurulur ilh...» Hasan (Rh.A.) bununla fetva vermiştir. Meşayıhtan bazıları bunu güzel görmüşlerdir. Mezhebin muhtar olan kavline göre; bir zimmî şarap içip sarhoş olsa, kendisine had vurulmaz. Nitekim Fetâvây-ı Kaariü'l-Hidâye'de de böyle zikredilmiştir. Manzûme-i Mücîbe'de birinci kavil kabul edilmiştir. Nitekim Sarih, Dürrü'l-Münteka'da birinci kavli zikretmiştir.

Ben derim ki: Hâkim, Kâfî adlı kitabının içkiler bahsinde «içki içip sarhoş olan zimmîye had vurulmaz» diye zikretmiştir.

«Her millette sarhoşluk haramdır ilh...» Bu, Kaariü'l- Hidâye'de zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bu söz götürür. Çünkü şarap müslümanlığın ilk devresinde haram kılınmamışdı. Ashab-ı Kiram şarabı içip sarhoş olurlardı.

Tirmizi'den naklen Fetih'te zikredilmiştir ki: Hz. Ali (R.A.)'den: «Bir gün Abdurrahman b. Avf (R.A.) ziyafet verip bize yedirdi ve şarap içirdi, sarhoş olduk. Namaz vakti gelince ben imam oldum ve Kâfirûn Sûresini yanlış okudum. Bunun üzerine şu mealdeki âyet nazil oldu:

«Ey mü'minler! Siz sarhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.» (En-Nisâ Sûresi; âyet: 43)» diye rivayet edilmiştir. Eğer içki müslümanlığın ilk devresinde haram olsaydı Âshab-ı Kiram-ı fişka nisbet etmek lâzım gelirdi. Sonra ben Tuhfe-i İbni Hacer'de «müslümanlar İslâmiyetin ilk devresinde içerlerdi» diye zikredilmiş olduğunu gördüm.

Bazıları «İslâmiyetin ilk devrelerinde içkinin mubah olması istishâb (geçmişte sabit olan bir şeyin -değiştiği bilinmemekle- şimdide sabit ve baki olduğuna kail olmak) içindir» demişlerdir. Esah olan kavle göre; İslâmiyetin ilk devresinde içki vahiy ile mübahdı. Bazıları da «İslâmiyetin ilk devresinde aklı gidermeyecek kadar içmek mübahdı. Çünkü her dinde sarhoşluk haramdır» demişlerdir.

«Çünkü dilsize şüphe için had vurulmaz ilh...» Gerek dilsizin içki içtiğine şahitler şehadet etsin, gerekse kendisinin bilinen işaretiyle sabit olsun kendisine had vurulmaz. Çünkükonuşmuş olsa zorla veya boğazına duran lokmayı geçirmek için içmiş olduğunu haber verebilir.

Bahır'da zikredilmiştir ki: «Şarap içti» diye üzerine şahitlik yapılan kimse «ben şarabı süt zannettim» yahut «şarab olduğunu bilmedim» diye iddia etse, kabul edilmez. «Nebîz (kuru üzüm veya kuru hurmayı küpe veya fıçıya doldurup üzerine su koymak suretiyle yapılan şurup) zannettim» dese, kabul edilir. Çünkü nebîz, kaynayıp kabararak kuvvetlendiğinde tatta ve kokuda şaraba benzer.

«Mecbur kalmaksızın ilh...» Eğer bir kimse kendisini helak edecek susuzluğunu gidermek için içki içip sarhoş olsa had vurulmaz, çünkü susuzluğunu giderecek kadar içmesi mubahdır. Fukaha «susuzluğunu giderecek miktardan ziyade içip sarhoş olmasa yine had vurulmaz» demişlerdir. Kuhistânî. Kafi.

«Kendi rızası ve iradesiyle isterse bir damla olsun şarap içen ilh...»

Şarap (hamr): Pişirilmeksizin kendi kendine kaynayıp kabaran, kuvvetlenip sarhoş edici bir hale gelen ve köpüğünü atan yaş üzüm suyudur, eğer köpüğünü atmazsa, İmam-ı Azam'a göre; hamr (şarap) sayılmaz. İmameyn'e göre; sayılır. Ebû Hafs-ı Kebir, İmameyn (Rh.A.)'in kavlini almıştır. Şarap suyla karıştırılsa, bakılır; şarap galip olursa, had vurulur, su galip olursa, had vurulmaz. Ancak sarhoş ettiği takdirde had vurulur.

Kuhistânî'nin içkiler bahsinde zikredilmiştir ki; bir kimse, «şarap kaynatılmakla şarap olarak baki kalmadı» dese, onu içene had vurulmaz. Ancak sarhoş ettiği takdirde had vurulur. Buna göre; rakı içen kimseye sarhoş olmadıkça had vurulmamalıdır. Bir kimse «kaynatmakla şarap, şarap olarak kaldı» dese sarhoş etmese bile içen kimseye had vurulur. İmam Serahsî buna zâhib olmuştur. Fetva da bunun üzerinedir. Nitekim Tetimme-i Fetâvâ'da böylece zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bundan malum oldu ki mutemed ve müftabih olan, rakının kaynatmakla ve buharlaştırmakla şarap olmaktan çıkmamasıdır. Bu itibarla, sarhoş olmasa bile ondan bir damla içene had vurulur. Ondan içip sarhoş olana haddin vâcib olmasında hiç şüphe yoktur. Münyetü'l-Musalli'de rakının necaset olduğu sarahaten zikredilmiştir. Şaraptan damıtmak suretiyle elde edilen rakının necaset olmasında şüphe yoktur. Çünkü rakı, şarap ısı yoluyla gaz durumuna getirildikten sonra soğutularak arınmış şarap cüzleri olduğu için şarabın tâ kendisidir Bundan dolayı rakının, azı. şarabın çoğundan daha fazla sarhoş eder.

«Çünkü şarap içene had vurulması için şaraptan sarhoş olması şart değildir ilh...» Yani musannifin «sarhoş olmak şart olmaksızın bir damla şarab içene had vurulur» ifadesi şarap ile diğer içkiler arasındaki farkı beyân etmek içindir. Yoksa bir damla şarap içmekle had vurulmaz. Çünkü had vurulması için ağızda şarap kokusunun mevcut olması şarttır. Birdamla şarap içenin ağzında ödeten şarap kokusu bulunmaz. Ama koku bulunmadan haddin vurulması mümkündür. Nitekim imam Muhammed (Rh.A.)'İn kavline göre; bir kimse içki içtiğini ikrar etse, ağzında kokusu bulunması şart olmaksızın kendisine had vurulur. Fakat şehadetle sabit olan sarhoşlukta ağzında kokunun bulunması şarttır. Benim için zahir olan budur. Bu meseleye temas edeni görmedim.

«Şaraptan başka herhangi bir İçkiden sarhoş olan ilh...» Yani bir kimse şaraptan başka herhangi bir içki içtiğinde sarhoş olmadıkça İmam-ı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göre; o kimseye had vurulmaz, imam Muhammed'e göre; çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır ve necasettir. Fukaha «biz İmam Muhammed'in kavliyle amel ederiz» demişlerdir.

Bezzaziye'nin talâk bahsinde zikredilmiştir ki; bir' kimse kuru hurma, kuru üzüm, bal ve hububat nevinden yapılan içkilerden sarhoş olsa muhtar olan kavle göre; zamanımızda kendisine had vurulur.

Fetih'te «imam Muhammed (Rh.A.)'in «çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır» kavli incelenip azının haram olmasından şarapta olduğu gibi sarhoş olmaksızın azıyla had vurulması lâzım gelmez» denilmiştir. Diğer üç mezheb imamına göre; çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haddi gerektirir, onların azıyla da had vurulacağına Müslim-i Şerifde:

«Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap) 'dır.» Hadis-i şerifiyle Sahih-i Buharî'de Hz. Ömer (R.A.)'in : «Hamr (şarap) aklı örten ve gideren şeydir.» Kavliyle ve daha başka getirdikleri delilleri azıyla haddin vurulacağına delâlet etmez. Çünkü onların bu zikrettikleri delilleri «Zeydün esedün : Zeyd arştandır» gibi teşbih-i beliğ üzerine hamledilmiştir. Bununla bunların haram olması sabit olur. Fakat haram olmasından sarhoş olmaksızın haddin sabit olması lâzım gelmez. Teşbih asla muhalif olduğundan ona gitmek için lügat ve şeriat cihetinden üzerine delil bulunması lâzımdır. Onların azıyla haddin sabit olması üzerine kıyastan başka delilleri yoktur, kıyas ile had sabit olmaz. Evet, bunlardan sarhoşlukla haddin sabit olmasıdır.

«Çünkü fukaha ilh...» Hâkim-i Şehid'in Kâfi isimli kitabının içkiler bahsinde bu mesele izah edilmiştir. Şöyle ki: Bir harbî (kâfir) müslüman olup İslâm memleketine gelse, sonra haram olduğunu öğrenmeden şarap içse, hakkında içki haddi icra edilmez. Eğer zina etse yahut hırsızlık yapsa kendisine had vurulur. «Bilmiyordum» sözüyle mazur sayılmaz. İslâm memleketinde doğan bir kimse akıl baliğ olduğunda şarap içse, kendisine had vurulur. «Haram olduğunu bilmiyordum» dese, sözüne itibar edilmez.

«Buna «her millette sarhoşluk da haramdır» diye itiraz edilebilir ilh...» Fakat buna «her millette haram plan sarhoşluktur, yoksa bizzat içkinin kendisi değildir» diye cevap verilir.

T E T İ M M E: Bir kimse Hill (ihrama girilen yerin dışında kalan yer) de içip sonra Harem-iŞerife (ihrama girilen yerden itibaren Kabe'ye kadar olan yer) e girse had vurulur. Fakat Hill'de içip Harem-i Şerife iltica etse had vurulmaz. Çünkü ona ta'zim etmiştir. Ama haremde içtiğinde kendisine had vurulur. Çünkü Harem-i Şerifi hafife almıştır. Bu İmâdiyye'den naklen Kuhistânî'de zikredilmiştir. Yakında gelecektir ki bir kimse dar-ı harpte içse kendisine had vurulmaz. Bundan malum oldu ki içki içen on kimseye had vurulmaz :

1 - Mezhebin muhtar kavline göre; zimmîye,

2 - Mürted olmadan önce içip tekrar müslüman olana,

3 - Çocuğa,

4 - Deliye,

5 - Dilsize,

6 - Zorla kendisine içki içirilene,

7 - Susuzluktan ölmek üzere olup ölmeyecek kadar su yerine içen kimseye,

8 - Hill'de içip Harem-i Şerife iltica edene,

9 - Hakikaten ve hükmen içkinin haram olduğunu bilmeyerek içen kimseye,

10 - Dar-ı harpte içen kimseye. Bununla haddin şartları malum olmuştur,

«Çünkü ayılmadan önce had vurulsa, zahir olan, haddin yeniden bir daha vurulmasıdır ilh...» Çünkü Fetih'de zikredilmiştir ki; hadler beşeriyeti kötülüklerden menetmek için meşru kılınmıştır. Bu itibarla sarhoşa, ayıldıktan sonra had vurulur. Bu, dört mezhep imamlarının ittifakıdır. Zira aklın başta olmaması veya sevinç ve neşe hali vurulan haddin acısını azaltır. Sonra Fetih'de, bir sarhoşun dizi üstüne bir ateş parçası koyup, sönünceye kadar ona bakmadığı fakat ayılınca acısını duyduğu zikredilmiştir. Böyle olunca sarhoşa sarhoşluğu halinde vurulan hadden maksad hasıl olmamış olur. Bir özür için haddi tehir etmek caizdir. Bu takdirde kaadı hata edip ayılmadan önce had vursa, ayıldıktan sonra vurulması vâcib olan haddin düşmesi lâzım gelmez. Fakat hırsızın hataen sol eli kesilse, tekrar sağ eli kesilmez, iki had arasındaki fark açıktır. Çünkü her ne kadar sağ eli kesmek vâcib ise de sol eli kesmekle maksad hasıl olmuştur. Eğer sağ eli de kesilirse, hırsız ölüme sürüklenmiş olur. Bundan dolayı sol eli veya sol elinin başparmağı kesilmiş olsa. sağ eli kesilmez.

«Şarabın yahut diğer içkilerin kokusu ağzında iken yakalanırsa ilh...»

Fetih'de zikredilmiştir ki; bir kimsenin şarap içtiğine yahut şaraptan başka herhangi bir içkiden sarhoş olduğuna şahitlik yapıldığında kaadı hüküm verirken içenin ağzında içki kokusunun bulunması şarttır.

«Ancak sarhoşun yakalandığı mesafe uzak olmakla ağzının kokusu gitse ilh...» Musannıf bununla içki içen kimse ilaçla ağzının kokusunu giderdiğinde kendisinden haddin düşmeyeceğini ifade etmiştir. Nitekim bu, Muhit'ten naklen Miskin Hâşiyesi'ndezikredilmiştir.

METİN

Bir şahsın ağzında şarap kokusu bulunmasıyla yahut onu kusmasıyla şarap içtiği sabit olmaz. Ancak iki erkek şahit tarafından şarap içtiğine veya şaraptan başka diğer içkilerden birin! içerek sarhoş olduğuna dair mahkemede yapılan şehadetle sabit olur. Şahitler şarap içildiğine veya sarhoşluğa şehadet edince kaadı kendilerinden şarabın ne olduğunu, nasıl, ne vakit, nerede içildiğini sorar. Çünkü içilen şeyin zorla içilip içilmediği hadisede tekaadüm-i zaman bulunup bulunmadığını hadisenin dar-ı harpte irtikâp edilip edilmediği bu suretle meydana çıkar. Şahitler kendilerinden sorulan şeyleri hakkıyla beyân ettiklerinde kaadı her hangi bir hadde onların zahir olan adaletleriyle iktifa ederek hükmetmeyip, onları tezkiyeye havale eder. Aleyhine şehadet olunan şahsı da bu tezkiye sırasında hapseder. Şahitler içkinin zamanında ihtilâf etseler yahut biri şaraptan diğeri yaş hurma şurubundan sarhoş olduğuna şehadet etse, içene had vurulmaz. Zahiriyye.

Bir kimsenin içki içtiği ya iki erkeğin şehadetiyle veya ayık olduğu halde kendisinin bir defa ikrarıyla sabit olur.

İçki haddi sabit olunca had vurulacak kimsenin başından ayağına kadar örten elbisesinden başka elbiseleri üzerinden çıkartılır. Kadınların kürk gibi kalınca elbiselerinden başkası üzerlerinden çıkartılmaz. Bundan sonra zina haddinde olduğu gibi bedeninin çeşitli yerlerine hür ise seksen değnek, köle ise kırk değnek vurulur. Ancak yüzüne, başına, tenasül azaları gibi nazik yerlerine vurulmaz. Nitekim yukarda geçmiştir.

Bir kimse, sarhoş iken şarap içtiğini ikrar etse veya mesafe uzak olmadığı halde şarabın kokusu gittikten sonra bir kimsenin sora p içtiğine dair şahitler, şehadet etse yahut kendisi şarap kokusu gittikten sonra ikrar etse yahut ikrarından dönse içki haddi hâlis Allah hakkı olduğu için o kimseye had vurulmaz. Bu itibarla içki hakkında yapılan ikrardan dönülebilir. İçki haddînin sübutu Ashab-ı Kiram'ın icmalarıyladır. İcmada ancak Hz. Ömer (R.A.) ile İbn-i Mesud (R.A.)'un reyleriyledir. Bu zâtlar ise içki haddinin sübutu için içki kokusunun bulunmasını şart kılmışlardır.

Sarhoş, İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; erkekle kadını ve yer ile göğü fark ve ayırdedemeyen kimsedir. İmameyn (Rh.Aleyhima)'e göre; sarhoş, sözünün çoğu saçma - sapan olan kimsedir. Sözünün çoğu saçma -sapan olmayıp yarısı doğru olsa o kimse sarhoş sayılmaz. Bahir. İmam-ı Azam (Rh.A.)'ın delili zayıf olmakla fetva için İmameyn (Rh.Aleyhima)'ın kavli ihtiyar edilir. Fetih.

Bir sarhoş -Allah'a sığınırız- mürtedliği gerektiren bir söz söylemekle mürted olsa, mürted olması sahih olmaz. Bu itibarla zevcesi kendisine haram olmaz. Haramdan sarhoş olanşahsın hükmü ayık olan kimsenin hükmü gibidir. Ancak yedi mesele müstesnadır. İşte bu mesele o yedi meseleden birisidir. Nitekim Musannif bunu Eşbah'a ve diğer muteber kitablara nisbet ederek izah etmiştir.

Cevhere'nin içkiler bahsinde «bene (uyuşturucu ve keyif verici ban denilen bir ot ve bunun tohumu), haşîş (esrar denilen «hind keneviri» yaprağı) ve afyonu yemek haramdır. Fakat bunların haram olması şarabın haram olmasından derece itibariyle aşağıdır. Hatta bir kimse bunları yiyip sarhoş olsa, kendisine had vurulmaz, fakat tazir edilir» diye yazılıdır.

Nehir'de «İnaye'de «bene, haşîş olduğu için mübahdır. Ama bundan sarhoş olmak haramdır» diye tahkik edilmiştir» diye zikredilmiştir. Kendisine had vurulan kimse haddin bir kısmı vurulduktan sonra kaçıp tekaadüm-i zamandan sonra yakalansa «hudûd babında haddin vurulması hükümdendir» ifadesinin gereğince kendisine haddin kalan kısmı vurulmaz. Kaçtıktan sonra tekrar içki içse veya zina etse, ikinci için yeni baştan had vurulur. Çünkü birinci ceza, ikinci cezaya dahil olmuştur. Nitekim ilerde gelecektir.

FER'Î MESELE: Sarhoş veya ayık bir kimse bir ata binip at azgınlık ederek bir insanı tepeleyip öldürse bakılır. Eğer atı zaptetmeye muktedir iken öldürmüşse o insanın diyetini öder. Atı zaptetmeye muktedir değil iken öldürmüşse onun diyetini ödemez. Musannif bunu İmadiyye'den nakletmiştir.

İZAH

«Bir şahsın ağzında şarap kokusu bulunmasıyla ilh...» Yani bir kimsenin ağzında mücerred şarap kokusu bulunmasıyla şarap içtiği sabit olmaz. Çünkü bu koku başka bir şeyden olabilir. Nitekim bir şairin beytinde:

«Bana sen mutlaka şarap içmişsin dediler, ben onlara hayır şarap içmedim, bilâkis ayva yedim dedim» diye zikredilmiştir.

«Yahut onu tasmasıyla ilh...» Yani bir kimse şarap kussa şarap içtiği sabit olmaz. Çünkü o kimseye zorla içirilmiş veya susuzluktan ölmek üzere olup ölmeyecek kadar su yerine içmiş olabilir. Bu itibarla şek ile had vâcib olmaz. Bir kimse sarhoş olarak bulunsa içtiğini kendisi ikrar etmese içtiğine dair şahitte bulunmasa zikredilenlerden biriyle veya mubah olan bir şeyden sarhoş olma ihtimali olduğu için kendisine had vurulmaz. Fakat mücerred koku veya sarhoşlukta ta'zir edilir. Bahır. Kuhistânî.

«Ancak iki erkek şahit tarafından ilh...» Musannıf bu ifadesiyle bir erkekle iki kadının şahadetinden ihtiraz etmiştir. Çünkü hadler şüphe bulunduğu için kadınların şehadetiyle sabit olmaz. Bahır.

«Kaadı ilh...» Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki: Köy kaadisi yahut fıkıh âlimi yahut mescid imamlarının içki haddini vurma hakkı yoktur. Ancak veliyyü'l-emr tarafından tayinedilirse başka.

«Şarabın ne olduğunu ilh...» Çünkü şahitler diğer içkilerin de şarap olduğuna inanabilirler.

«Zorla içilip içilmediği ilh...» içkilerden birini içmiş olduğuna dair aleyhinde şehadet yapılan şahıs, bu içki kendisine zorla içirilmiş olduğunu iddia etse hadden kurtulamaz. Meğer ki bu iddiasını şahit ile isbat etsin. Tamamı Bahır'dadır.

«Hadisede tekaadüm-i zaman bulunup bulunmadığı ilh...» imam Muhammed (Rh.A.)'e göre; tekaadüm-i zaman diğer hadlerde olduğu gibi şarap içmede de bir ay olarak takdir edilmiştir, imam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.Aleyhima)'a göre; haddin sabit olması için sarhoş yakalandığında ağzında içki kokusunun tutunması şarttır. Bu iki zâta göre; tekaadüm-i zaman içki kokusunun gitmesiyle takdir edilmiştir. Mûtemed olan da budur.

Velhasıl, tekaadüm-i zaman ittifakla şehadetin kabul edilmesini meneder. Keza; tekaadüm-i zaman İmam-ı Azam'la imam Ebû Yusuf (Rh. A.)'a göre; ikrarın kabul edilmesini de meneder. İmam Muhâmmed (Rh. A.)'e göre; menetmez. Gayetü'l-Beyan'da İmam Muhâmmed (Rh.A.)'in kavli tercih edilmiştir.

Fetih'de «sahih olan İmam Muhâmmed (Rh'A)'in kavlidir» denilmişdir.

Bahır'da «mezhebin muhtar olan kavli, İmam-ı Azam'la imam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavlidir. Ancak mânâ cihetinden İmam Muhammed'in kavli daha racihdir» diye zikredilmiştir.

«Diğeri yaş hurma şurubundan sarhoş olduğuna şehadet etse itti...»

Ben derim ki; bu ifadeden anlaşılan İmam Azam'la imam Ebû Yusuf'un kavline göre; mubah olan şurublardan sarhoş kimseye had vurulmamasıdır.

«Bir kimsenin içki içtiği ya iki erkeğin şehadetiyle veya ayık olduğu halde kendisinin bir defa ikrarıyla sabit olur ilh...» Bahır'da zikredilmiştir ki; içki içmenin ancak ya şehadetle veya ikrarla sabit olmasında - bir kimsenin evinde şarap bulunsa veya şarabın etrafında toplanmış bir güruh bulunup onların içtiklerini hiç bir kimse görmese, onların had vurulmayıp ancak ta'zir olunacaklarına- delil vardır. Evinde içki bulunan kimse fâsık olur. Keza; bir kimsenin yanında taşıdığı su kabında şarap bulunsa, kendisine had vurulmaz. Nitekim yukarıda geçtiği üzere bir kimse sarhoş olarak bulunup içki içtiğine dair şahit bulunmasa ve kendisi ikrar etmese, had vurulmaz. Fakat tazir edilir.

«Kendisinin bir defa ikrarıyla ilh...» Bu ifade, İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un «iki defa ikrar etmesi lâzımdır» kavlini reddetmek içindir. Bahır. Musannıf içki içtiğini ikrar eden kimseye kaadının şarabın ne olduğunu nasıl, ne vakit, nerede içtiğini sorup sormayacağına temas etmemiştir. Lâyık olan şehadette olduğu gibi sormasıdır.

«Bir kimse sarhoş iken şarap içtiğini ikrar etse ilh...» Yani bir kimse zina yahut içki yahut hırsızlık haddi gibi hâlis Allah hakkı olan hadlerden birini sarhoş iken ikrar etse, kendisinehad tatbik edilmez. Ancak «çaldım» diye iddia ettiği malı öder. Fakat kazf haddinde Allah hakkı galip olmakla beraber kul hakkı bulunduğu için kendisine kazf haddi vurulur. Kul hakkı olan hadlerde kendisine ceza verilmesi hususunda sarhoş olan şahıs, ayık kimse hükmündedir. Çünkü o, kendisini isteyerek felakete sürüklemiştir.

Bir kimse sarhoş iken bir şahsa kazf (iftira) ettiğini ikrar etse, ayılıncaya kadar hapsedilir. Sonra kazf için had vurulur. Vurulan haddin acısı geçinceye kadar tekrar hapsedilir. Daha sonra sarhoşluk için had vurulur.

«Sarhoş, İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; erkekle kadını ve yer ile göğü fark ve ayırdedemeyen kimsedir ilh...» Bu, şaraptan başka diğer içkilerin içilmesinde haddin vâcib olması için şart olan sarhoşluğun hakikatini beyandır. Sarhoşluk farklı olunca İmam-ı Azam (Rh.A.) haddi düşürmek için sarhoşluğun en son derecesini şart koşmuştur. Bu da sarhoş olan kimsenin erkekle kadını ye yer ile göğü birbirinden ayırdedemeyecek derecede sarhoş olmasıdır. Bu derece sarhoş olmayan kimse ayık olma şüphesinden hâli olmaz. İmam-ı Azam (Rh.A.) mubah olan meşrubatın sarhoşluk veren miktarının haram olması hakkında İmameyn (Rh.Aleyhima)'e muvafakat edip, bu meşrubattan sarhoşlukta sözlerinin saçma - sapan olmasına itibar etmiştir.

Fetih'te zikredilmiştir ki; lâyık olan, kendisiyle hadlerin ikrar edilmesi sahih olmayan sarhoşlukta İmam-ı Azam (Rh.A.)'in kavli, İmameyn (Rh.Aleyhima)'in kavli gibi olmasıdır. Çünkü İmameyn (Rh.Aleyhima)'e göre olan sarhoşluk, hadleri daha fazla düşürücüdür.

Keza: Mürtedliğin sahih olmayacağı sarhoşlukta da İmameyn (Rh. Aleyhima)'e göre olan sarhoşluğun muteber olmasıdır. Eğer sarhoşluğun en son derecesi itibar edilse, İmameyn (Rh.Aleyhima)'e göre sarhoş sayılan kimsenin mürted olması sahih olurdu. Halbuki bir müslümanı küfre nisbet etmemede ihtiyatla hareket etmek vâcibtir. İmam-ı Azam (Rh.A.) sarhoşluk haddini düşürme hususunda ihtiyatla amel ettiği için sarhoşluğun en son derecesini itibar etmiştir. Fakat burada sarhoşluğun en son derecesini itibar etmek ihtiyatla amel etmeğe muhaliftir. Bu Fetih'te zikredilenin hulâsasıdır.

Ben derim ki: Lâyık olan sarhoşluğun en son derecesinden daha aşağı derecede sarhoş olan kimsenin nikâhının fesh olmasına nisbetle mürted olmasının sahih olmasıdır. Çünkü bunda kul hakkı bulunduğu için ihtiyatla amel etmek vardır.

«Bir sarhoş - Allah'a sığınırız - mürtedliği gerektiren bir söz söylemekle mürteci olsa mürteci olması sahih olmaz ilh...» Yani mürted ahkâmı üzerine icra edilmez.

Fetih'te zikredilmiştir ki: Küfür itikat bâtındandır yahut itikadı hafife alma bâbındandır. Sarhoş için itikad da yoktur, itikadı hafife alma da yoktur. Çünkü bunlar idrâkin eseridirler. Bu, dünya hükmü hakkındadır. Fakat sarhoş ile Allah arasındaki hükme gelince eğer sarhoşo sözün gerçekte olan mânâsını kasdederek söylemişse kâfir olur. Eğer o sözün gerçekte olan mânâsını kasdetmeyerek söylemişse kâfir olmaz.

«Bu itibarla zevcesi kendisine haram olmaz ilh...» Yani sarhoşluğu halinde mürted olmasıyla zevcesi kendisine haram olmaz. Fakat sarhoş iken zevcesini boşasa zevcesi boş olur. Nitekim ilerde gelecektir.

«İşte bu mesele o yedi meseleden birisidir ilh...» Yani haram.olan şeyden sarhoş olan kimsenin hükmü ayık olan şahsın hükmü gibidir. Ancak yedi meselede sarhoş olan kimsenin hükmü ayık olan şahsın hükmü gibi değildir:

1 - Sarhoş olan kimsenin mürted olması sahih olmaz.

2 - Hâlis Allah hakkı olan hadleri ikrar etmesi sahih olmaz.

3 - Kendi aleyhine şahit tutması sahih olmaz.

4 - Küçük erkek çocuğunu mehr-i misilden ziyade mehir ile veya küçük kız çocuğunu mehr-i misilden daha az mehir ile evlendirmesi sahih olmaz.

5 - Bir kimse kendi zevcesini boşaması için başka bir şahsı vekil tayin etse o şahıs da o kimsenin zevcesini sarhoş olduğu halde boşasa bu boşaması sahih olmaz.

6 - Bir kimse kendi malını satması için bir şahsı vekil tayin edip o da sarhoş iken bu kimsenin malını satsa sahih olmaz.

7 - Bir kimse bir şahsın malını ayık iken gasbedip sarhoş iken gasbettiği malı sahibine verse, sahih olmaz.

Eşbah'ta «bu yedi yerde sarhoş ayık olan kimse gibi değildir» diye zikredilmiştir.

Fakat İmadiyye'den naklen Eşbah'ın haşiyesi Hameyî'de zikredilmiştir ki: Bir kimse ayık iken bir şahsın malını çalıp sarhoş iken bu malı sahibine verse, ödemekten kurtulmuş olur. Ayık iken başkasının zevcesini boşamak için vekil tayin «dilen kimse sarhoş iken onun zevcesini boşasa, sahih olan kavle göre; boş olur. Hâniyye. Bahır.

Talâk bahsinin evvelinde Tahrir'den naklen yazdık ki: Sarhoş olan kimsenin sarhoşluğu haram olan yoldan olursa, mükellef olmasını iptal etmeyip bütün hükümler kendisine lâzım gelir. Yani talâkı, azadı, alışverişi, dengiyle küçük çocuklarını evlendirmesi, ödünç vermesi, ödünç alması gibi bütün muameleleri sahih olur. Çünkü aklı mevcuttur, ancak irtikab ettiği günâh sebebiyle hitabı anlamamaktadır. Günâh hakkında ve hükmün vâcib olması hakkında aklı bakidir. Müslümanlığı sahihdir, kasdı olmadığı için mürted olması sahih değildir.

Sarih talâk bahsinde «zorla kendisine içki içirilip veya susuzluktan ölmek üzere olup su yerine içen kimse sarhoş olup sarhoşken zevcesini boşasa zevcesinin boş olup olmamasında ihtilâf vardır. Râcih olan kavil; zevcesinin boş olmamasıdır)» diye beyân etmiştir.

«Hatta bir kimse bunları yiyip sarhoş olsa kendisine had vurulmaz, fakat tazir edilir ilh...» Yani tazir hadden azdır.

Metn-i Pezdevî'den naklen Kuhistânî'de zikredilmiştir ki; bir kimse benc (uyuşturucu ve keyif verici ban denilen bir ot ve bunun tohumun)dan sarhoş olsa zamanımızda müftâbih olan kavle göre; kendisine hadvurulur.

Minah ile Cevahir'de zikredilmiştir kî; bir kimse bencden sarhoş olup sarhoş iken zevcesini boşasa, zecr için zevcesi boş olur. Fetva da bunun üzerinedir.

Kaadıhan'da «sahih olan kavle göre; zevcesi boş olmaz» diye zikredilmiştir.

Talâk bahsinin evvelinde geçtiği üzere Allâme Kasım «bir kimse bene veya afyondan sarhoş olup sarhoşken zevcesini boşasa, zecr için zevcesi boş olur, Fetva da bunun üzerinedir» demiştir.

Talâk bahsinin evvelinde Nehir'den naklen zikredilmiştir ki; Bedayı'de ve diğer itimad edilen fıkıh kitablarında «zevcesi boş olmaz» diye açıklanmıştır. Çünkü o kimsenin aklı günâh olan bir şeyle gitmemiştir. Hak olan burada tafsilata gitmektir. Şöyle ki; eğer o kimse bene veya afyonu tedavi için yiyip sarhoş olmuş ve sarhoş iken zevcesini boşamış ise zevcesi boş olmaz. Eğer o kimse zevk ve eğlence için yiyip sarhoş olmuş ve sarhoş iken zevcesini boşamış ise zevcesinin boş olmasında tereddüt yoktur.

Ben derim ki: Bedayı'de «zevcesi boş olmaz» diye zikredilen tedavi için yiyen kimseye göredir, Allâme Kasım'ın «zevcesi boş olur» diye zikrettiği zevk ve eğlence için yiyen kimseye göredir. Yine talâk bahsinin evvelinde Fetih'ten naklen zikredilmiştir ki; Hanefi mezhebinin meşayıhı ile Şafiî mezhebinin meşayıhı bir kimse haşîş (esrar denilen «hind keneviri yaprağı») yiyip sarhoş olsa ve sarhoşken zevcesini boşasa zevcesinin boş olmasında ittifak etmişlerdir.

«Benc, haşîş olduğu için mübahdır ilh...» Denildi ki; bu, İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.Aleyhima)'a göredir. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır. Fetva İmam Muhammed (Rh.A.)'in kavliyledir. Nitekim gelecektir.

Ben derim ki: «Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır» ifadesiyle sıvı olan maddeler murad edilmiştir. Bazıları bu ifadeyi sıvı maddeyle tâbir etmişlerdir. Eğer bu ifadeyle sıvı olan maddeler murad edilmemiş olsa zâferan, amber gibi çoğu sarhoşluk veren katı maddelerin azının da haram olması lâzım gelirdi. Halbuki bunların haram olduğunu söyleyen hiç bir zât görmedim. Hatta «çoğu sarhoşluk veren şeyin azıyla da had vurulması lâzımdır» diyen Şâfiîler bile bunu sıvı maddelere tahsis etmişlerdir. Eğer bene veya zâferanın azı İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre haram olsaydı, necaset olması lâzım gelirdi. Çünkü İmam Muhammed (Rh.A.) «çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır ve necisdir» demiştir. Halbuki bene gibi şeylerin necaset olduğunu hiç bir kimse söylememiştir.

Hâkim-i Şehid'in Kâfî isimli kitabının içkiler bahsinde «bene ile tedavi olmakta bir beis yoktur. Bununla aklın giderilmesi istenirse lâyık olan bunun yapılmamasıdır» diye zikredilmiştir. Bundan malum oldu ki; içkiler ile sıvı olan maddeler murad edilmiştir. Bene, afyon ve haşîş gibi katı maddelerin sarhoşluk verecek miktarını yemek mutlaka haramdır. Az bir miktarına gelince bunu da zevk ve eğlence maksadıyla kullanmak caiz değildir. Bunların tedavi maksadıyla az bir miktarda kullanılmasından meydana gelen sarhoşluk ise affolduğundan taziri gerektirmez. Bu sarhoşluk halindeki tasarrufata da itibar olunmaz.

«Had vurulan kimse haddin bir kısmı vurulduktan sonra kaçıp ilh...» Hidaye'de zikredilmiştir ki; tekaadüm-i zaman başlangıçta şehadetin kabul edilmesine mâni olduğu gibi hükümden sonra haddin vurulmasına da mâni olur. Hatta had vurulan kimse, haddin bir kısmı vurulduktan sonra kaçıp, tekaadüm-i zamandan sonra yakalansa, haddin geri kalan kısmı kendisine vurulmaz. Çünkü hadler babında, haddin vurulması hükmün tamamındandır.

Ben derim ki: Bu zina ile hırsızlık haddinde acıktır. Çünkü bunlarda tekaadüm-i zaman yukarda geçtiği üzere bir ay olarak takdir edilmiştir. İçki haddinde tekaadüm-i zaman imam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.A )'a göre; ağızdan içki kokusunun gitmesiyle. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; diğer hadlerde olduğu gibi bir ayla takdir edilmiştir. Mûtemed olan İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavlidir. İmam-ı Azam'la imam Ebû Yusuf (Rh.A.)'a göre; mesafe uzak olmadığı halde bir kimse hâkimin yanında içki içtiğini ikrar ederken veya iki erkek o kimsenin içki içtiğine dair şahitlik ederken o kimsenin ağzında içki kokusunun bulunması şarttır. Fakat had vurulurken ayık olması şarttır,

«Kaçtıktan sonra tekrar içki içse veya zina etse ilh...» Yani birinci had tamamlanmadan önce yahut birinci had hiç vurulmadan önce tekrar içki içse veya zina etse birinci had ikinci hadde dahil olduğu için bir had vurulur. Fakat birinci defa içki haddi vurulduktan sonra tekrar içerse ikinci defa içki haddi vurulur. Zinâ haddi vurulduktan sonra tekrar zina ederse, ikinci defa zina haddi vurulur.

«Eğer atı zaptetmeye muktedir değil iken öldürmüşse, onun diyetini ödemez ilh...» Çünkü atın fiili binen kimseye nisbet edilmez.

 

 

 

 

KAZF HADDİ BÂBI

 

METİN

Kazf, Içgatta; atmak manasınadır.

Şeriatta ise; bir kimseye ayıplama ve sövme maksadıyla zina isnad etmektir. Kazf, ittifakla büyük günâhlardandır. Fetih.

Nehir'de «küçük kız çocuğu, köle ve namuslu olmayan hürre kadınlar gibi muhsan olmayan kimselere yapılan kazfler küçük günâhlardandır» diye zikredilmiştir. Kazf haddi adet ve sabit olma bakımından içki haddi gibidir.

Kazf, ya iki erkeğin şehadetiyle veya kazf eden kimsenin bir kere ikrarıyla sabit olur. Kazf iki erkeğin şehadetiyle sabit olduğunda hâkim onlardan kazfin mahiyetini ve keyfiyetini yani nasıl bir lâfızla kazf edildiğini sorar. Ancak şahitler kazfedenin zina lafzıyla kazfettiğine şehadet ederlerse, kazfin mahiyetinden ve keyfiyetinden sormaz. Hâkim şahitleri tezkiyeye havale eder. Bu tezkiye esnasında kazfte bulunan kimseyi hapseder. Nitekim hâkim üç güne kadar gelmeleri mümkün olan şahitler için kazfeden kimseyi hapseder. Eğer şahitlerin gelmeleri üç güne kadar mümkün olmazsa hâkim onu hapsetmez. İkinci meclise gelmesi için kendisinden kefil de almaz. İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'a göre; alır. Nehir.

İZAH

«Şeriatta ise; bir kimseye ayıplama ve sövme maksadıyla zina isnad etmektir ilh...» Evlâ olan İnaye'nin beyânıdır: Kazf muhsan olan bir kimseyi sarahaten veya delâleten zînâya nisbet etmektir. Çünkü kazf haddi ancak muhsan olan kimseye kazfedildiğinde vâcib olur.

Ben derim ki: İhsan (kendisine zina isnad edilen kimsenin akıllı, erginlik çağında, hür, müslüman ve namuslu olması) kazfedene haddin vurulması için şarttır. Zinaya yapılan şehadetin kazfin tarifinden çıkması için kazfin ayıplama ve sövme yoluyla olması şarttır.

«Nehir'de ilh...» Yani küçük kız çocuğu, köle ve namuslu olmayan hürre kadınlar gibi muhsan olmayan kimselere yapılan kazfin verdiği eza büyük, hür, mesture olan hanıma verdiği ezadan azdır.

Cem'uI-Cevâmî şerhinde «halvet (kimsenin işitmediği yer) de kazf İmam Şafiî (Rh.A.)'ye göre; küçük günâhdır» diye zikredilmiştir. Biz Hanefilerin kaidesi de bu sözden uzak değildir. Çünkü kazfteki illet kendisine zina isnad edilen kimseye ayıp yapışmasıdır. Kimsenin işitmediği yerde yapılan kazfte bu yoktur. Fukaha ihsanı haddin vâcib olması için şart kılmışlardır, yoksa kazf büyük günâh olduğundan dolayı şart kılmamışlardır.

Vasile (R.A.)'den Resûl-i Ekrem (SAV.)'in:

«Her kim bir zimmîye kazfte bulunursa kıyamet gününde kendisine ateşten kamçılarla had vurulur» buyurduğu rivayet olunmuştur. Taberânî. Ümmü'l-Mü'minîn (Mü'minlerin anası) Aişe (R.A.)'ye gerek gizli, gerekse aşikâr kazfetmek küfürdür. Keza: Hz. Meryem hakkında dayapılan kazf küfürdür.

«Kazf haddi adet ve sabit olma bakımından içki haddi gibidir ilh...» Yani kazf eden kimse hür olursa, kendisine seksen deynek, köle olursa kırk deynek vurulur. Bahır.

«Kazf, ya iki erkeğin şehadetiyle ilh...» Yani kazf, ancak ya iki erkeğin şehadetiyle veya kazf eden kimsenin bir kere ikrarıyla sabit olur. Bunda kadınların şehadeti yahut şehadet üzerine şehadet yahut bir kaadının diğer kaadıya mektubu kabul edilmez, kazf üzerine yemin de ettirilmez. Hadlerden hiç birinde yemin yoktur. Ancak mal için hırsızlık hususunda yemin ettirilir. Eğer hırsız yemin etmekten çekinirse, dâva edilen malı öder, fakat eli kesilmez, Şahitler kazfin zamanında ihtilâf etseler, İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; şehadetleri bâtıl olmaz, imameyn (Rh. Aleyhima)'e göre; şahitler ihtilâf ettiğinde kazfeden kimseye had vurulmaz. Şahitlerden biri bir şahsın kazfte bulunduğuna diğeri kazfi ikrar ettiğine şahitlik yapsa, istihsana göre; ittifakla o şahsa had vurulmaz. Keza: Şahitler o şahsın kazfte bulunduğu sözde ihtilâf etseler yahut şahitlerden biri «o şahıs «ey zina eden kadının» oğlu» dedi diye diğeri « «sen babanın oğlu değilsin» dedi» diye şahitlik yapsa, o şahsa had vurulmaz. Bu Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde hulâsa olarak alınmıştır.

«Hâkim onlardan kazfin mahiyetini ve keyfiyetini yani nasıl bir lâfızla kazfedildiğini sorar ilh...» Çünkü bir kimse, bir şahsa zorla kazfettirilse, o kimseye had vurulmaz. Bir kimse, kendisine kazfedilmiş olduğuna dair iki şahit getirse, şahitler «falanca şahıs bu kimseye kazfetmiştir» deyip bu ifade üzerine bir şey ziyade etmeseler, şehadetleri kabul edilmez. Çünkü kazf, zinadan başka bir lâfızla da olabilir. Şahitler «o şahıs bu kimseye «ey zina eden» dedi» diye şehadet ederlerse, şahitlikleri kabul edilir ve kazf eden kimseye had vurulur. Bundan anlaşılan; şahitler «falan kimse filan şahsa kazfetti» diye şehadette bulunduklarında hâkimin şahitler kazfin mahiyetinden ve keyfiyetinden sual etmesidir. Eğer şahitler «falan kimse, filan şahsa «ey zina eden» dedi» diye şahitlik yaparlarsa, hâkim onlara kazfin mahiyetinden ve keyfiyetinden sormaz.

Hamevî'den naklen Miskin Haşiyesi'nde «hâkimin şahitlere kazfin yapıldığı yeri de sorması lâzımdır. Çünkü kazf, dar-ı harpte ve İslâm hükümdarına isyan edenlerin istilâ ettikleri yerde yapılmış olabilir. Kazfin zamanını da sorar. Zira o kimse, kazfi çocuk İken yapmış olabilir. Fakat zamanını sorması, tekaadüm-i zaman ihtimalinden dolayı değildir. Çünkü kazf haddi, tekaadüm-i zamanla bâtıl olmaz. Halbuki diğer hadler tekaadüm-i zamanla düşer» diye zikredilmiştir.

«Nitekim hâkim üç güne kadar gelmeleri mümkün olan şahitler için kazfeden kimseyi hapseder ilh...» Kendisine kazfedilmiş olduğunu dâva eden kimse bu husustaki dâvasını isbat için adaletli bir şahit getirip ikinci şahidin şehir içinde bulunduğunu iddia etse, hâkimkazfeden kimseyi iki veya üç gün hapseder. Eğer şahitlerin şehir içinde bulunduğunu iddia ederse, hâkim o gün mahkeme dağılıncaya kadar kazf zanlısını hapseder.

METİN

Muhsan veya muhsanaya yani müslüman, hür, erginlik çağında, akıllı ve zina fiilinden afif (namuslu) olan erkek veya kadına; kazfeden şahıs gerek hür, gerek köle, gerek zimmî ve gerekse kadın olsun kazf haddi vurulur. Kendisine kazf edilen kimsenin hürriyeti sabit olmazsa, kazfeden kimse ta'zir olunur. Recmin ihsanında şart olan sahih nikâhla evlenme ve zevcesine cinsi yakınlıkta bulunma vasıfları kazfin ihsanında şart değildir.

Kendisine kazf edilen kimse kazfedenin oğlu yahut oğlunun oğlu yahut dilsiz yahut tenasül uzvu kesilmiş yahut hadım edilmiş yahut fasid nikâh veya fasid mülk ile cinsi yakınlıkta bulunmamış yahut kadının tenasül uzvu bitişik veya tenasül uzvunda kemik olmaması ve aynı zamanda kazf haddi vurulurken ihsanın bulunması şarttır. Hatta kendisine kazf edilen kimse kazfedene had vurulmadan önce -Allah'a sığınırız- mürted olsa, her ne kadar sonra tekrar müslüman olsa bile kazfeden kimseden kazf haddi düşer. Fetih.

İZAH

«Kazfeden şahıs gerek hür ilh...» Yani muhsan olan erkeğe veya muhsana olan kadına kazfeden hür olsa bile kendisine kazf haddi vurulur. Fukahadan kazfeden kimsenin şartlarına temas eden bir kimse görmedim. Kazfeden kimsenin de akıllı, erginlik çağında, nâtık (konuşan) olması ve kazfi kendi iradesiyle İslâm . memleketinde yapması şapttır. Buna göre; kazfeden çocuğa had lâzım gelmezse de tazir edilir. Kazfeden deliye de had vurulmaz. Haram olan şeyden sarhoş olan kimse kul haklarında ayık olan şahıs gibi mükellef olduğu için kazfettiğinde kendisine had vurulur.

Bir kimse bir şahsa kazf yapması için icbar edilip o da tehdit karşısında o şahsa kazfte bulunsa kendisine had vurulmaz. Kazfeden dilsize de had vurulmaz. Çünkü onun zinâ lâfzını acık olarak söylemesi mümkün değildir. Dar-ı harpte veya İslâm hükümdarına karşı isyan edip isyancıların idaresi ve hakimiyeti altında bulunan beldede kazfeden kimseye de had vurulmaz. Kazf eden, kimsen in İslâm memleketinde büyümekle kazfin hakikaten veya hükmen haram olduğunu bilmesinin de kazfin şartlarından olması ihtimali vardır.

Fakat Hâkim-i Şehid'in «Kâfî» isimli kitabında zikredilmiştir ki; bir harbî (kâfir) eman (pasaport) la İslâm memleketine gelip bir müslümana kazfde bulunsa İmam Azam'ın evvelki kavline göre; kendisine had vurulmaz, son kavline göre ki bu İmameyn'in de kavlîdir, had vurulur. Bundan anlaşılan harbî islâm memleketine gelir gelmez bir müslümana kazfte bulunsa, had vurulur. Galiba bunun sebebi zinanın her millette haram olmasıdır. Binaenaleyh zina ile kazfte bulunmak da haramdır. Bu itibarla harbî «ben zinayla kazfetmenin haram olduğunu bilmiyordum» diye iddia etse, tasdik edilmez. Bana zahir plan budur. Buna temas eden hiç bir kimseyi görmedim.

«Gerek zimmî ilh...» Sarih zimmî yerine «gerek kâfir olsun» deseydi, emanla İslâm memleketine giren harbî, de tarife girmiş olurdu. Nitekim harbî hakkındaki İmam-ı Azam'ın kavilleri biraz önce geçmiştir.

«Hür ilh...» Yani kendisine kazfedilen kimsenin hürriyeti ya kazfeden kimsenin ikrarıyla ya da kazfeden onun hürriyetini inkâr ettiğinde şahitte sabit olur. Kazfeden kimse kendisinin hür olduğunu inkâr ederek «ben köleyim, bana kölelerin haddi lâzımdır» dese sözü kabul edilir, Bu, Hâniyye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir.

«Kendisine kazf edilen kimsenin hürriyeti sabit olmazsa ilh...» Yani kendisine kazfedilen kimse kâfir veya köle olup müslüman ve hür olmazsa, kazfeden kimseye had vurulmaz. Fakat tazir edilir. Muhsan olmayan kimseye zina ile kazfeden şahsa da had vurulmayıp tazir edilir.

«Erginlik çağında, akıllı ilh...» Yani kendisine kazfedilen kimsenin akıllı ve erginlik cağında bulunması şarttır. Çünkü çocukla, deliye kazfeden kimseye had vurulmaz. Zira çocukla deliden haram olan zina fiili tasavvur edilemez. Haram olan bir fiilin haram olması için işleyenin mükellef olması şarttır.

Zahiriyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse mürâhik (erginlik cağına yaklaşan çocuğ)a kazfte bulunsa, çocuk yaş ile veya ihtilam ile' buluğ cağına erdiğini iddia etse onun sözüyle kazfedene had vurulmaz. Bahır.

«Zina fiilinden afif (namuslu) olan ilh...» Sarih, Han bahsinde «kendisine kazfedilen kimsenin zina töhmetinden de uzak olması lâzımdır» diye ziyade etmiştir. Bir kimse babası malum olmayan bir şahsa kazfde bulunsa, kendisine kazf haddi vurulmaz. Çünkü bunda töhmet vardır. Bu kaydın burada zikredilmesi lâzımdır. Fakat bunu zikredeni görmedim.

Bilmiş ol ki, mülkten ve mülk şüphesinden hali olan zina şeriatta haddi icap edip etmemek itibariyle iki kısma ayrılır. Hatta bir kimse oğlunun cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, hakkında zina haddi icra edilmez. Bu kimseye zina ile kazfeden kimseye kazif haddi vurulmaz. Binaenaleyh babaya;her ne kadar zina haddi vurulmasa bile oğlunun cariyesine cinsi yakınlıkta bulunması zinadır, nitekim bunu hadler bahsinin evvelinde Fetih'den naklen beyân ettik. Ama bir kimse istibrâ (satın alınan bir cariyenin gebe olmadığına kanaat getirmek için bir âdet görünceye kadar ona yaklaşmaktan çekinme)den önce cariyesine cinsi yakınlıkta bulunsa, bu cinsi yakınlığı zina değildir. Çünkü bu cinsi yakınlık hayızlıyken zevcesine cinsi yakınlıkta bulunma gibi, hakiki mülkünde vaki olmuştur, zira bu cinsi yakınlık arızi bir sebebten dolayı haram kılınmıştır.

Zina ise bizzat haram olan cinsi yakınlıktır. Nitekim ileride gelecektir. Bundan dolayı Miskin «zina fiilinden afif olan, ifadesi mülkde haram olan cinsi yakınlıktan ihtirazdır, çünkü bir kimsenin mülkünde haram olan cinsi yakınlıkta bulunması kendisini muhsan olmaktan çıkarmaz» demiştir.

«Kazf haddi vurulurken ihsanın bulunması şarttır ilh...» Kendisine kazfedilen kimsenin haddi talep etmesi ve kazfeden kimseye had vurulmadan önce ölmemesi şarttır. Çünkü hadler miras olarak vereseye intikâl etmez.

«Fasid mülk ile ilh...» Hâkim-i Şehid'in Kâfi'sinde zikredilmiştir ki; bir kimse fasid olarak satın aldığı cariyeye cinsi yakınlıkta bulunup sonra bir şahıs bu kimseye kazfde bulunsa, kazfedene had vurulur. Çünkü fasid olarak satın alma, mülkü gerektirir. Mezhebin muhtar olan kavli budur. Fakat fasid nikâhla mülk sabit olmaz. Bundan dolayı fasid nikâhla evlenip cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin ihsanı düşer ve kendisine kazfedene had vurulmaz.

Ben derim ki; Fasid mülk ile satın alınan cariyeye hak sahibi çıkarak fasid olduğu ortaya çıkan mülk murad edilmiştir.

Hâniyye'de «bir kimse, bir cariye satın alıp cinsi yakınlıkta bulunduktan sonra cariyeye hâk sahibi çıksa, daha sonra bir şahıs bu kimseye kazfte bulunsa, had vurulmaz» diye zikredilmiştir.

«Hatta kendisine kazfedilen kimse kazfedene had vurulmadan önce -Allah'a sığınırız- mürted olsa, her ne kadar sonra tekrar müslüman olsa bile kazfeden kimseden kazf haddi düşer ilh...» Keza; kendisine kazfedilen kimse kazfeden kimseye had vurulmadan önce zina etse yahut haram olan cinsi yakınlıkta bulunsa yahut bunasa veya dilsiz olup bu hali devam etse, kazfedene had vurulmaz. Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde de böyle zikredilmiştir.

T E N B İ H : Siraciyye'den naklen Nehir'de zikredilmiştir ki; bir kimse, erginlik çağına müşkül hünsa olarak giren bir şahsa kazfte bulunsa, o kimseye had vurulmaz.

Ben derim ki; Nehir sahibi müşkül hünsa evlenip cinsi yakınlıkta bulunduktan sonra bir kimsenin bu müşkül hünsaya kazfte bulunmasını murad etmiştir. Çünkü müşkül hünsanın nikâhı müşküllüğü ortadan kalkmadan sahih olmadığı için müşkül hünsa mülkü olmayan kadına cinsi yakınlıkta bulunmuştur.

METİN

Kazfedilen kimseye haddin vurulabilmesi için kazfin sarih (açık) zina lâfzıyla yapılması şarttır. Zahiriyye'den beyân edildiği üzere «sen filandan veya benden daha ziyade zina edicisin» ifadesi de sarih zina lâfızlarındandır.

Musannif merhumun Menar Şerhinden naklettiği gibi «nîk» lâfzıda sarih zina lâfzı gibidir. Buna göre bir kimse bir şahsa «ey nâîk» dese «ey zâni» demiş olur. Hemze ile «ya zâni'»dese had vurulmaz. Tekmile Şerhi.

Kazfeden kimsenin kazifde bulunduğu şahsa gazap halinde hemze ile «sen dağda zina' ettin» demesiyle had lâzım gelir. Çünkü hemze ile «zina» kelimesi zina manâsıyla çıkma mânâsı arasında her ne kadar müşterek ise de gazap hali «zina» mânâsını tayin eder. Gazap halinde «sen babandan değilsin» dese had vurulur, eğer «sen babandan değilsin» sözünün üzerine «sen annenden de değilsin» sözünü ziyade etse yahut «sen ebeveyninden olmadın» dese, had lâzım gelmez.

Gazap halinde anası muhsana olan kimseye, nesebinin kendisine muttasıl olduğu maruf ve meşhur olan babasını mürad ederek «sen falanın oğlu değilsin» dese, had lâzım gelir. Çünkü «sen babandan değilsin» ve «sen falanın oğlu değilsin» suretlerinde o kimsenin annesi hakkında kazfdir. Muteber olan kendisine kazfedilenin ihsanıdır, haddi talep edenin ihsanı değildir. Şumunni.

Bir kimse bir şahsa «sen dağda zina ettin» yahut «sen babandan değilsin» yahut «sen falanın oğlu değilsin» dese bakılır, eğer bu ifadeleri gazap halinde söylemiş ise kazfetmiş olur, eğer bu ifadeleri rıza halinde söylemiş ise birinci ifade de zina, dağa çıkmak mânâsına, diğer iki ifadede de güzel ahlâkda babasına benzemediğine hamlolunur. Yani «sen babanın oğlu değilsin» demekle «güzel ahlâkta baban gibi değilsin» demiş olur. Kazfedene had vurulabilmesi îçin kendisine kazfedilen muhsan kimsenin haddi talep etmesi şarttır. Çünkü kazfedene had vurdurmak kendisine kazfedilenin hakkıdır. Çünkü kazfedene had vurdurmak kendisine kazfedilenin hakkıdır. Kendisine kazfedilen kimse, kazf halinde kazfeden şahsın meclisinde bulunmayıp hatta kazfi hiç biri işitmese bile yine kazfedene had vurulur. Keza: Bir kimse, kendisine kazfetmesi için bir şahsa emredip o da kazfde bulunsa, yine kazfeden şahsa had vurulur.

İZAH

«Kazfedilen kimseye haddin vurulabilmesi için kazfin sarih (açık) zina lafzıyla yapılması şarttır ilh...» Yani hangi lisanla olursa olsun kazfin sarih (açık) zina lafzıyla yapılması şarttır. Şürünbulâliyye.

Bir kimse, bir kadına «filan şahıs sana haram olarak cinsi yakınlıkta bulunmuştur» yahut «sana haram olarak cima etmiştir» dese, had vurulmaz. Bahir. Keza; bir kimse, bir şahsa «sen falanca kadına fenalıkta bulundun» veya o şahsa tariz ederek «ben zâni değilim» dese, yine had lâzım gelmez.

Yine Bahır'da zikredilmiştir ki; bir kimse bir şahsa hitaben «senin zâni olduğun bana haber verildi» yahut «filan şahıs senin zâni olduğuna dair şehadeti üzerine beni şahit tuttu» dese yahut bir kimse, bir şahısa «filana giderek sen zânisin de» deyip, o da gidip «sen zânisin»dese, bu suretlerde had lâzım gelmez. Kâfî'de de böyle zikredilmiştir.

«Zahiriyye'de beyân edildiği üzere «sen filandan veya benden daha ziyade zina edicisin» ifadesi de sarih zina lâfızlarındandır ilh...» Mebsut'tan naklen Fetih'te zikredilen buna muhaliftir. Şöyle ki; bir kimse bir şahsa hitaben «sen filan adamdan daha ziyade zina edicisin» yahut «sen insanların en zânisisin» dese kendisine had vurulmaz. Cevhere'de had vurulmamasının sebebi şöyle açıklanmıştır. Bu ifadenin mânâsı «sen zinaya insanların en kudretlisisin» demektir.

Yine Hâniyye'den naklen Fetih'te zikredilmiştir ki: Bir kimse bir şahsa hitaben «sen insanların en zânisisin» yahut «sen filandan daha ziyade zânisin» dese hakkında had icra olunur. «Sen benden daha zânisin» dese, hakkında had icra olunmaz.

Ben derim ki: Zahiriyye'de zikredilenin vechi açıktır. Çünkü bu ifadede muhatabı açık olarak zinaya nisbet etmek yardır. Mebsut'tan naklen Fetih'te zikredilen ifadede tevil ihtimaline bakılmıştır. Hâniyye'den naklen yine Fetih'te zikredilen «sen insanların en zânisisin» yahut «sen filandan daha ziyade zânisin» ifadeleriyle «sen benden daha zânisin» ifadeleri aralarında fark bulmak müşküldür. Şöyle fark bulunabilir: «Sen filandan daha ziyade zânisin» ifadesinde filanı zinaya nisbet etmek muhatabı da onunla beraber kazf (zina) de ortak etmek vardır. Fakat «sen benden daha zânisin» ifadesinde bu ifadeyi söyleyen kimse kendi nefsini zinaya nisbet etmektedir. Bu ise kazf değildir. Binaenaleyh muhataba da kazf etmiş olmaz. Çünkü muhatabı kazf olmayan şeyde kendisine ortak kılmıştır.

«Hemze ile «ya zâni» dese had vurulmaz ilh...» Muhit'in ve Bahır'ın beyânlarına göre; had vurulur. Çünkü istinsah (kopye) eden «had vurulur» ifadesi yerine sehven «had vurulmaz» ifadesini istinsah etmiştir.

Asıl'da zikredilmiştir ki; bir kimse bir şahsa hemze ile «ya zâni» deyip «bununla bir şey üzerine çıkmasını kasdettim» dese tasdik edilmeyip kendisine had vurulur. Çünkü lâfzın ihtimali olmayan şeyi niyet etmiştir. Zira hemze ile zina kelimesinin çıkmak mânâsına olması ancak çıkmaya mahal olana yakın olarak zikredildiği vakitte olur. Zanii'l-cebel: dağa çıkan denilmesi gibi. Hemze ile olan zina kelimesi çıkmaya mahal olana yakın olarak kullanılmazsa zina mânâsı murad olunur.

«Sen dağda zina ettin» demesiyle had lâzım gelir ilh...» İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; lâzım gelmez. Çünkü İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; hemze ile zina kelimesi çıkma mânâsında hakikattir.

«Sen annenden de değilsin» sözünü ziyade etse yahut «sen ebeveyninden olmadın» dese had lâzım gelmez ilh...» Çünkü bu ifadeler açık bir yalan olacağı cihetle kazf ifadelerinden değildir. Keza: Bir kimse bir şahsa «sen annenden değilsin» dese yine kendisine hadvurulmaz. Çünkü neseb anneden sabit olmaz. Bahır.

«Maruf ve meşhur olan babasını murad ederek «sen falanın oğlu değilsin» dese had lâzım gelir ilh...» Keza: «Sen filanın çocuğu değilsin» yahut «sen babandan değilsin» yahut «baban seni doğurmadı» dese yine had lâzım gelir. Fakat «sen filanın doğurduğundan değilsin» dese had lâzım gelmez. Çünkü bu ifade kazf değildir. Bu Zahiriyye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir.

«Çünkü «sen babandan değilsin» ve «sen falanın oğlu değilsin» suretlerinde o kimsenin annesi hakkında kazfdir ilh...» Zira çocuğun nesebinin babasından olmadığım söylemek, babasının zina edici olduğunu gerektirir ki annesi babası ile zina edip çocuk zinadan olmuş olur. Nehir. Fetih'de de böyledir.

Ben derim ki: Bu söz götürür, çünkü bu ifadeler o kimsenin yalnız annesi hakkında kazf yapılmış olmayı gerektirir. Nitekim önceden böyle açıklanmıştır, babasının zina etmesi lâzım gelmez. Zira çocuk babasının yatağında doğmuştur. Kazfeden çocuğun nesebinin babasından olmadığını söylemekle annesinin başka bir adamla zina etmiş olduğunu söylemiş olur.

«Kazfedene had vurulabilmeği için kendisin» kazfedilen muhsan kimsenin haddi talep etmesi şarttır ilh...»

Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; kendisine kazfedilen kimsenin her ne kadar husumet hakkına mâlik, kazıf haddinin istifasını talep etmeye salahiyetli ise de, bu bâbda husumeti terkedip haddi talep etmemesi evlâdır. Kendisine kazfedilen kimse kazfeden şahsı affetmeyerek hakkında dâva açtığı takdirde kaadı bu dâvadan, vazgeçmesini kendisine kazfedilen kimseye tavsiye etmelidir.

«Çünkü kazfedene had vurdurmak, kendisine kazfedilenin hakkıdır ilh...» Zira kendisine zina isnad eden şahsa had vurdurarak kendisine yapıştırılmış olan ayıbı ortadan kaldırmak hakkı vardır.

«Bir kimse, kendisine kazf etmesi için bir şahsa emredip o da kazfte bulunsa, yine kazfeden şahsa had vurulur ilh...» Çünkü kazf haddinde Allah hakkı galiptir. Bundan dolayı afüv ile düşmez. Bir kimsenin kendisine kazfetmesi için başkasına emretmesi şer'an muteber olmadığı için haddi düşürmez. Fakat bir kimse, kendisini öldürmesi için bir sahsa emredip o şahıs da o kimseyi öldürse, kısas düşer. Çünkü bu kendi hakkı olduğundan o şahsı affetmesi sahihtir.

METİN

Kazf haddinin vurulması: Had vurulacak kimsenin doğru olma ihtimalinden dolayı haddin hafif bir tarzda icra edilmesi için üzerindeki kürk ve pamuklu gibi kalın elbisesinden başkasıçıkarılmaz. Zina haddi ile içki haddi icra edilirken üzerinden kendisini başından ayağına kadar veya avret mahallini örten elbisesinden başka elbisesi çıkarılır.

Bir kimse, bir şahsa dedesini kasdederek «sen falanın oğlu değilsin» dese, doğru olduğu için kendisine had vurulmaz. Dedesine yahut dayısına yahut amcasına yahut terbiye edene -her ne kadar terbiye eden anasının zevcinden başkası olursa da- nisbet edip «sen bunun oğlusun» dese, yine kendisine had vurulmaz. Çünkü bunlar mecazen babadırlar. Zeylaî. «Ey gök suyunun oğlu» diye bir kimseye nida edilmekle de had lâzım gelmez. Bu söz götürür. İbn-i Kemal.

Bir kimse, Arab olan bir şahsa «ey nebatî» diye nida etse, bu sözüyle kendisine had lâzım gelmez.

Nehir'de zikredilmiştir ki; bir kimse, başka bir şahsı kabilesinden başka bir kabilece nisbet etse veya kabilesinden nefyetse, tazir olunur.

Yine Nehir'de zikredilmiştir ki; «ey zina yavrusu» yahut «ey zina yumurtası» yahut «ey zina kuzusu» denilmesi kazftir. Fakat «ey zina koçu» yahut «ey haramzade» dese, kendisine had vurulmaz. Kınye.

Yine Kınye'de zikredilmiştir ki; bir kimse, oğlunun nesebini inkâr edip «benden değilsin» dese, kendisine had lâzım gelmez. Fakat tazir olunur.

Bir kimse, kendi zevcesine «eşek» yahut «öküz» yahut «deve» yahut «at ile zina ettin» dese, had lâzım gelmez. Çünkü bunlar ile olan fena fiil şer'an zina değildir. Fakat «sen inek» yahut «koyun» yahut «dişi deve» yahut «dişi eşek» yahut «elbise» yahut «dirhemle zina ettin» dese, kendisine had lâzım gelir. Çünkü bunların cinsi yakınlıkta bulunmaya tenasül uzuvları olmadığı için sanki «sen zina ettin ve bunları bedel olarak aldın» demiş olur. Bu sözler bir erkek için söylense, erkeğin zina karşılığında bir şey alması örf ve âdet olmadığı için had lâzım gelmez.

İZAH

«Üzerindeki kürk ve pamuklu gibi kalın elbisesinden başkası çıkarılmaz ilh...» Kürk ve pamuklu gibi kalın elbise çıkarılır. Çünkü bu kalın elbiseler bedene acının ulaşmasına mâni olurlar. Bundan anlaşılan had vurulacak kimsenin üzerinde pamuklu olmayan astarlı elbise bulunsa çıkarılmamasıdır. Eğer bu astarlı elbiseyi gömlek üzerine giymiş olursa çıkarılır. Çünkü bu elbise gömlekle birlikte pamuklu veya pamukluya yakın bir elbise olmuş olur. Fetih'te de böyledir.

«Bir kimse, bir şahsa dedesini kasdederek «sen falanın oğlu değilsin» dese, doğru olduğu için kendisine had vurulmaz ilh...» Çünkü bu ifadenin hakiki mânâsı çocuğun dedesinin menisinden yaratılmış olduğunu nefyetmektir.

Ben derim ki: Bir kimsenin bir şahsa hitaben «sen babanın oğlu değilsin» demesi kazftir. Çünkü bu ifade gazap halinde söylendiğinde ahlâkta babasına benzemediğini murad etme ihtimali yoktur. Bu ifadenin gazap halinde söylenmesi ifadenin hakikat mânâsının murad edilmesine karinedir. Fakat bir kimse bir şahsa hitaben «sen dedenin oğlu değilsin» dese bu ifadenin hakikat mânâsı kazf değildir. Bilâkis onun oğlunun oğlu olup onun oğlu olmadığı için doğrudur.

«Dedesine ilh...» Bir kimse bir şahsı dedesine nisbet edip «sen bunun oğlusun» dese kendisine had vurulmaz.

«Çünkü bunlar mecazen babadırlar ilh...» Dede, büyükbabadır. Dayı hakkında Peygamberimiz (S.A.V.):

«Dayı babası olmayan (ölmüş olan) in babası (yerinde) dir.» buyurmuşlardır. Amca hakkında Allah-ü Teâlâ:

El-Bakâra Sûresi; âyet: 133

«Senin Tanrına ve babaların İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın bir tek Tanrı olan Allanma ibadet edeceğiz.» buyurmuşlardır. Hz. İsmail (A.S.), Yakub (A.S.)'ın amcası idi. Bu âyet-i kerîmede amcaya baba denilmiştir. Terbiye edene baba denilmesi Hz. Nuh (A.S.)'dan hikaye olarak Allah-ü Teâlâ'nın:

Hud Sûresi; âyet: 45

«Nuh Rabbine dua edip dedi ki: Ey Rabbim, benim oğlum da şüphesiz benim ailemdendir.» kavl-i kerimidir.

Bazı müfessirler «âyet-i kerimedeki oğuldan murad Nuh (A.S.)'ın zevcesinin oğludur» demişlerdir. Fetih.

«Ey gök suyunun oğlu» diye bir kimseye nida edilmekle de had lâzım gelmez ilh...» Çünkü bu ifadeyle cömertlikte ve semahatta teşbih murad olunur. Âmir b. Harise cömert olduğu için kendisine gök suyu lakabı verilmiştir. Çünkü bu zât kıtlık zamanında malını göğün yağmuru akıttığı gibi akıtırdı. Tamamı Fetih'tedir.

«Bu söz götürür ilh...» Yani «ey gök suyunun oğlu» ifadesi gazap halinde söylendiğinde bununla teşbih kasdedilemez. Bunu İbn-i Kemal söylemiştir. Bu ifadenin nesebi nefyetmek için kullanılması malum olmayınca gazap halinde bu ifadeyle tehekküm (görünüşte ciddi, hakikatte alaydan ibaret olan eğlenme) murad edilmiştir.

Ben derim ki: Böyle ifadelerin tehekkümde kullanılması lügatta caizdir, örfte yaygındır. Nitekim münakaşa halinde «ey faziletle kimsenin oğlu», «ey kâmil insan», «ey terbiyeli kimse» denilir. Bu ifadelerle hakikat mânâsı kasdedilmez.

TENBİH: Fetih'te zikredilmiştir ki; bir kimse bir şahsa gazap halinde «ey gök suyunun oğlu»derken orada gök suyu isminde bir adam bulunsa o kimseye had vurulur. Fakat orada böyle gök suyu isminde bir adam bulunmazsa, had vurulmaz. Bahır. Nehir.

Ben derim ki: «Ey gök suyunun oğlu» denilen şahıs cömertlikle meşhur olmadığı takdirde bu hükümler câridir. Eğer bu ifade kendisine söylenilen şahıs cömertlikle meşhur olursa, söyleyene had lâzım gelmez.Bu ifade kendisine söylenilen şahsın diri veya ölü olması arasında fark yoktur. Bu isim için bir hususiyet yoktur. Güzel veya çirkin sıfatla meşhur olan her isim bu isim gibidir. «Ey gök suyunun oğlu» güzel sıfatla meşhur olan isim için ve «ey Nebati» çirkin olan sıfatla meşhur olan isim için misaldir. Bana zahir olan budur.

«Bir kimse, Arab olan bir sahsa «ey Nebatî» diye nida etse, bu sözüyle kendisine had lâzım gelmez ilh...» Nebat; M.Ö. yedinci asırda Filistin civarında yaşayan Sâmî ırkına bağlı bir millet olup kötü ahlâklarıyla meşhurdur.

TENBİH: Bahır'da zikredilmiştir ki; fukahanın kelâmlarından anlaşılan bu ifadeler gerek gazap halinde gerekse rıza halinde söylensin, söyleyene had lâzım gelmez.

«Nehir'de zikredilmiştir ki; ilh...» Nehir'in ibaresi şöyledir: Bir kimse bir sahsa «ey nebatî» dese, ta'zir edilir. Çünkü gazab halinde bir şahsı kötü ahlâka nisbet etmek sövme sayılır. Mebsut'un «bir şahıs Hâşimi olan bir zâta «sen Hâşimi değilsin» dese, tazir edilir» ifadesi bunu teyid eder.

«Kazftir ilh...» Çünkü bu ifadeler doğumdan haber verdiği için «ey zinanın çocuğu» mânâsına gelirler.

«"Ey zina koçu" ilh...» Zira bu lâfız kazf mânâsını ifade etmediği gibi kavmin büyüğüne ve önderine de söylenir. Nitekim Kâmus'ta böyle zikredilmiştir.

«"Ey haramzade" ilh...» Çünkü bu ifade haram cinsi yakınlıktan doğan kimse mânâsını ifade eder. Buna göre hayız halindeki cinsi yakınlığa da şâmil olur.

«Kendisine had lâzım gelmez ilh...» Yani bir kimse, oğlunun nesebini inkâr edip «benden değilsin» dese, had lâzım gelmediği gibi kendi çocuğuna «ey zinanın çocuğu» dese, yine had lâzım gelmez.

«Çünkü bunlar ile olan fena fiil şer'an zina değildir ilh...» Şer'an zina şer'i bir nikâh akdi olmaksızın kadın ile erkeğin kendi istekleriyle irtikâp ettikleri haram bir cinsi yakınlıktır. Fetih.

«Erkeğin zina karşılığında bir şey alması örf ve âdet olmadığı için had lâzım gelmez ilh...» Fetih ile Nehir'de sebebi böyle açıklanmıştır. Ama bu, söz götürür. Çünkü erkeğin mal alma ihtimali olduğu gibi mal verme ihtimali de vardır. Erkeğin zina karşılığında mal vermesi âdettir. Erkek livâta karşılığında mal alır. Fakat bizim sözümüz zina hakkındadır. Livâta ise zina değildir. Bahır'da zikredilen bizim dediğimizi teyid eder. Şöyle ki: Bir kimse bir erkeğe «sen deve» yahut «dişi deve» yahut «bunlara benzer bir hayvanla zina ettin» dese, hakkındahad icra edilmez. Çünkü bu kimse, erkeğin hayvanlara cinsi yakınlıkta bulunduğunu ifade etmiştir. Eğer «sen bir cariye»; yahut «ev» yahut «elbise ile zina ettin» dese, hakkında had icra edilir. Hâniyye ile Zahiriyye'de de böyle zikredilmiştir.

METİN

Ölmüş olan bir kimseye kazfedildiği takdirde kazf haddini ancak ölüye yapılan kazf sebebiyle kendi nesebine ar (utanma) lâhik olan - ne kadar yukarı çıkarsa çıksın usûl (babası, babasının babası) yahut - ne kadar aşağı inerse insin - fürû (oğlu, oğlunun oğlu ve kızı) yahut kızının oğlu taleb eder. Velev ki bu kazfi taleb eden öldürme, kölelik, küfür gibi bir maniden veya daha yakın vâris bulunmasından dolayı kazfedilenin mirasından mahrum veya mahcûb bulunsun. Hatta kendisine kazfedilmiş olan ölüye daha yakın vâris bulunsa yahut yakın olan vâris kazfedeni affetse yahut kazfi tasdik etse bile uzak olan usûl veya fürû için cüziyyet sebebiyle kendilerine ar lâhik olduğundan dolayı haddi taleb etme hakları vardır. Musannifin meseleyi ölüye yapılan kazfle kayıtlaması gaib olan kimse hakkındaki kazf haddini usûl ve fürû'unun taleb edemeyeceğini bildirmek içindir. Çünkü gaib olan kimse geldiğinde kazfeden şahsı tasdik edebilir.

Bir kimse bir şahsa «ey iki zina edenin oğlu» deyip halbuki o şahsın ana ve babası ölmüş olsa tedahül (bir kaç kazften dolayı yalnız bir had vurulacağı) için kazfedene bir had lâzım olur. Ana - babanın ölmesi tedahülün kaydı değildir, bilâkis faydası kazf haddini taleb etmenin oğullarına alt olduğunu beyân içindir.

Mebsut'un sonunda zikredilmiştir ki; bunamış bir kadın bir erkeğe «ey iki zina edenin oğlu» diye kazfetmiş, o kimse kadını zamanın kaadısı İbn-i Ebî Leylâ (Rh.A.)'ya getirmiş ve İbn-i Ebî Leylâ bu kadın ikrar ve itiraf ettiği için kendisine mescidde iki had vurmuş. Bu haber imam-ı Azam (Rh.A.)'a ulaştığında; «şaşılacak şey! Kaadı yedi yerde hata etmiş:

1 - Bunamışın ikrarına şer'an itibar yokken hükmü onun üzerine bina edip kadına had vurmuş.

2 - Bir had vurulacak yerde iki had vurmuş,

3 - Mescidde had vurmak yasakken mescidin içinde had vurmuş,

4 - Kadına oturduğu halde had vurmak icabederken ayakta vurmuş.

5 - İki haddin arası, en az bir gün veya daha ziyade zamanla ayrılması lâzım iken arka arkaya vurmuş.

6 - Kadının velisi bulunmaksızın kadına had vurmuş.

7 - Dürer'de «kendisine kazfedilen kimsenin ana-babası hayatta mıdır yoksa ölü müdür? sormak lâzım iken sormamış, hayana iseler dâva etmek ana-babanın, ölmüşlerse oğullarının hakkı olacaktı» diye zikredilmiştir» demiştir.

'Bir kimsenin üzerinde kazf etmek, içki içmek, hırsızlık yapmak ve muhsan olmadığı halde zina etmek suretiyle çeşitli hadler toplansa kendisine her biri için ayrı ayrı had vurulur. Fakat aynı cinsten olan cinayetler için, bir had kifayet eder. Üzerinde çeşitli hadler bulunan kimsenin ölmesinden korkulduğu için hadler arka arkaya vurulmayıp biri vurulduktan sonra onun acısı ve tesiri geçinceye kadar o kimse hapsedilir. Daha sonra diğerleri de aynı şekilde vurulur. Kazf haddi kul hakkı olduğu için önce o vurulur, sonra kaadı muhayyer olup dilerse zina haddini vurur, dilerse hırsızlık haddi olan elini keser. Çünkü bunların ikisi de Kur'-ân-ı Kerim'le sabit olduğu için kuvvette beraberdir. İçki haddi ise Sahabe'nin içtihadıyla sabit olduğu için tehir olunur. Yukarda geçen hadler üzerinde bulunan kimse, göz çıkartma gibi kısası gerektiren bir cinayet daha işlese önce onunla başlanır, sonra kazf haddi daha sonra muhsan ise recm olunur, diğer hadler lağvolur. Bahır.

Hâvi'l-Kudsî'de zikredilmiştir ki; üzerinde çeşitli hadler toplanmış olan kimse bir şahsı da öldürse, önce kul hakkı olduğu için kazf haddi vurulur, sonra öldürülür, geri kalan diğer hadler terkolunur, eli kesilmediği için çalmış olduğu mal terikesinden alınır. Nehir.

Fürû (ne kadar aşağı inerse insin oğlu, kızı, oğlunun oğlu, kızının kızı), hür, müslüman ve muhsana olan anasına kazfte bulunan usûl (ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babasını, babasının babasını ve babasının anası) ünü ve köle, hür müslüman ve muhsana olan anasına kazfeden efendisini kazf haddiyle dâva edemez. Bu hür, müslüman ve muhsana olan kazfedilmiş kadının başkasından oğlu, babası ve benzerleri gibi kendilerine ar lâhik olacak kimsesi bulunursa, bunlar had talebine mâlik olurlar.

Nehir'de zikredilmiştir ki; kazfedenden had düştüğünde kendisine ta'zir lâzım gelir. Hatta oğluna söven baba tazir olunur.

İZAH

«Usûl yahut fürû ilh...» «Usûl» dedeye şâmildir. Hâniyye'de «bir kimse bir şahsa hitaben «senin deden zânidir» dese, kendisine had vurulmaz» diye zikredilen ifade buna muhalif değildir. Çünkü Zahiriyye'de «hangi dedesi kasdedildiği bilinmediği için had vurulmaz» diye zikredilmiştir.

Fetih'de zikredilmiştir ki; o şahsın dedeleri arasında kâfir olan bulunduğu için, o kimse o şahsın müslüman olan dedesini tayin etmedikçe kazfetmiş olmaz, fakat «sen zâninin oğlunun oğlusun» dese kendisine had vurulur, çünkü bu ifade en yakın dedesine kazfdir. «Usûl» anneye de şâmildir. Anne oğluna yapılan kazfi taleb etme hakkına sahibdir. Usûlden ölünün anasının babası ve anasının anası müstesnadır. Yani bunlar ölüye yapılan kazfin haddini dâva edemezler, ölmüş olan bir kimseye kazfedildiğinde ölünün kardeşleri, amcaları, dayıları, halaları kazf haddini dâva ve taleb edemezler.

«Mahcûb bulunsun ilh...» Yani ölmüş bir kimseye kazfedildiğinde ölünün babası olduğu halde dedesi veya oğlu olduğu halde oğlunun oğlu bulunsa, her ne kadar bunlar miras olamasalar bile kazf haddini dâva edebilirler.

«Kölelik, küfür gibi bir mâniden ilh...» Yani kölelik veya küfür gibi bir mâniden dolayı mirastan mahrum olan kimsenin de kazf haddini taleb etme hakkı vardır. Çünkü kazf haddini taleb edenin muhsan olması şart değildir. Nitekim yukarıda geçmiştir.

«Kızının oğlu taleb eder ilh...» Yani ölünün kızlarının evlâdına gelince bu hususta ihtilâf vardır. İmam-ı Azam île İmam Ebû Yusuf'a göre; bunlarında kazf haddini dâva etme selâhiyetleri vardır. Fakat İmam Muhammed'e göre; bunların kazf haddini dâva etmeye selâhiyetleri yoktur. Mezhebin muhtar olan kavli, İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf'un kavlidir. Çünkü çocuğun nesebi ana ve baba taraflarının ikisinden de sabit olur. Bunlar da anaları vasıtasıyla ölüye bağlı oldukları cihetle yapılan kazften bunlara da âr lâhik olur. Bahır.

Bön derim ki: Usuldan ölünün anasının, babası ile anasının anasını istisna etmek müşkül olur. Nitekim yukarıda «ölmüş olan bir kimseye kazfedildiğinde, anasının babası ile anasının anası kazf haddini dâva edemez» diye geçmiştir. Burada ise kızlarının çocuklarının, ölmüş olan anasının babasına veya anasının anasına yapılan kazfin haddini dâva etme hakları isbat edilmiştir.

«Usuldan ölünün anasının babası ile anasının anası İmam Muhammed (Rh.A.)'in kavline göre; istisna edilmiştir» diye müşkülü çözmek mümkün olur. Neseble murad cüziyyettir. Çünkü cüziyyet, kazf haddini taleb etme hakkının sabit olmasının esasıdır. Yoksa neseb, yalnız baba tarafından sabit olur. Bunda şerife olan kadının oğlunun şerif olacağına delil yoktur. Bundan dolayı Sarih «vasiyetler bahsinin akrabalar için vasiyyet babında yalnız ana tarafından olan şeriflik muteber değildir» demiştir. Nitekim Fetâvâ-yı İbn-i Nüceym'in sonunda da böyle zikredilmiştir. Remlî Hayrüddin de bununla fetva vermiştir.

«Cüziyyet sebebiyle ilh...» Ya ölü aslının cüzü olur ya da fürû ölünün cüzü olur. T.

«Ana-babanın ölmesi tedahülün kaydı değildir ilh..» Yani ana-baba hayatta olsalar bile, yine bir had vurulur.

«Bilâkis faydası kazf haddini taleb etmenin oğullarına ah olduğunu beyân içindir ilh...» Yani annesi babası ölü olduğu takdirde kazf haddini taleb etme hakkı oğullarına aittir. Eğer ana-babası hayatta olurlarsa, kazf haddini taleb etme hakkı onlara ait olur. Bu Minah'dan naklen Tahtâvî'de zikredilmiştir.

«O kimse kadını zamanın kaadısı İbn-i Ebî Leylâ (Rh.A.)'ya getirmiş ilh...» Tatarhâniyye ve diğer fıkıh kitablarında; Kaadı İbn-i Ebî Leylâ'nın hatalarından biri de; kendisine kazfedilen kimsenin dâva etmesi lâzım iken dâva etmeden kazfedene had vurmuş olmasıdır. Fakat buerkeğin kadını, kaadının huzuruna götürmemesini iktiza eder.

«Bunamışın ikrarına ilh...» Yani bunamış ukubet (cezay)e ehil değildir. Hatta şahit ile bunamışın kazfetmiş olduğu sabit olsa bile had ile hükmetmek hatadır. Bunamışın ikrarı ile hüküm ise başka bir hatadır.

«Bir had vurulacak yerde iki had vurmuş ilh...» Hatta bir kimse bir cemaate kazfte bulunsa kendisine ancak bir had vurulur. Mebsut.

«Kadının velisi bulunmaksızın kadına had vurmuş ilh...» Kadına had Vurulurken velisinin bulunması lâzımdır. Çünkü had esnasında kadının hareket etmesinden dolayı açılan vücudunu örter. Veliyle murad zevci veya mahremi gibi kadına bakması helâl olan kimsedir.

«Göz çıkartma gibi ilh...» Yani üzerinde çeşitli hadler bulunan kimse, bir adamın gözünü çıkarsa. Nehir. Bununla «yalnız gözünün görmesinin giderilmesi» murad edilmiş, gözünün çıkarılması murad edilmemiştir. Çünkü çıkarılan bir göz karşılığında caninin de gözü çıkarılmaz. Zira bu surette mümaseleti temin etmek kabil değildir. Yani üzerinde çeşitli hadler bulunan kimse, başkasının gözünün görmesini gidermesi gibi kısası gerektiren bir cinayet daha işlese hâlis kul hakkı olduğu için önce onunla başlanır, sonra kendisinde hem Allah hakkı hem kul hakkı bulunan kazf haddi vurulur.

«Muhsan ise recmolunur ilh...» Eğer muhsan değil ise diğer hadlerin sıralanması hususunda kaadı muhayyerdir. Çünkü onlardan her biri vurulacaktır. Nitekim geçmiştir.

«Diğer hadler lağvolur ilh...» Yani üzerinde çeşitli hadler bulunan kimse muhsan olup recmedildiğinde hadde mahal olacak kimse ortadan kalktığı için hâlis Allah hakkı olan içki ve hırsızlık haddi düşer.

«Geri kalan diğer hadler terkolunur ilh...» Yani hırsızlık haddiyle içki haddi terkolunur.

Nehir'de zikredilmiştir ki; bir kimse hakkında kısas edilme cezasıyla hâlis Allah hakkı olan hadler toplanacak olsa kısas cezası - kul hakkı olduğundan- tatbik edilir, diğer hadlerin tatbiki mümkün olmayacağı için düşer.

Eşbah sahibi demiştir ki; bir şahıs üzerinde kısasen kati, mürtedlik ve zina cezası toplansa hangisinin önce tatbik edileceğini bu zamana kadar görmedim. Ama kısas cezası kul hakkı olduğundan önce o tatbik edilmelidir. Recm cezası ile mürtedlik cezası toplansa önce recmedilmelidir. Günkü bununla ikisinden maksud olan hasıl olur. Fakat önce mürtedlik cezası tatbik edilirse recm cezası tatbik edilmemiş olur.

«Usûlünü ilh...» Yani baba, oğlunun yahut-ne kadar yukarı çıkarsa çıksın- dede yahut -ne kadar yukarı çıkarsa çıksın- baba tarafından nine torununun hür, müslüman ve rriuhsana olan anasına kazfte bulunsa oğul veya torunlar bunları kazf haddi talebiyle dâva edemez.

«Hür, müslüman ve muhsana olan anasına İtti...» Yani baba kendi oğlunun ölmüş olan hür, müslüman ve muhsana olan anasına kazfte bulunduğunda oğlu babasını kazf haddini talep etmek maksadıyla dâvaya veremez. Eğer anası hayatta olursa, kazf haddini talep etme kendisine ait olur. Nitekim geçmiştir,

«Kazfedenden had düştüğünde kendisine tazir lâzım gelir ilh...» Bu Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir. Bir kimse bir şahsa «ey haramzade» dese had lâzım gelmez. Fakat baba çocuğuna «ey haramzade» dese tazir olunur. Baba evlâdına sövdüğünde tazir vâcib olursa, evlâdına kazfte bulunduğunda evleviyetle tazir vâcib olur.

METİN

Kazf haddi miras olarak vereseye intikal etmez, imam Şâfiî (Rh. A.)'ye göre; intikal eder. Kazf ikrar edildikten sonra ondan dönülemez. Kendisine kazfedilenin, kazfedenle bir bedel karşılığında sulh olması ve onu af etmesi sahih olmaz. Evet. kendisine kazfedilen affederse, kazfedene had vurulmaz. Bu haddin vurulmaması affın sahih olduğundan değil kendisine kazfedilenin haddi talep etmediğindendir. Hatta kendisine kazfedilen kazfedeni affettikten sonra affından dönüp haddin vurulmasını talep etse, had vurulur. Şumunni. Bundan dolayı had ancak kendisine kazfedilen kimsenin bizzat huzurunda vurulur.

Bir kimse bir şahsa «ey zina eden» deyip o da «ben değilim, bilâkis sensin» dese kazfte Allah hakkı galip olduğu için ikisine de had vurulur. Fakat bir kimse bir şahsa meselâ: «Ey habîs» deyip o da «bilâkis sensin» dese birbirlerine mükâfat ve mukabele etmiş olduktan için ta'zir olunmazlar. Ama ilerde gelecektir ki, kaadının huzurunda iki kimse birbirine sövse veya birbirini dövse meclis-i şer-i şerifin hürmetini yıktıkları ipin ve dövme farklı olup aralarında müsavat bulunmadığı için kaadı ikisini de ta'zir eder.

Bir kimse «ey zina eden» ifadesini kendi zevcesine deyip o da «bilâkis sensin» dese eğer zevç şehadete ehil olan cinsten olursa zevcesine had vurulur, Han lâzım gelmez. Bu hususta kaide iki had bir yerde toplanıp birinin takdiminde diğerinin düşürülmesi lâzım gelse haddin zevcden düşürülmesine çare için önce kadına had vurulması vâcib olur. Lian, had mânâsındadır. Bundan dolayı fukaha haddin vurulmasına çare için «bir kimse zevcesine «ey zina edenin kızı zina eden» dese lian yapılmasın diye zevcesinin anası için zevce had vurulur. Çünkü zevç kendisine had vurulmakla Hana ehli olmaktan çıkar» demişlerdir.

Bir kimse zevcesine «ey zina eden» deyip o da cevabında «seninle zina ettim» veya «seninle beraber zina ettim» dese şek mahalli olduğu için had ve lian lâzım gelmez. Bu mesele hitabla yani zevcenin «ben sertinle zina ettim» ifadesiyle tasvir edilmiştir. Çünkü zevç «sen benden daha ziyade zina edicisin» diye cevap verse yalnız zevce had vurulur. Hâniyye.

Bir kimse zevcesi olmayan bir kadına «ey zina eden» deyip o da «seninle zina ettim» dese, yalnız kadına had vurulur, erkeğe had vurulmaz. Çünkü kadın erkeğe zinayla kazfedip kendinin zina ettiğini tasdik etmiştir.

Bir kimse bir çocuk için «bendendir» diye ikrar edip sonra «benden değildir» diye nefyetse, lian okunur. Eğer iş aksine olup yani önce «çocuk benden değildir» diye nefyedip sonra Handan önce «çocuk bendendir» diye ikrar etse, kazf olduğu için had lâzım olur. İki surene de ikrar ettiği için çocuğun nesebi kendisinden sabit olur. Eğer «bu çocuk benim değildir, senin de değildir» dese, bu ifadesi heder (boş) dir. Çünkü doğumu inkâr etmiştir.

Bir kimse bir kadına müennes alâmeti olan «hâ»'yı terhîm (kısaltma) için hazfedip «ey zâni» dese ittifakla had vurulur. Çünkü kelâmda asıl olan müzekker sıygasıdır. Bir erkeğe müennes sıygasıyla «ey zâniye» dese had vurulmaz, imam Muhammed (Rh.A.) «had vurulur. Çünkü «allâme» kelimesinde olduğu gibi «tâ» mübalağa için dahil olur» demiştir.

Kazfedilen beldede, babası bilinmeyen bir çocuğu bulunan yahut çocuğu sebebiyle lian okunmuş kadına kazfedene had vurulmaz. Çünkü bu çocuk zina alâmetidir. Her ne suretle olursa olsun mülkünde olmayan oğlunun cariyesi gibi yahut bir bakıma mülkünde olan ortak cariye gibi yahut mülkünde olup ebedî haram olan süt kızkardeşi gibi bir kadına cinsi yakınlıkta bulunan kimseye yahut küfrü halinde zina eden kadına yahut kitabet bedeline yetecek kadar para bırakıp ölen mükâtebe kazfeden şahsa, had vurulmaz. Çünkü oğlunun cariyesine yahut ortak cariyeye yahut esah olan kavle göre; mülkünde olan süt kızkardeşine cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin namusu kalmamıştır. Küfür halinde zina eden kadının ihsanı düşmüştür. Kitabet bedeline yetecek kadar para bırakıp ölen mükâtebin ise hür olup olmadığında Eshab-ı Kiram'ın ihtilâfları şüphe îrâs etmiştir.

Hayızlı iken zevcesine yahut mecusî olan cariyesine yahut mükâtebe olan cariyesine cinsi yakınlıkta bulunan yahut kâfir iken mahremini (nikâhı kendisine ebedî haram olan) nikâh edip sonra müslüman olan kimseye kazfeden şahsa had vurulur. Çünkü o kimse bu kadınların bazısına nikâh cihetinden bazısına da satın alma cihetinden mâliktir. Mahremini nikâh edip sonra müslüman olan kimseye kazfeden şahsa İmameyn (Rh.A.)'e göre; had vurulmaz.

Müstemin (pasaportlu) olan bir kâfir bir müslümana kazfetse, kendisine had vurulur. Çünkü o kul haklarını yerine getirmeyi kabul etmiştir. Fakat zina haddi ile hırsızlık haddi, şarap içme haddi gibi hâlis Allah hakkı olduğu için kazf haddinin hilâfınadırlar.

Ama zimmî olan kimseye şarap içme haddinden başka bütün hadler vurulur. Gayetü'l-Beyan. Fakat Sarih «biz yukarıda Münye'den naklen zimmînin şarap içmesi ile had vurulacağı gibi sahih olan kavle göre; sarhoşluk ile de had vurulacağını beyân ettik» demiştir.

Siraciyye'de zikredilmiştir ki; zimmîler şarabın haram olduğuna itikat ederlerse, müslümanlar gibi olurlar. Yine Siraciyye'de zikredilmiştir ki; bir zimmî hırsızlık veya zina edip sonra İslâm şerefiyle müşerref olup hırsızlığı veya zinası kendisinin ikrarıyla veya müslümanların şehadetiyle sabit olursa, kendisine had vurulur. Eğer zimmîlerin şehadetleriyle sabit olursa, zimmîlerin şehadetleri müslüman üzerine kabul edilmediği için had vurulmaz.

İZAH

«Kazf haddi miras olarak vereseye intikal etmez ilh...» Yani kazfedene had vurulmadan önce kendisine kazfedilen ölse veya haddin bir kısmı vurulduğunda ölse, had bâtıl olur. Artık usûl ve fürû'undan hiç bir kimse bu haddi vurduramaz. Çünkü kazf haddi kendisine kazfedilenin bir mülkü, bir şahsı hakkı değildir ki, varislerine intikal etsin. Fakat ölmüş bir kimseye kazfedildiğinde dâva ve isbat etme ölünün usûl ve fürû'una ait olur. Bu dâva ve isbat asaletendir. Yoksa miras yoluyla değildir. Tamamı Bahır'dadır.

«İmam Şafii (Rh.A.)'ye göre; intikal eder ilh...» İhtilâfın esası: Biz Hanefilerce kazf haddinde Allah hakkı galiptir, imam Şafiî'ye göre; kul hakkı galiptir. Bu itibarla İmam Şafiî'ye göre; kazf haddi miras olarak vereseye intikal eder. Kazf ikrar edildikten sonra dönülmesi, affedilmesi, bedel karşılığında sulh olunması sahih olur. Bunların sahih olması, kul hakkı ciheti nazar-ı itibara alındığına göredir. Biz Hanefilere göre; Allah hakkı nazar-ı itibara alındığı İçin bunların hiç birisi sahih değildir. Fetih.

«Kazf edenle bir bedel karşılığında sulh olması ilh...» Yani kazf eden kazf haddinden vazgeçmesi için kendisine kazf edilene bir şey verip sulh olsa, bu sulh sahih olmaz. Hatta kendisine kazfedilen sulh bedelini geri verip kazf haddini taleb etmeye devam edebilir.

Seriyüddin, Zeylaî Haşiyesi'nde «bu sulh olma, kazf haddi için kaadıya dâva edildikten sonra olursa, had düşmez. Eğer önce olursa, düşer» demiştir. Fusûli'l-İmâdî'de de böyledir.

Ben derim ki: Affetme de bu tafsilât üzeredir. Buna, fukahanın «affetmekle, kazf haddini taleb etme bâtıl olmaz» kavilleri münâfi değildir, Çünkü fukahanın bu kavilleri murafaa (duruşma) dan sonra yapılan affa hamledilmiştir. Ebussuud.

Ben derim ki: Menkul olan buna muhaliftir. Hâniyye'de «had sabit olduktan sonra af ve beri kılmakla had düşmez. Keza; dâva kaadıya götürülmeden önce affedilse bile yine had düşmez.» diye zikredilmiştir.

«Affetmesi sahih olmaz ilh...» Yani had sabit olduktan sonra kazfedilenin, kazfedeni affetmesiyle had düşmez. Ancak kendisine kazfedilen «o şahıs bana kazfetmedi» veya «şahitlerim yalan söyledi» derse, bu ifadesinden kazfin haddi gerektirmediği anlaşılmış olur. Yoksa had sabit olup sonra düşmüş olmaz. Nitekim kendisine kazfedilen, kazfedeni tasdik eniğinde yine had düşer. Fetih.

«Evet, kendisine kazfedilen, kazfedeni affederse, kazfedene had vurulmaz ilh...» Bu ifade de «Fetih sahibinin «af sahih olmayıp had vurulur» kavline temessük ederek kendisine kazfedilen kazfedeni affetse bile af sahih olmadığı için kaadı kazfedene had vurur» diyen bazı âlimler) red vardır. Bahir sahibi «bazı âlimlerin «kendisine kazfedilen kazfedeni affetse bile af sahih olmadığı için kaadı kazfedene had vurur» kavilleri büyük bir galattır» demiştir.

Mebsut'ta zikredilmiştir ki; kendisine kazfediien kazfedeni affedip kazf haddini taleb etmediğinde kaadının haddi vurma hakkı yoktur. Ancak kendisine kazfedilen affından dönüp kazf haddini taleb ettiği takdirde kaadı kazfedene had vurur. Çünkü affetmesi hükümsüz olduğu için sanki şimdiye kadar husumet etmemiş olur. Fetih'te zikredilen kendisine kazfedilen affettikten sonra affından dönüp haddin vurulmasını talep etmesi üzerine hamlolunur.

«Bundan dolayı had ancak kendisine kazfedilen kimsenin bizzat huzurunda vurulur ilh...» Hâkim-i Şehid'in Kâfî'slnde zikredilmiştir ki; haddin bir kısmı vurulduktan sonra kendisine kazfedilen kaybolsa, affetme ihtimali olduğu için haddin geri kalan kısmı vurulmaz. Açık olarak affettiğinde had evleviyetle vurulmaz.

«ikisine de had vurulur ilh...» Yani önce söyleyene de cevap verene de. Çünkü bunlardan her biri arkadaşına kazfte bulunmuştur, önce söyleyenin arkadaşına kazfte bulunduğu açıktır, cevap verenin de arkadaşına kazfte bulunduğu açıktır. Çünkü «ben değilim, bilâkis sensin» ifadesinin mânâsı «ben değilim, bilâkis sen zânisin» demektir, Bunlara had» din vurulması ancak talep ettikleri takdirdedir. Bahır.

«Kaine Allah hakkı galip olduğu için ilh...» Eğer birinin sözü diğerinin sözüne kısas olsa Allah hakkının düşmesi lâzım gelir ki bu ise caiz değildir. Bahır.

Ben derim ki: Galiba kazf haddi sabit olduktan sonra olsa bile haddin vurulmasını talep etmenin şart olması kazfte kul hakkı bulunduğuna göredir.

«Meselâ ilh...» Yani haddi gerektirmeyen herhangi bir ifadeden.

«Meclis-i şer-i şerifin hürmetini yıktıkları için ilh...»

TENBİH: Kaadının huzurunda iki kimse birbirine sövse kaadının onları affetme hakkı var mı? Nehir sahibi «ben bunu görmedim» demiştir. Zahir olan affedemez. Fakat hasımlardan biri kaadıya «sen benim hasmımdan rüşvet alıp benim aleyhime hükmettin» dese, fukaha «kaadının onu affetme hakkı vardır» demişlerdir. Bu meseleyle birinci mesele arasındaki fark açıktır.

Ben derim ki: Bu, söz götürür. Zira kaadının huzurunda birbirine söven kimseler biri diğerinden hakkını almıştır. Fakat onlar kaadının meclisinin hürmetini yıktıkları için mücerred kaadının hakkı kalmıştır. Bu hasımlardan birinin kaadıya «rüşvet aldın» demesi gibi olur. Buna göre; kaadı huzurunda birbirine söven kimseleri affedebilir.

Valvalcıyya'da «iki kimse kaadının huzurunda birbirine sövse, kaadı onlara «susun» dediği halde susmasalar başkalarının da böyle fena fiili irtikab etmeye cesaret etmemeleri için kaadının onları hapsedip ta'zir etmedi güzeldir. Eğer kaadı onları affederse, bu da güzeldir. Çünkü her işte affetmek menduptur» diye zikredilen buna delâlet eder.

«Lian lâzım gelmez ilh...» Çünkü zevceye kazften dolayı had vurulduğu için Hana ehil olarak kalmaz. Çünkü Han şehadettir. kazf sebebiyle kendisine had vurulanın şehadeti makbul değildir.

«Lian yapılmasın diye zevcesinin anası için zevce had vurulur ilh...»

Zevce had vurulabilmesi için önce zevcesinin anasının kazf haddini dâva etmesi lâzımdır. Zevce had vurulunca Han düşer. Çünkü kazf için kendisine had vurulanın şehadeti kabul edilmez. Eğer önce zevcesi kazf haddi dâvasında bulunup kaadı aralarında Han yapsa, sonra zevcesinin anası kazf haddi dâvasında bulunsa erkeğe kazf için had vurulur. Bahır'da da böylece zikredilmiştir.

«Şek mahalli olduğu için ilh...» Yani zevç zevcesine «ey zina edem deyip o da «seninle zina ettim» dese şek bulunduğu için had vurulmaz Çünkü zevce bu ifadeyle «nikâhtan önce seninle zina ettim» mânâsın murad etse zina ettiğinde zevcini tasdik ettiği için Han lâzım olmayı] zevcine kazfte bulunduğu için had lâzım gelir. Eğer bu ifadeyle «nikâh tan sonra seninle cinsi yakınlıkta bulundum» mânâsını murad edip mü , şakele (şekilde bir olduğu) için bu cinsi yakınlığa zina demişse, had lâzım olmayıp lian vâcib olur. Çünkü kazf zevç tarafından yapılmış, zevce tarafından yapılmamıştır.

«Seninle zina ettim» ifadesiyle bu iki mânâdan birini tayin etmek mümkün olmadığı için lian ile hadden hangisinin vâcib olduğunda şüphe vâki olmuştur. Binaenaleyh şüpheyle had ve Handan birisi vâcib olmaz. Ancak zevcesinin «evlenmeden önce seninle zina ettim» veya zevcesi olmayan bir kadın «seninle zina ettim» demek suretiyle şüphe zail olursa, yalnız kadına had vurulur. Nehir.

«Yalnız zevce had vurulur ilh...» Çünkü «sen benden daha ziyade zina edicisin» ifadesi kazf değildir. Yukarda geçtiği üzere bu ifadenin mânâsı «sen zinaya daha kudretlisin» demektir. Evet. Zahiriyye'den naklen yukarıda geçtiği üzere bu ifade kazf olup yalnız kadına had vurulur. Yalnız kadına had vurulması şöyle de izah edilebilir: Zevcenin zevcine «sen benden daha ziyade zina edicisin» diye cevabı kazf sayıldığı takdirde zevcini «ey zina eden» sözünde tasdik etmiş olur.

«Lian okunur ilh...» Çünkü çocuğun kendinden olduğunu ikrar etmesiyle çocuğun nesebi kendisinden sabit olur. Sonra «çocuk benden değildir» diye çocuğun nesebininefyetmesiyle zevcesine kazfte bulunmuş olduğundan lian okurlar. Nehir.

«Heder (boş) dir ilh...» Yani «bu çocuk benim değildir, senin de değildir» dese bu sözünden dolayı kendisine ne had ve ne lian lâzım gelir.

«Çünkü doğumu inkâr etmiştir ilh...» Bununla kazf etmiş olmaz. Bundan dolayı bir kimse bir şahsa annesini babasını kasdederek «sen filan adamın ve filan kadının oğlu değilsin» dese kendisine bir şey lâzım gelmez.

«Kelâmda asıl olan ilh...» Bir erkeğe «ey zâniye» denilmesi İmam-ı Azam ile imam Ebû Yusuf'a göre; kazf sayılmaz, bu bir erkek hakkında mutasavver olmayan bir şey ile kazf demektir, bu cihetle bu söz, lağvdır. Nitekim tenasül uzvu kesilmiş olan kimseye kazfedene had vurulmaz.

Bir kimse bir erkeğe hitaben «sen zinaya mahalsin» dese had vurulmaz. Müennes harfi olan «hâ»'nın mübalağa için olması mecazdır. İmam Muhammed (Rh.A.)'e göre; bir erkeğe «ey zâniye» denilmesi kazf sayılır. Müennes harfi olan «ha» mübalağa için ilave edilmiş olabilir. Al-lâme tabirinde olduğu gibi yahut bu harf zaiddir. Bur harf hazfedilince «ey zâni» denilmiş olur.

«Çocuğu sebebiyle lian okunmuş kadına kazfedene had vurulmaz ilh...» Yani çocuk gerek hayatta gerek ölü olsun müsavidir. Çocuğu sebebiyle lian okunmuş kadına kazfedene haddin vurulmaması, kaadı çocuğun nesebini babasından kesip anasına ilhak edip lian baki kaldığı takdirdedir. Çocuğundan başka sebeble lian yapılmış veya çocuk sebebiyle lian yapılmış fakat çocuğun nesebini kaadı babasından kesmemiş yahut zevci kendisini yalanlayarak lian düşmüş olan kadına kazfedene had vurulur. Bahır.

«Çocuk alna alâmetidir ilh...» Bu çocuk sebebiyle anasının iffeti kalmamıştır.

«Mülkünde olmayan ilh...» Bunda kaide: Liaynihi haram (kendisinden dolayı haram) olan cinsi yakınlığı irtikap eden kimseye kazfeden şahsa had vurulmaz. Çünkü zina liaynihi haram olan cinsi yakınlıktır. Ligayrihi haram (başka bir şey dolayısı ile haram) olan cins) yakınlığı irtikap eden kimseye kazfeden sahsa had vurulur. Çünkü bu zina değildir. Her bakımdan veya bir bakımdan mülkü olmayan bir kadına cinsi yakınlık liaynihi haramdır. Tereddütsüz ebedî haram olması icmâ veya meşhur hadis ile sabit olan bir kadına mülkünde iken cinsi yakınlıkta bulunmak İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; yine liaynihi haramdır. Fakat öpme, sıkma ile sabit olan müşâhere hürmeti böyle değildir. Çünkü bunda ihtilâf vardır. Hakkında nass (delil) da yoktur, bilâkis ihtiyattır. Cinsi yakınlıkla sabit olan müşâhare hürmeti ise Allah-ü Teâlâ'nın :

Nisa Sûresi; âyet : 22

«Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin.» kavl-i kerimiyle sabittir. Nass (delil) ilesabit olan bir şey hakkındaki ihtilâfa itibar yoktur. Bir şeyin hürmeti muvakkat olursa, ligayrihi haram olur. Tamamı Hidaye ve şerhlerindedir.

«Oğlunun cariyesi gibi ilh...» Fetih'te buna kendisine zorla cinsi yakınlıkta bulunulan kadın misal olarak getirilmiştir. Kadına zorla cinsi yakınlıkta bulunulması ihsanını düşürür. Buna göre böyle bir kadına kazfeden şahsa had vurulmaz. Kendisine zorla cinsi yakınlıkta bulunulan kadın günahkâr olmasa bile irtikap edilen fena fiil zina olmaktan çıkmaz. Keza; kendisine zorla zina yaptırılan erkeğin ihsanı düştüğü gibi kadının ihsanı da düşer.

«Mülkünde olup ebedî haram olan ilh...» Haram olmanın mülke isnadı, müsebbebin sebebe isnadı kabilindendir. Çünkü haram olan faydalanmaktır. Mülk ise faydalanmanın sebebidir. Musannif «ebedî haram» kavliyle muvakkatan haram olandan ihtiraz etmiştir. Muvakkatan haram olanın misalleri yakında gelecektir.

«Esah olan kavle göre ilh...» Bu ifade, imam Kerhî'nln kavlinden ihtirazdır. Üç mezhep imamının kavli de böyledir, imam Kerhî'ye göre; mülkünde olup ebedî haram olan süt kızkardeşlne cinsi yakınlıkta bulunan kimseye kazfeden şahsa had vurulur, mülkündeki süt kır kardeşine çirişi yakınlıkta bulunmak mülkünde bulunan mecusî cariyesine cinsi yakınlıkta bulunmak gibidir. Esah olan kavlin vechi mecusî cariyenin haram olması kalkabilir. Çünkü bunun haram olması muvakkattir, ama süt kızkardeşin helâl olmaya mahal olması asla kabil olmadığı için buna yapılan cinsi yakınlık nasıl ligayrihi haram sayılabilir. Fetih.

«Namusu kalmamıştır ilh...» Yani namus zail olunca ihsan da zail olur. Nass (âyet-i kerime) namuslu ve hür kadınlara kazfeden kimseye haddi vâcib kılmıştır. Namuslu ve hür erkekler de namuslu ve hür kadınların mânâsında olup onlara da kazfedlldlğinde kazfedene had vâcib olur. Namuslu ve hür olmayan kimseye kazfte bulunan şahıs hakkında haddi gerektiren delil yoktur, ama bir insan bir günâh işleyip tövbe ettikten sonra ona kazfte bulunmak haram olduğu için ta'zir olunur. Fetih.

«Küfrü halinde zina eden kadına ilh...» Kadın kaydı şart değildir. Hatta dar-ı islâmda veya dar-ı harpte kadın olsun erkek olsun küfür halinde zina edip sonra müslüman olsa, bunlara kazfedene had vurulmaz.

Bir kimse bir şahsa «sen zina enin» deyip sonra o şahsın küfür halinde zina ettiğini ispat etse yahut «sen kâfir iken zina ettin» dese bu ifade âzâd edilmiş bir şahsa «sen köleyken zina ettin» demiş gibi olup kendisine had vurulmaz. Fetih. Bahır.

«Kazfeden şahsa had vurulur ilh...» Çünkü bu kadınların haram olması muvakkattir. Hayızlı kadının, kendisine zihar yapılmış kadının, farz orucu tutan kadının, mecusî cariyenin, evli cariyenin, fasid olarak satın alınan cariyenin - çünkü fasid olarak satın alma mülkü gerektirir- haram olması muvakkatttr. Bunlara cinsi yakınlıkta bulunan kimseye kazfeden şahsa hadvurulur. Fakat fasid olarak nikâh edilen kaimin haram olması muvakkat değildir. Çünkü fasid nikâhla mülk sabit îlmaz. Bundan dolayı fasid nikâhla evlenip cinsi yakınlıkta bulunan kimsenin ihsanı düşer ve kendisine kazfeden kimseye had vurulmaz. Fetih.

METİN

Kazfeden kimse bir şahsa yapmış olduğu kazfini ikrar edip kendisine kazfettiği şahsın isterse küfür halinde olsun zina ettiğine dair dört şahit getirse yahut kendisine kazfedilen şahıs -yukarıda geçtiği gibi - dört mecliste zina ettiğini ikrar etse kendisine zina haddi vurulur. Kendisine kazfedilen şahsın ihsanı düştüğü için kazfeden kimseye had vurulmaz. Bu meseleyi beyanda Molla Hüsrev, metnin «ev ekarra bizzina: Kendisine kazfedilen şahıs zina ettiğini ikrar etse» ifadesi yerine «ev ikrarihi bizzina» ifadesini zikretmiştir. Buna göre mânâsı; «kazfeden kimse kendisine kazfte bulunduğu şahsın zinayı ikrar ettiğine şahit getirse, had vurulur» demek olur.

Halbuki Bahır'da yazılmıştır ki; ikrar üzere şahit getirmek asla muteber olmaz ve kendisine itimad edilmez. Çünkü kendisine kazfedilen şahıs zina ettiğini inkâr ederse, getirilen şahit hükümsüz olur. Eğer ikrar ederse, ikrarıyla beraber şahit Kabul edilmez: Ancak Eşbah'ın beyânına göre; yedi yerde ikrarla beraber şahit kabul edilir. Halbuki bu mesele o yedi yerden değildir. Bundan dolayı musannif ibareyi değiştirmiştir.

Yani: izah edilen surette haddi gerektiren zinaya şehadet tehir olunup tekaadüm-i zamandan sonra olmazsa kendisine kazfedilen şahsa zina haddi vurulur. Kazfeden kimse yaptığı zina isnadını o anda isbat için delilden aciz olup şahitlerinin şehir içinde bulunduklarını iddia edip onları getirebilmesi hususunda kendisine mühlet verilmesini isterse, o gün mahkeme dağılmadan şahitlerini getirmesi için müsaade edilir, fakat şahitlerini araması için kendisinden kefil alınmaz, bilâkis hapsolunup kendisine «şahitlerini getirecek adam gönder» denilir. Kazfeden, kazf iddiasını şahitlerle isbattan aciz olursa, kendisine kazf haddi vurulur. Kazfeden kimse kendisine kazfettiği şahsın dediği gibi olduğuna dair dört fâsık şahit getirirse, kazfeden kimseden, kendisine kazfedilen şahıstan ve şahitlerden had düşer.

Cinsleri bir olan cinayetler için bir had kifayet eder. Fakat yukarda beyân olunduğu üzere zina, içki ve kazf hadleri gibi cinsleri ayrı olursa, bir had kifayet etmeyip her biri için had vurulur. Musannifin bu meseleyi mutlak surette zikretmesi, kendisine kazfedilenlerin bir kaç kişi veya bir kişi olmasına, kazf in bir günde veya bir kaç günde, bir cümle veya ayrı ayrı cümlelerle yapılmasına, hadlerin hepsinin veya bir kısmının dâva ve talep edilmesine şâmil olduğu gibi şunlara da şâmildir: Bir kimseye kazf için had vurulup bir kamçı vurulması baki kaldıktan sonra o mecliste diğer bir şahsa kazfte bulunsa, kalan bir kamçı vurularak birinci had tamamlanır da tedahülden dolayı ikinci kazf için bir şey lâzım olmaz.

Bir köle bir şahsa kazfte bulunsa, âzâd edildikten sonra başka bir şahsa daha kazfte bulunsa, kendisine köle haddi vurulur. Eğer kendisine kazfolunan ikinci şahıs had esnasında veya had tamam olduktan sonra had talebinde bulunursa, kırk ikisi için vurulmuş olduğundan had seksene tamamlanır. Fetih.

Zeylaî'nin hırsızlık bahsinde zikredilmiştir ki; bir kimse, bir şahsa kazfte bulunup kendisine had vurulduktan sonra tekrar o şahsa kazfte bulunsa, ikinci için had vurulmaz. Çünkü maksud olan, kazfeden kimsenin yalanını ortaya koyup kendisine kazfedilen şahıstan ân gidermek; birinci hadle hâsıl olmuştur. Bundan anlaşılan: Bir kimse bir şahsa «ey zina eden» deyip kendisine had vurulduktan sonra yine o şahsa «ey zina eden kadının oğlu» dese ve o şahsın anası da ölmüş bulunup o şahıs had talebinde bulunsa, o kimseye ikinci defa had vurulur. Nitekim kemal erbabına gizli değildir.

Musannifin izah edilen meseleyi had ile takyid etmesi, taziri gerektiren lâfızların teaddüdüyle müteaddit olmasını ifade eder. Çünkü tazir kul hakkıdır.

FER'Î MESELE: Bir kaadı bir kimseyi zina ederken veya içki içerken görse, istihsanen o kimseye had vurmaz, imam Muhammed bunları kazf haddine ve kısasa kıyas ederek «kaadı ona had vurur» demiştir. Fakat imam Muhammed'e «kaadı hâdis-i şerifle hadleri defetmeye memur olduğu halde bu hadleri tatbik ederse, kendisine töhmet lâhik olun» diye cevap verilmiştir.

İZAH

«Kendisine kazfedilen şahsın ihsanı düştüğü için kazfeden kimseye had vurulmaz ilh...» Bu ifadenin burada zikredilmesi yerinde değildir. Çünkü 'söz kendisine kazfedilene had vurulması hakkındadır. Yoksa kazfedene had vurulması hakkında değildir.

Yukarıda Fetih'ten naklen beyân edilmiştir ki; zina kâfirden de tahakkuk eder, fakat onun hakkında recm değil celd haddi icra edilir. Müslüman olmasıyla da had düşmez. Bunu, Sarih de ihsan şartlarını zikrederken açıklamıştır. Bu ifade tamamen mevzu harici değildir. Nasıl mevzu harici olabilir ki; bâb kendisine kazfedilene had vurulması hakkında değil kazfedene had vurulması hakkındadır. Aynı zamanda kendisine kazfedilene had vurulduğunda kazfedenden had düşer.

«Yedi yerde ikrarla beraber şahit kabul edilir ilh...» Yedi yer şunlardır :

1 - Vârislerden biri ölü üzerinde borç bulunduğunu ikrar etse borçla hükmedildiğinde diğer vârislerin hakkına tecavüz olacağı için ikrarıyla beraber şahit getirmesi de lâzımdır.

2 - Bir vasinin vesayetini bir müddeâ aleyh (aleyhinde dâva açılan) ikrar ederken vasîye vesayetine dair şahit getirmesi lâzımdır.

3 - Müddeâ aleyh vekâleti ikrar ederken vekil zararı defetmek için vekâletini isbat eder.

4 - İstihkaakta aleyhine hak dâva edilen kimsenin ikrarıyla beraber satıcısına dönmek mümkün olsun diye istihkaaka şahit getirilmesi lâzımdır.

5 - Bir çocuğun babasından çocuktan dolayı bir şey dâva edilip babası da dâva olunan şeyi ikrar etse, onun ikrarıyla dâva edilen şey sabit olmaz, şahit getirilmesi lâzımdır.

6 - Bir vâris musa - leh (kendisine vasiyet olunan kimse) için olan şeyi ikrarıyla beraber şahit getirmesi lâzımdır.

7 - Bir kimse bir hayvanı bir şahsa kiraya verip sonra yine o hayvanı başka bir şahsa da kiraya verse, birinci kiralayan şahıs kiracının aleyhine şahit getirse, her ne kadar ikinci kiralayan şahıs hazır olup ikrar etse de yine getirilen şahitler kabul edilir.

«Kazfeden kimse yaptığı zina isnadını o anda isbat için delilden aciz olup ilh...» Eğer tezkiye olunmamış iki şahit getirse veya bir şahit getirip ikinci şahidin şehir içinde bulunduğunu İddia etse, şahidlerin tezkiye edilmesi veya diğer şahidin getirilmesi için kaadı kazfedeni üç gün hapseder. Nitekim bunu babın evvelinde beyân ettik.

«Kendisinden kefil alınmaz ilh...» Çünkü kaadıya göre; kazf haddinin vâcib olmasının sebebi açıktır. Bu itibarla kaadı kendisine kazfedilenden bir an önce ân defetmek için kazf haddini tehir etmez. O günün mahkemesi dağılıncaya kadar tehir etmesinde bir beis yoktur. İmameyn (Rh.A.)'e göre; kazfedilenden kefil alınır. Bundan dolayı had ve kısas dâvasında suçlu hapsedilir. Fakat had ve kısasın bizzat kendileri için suçludan kefil alınmaz.

Ebû Bekir-i Râzî «imam-ı Azam (Rh.A.) «kazfedenden kefil alınmaz» ifadesiyle «kaadı kazfedeni kefil vermesi için cebretmez» mânâsını murad etmiştir» demiştir. Ama kazfeden kendiliğinden kefil verirse, bir beis yoktur. Çünkü kazfedenin nefsini teslim etmesi kendisi üzerine haktır. Nefse kefil olan kimseden de ancak bu kadarı istenir. Fetih.

«Had düşer ilh...» Çünkü fasığın kendisinde bir nevi kusur bulunsa bile şehadeti eda ve tahammüle ehildir. Bundan dolayı biz Hanefilerce fâsığın şehadetiyle verilen hüküm geçerlidir. Binaenaleyh fâsıkların şehadetiyle zina şüphesi sabit olup kendilerinden ve kazfedenden had düşer. Keza: Zinanın sübutunda şahitlerin adaleti şart olduğu için kendisine kazfedilen şahısdan da had düşer. Eğer şahitler âmâ yahut köle yahut kazf için had vurulmuş yahut üç şahit olurlarsa kendilerine kazf için had vurulur. Kendileri şehadete ehil veya nisab miktarı (dört şahit) olmadıkları için aleyhine şahitlik yaptıkları şahsa zina haddi vurulmaz. Nitekim zina üzerine şehadet babında geçmiştir.

Ben derim ki: Bundan anlaşılan kazfeden kimseye de had vurulmasıdır. Çünkü şahitler kazf yoluyla değil şehadet etmek üzere konuştukları için kendilerine had vurulduğu takdirde kazf eden kimseye had evleviyetle vurulur. Ben bunu açık olarak görmedim.

«Cinsleri bir olan cinayetler için bir had kifayet eder ilh...» Musannif «bir kimse bir kaç şahsakazfte bulunsa, yalnız bir had vurulur» diye ifade etmiştir. Bir kimse, bir şahsa kazfedip bundan dolayı had vurulduktan sonra tekrar başka bir şahsa kazfte bulunacak olsa. hakkında ittifakla tekrar kazf haddi lâzım gelir. Fakat birinci şahsa tekrar kazfte bulunacak olsa, kazf haddi vurulmaz. Fetih. Bahır.

«Bir sözle ilh...» Meselâ: Bir kimse, bir cemaate bir cümleyle «siz zânisiniz» dese, kendisine yalnız bir had vurulur. Nehir.

«Bir kamçı vurulması baki kaldıktan sonra ilh...» Bu ifade «birinci had tamam olduktan sonra tekrar başka bir şahsa kazfte bulunursa, kendisine tekrar had vurulur» kavlinden ihtirazdır.

«Tedahülden dolayı ilh...» Kazf haddinde tedahül cereyan eder. Yani bir kaç tane kazften dolayı yalnız bir had vurulur. Bunda kaide: Birinci hadden bir kamçı kalsa bile bu esnada kendisine had vurulan kimse başka bir şahsa kazfte bulunacak olsa birinci had tamamlanır, ikinci kazf için kendisine had vurulmaz. Cevhere.

Ben derim ki: İkinci kazf için ayrıca had vurulmaması kendisine kazfedilen şahıslar hazır bulundukları takdirdedir. Bahir ile Nehir'de böyle zikredilmiştir. Çünkü Muhit ile Tebyin'de zikredilmiştir ki; zina veya içki için haddin bir kısmı vurulduktan sonra kaçan kimse tekrar zina etse veya içki içse yeni baştan had vurulur. Eğer kazf haddinin bir kısmı vurulduktan sonra kaçan kimse başka bir şahsa kazfte bulunacak olsa, kendilerine kazfedilen bu iki şahıs beraber hazır olurlarsa veya birinci şahıs hazır olursa, birinci haddin geri kalan kısmı tamamlanır, ikinci kazf için bir şey lâzım gelmez. Eğer kendisine kazfedilen ikinci şahıs yalnız hazır olursa, yeni baştan ikinci kazf haddi vurulur ve birinci şahıs dâva etmediği için birinci hadden kalan kısım düşer. Çünkü bu şahsın haddin kalan kısmının vurulmasını dâva etmemesi ilk baştan affetmek gibidir. Nitekim kazf haddi ilk baştan ancak kendisine kazfedilen şahsın istemesiyle vurulur. Haddin kalan kısmı da aynı şeklide kendisine kazfedilen şahsın istemesiyle ikmal olunur. Bana zahir olan budur.

Velhasıl; kendisine kazfedilen birinci şahıs yalnız olarak veya ikinci şahısla beraber haddin vurulmasını taleb ederse, birinci haddin kalan kısmının vurulmasıyla iktifa edilir. Eğer ikinci şahıs yalnız olarak kazf haddinin vurulmasını taleb ederse, zina ve içki haddi gibi yeni baştan had vurulur.

Bu izahla malum oldu ki; birinci haddin kalan kısmının tamamlanması ancak birinci şahsın hazır almasıyladır. Tedahül, bazan ikinci haddin birinci haddin kalan kısmına dahil olmasıyla, bazan da birinci haddin kalan kısmının ikinci hadde dahil olmasıyla olur. Bu da ikinci kazf için yeni baştan had vurulduğundadır.

«Çünkü maksud olan ilh...» Bahır'da zikredilmiştir ki; bunda olan kemal erbabına gizli değildir. Zira birinci hadle kazfeden şahsın gelecekte vereceği haberde yalan olduğu ortayaçıkmayıp kendisine had vurulmazdan önce geçmiş zamandaki vermiş olduğu haberde yalancı olduğu ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı Fetih'te «bir kimse, bir şahsa kazfedip bundan dolayı kendisine had vurulduktan sonra tekrar aynı zinayla kazfte bulunsa şöyle ki: «Ben o şahsa nisbet etmiş olduğum zina dâvasında duruyorum» dese Zeylaî'de zikredildiği gibi kendisine ikinci defa had vurulmaz. Ama o şahsa başka bir zinayla kazfte bulunsa kendisine ikinci defa had vurulur» diye zikredilmiştir.

Fakat Zahiriyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse bir şahsa kazfedip bundan dolayı kendisine had vurulduktan sonra aynı şahsa kazfte bulunacak olsa kendisine ikinci defa had vurulmaz. Bunda asıl olan «Ebû Bekrete, Muğire'nin zina ettiğine şahitlikte bulunmuş. Hz. Ömer (R.A.) zina şahitlerinin adedi noksan olduğu için Ebû Bekrete'ye kazf haddi vurmuş, bundan sonra Ebû Bekrete toplantı yerlerinde «Muğire'nin zâni olduğuna şehadet ederim» diyormuş. Hz. Ömer (R.A.) Ebû Bekrete'ye ikinci defa had vurmak istediğinde Hz. Ali (R.A.). Hz. Ömer (R.A.)'i men etmiş. Hz. Ömer (R.A.) Hz. Ali (R.A.)'nin kavline dönmüş ve mesele icmâ olmuştur.» diye rivayet edilendir. Bundan malum oldu ki; mezhebin muhtar kavline göre; Zeylaî'nin zikrettiği gibi; bîr kimse bir, şahsa kazfte bulunup bundan dolayı kendisine had vurulduktan sonra kazfeden kimse gerek aynı sözünde israr ederek kazfte bulunsun, gerekse aynı şahsa başka zina ile kazfte bulunsun ikinci defa had vurulmaz. Zahiriyye'nin ibaresi burada son bulmuştur.

Bahır ile Nehir'de de «o kimseye tekrar had vurulmaz» diye zikredilmiştir. Fakat Fetih'de zikredilen buna muhaliftir. Bana öyle geliyor ki; doğru olan Fetih'de zikredilmiş olandır. Çünkü o kimse, başka bir şahsa kazfte bulunduğunda kendisine tekrar had vurulduğu gibi aynı şahsa birinci zina İsnadında başka bir zina isnadında bulunursa, yine kendisine tekrar had vurulur. Zira o kimsenin ikinci yapmış olduğu kazfte yalan olduğu ortaya çıkmamıştır, Ama kazfeden kimse, had vurulduktan sonra yine aynı kazf sözünde israr etse veya mutlak surette kazfte bulunsa bu, birinci kazf üzerine hamledileceği için kendisine tekrar had vurulmaz. Çünkü kazften dolayı kendisine had vurulan kimse, kazfettiği sözünde doğru olduğunu belirtmek için sözünü tekrarlayabilir. Nitekim Ebû Bekrete, «Muğire'nin zâni olduğuna şehadet ederim» ifadesiyle başka bîr zina murad etmemiştir. Bununla malum oldu ki; Zahiriyye'de zikredilen, Fetih'de zikredilene muhalif değildir.

«Diye cevap verilmiştir ilh...» Yani bir kaadı bir kimseyi zina ederken veya içki içerken görse, istihsanen o kimseye had vurmaz.

İmam Muhammed «bu hadleri kazf haddine ve kısasa kıyas ederek, kaadı ona had vurur» demiştir. Zina ve içki haddi ile kazf ve kısas arasındaki fark istihsanen şöyle açıklanır: Bu zina veya içki Maddinin muayyen bir dâva ve talep edeni yoktur. Bu itibarla ibtidaen buhaddi istifa ve icra etmek kaadıya aittir. Şahit hakkında Peygamberimiz (S.A.V.)'in :

«Kim ki bir ayıbı görüp onu setrederse diri diri gömülen kızı diriltmiş gibi olur.» hâdis-i şerifinin gereğince kaadı setr ile hadleri defetmeye memurdur. Binaenaleyh kaadı memur olduğu şeyi bırakıp haddin istifa ve icrasını murad ederse, had vurmuş olduğu kimseye buğz ve düşmanlık ettiği töhmeti kendisine lâhik olur. Bu yüzden bu hadleri icra etmesi kaadıya caiz olmaz. Fakat kazf haddiyle kısas böyle olmayıp kazf haddinde kendisine kazfedilen şahıs kısasta ise öldürülenin velisi dâva ve talep etmektedir. Hatta denilmiştir ki; hakkında kötü söz söylenilen zât için kötü söz söyleyen kimseyi tazir etmek kısas gibi olduğundan bunda kaadı için bir töhmet yoktur. Binaenaleyh kaadı için kendisiyle Allah arasında olan şeyi istifa ve icra etmesi caizdir. Çünkü hüküm kısasın istifa ve-icrası için şart olmayıp suçlunun imkan vermesi için şarttır. Nitekim zina üzerine şehadet babından önce geçmiştir. Bu mahallin takriri hususunda bana zahir olan budur.

 

 

 

 

TAZÎR BÂBI

 

METİN

Tazîr lügatta; mutlak surette te'dip manasınadır. Kaamûs'un «hadden az olan dövmeye ıtlak olunur» demesi yanlıştır. Nehir.

Şeriatta ta'zîr; miktar bakımından hadden az olan te'dipdir. Eğer dövmekle olursa, en çoğu otuzdokuz, en azı üç kamçıdır.

Molla Hüsrev, «Dürer» isimli kitabında tazîri dört mertebeye ayırmıştır. Musannifin Molla Hüsrev'in tazîr hakkında beyân ettikleri kavilleri tazîri hâkimin reyine bırakmadıklarına göredir. Halbuki izah edilen dört mertebe mutlak surette onların dedikleri gibi değildir. Çünkü eşra-fü'l - eşraftan olan bir zât, bir kimseyi dövüp yaralasa, onun tazîrinde mücerred ilâm kifayet etmez. Sarih «ben bu zâtın tazîrinin darb ile olması doğrudur zannederim» demiştir.

İZAH

«Tazîr ilh...» Musannıf, hakkında muayyen bir ukubet, muayyen bir ceza mevcud olan hadleri bitirince hakkında muayyen bir şer'i had mevcud olmayan cürümlerden dolayı tertib ve tatbik edilecek te'dip ve cezayı anlatmaya başlamıştır. Zayıf olduğu için hadlerden sonra zikretmiş, ta'zîrden bir kısmı halis kul hakkı olduğu için hadlere katmıştır. Çünkü tazîr de ukubet (ceza) den ibarettir. Tamamı Nehir'dedir,

«Tazir lügatta; mutlak surette tedip manasınadır ilh...» Yani tazir, hadden az veya çok olmak üzere dövme veya başka suretlerle yapılan tediptir. Tazîr, tefhîm (büyük sayma) ve tazîm (ululama) mânâlarına da gelir. Buna göre; «tazir» tabiri zıt olan isimlerdendir.

«Kaamus'un «hadden az olan dövmeye, ıtlak olunur» demesi yanlıştır ilh...» Çünkü bu şer'i bir vaz'ıdır, lugavî değildir. Zira şer'i vaz'ılar ancak şeriat tarafından bilinir. Şeriatın aslını bilmeyen lügat erbabına onun beyânı nasıl nisbet edilir. Sıhah sahibi «tazîri dövme ile tefsir et tikten sonra hadden az dövmeye tazîr ismi verilir» demekle bu dövmenin şer'i hadden az olmak kaydının ziyadesiyle bu ha ki kat-i şeriyyenin hakikat-i lugaviyyeden menkul olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh tazîr, salât (namaz), zekât lâfızları gibi hakikat-i lugaviyyeden menkuldür Çünkü bunlarda lugavî mânâsı mevcut olmakla beraber daha ziyade mânâ da vardır. Bu mühim bir inceliktir ki; bunu Sıhah sahibi anlam» fakat Kaamus sahibi bundan gafil olmuştur. Bunun benzeri Kaamus sahibi için çok vâki olmuştur. Bu zeki kimselerin anlayacağı bir galattır Kaamus sahibi namına buna şöyle cevap verilebilir: Kaamus sahibi kendi eserinde yalnız lugavî olan lâfızları zikretmeyip bilâkis faydalan çoğaltmak için bazı şer'i ve ıstılahî menkûlatı ve Farsça lâfızları da zikretmiştir. Fakat bu cevab söz götürür. Çünkü Kaamus isimli kitabın mevzûu lugavî mânâları beyân etmektir. Lugavî mânâdan başkası zikredildiğinde kitaba bakanın şüpheye düşmemesi için bununüzerine tenbih edilmesi lâzımdır. Bu İbn-i Hacer-i Mekkî'den naklen Nehir'de zikredil mistir.

«Miktar bakımından hadden az olan tedipdir ilh...» Had ile tazîr arasındaki fark; hadlerin miktarı muayyendir, tazîre gelince bunun takdiri ve tatbiki müslüman hükümdarın ve onun naiblerinin reylerine bırakıl mistir. Had şüphe ile düşer, tazîr ise şüphe ile beraber vâcib olur. Had çocuk üzerine vâcib olmaz, tazîr ise mümeyyiz (iyiyi kötüden ayıran) çocuk hakkında da meşrudur. Müteahhırîn ulemadan bazıları şu farkları da ziyade etmişlerdir. Tazîr cezası müslüman hükümdarı ile onun naibleri tarafından tatbik edilebileceği gibi zevç zevcesi hakkında, mevla kölesi hakkında ve her müslüman, bil-fiil yapıldığını gördüğü bir fenalık tan dolayı usulü dairesinde tazîrde bulunabilir. Had ise yalnız müslüman hükümdarı ile onun naibleri tarafından icra edilir. Kul hakkıyla ilgili tazîr hakkındaki ikrardan dönme sahih değildir, halis hadlerde ise ikrarda dönme şahindir. Hadde şahitler tezkiyeye havale edildikleri takdirde aleyhine şahitlik yapılan kimse hapsedilir. Tazîrde ise şahitler tezkiye ye havale edildiklerinde mûttehem olan kimse hapsedilemez. Çünkü hap zaten tazîrdendir. Hadde şefaat caiz değildir, müslüman hükümdarı v onun naibleri şefaatten dolayı had vurmayı terkedemez, tazîrde ise şefaat kabul edilebilir. Had tekaadüm-i zaman ile düşer, tazîr ise tekaadüm-i zaman ile düşmez.

«Eğer dövmekle olursa en çoğu otuzdokuz, en azı üç kamçıdır ilh... Çünkü Peygamberimiz (SAV.):

«Her kim had olmayan (tazîri); had derecesine ulaştırırca, o kimse (şeriat'ın koyduğu ölçüyü) aşanlardandır.» buyurmuşlardır. Kölenin haddi kırk kamçıdır, tazîr ondan bir kamçı eksik vurulur. Bu İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göredir. İmam Ebû Yusuf (Rh.A.) hürler hakkındaki en az haddi ölçü olarak kabul etmiştir. Çünkü insanda asıl olan hürriyettir. Buna göre; İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'tan bir rivayette tazîr hürlerin en az haddinden bir kamçı eksik, ondan zahir rivayete göre; beş kamçı eksik vurulur. Nitekim bu, Hz. Ali (RA)'den rivayet edilmiştir. Rey (akıl) ile idrak edilemeyen hususlarda Ashab-ı Kiram'ı taklit etmek vâcib olur. Fakat Hz. Ali (R.A.)'den menkul olan bu rivayet gariptir. Tamamı Fetîh'tedir.

Hâvi'l-Kudsî'de zikredilmiştir ki; tazîr İmam Ebû Yusuf (Rh.A)'a göre; köle hakkında üçten otuzdokuz, hür hakkında üçten yetmişbeş kamçıya kadardır. İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavlini alırız. Bundan malûm oldu ki esah olan imam Ebû Yusuf'un kavlidir. Bahır.

Ben derim ki: «İmam Ebû Yusuf'un kavlini alırız» ifadesinde imam Ebû Yusuf'un ikinci rivayetini birinci rivayet üzerine tercih vardır. Çünkü ikinci rivayeti zahir rivayetdir. Bundan İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavlinin İmam-ı Azam'la imam Muhammed (Rh. Aleyhima)'in kavli üzerine tercih edilmesi lâzım gelmez. Çünkü fıkıh metinleri İmam-ı Azam (Rh.A.)'-la imam Muhammed (Rh.A.)'in kavli üzere olup Allâme Kaasım da imamlardan bunların kavlinintashihini nakletmiştir. Bundan dolayı sarih Bahır'da zikredilene itimad etmemiştir.

İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'tan «her kötülüğün cezası kendi cinsinin cezasına yakın kılınır. Buna göre; öpme, sıkmanın tazîri zina haddine, muhsan olmayan veya muhsan olan kimseye zina lâfzından başka bir lâfız ile kazfin tazîri kazf haddine yakın kılınır Çünkü her nevi kötülüğün cezası kendi nevinin cezasına göre tatbik edilir» diye rivayet edilmiştir.

Yine İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'tan «cürümler büyüklük ve küçüklüğüne göre itibar edilir. Yani pek hafif cürümler ile ağır cürümlerin cezaları müsavi değildir» diye rivayet edilmiştir. Zeylaî.

Tazîrin en azı üç kamçıdır. Kudurî zikretmiştir. Zira üç kamçıdan az ile zecrin vâki olmayacağı görüşündedir. Halbuki vaziyet böyle değildir. Namus, fazilet, mürüvvet ve diyanet sahibi olan kimselerin cezaları ile birtakım beyinsiz mürüvvetten ve izzet-i nefisten mahrum kimselerin cezaları müsavi değildir. Cezalar şahıslara göre değişir. Zecr, üç kamçıdan az ile hasıl olduğunda üç kamçı ile takdir etmenin bir mânâsı yoktur. Bunun için tazîr cezaları kaadıların reyine bırakılmıştır. Kaadı uygun gördüğü tazîr cezasını verir. Âlimlerimiz bu kavil üzerinedir. Zeylaî. Hidaye'de de böyledir.

Fetih'de zikredilmiştir ki; eğer kaadı suçlunun bir kamçı ile halini düzelteceğini bilirse, bir kamçı ile iktifa eder. Hulâsa'da böyle açıklanmıştır. Bir kamçı vurulduğunda üçe ikmal olunur. Çünkü tazîrin dövme ile vâcib olduğu yerde en az miktar üç kamçıdır. Üç kamçıdan daha az miktarı yoktur. Bundan anlaşılan; kaadı suçlunun yirmi kamçıyla halini düzelteceğine kanaat getirirse; vâcib olanın en az miktarı yirmi kamçı olur ve bundan eksik vurması caiz olmaz. Fakat kaadı suçlunun otuz-dokuz kamçıdan az ile halini düzeltmeyeceğini bilirse, tazîr miktarının en çoğu vacibin en az miktarı olur, otuz dokuz kamçı tazîrin en çok miktarı olarak kalır. Kaadı suçlunun otuzdokuz kamçıdan daha ziyade ile halini düzelteceğini bilse bile. otuzdokuzdan ziyade kamçı vurmaz, fakat ziyade yerine hapseder.

«Molla Hüsrev «Dürer» isimli kitabında taziri dört mertebeye ayırmıştır ilh...»

1 - Âlimler ile Hz. Ali (A.R.)'nin neslinden olan Eşrafü'l-Eşraf hakkındaki tazîrdir ki i'lâm suretinde yapılır. Şöyle ki: Kaadının Eşrafü'l-Eşraf'tan olan zâta «senin şöyle yaptığın bana kadar ulaştı» diye ihtarda bulunmasıdır. Böyle bir ihtar bunlar hakkında kafidir.

2 - Muhtar, vali, servet sahibi ve tüccar gibi Eşraf hakkındaki tazîrdir ki kaadının suçluyu mahkemeye celb ve davet ederek kendisine «sen şöyle yapıyormuşsun» diye ihtarda bulunmasıdır.

3 - Orta halli insanlar hakkındaki ta'zîrdir ki kaadının suçluyu hem mahkemeye celb ve ihtar etmesi hem de hapsetmesidir.

4 - Ayak takımı hakkındaki tazîrdir ki hem mahkemeye celb ve ihtar suretiyle, hem hapis vehem de dövme suretiyle yapılır. Eş-Şafi'den naklen Fetîh'te de böyle zikredilmiştir.

METİN

Tazîr dayak suretiyle yapılacak olursa vuruşlar suçlunun bedenine dağınık olarak vurulmaz. Bazıları «dağınık olarak vurulur» demişlerdir, iki kavlin arasını bulmak mümkündür. Eğer tazîr en son mertebesine bâliğ olup meselâ: Otuzdokuz kamçı vurulacak olursa, suçlunun bedenine dağınık olarak vurulur Aksi takdirde vurulmaz. Vehbâniyye Şerhi.

Tazîr; dövme, hapis, boynuna sille vurma, kulak bükme, sert konuşma, kaadının tazîri hak eden kimseye asık suratla bakması, kazf haddini gerektirmeyen şetm ve akla uygun olmayan sözlerle olur.

İmam Serahsî'den naklen Müctebâ'da zikredilmiştir ki; sille vurmak suretiyle ta'zîr mubah ve münasip değildir. Çünkü bir şahsın kafasına veya boynuna el ile vurmak istihfaf ve tahkirin en son derecesidir. Bu itibarla ehl-i kıbleyi bu gibi rezaletten korumak lâzımdır. Mezhebin muhtar olan kavline göre; mal almak suretiyle tazîr yapılmaz. Bahır.

Bezzaziye'den naklen yine Bahır'da zikredilmiştir ki; bazılarına göre para almak suretiyle tazîrin yapılması caizdir. Fakat bu cevazın mânâsı; suçlu fena fiilinden vazgeçmesi için alınan parayı hâkim muhafaza eder. halini düzeltirse parayı kendisine iade öder, halini düzeltmesinden ümidini keserse alınan parayı münasip gördüğü yere sarfeder demektir.

Müctebâ'da «mal almak suretiyle tazîr İslâmın evvelinde vardı, sonra neshedildi» diye zikredilmiştir. (Tazîrin tarifinden de anlaşıldığı gibi) hakkında şer'an muayyen bir ceza ve belirti bir ölçü yoktur. Tazîr cezaları kaadının re'yine bırakılmıştır. Âlimlerimiz bu kavil üzerinedir. Zeylaî. Çünkü tazîrden asıl maksat insanları fena fiillerden men etmektir. Bu hususta ise insanların fiilleri çeşitli ve farklıdır, Bahır,

İZAH

«Suçlunun bedenine dağınık olarak vurulmaz ilh...» Bilâkis bir yerine meselâ: Yalnız arkasına vurulur. Eğer suçlunun bedenine dağınık vurulmak suretiyle de tahfif yapılırsa ta'zîrden maksud olan suçluyu kötülükten men etme hasıl olmaz.

«Aksi takdirde vurulmaz ilh...» Yani tazir otuz dokuz kamçı olmayıp üç kamçı vurulması gibi az olursa bir azaya vurulur. Fetih'te böyle zikredilmiştir. Bundan anlaşılır ki tazîrin miktarı otuzdokuz veya buna yakın olup bir azaya vurulduğu takdirde azanın telef olmasından korkutursa suçlunun bedenine dağınık olarak vurulur. Hadlerde olduğu gibi yüzüne, başına, tenasül uzvu gibi nazik yerlerine vurulmaz. Zeylaî.

«Akla uygun olmayan sözlerle olur ilh...» Yani tazîr yalnız bu nevilerden ibaret olmayıp ilerde geleceği üzere memleketinden uzaklaştırmakla da olur.

Ben derim ki: Tazîr yalancı şahid için tesvid ve teşhir ile de yapılır. Yalancı şahidin yüzükarartılarak veya kendisini bir merkebe tersine bindirilerek şehir içinde dolaştırmak suretiyle yapılır.

«Mezhebin muhtar olan kavline göre; mal almak suretiyle tazîr yapılmaz ilh...» Fetih'te zikredilmiştir ki; İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'a göre; sultanın mal almak suretiyle tazîr yapması caizdir, İmam-ı Azam'la imam Muhammed (Rh.Aleyhima) ve diğer müctehidlere göre; mal almak suretiyle tazîr yapılması caiz değildir. Miraç isimli kitabda da böylece zikredilmiştir. Bundan anlaşılan İmam Ebû Yusuf'tan gelen rivayet zayıftır.

Şürünbûlalî'de «İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavliyle fetva verilmez. Çünkü bunda halkın mallarını almak üzere zalimleri musallat edip onların mallarını yedirmek vardır» diye zikredilmiştir.

«Alınan parayı hâkim muhafaza eder ilh...» Yoksa bazı zalimlerin tevehhüm ettikleri gibi kendi nefisleri veya beytül'mal için almaz. Çünkü şeriatta müslümanlardan hiç bir kimse için şer'i bir sebeb olmaksızın bir şahsın malını alması yoktur. Velhasıl mezhebin muhtar olan kavline göre; mal almak suretiyle tazîr yapılmaz. Müctebâ.

«Hakkında şer'an muayyen bir ölçü yoktur ilh...» Yani tazîrin nevilerinde şer'an hadlerde olduğu gibi muayyen bir ölçü yoktur. Tazîrin cezaları gerek dövme ile olsun gerek başka veçhile olsun kaadının reyine havale edilmiştir. Kaadı, hususî bir cürümde suçluyu dövme re'yinde bulunursa, otuzdokuz kamçıdan ziyade takdir edemez.

Ben derim ki: Tazîrin başka bir nevi olan hapsi, dövmeye ilave edebilir. Tazîr, cinayetin ve caninin değişmesiyle, değişir.

Zeylaî «tazîr hakkında muayyen bir ölçü yoktur. Tazîr cezaları cinayetlerin miktarına göre; kaadının reyine bırakılmıştır. Çünkü tazîr hakkındaki ceza cinayetin değişmesiyle değişir. Buna göre; bir kimsenin kendisine haram olan bir kadına cimadan başka fena bir muamelede bulunması yahut hırsızın eşyaları evin içinde toplayıp çıkarmaması gibi büyük günâhlarda tazîrin en son derecesinin tatbik edilmesi lâzımdır. Keza; kaadı insanların hallerini göz önünde bulundurmalıdır. Çünkü bazı kimseler en ufak bir tekdir veya ihtardan pek ziyade sıkılıp büyük bir mahcubiyet ve pişmanlık hissederek hallerini düzeltmeye muvaffak olurlar. Birtakım şahıslar ise en ağır hakaretlerden ve çok mühim cezalardan bile istenilen derecede müteessir olmazlar.» demiştir.

Nihaye'de de tazîr, Dürer'de olduğu gibi mertebeler üzerine zikredilmiştir. Nihaye'nin ibaresi kaadı insanların hallerine bakar kavlini beyândır. Yani insanların halleri dört mertebe üzeredir. Buna göre; Dürer ile Nihaye'de zikredilen, tazîr cezalarının kaadının reyine bırakılması kavline muhalif değildir. Bu takdirde; birinci mertebe ile Eşrafü'l-Eşraf murad olunur., Eşrafü'l-Eşraftan fazilet, namus, mürüvvet ve diyanet sahibi bir kimseden hernasılsa küçük bir kusur zuhur ettiğinde bunun tazîr! ilâm ile olur. Çünkü âdette böyle büyük zâtlar, ilâmın üstünde tazîri gerektirecek bir şey yapmazlar. Tazîrden bu miktar ile inzicar (sakınma) hasıl olur. Bu «tazîr cinayetin büyüklüğüne, küçüklüğüne göredir» ifadesine münafi değildir. Hatta ulemadan Eşraftan ve büyüklerden sayılan bir kimse livâta yapsa yahut fasıklarla beraber içki meclisinde bulunsa yahut bir şahsı dövüp yaralasa, onun tazirinde mücerred ilâm kifayet etmeyip cinayetine göre tazîr olunur. Nehir. Fetih.

METİN

Tazîr öldürme ile de olur. Meselâ: Bir kimse bir şahsı kendisine helâl olmayan bir kadınla zina ederken bulsa bağırma ile veya dövme ile bu fena fiile mani olamayacağını bilirse onu öldürür. Eğer bu fena fiile bağırma veya dövme ile mani olacağını bilirse, o şahsı öldürmez. Bir kimse bir kadının rızası olmaksızın zorla ona zina etmek istediğinde kadının onu öldürmesi caizdir ve o şahsın kanı hederdir. Vehbâniyye.

Bir kimse bir şahıs ile bir kadını kendi rızalarıyla zina ederken görse bağırma ile veya dövme ile bu fena fiile mani olamayacağını bilirse, ikisini de öldürür.

Zeylaî «Hindvânî'den böylece nakl ettikten sonra Münyet'ül-Müftî'de «bir kimse zevcesiyle veya bir mahremiyle başka bir şahsı kendi rızalarıyla zina ederken görse ikisini birden öldürür» diye zikredilmiştir» demiştir. Dürer'de Molla Hüsrev bunu ikrar etmiştir.

Bahır'da «bir kimsenin zevcesi ve mahremi olmayan kadın ile, zevcesi ve mahremi olan kadın arasında fark vardır. Bir kimse zevcesi ve mahremi olmayan bir kadınla bir şahsın zina ettiğini görünce bağırma ile veya dövme ile bu fena fiile mani olamadığı takdirde bunları öldürmesi helâl olur. Fakat kendi zevcesi veya mahremiyle bir şahsın zina ettiğini görünce mutlak surette yani bağırmakla veya dövmekle onların bu fena fiiline mani olsun veya olmasın onları öldürmesi helâldir.» diye zikredilmiştir.

Bahır sahibinin sözünü Nehir sahibi «Bezazaziye ile diğer muteber kitablarda beyân edildiğine göre; bir kimsenin zevcesi ve mahremi olmayan bir kadın ile veya zevcesi ve mahremi olan kadın ile bir şahsın zina ettiğini görmesi arasında fark yoktur» diye reddetmiştir. Hindivânî'nin kadın lâfzını nekre olarak zikretmesi de buna delâlet eder. Evet, Münye'nin sözü her ne kadar şart zikrinden mutlak ise de fukahanın kavillerinin bir olması için mukayyede hamlolunur. Bundan dolayı Vehbâniyye'de muhsan olup olmamasına temas edilmeyerek mutlak surette zikredilen şartla kesin hüküm verilmiştir. Hak olan da budur. Çünkü had olmadığı için kendisinde İhsan şart değildir, bilâkis bu iyilikle emretme kötülükten nehyetme kabilindendir.

Müctebâ'da zikredilmiştir ki; asıl ve kaide şudur: Herhangi bir şahıs bir müslümanı zina ederken gördüğünde onu öldürmesi helâl olur. Ancak zina ettiği hususunda kendisinintasdik edilmemesi korkusu bulunduğu için onu öldürmekten çekinebilir. Buna göre; onu öldürüp öldürmeme arasında muhayyer olur.

İZAH

«Tazîr öldürme ile de olur ilh...» İbn-i Teymiyye'nin Es-Sârimü'l-Meslûl isimli eserinde zikredilmiştir ki; Hanefi mezhebinin usul ve kaidelerine göre; bir kimse bir şahsı öldürme aleti olmayan ağaç ve taş gibi ağır bir şeyle öldürse yahut dübürden cinsi yakınlıkta bulunsa öldürülmez, fakat bu suretle onu bunu öldürmeyi veya dübürden cinsi yakınlıkta bulunmayı âdet edinirse, şer ve fesadını önlemek için veliyyü'l-emrin onu öldürmesi caizdir. Kezâlik maslahat ve menfaat gördüğünde tayin edilmiş olan had üzerine ziyade etmesi de caizdir.

Peygamberimiz (S.A.V.)'den ve Ashab-ı Kiram'dan bu gibi cürümler hususunda rivayet edilmiş olan öldürmeler bir maslahat ve hizmet görmeleri üzerine hamlolunmuştur ve buna «siyaseten öldürme» ismi verilir. Kendi cinsinde öldürme meşru olan cürümlerde veya tekrarlanmak suretiyle büyük günâh olan cürümlerde veliyyü'l-emrin caniyi öldürme suretiyle ta'zîrde bulunması caizdir. Bundan dolayı fukahanın ekserisi «zimmîlerden Peygamber Efendimize çok söğüp siğen her ne kadar yakalandıktan sonra müslüman olsa bile öldürülür» diye fetva vermişlerdir. Fukaha bu öldürmeye «siyaseten öldürme» demişlerdir.

«Kadının onu öldürmesi caizdir ilh...» Yani kadının ondan bağırma veya dövme ile kurtulması mümkün olmadığı takdirde onu öldürür. Eğer kadın bağırıp çağırmazsa kendisine zorla tecavüz edilmek istenildiği anlaşılmaz.

Vehbâniyye şerhinin Kerahiyet bahsinde zikredilmiştir ki; bir erkek bir kadına zorla zina yapmak istediğinde kadının onu öldürmesi caizdir. Keza bir kimse bir oğlana zorla cinsi yakınlıkta bulunmak istediğinde oğlan onun elinden öldürmeden başka bir suretle kurtulamazsa, onu öldürmesi caizdir ve onun kanı hederdir.

«Bezzaziye ile diğer muteber kitablarda ilh...» Yani Hâniyye'de zikredilmiştir ki; bir kimse muhsan olan bir şahsı kendi zevcesiyle veya başka bir kadınla zina ederken görse bağırmasıyla bu fena fiile mâni olamadığı takdirde onu öldürmesi helâl olur, öldürürse kısas edilmez.

«Mukayyede hamlolunur ilh...» Yani Münyet'ül-Müftî'nin «bir kimse zevcesiyle veya bir mahremiyle başka bir şahsı kendi rızalarıyla zina ederken görse ikisini birden öldürür» ifadesi bu kimse bu fena fiile bağırma veya dövme ile mani olamayacağını bilmesi üzerine hamlolunur.

Ben derim ki: Hindivânî ile Münyetü'l-Müftî'de zikredilen meselelerin arasını söyle bulmakta mümkündür: Bir kimse bir şahsı kendisine helâl olmayan bir kadınla birlikte zina etmedenönce bulsa o kadın, bulan kimsenin gerek zevcesi veya mahremi olsun ve gerekse olmasın o şahsın bağırmak veya dövme ile kaçacağını bilirse, onu öldürmesi helâl olmaz. Eğer o şahsı o kadınla zina ederken bulursa mutlak surette yani bağırıp çağırmaksızın öldürmesi caiz olur. Bundan dolayı Münye'de «zina ederken» ifadesiyle kayıtlayıp ve «ikisini birden öldürür» ifadesini mutlak olarak zikretmiştir. El-Hâvi'z-Zâhidî'nin cinayet bahsinde bunu te'yid eden ibareyi gördüm. Şöyle ki: Bir kimse zevcesiyle bir şahsı rızalarıyla zina ederken yahut onu öperken yahut onu kucaklarken görüp o şahsı veya ikisini de öldürse, kendisine bir şey lâzım gelmez. Bunu şahidle veya ikrar ile isbat ederse kadının mirasından da mahrum olmaz.

Bir kimse zevcesini veya mahremini bir şahısla ıssız bir çölde görse, fakat o şahsın zevcesine veya mahremine zina veya öpme. sıkma gibi bir hareketini görmese bazı âlimler «ikisini birden öldürmesi helâl olur» demişlerdir. Bazı âlimler ise «zina veya öpme, sıkma gibi fena bir hareketini görmedikçe öldürmesi helâl olmaz» demişlerdir. Hızânetü'l-Fetâvâ'da da böylece zikredilmiştir.

Bezzaziye'nin hırsızlık bahsinde zikredilmiştir ki; bir kimse ehliyle beraber evinde veya komşusunun evinde komşusunun ehliyle bir şahsın kendi rızalarıyla zina ettiğini görüp, o şahsı yakaladığı takdirde kendisini öldürmesinden korkarsa. her ikisini de öldürmesi caizdir. Bu. bir kimsenin bir şahsı kendisine helâl olmayan bir kadınla zina halinde görmesiyle, zina etmedikleri halde birarada görmesi arasındaki acık farktır.

«Mûçtebâ'da zikredilmiştir ki; ilh...» Bazı fukaha, bunu Camiü'l-Fetâvâ ve Bezzaziye'nin hudud bahsine nisbet etmiştir. Hasılı her hangi bir kimse, bir müslümanı kendisine helâl olmayan bir kadınla zina ederken görürse, diyaneten onu öldürmesi helâl olur, kazaen onu öldürmesi helâl olmaz. Çünkü kaadı onu ancak şahitle tasdik eder.

METİN

Mûçtebâ'da zikredilen asıl ve kaaide üzerine; haksız olarak başkasının malını açıktan zorla alan kimselerin, yol kesicilerin, baç ve gümrük toplayanların, kıymeti az olan şeyle zulmeden kimselerin, büyük günâh işleyen kimselerin, ortalığı birbirine katan fesatçıların hepsinin ta'zîr yoluyla öldürülmeleri mubah olur. Bunları öldürenler sevap kazanır. Nasıhî; bozgunculukla koşan, insanlara zarar ve eza veren kimselerin öldürülmelerine fetva vermiştir. Bu zikredilenlerin zulüm ve ezalarına öldürmeden başka bir yolla mani olunamadığı takdirde öldürülmeleri mubah olur.

Vehbaniyye şerhinde zikredilmiştir ki; insanlara zarar ve eza eden kimselerin ta'zîrleri, memleketlerinden uzaklaştırmak, hücum edip onları evlerinden çıkarmak, evlerini yıkmak, her ne kadar şarabın içine tuz atılsa bile şarap küplerini kırmakla olur. Fakat şarabmahzeninin yakılması nakil ve rivayet edilmemiştir. Her müslümanın, Allah hakkı ile ilgili olup henüz işlenmekte bulunan bir günâhtan dolayı münasip bir şekilde tazîr yapması caizdir. Tazîri gerektiren bir günâh yapıldıktan sonra artık hâkimden, zevçten ve efendiden başkasının tazîr yapmaya selâhiyeti yoktur. Kınye.

FER'Î MESELE: Kendisine tazîr vurulacak kimse bir şahsa «bana şu tazîri vur» deyip o da vurduktan sonra, hâkime murafaa olunsa, vurulan tazîr hâkimin vuracağı tazîr yerine geçer. Fakat bu Allah hakkı olup tazîr icap eden şeylere hamledilir, Bunu musannif da ikrar etmiştir. Hâniyye'nin dâva bahsinde de böylece zikredilmiştir. Fakat Fetih'de «kul hakkı olan şeylerde dâvaya tevakkuf ettiği için ta'zîri ancak veliyülemir tatbik edebilir. Ancak dâvâlı ile davacı o hususta bir hakem tayin edip onun tazîrine ikisi de razı olursa, bu hakem tazîri yapabilir» diye zikredilmiştir. Hıfz olunsun!

Bir kimse, bir şahsı haksız olarak dövüp o şahıs da o kimseyi aynı şekilde dövse, ikisine de tazîr lâzım gelir. Dövme farklı olduğu için birbirine tam mukabele etmiş olmazlar. Nitekim kaadının huzurunda iki kimse birbirine sövseler, meclisin hürmetini yıktıkları için ikisine de ta'zîr lâzım gelir. Bu, yukarıda geçmiştir. Zulme sebebiyet verdiği için önce ta'zîr, ilk dövene vurulur. Kınye.

Mecmaü'l-Fetava'da zikredilmiştir ki; haddi gerektirmeyen şeylerde misliyle cezalandırma caizdir. Bu hususta, Cenab-ı Hak tarafından: Eş-Ş û râ Sûresi; âyet: 41)

«Kim kendisine (yapılan) zulmün ardından herhalde hakkını alırsa artık bunlar aleyhinde (mesuliyete) bir yol yoktur.» âyet-i kerimesiyle izin ve ruhsat verilmiştir. Ama Allah-ü Teâlâ'nın : Eş-Şûrâ Sûresi; âyet: 40

«Kim affeder, barışı sağlarsa mükâfaatı Allah'a aittir.» kavl-i kerimine nazaran affetmek efdaldır. Tazîr edilmesi lâzım olan kimse ziyade tedibe muhtaç olursa, dövmeyle beraber hapsedilmesi sahih ve caizdir. Hapis suretiyle tazîr cezası, suçluyu resmî hapishanelerden birine koymak suretiyle yapılabileceği gibi kendi hanesinde tevkif edip dışarı çıkmaktan men etmek suretiyle de olabilir. Nehir.

Hadler içinde en şiddetli dayak tazîr dayağıdır. Çünkü tazîr aded cihetinden hafiftir, fakat vasıf cihetinden hafif değildir. Ta'zîrden sonra en şiddetli dayak zina haddidir. Çünkü zina haddi kitabla sabittir. Zina haddinden sonra içki haddi gelir. Çünkü içki haddinin sübutu Ashab-ı Kiram'ın icma ve ittifaklarıyladır, kıyasla değildir. Çünkü kıyas hadlerde câri olmaz. İçki haddinden sonra kazf haddidir. Çünkü kazfedenin doğru olma ihtimalinden dolayı, sebebi zayıftır.

İZAH

«Yol kesiciler ilh...» Yani bir kimse bir yol kesiciyi gördüğünde her ne kadar yol kesicikendisinin yolunu kesmeyip başkasının yolunu kesse bile onu öldürmesi caizdir. Çünkü onu öldürmede onun şerrinden ve ezasından insanları kurtarmak vardır.

«Büyük günâh işleyenler ilh...» Yani büyük günâhla murad, zararı başkasına tecavüz eden günâhlardır.

«Ortalığı birbirine katan fesatçıların ilh...» Bu ifade sihirbaz, yol kesici, hırsız, lûtî (dübürden cinsi yakınlıkta bulunan kimse), insanları hileyle boğup öldüren gibi umuma zararı olan fesatçı kimselere de şâmildir. Bunların fena fiillerine başka suretle mani olunamazsa tazîr yoluyla öldürülmeleri caizdir.

Nesefî'nin Ahkâmü's-Siyaset risalesinde zikredilmiştir ki; Şeyhü'i-İslâm'a «fetret zamanında zalimlerin, ortalığı birbirine katan fesatçıların öldürülmelerinden» sorulmuş, o da «onlar yeryüzünde bozgunculukla koştukları için öldürülmeleri mubah olur» diye cevap vermiştir. Kendisine «onlar fetret zamanında fesatçılığı bırakıp gizlenirler» denilmiş, o da «zaruret olmadığı için bunu yapmıyorlar.» Geri. gönderilseler bile vazgeçirilmek istendikleri şeylere döneceklerdir. «(El-en'am Sûresi, âyet: 28) âyet-i kerimesinin gereğince biz bunu görmekteyiz» diye cevap vermiştir.

«Memleketlerinden uzaklaştırmak ilh...» Buhari şerhi Aynî'den naklen Nehir'de zikredilmiştir ki; insanlara eza cefa eden kimsenin memleketinden sürgün edilmesi caizdir.

«Hücum edip onları evlerinden çıkarmak ilh...»

Ahkâmü's-Siyaset ile Müntekâ'da zikredilmiştir ki; bir kimsenin evinde çalgı sesi işitilince o eve izinsiz girilmesi caiz olur. Çünkü o kimse çalgı sesini işittirmekle evinin hürmetini yıkmış olur.

Bezzaziye'nin Hudud bahsinde, Nihaye'nin Gasb bahsinde ve Diraye'nin Cinayet bahsinde zikredilmiştir ki; evinde her türlü fısk ve fesadı âdet edinen şahsın üzerine, bulunduğu oda yıkılır. Hatta bozguncuların evlerine hücum edilmesinde bir beis yoktur. Hz. Ömer (R.A.) ağıt yakıp ağlıyan bir kadının evine girip onu kamçıyla döverken başının örtüsü düşmüş, kendisine «onun hürmetini yıktın» denildiğinde Hz. Ömer (R.A.) «o haram olan şeyle meşgul olduktan sonra onun hürmeti kalmayıp cariyelere katılmıştır» demiştir.

Fakîh Ebû Bekir-i Delhi'nin köye çıktığı, ırmak kenarında başları ve kolları acık kadınların yanından geçtiği, kendisine bunu nasıl yaptığı sorulduğunda «onların hürmeti yoktur, onların imanlarında şüphe vardır, sanki onlar gayr-i müslimdirler» dediği rivayet edilmiştir. Hz. Ömer (R. A.)'in şarap mahzenini yaktığı rivayet edilmiştir. Saffar-ı Zâhid'in fasıkın evinin tahrip edilmesini emrettiği rivayet edilmiştir.

«Her ne kadar şarabın içine tuz atılsa bile ilh...» Yani her ne kadar şarap sahipleri «biz onun içine sirke yapmak için tuz attık» deseler bile yine şarap küpleri kırılır.

Uyun'dan naklen Bezzaziye'nin kerâhiyet bahsinde ve Nesefî'nin Fetâvâ'sında zikredilmiştir ki; şarap küpleri kırılır ve kıran kimse ödemez, içerisine tuz atmak kifayet etmez. Keza; bir kimse zimmîlerin şaraplarını döküp, küplerini kırsa, şarap tulumlarını parçalasa, bakılır. Eğer onlar bunu müslümanlar arasında izhar ediyorlarsa, kıran kimse ödemez. Çünkü onlar bunu müslümanlar arasında izhar etmekle, imha edilmesine yol açmışlardır.

Siyerü'l-Uyun'da «imha eden, kimse öder. Ancak kıran veliyyü'l-emir olup kırılmasını uygun görürse, ödemez. Çünkü bu, ihtilaflı bir meseledir. Müslümanın şarap tulumu parçalandığında ödenir. Bir müslümanın evinde bir küp şarap bulunup imha edilse, İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'a göre; sirke yapmak için saklamışsa, ödenir. Aksi takdirde, ödenmez. Hassâf «imha eden şahıs veliyyü'l-emrin izniyle imha etmişse, ödemez. Aksi takdirde öder» demiştir. Bu meselede asıl ve kaide: Bir kimse, bir müslümanın çalgı âletlerini kırsa, İmameyn'e göre; ödemez. Fetva da bunun üzerinedir» diye zikredilmiştir.

«Şarap mahzeninin yakılması nakil ve rivayet edilmemiştir ilh...» Yukarıda geçtiği üzere Hz. Ömer (R.A.)'in şarap mahzenini yaktığı nakledilmiştir. Sarih «şarap mahzeninin yakılması nakl ve rivayet edilmiştir» ifadesi ile âlimlerimizden nakledilmediğini murad etmiştir. Fakat Saffâr-ı Zâhid'den bunu ifade eden geçmiştir.

«Her müslümanın münasip bir şekilde tazîr yapması caizdir ilh...» Yani Allah hakkı için vâcib olan tazîri yapabilir. Çünkü bu, iyilikle emir, kötülükten nehy, fesadı gidermek kabilinden bir vecibedir. Böyle bir fenalığı def ve gidermeye her müslümana Sari tarafından izin verilmiştir:

«Sizden biriniz bir fenalık gördüğünde ona eliyle manı olsun. Eliyle mani olamazsa, diliyle mani olsun.» Hadis-i şerifi buna delildir. Hadler böyle değildir. Hadleri ancak veliyyü'l-emir ile onun naibleri tatbik edebilir. Kazf ve benzeri gibi kul hakkı ile ilgili cürümlerden dolayı icab eden ta'zîri icra etmek selâhiyeti de yalnız veliyyü'l-emir ile onun naiblerine aittir. Çünkü böyle şahsi haklardan dolayı dâva bulunmadıkça ta'zîr cihetine gidilemez. Dâva ise ancak resmî bir makama müracaat etmekle olur.

«Taziri gerektiren bir günâh yapıldıktan sonra ilh...» Kınyed'e zikredilmiştir ki; bir kimse, bir şahsı fenalık yaparken gördüğünde onu münasip bir şekilde tazîr etmesi caizdir. Çünkü bu, kötülükten nehyetme kabilinden bir vecibedir. Her müslüman bununla memurdur. Tazîri gerektiren bir kötülük yapıldıktan sonra artık fertlerin tazîr yapma selâhiyetleri kalmaz. Çünkü yapılıp bitmiş olan bir kötülük hakkında fertlerin nehyetmesi mutasavvar değildir. Bu hususta yalnız tazîr vazifesi kalır ki; bu da arzedildiği gibi yalnız veliyyü'l-emir ile onun naiblerine ait olur.

«Misliyle cezalandırma caizdir ilh...» Bunda cezaların müsavi ve yalnız dâvâlı ile davacının hakkı olmasının şart olduğuna işaret vardır. Böyle olmazsa, misliyle cezalandırma mümkünolmaz.

«En şiddetli dayak tazîr dayağıdır ilh...» Yani dövme suretiyle olan tazirde suçlunun üzerinde yalnız kürk ve içi pamuklu hırka gibi kalın elbisesi çıkarılır ve kendisi ayakta olarak şiddetlice dövülür. Gâyetü'l-Beyan. Bahır.

METİN

Şeriatta haram ve örfte utanç veren fiili kendi iradesiyle irtikâb eden yahut müslümana haksız yere sözüyle, isterse göz kırpma veya el işareti ile olsun fiiliyle eza ve cefa eden kimse ta'zîr edilir. Haram, mubah bahsinde gelecektir ki; göz kırpma ve el işareti gibi fiiller gıybettir. Bunu irtikâb eden kimse haram olan fiili irtikâb etmiş olur. Ancak «ey köpek» denilmesi gibi yalan olduğu açık olan ifadelerle olursa tazîr icab etmez. Bahir. Hakkında şer'an muayyen bir had ve muayyen bir ceza bulunmayan herhangi bir günâhı ve herhangi bir suçu işleyen kimse tazîr edilir. Eşbah. Buna göre; bir kimse kendi çocuğuna yahut ümm-i veledi olsa bile memlûkune yahut kâfir olan şahsa yahut kazf insanıyla muhsan olmayana zina ile kazfederse tazîr edilir ve tazîrin en son derecesi tatbik edilir. Nitekim bir kadına cinsi yakınlıktan başka öpme, sıkma gibi haram olan bir muamelede bulunan kimseye yahut evin içinde eşyayı cem edip çıkarmadan önce yakalanan hırsıza haddin en son derecesi tatbik edilir. Bunlardan başka fena fiillerde tazîrin en son derecesi tatbik edilmez. Gerek mesturu'l-hal (adaletli olup olmadığı bilinmeyen) gerek adaletli bir müslümana «ey fasık» diye kazf ve şetmeden kimse de tazîr edilir. Ancak gümrükçü, baççı gibi fışkı malûm olursa yahut kaadı onun fasık olduğunu bilirse tazîr icab etmez. Çünkü böyle fıskı malûm olan şahıs kazf ve şetmeden kimsenin sözünün kabulünden önce kendi nefsini lekelemiştir. Kazfeden kimse sebebini beyan etmeksizin mücerred olarak onun fasık olduğunu şahit ile isbat etmek murad etse kabul edilmez. Fakat kazfeden kimse «ey zina eden» deyip kendisine kazfettiği şahsın zina ettiğini isbat edecek olsa kazf haddi lâzım geleceği için şahidleri kabul edilir. Fakat sebebini beyan etmeksizin fışkını isbat etmeyi murad etmek bunun gibi değildir. Hatta şahitler, kendisine zina isnadıyla kazfedilen şahsın Allah hakkı veya kul hakkı olan fena bir fiili işlemekle fasık olduğunu beyan etseler şehadetleri kabul edilir.

Keza: Şahidin cerhinde de yine böyledir. Kaadının kazf ve şetmeden kimseden kendisine kazf ve şetm ettiği şahsın fıskının sebebini sorması lâzımdır. Eğer, kaadının sualinin cevabında kazf ve şetmeden kimse kendisine kazf ve şetmettiği şahsın kendisine haram olan bir kadını öpmesi, kucaklaması onunla yalnız bir arada kalması gibi şer'î bir sebeble fışkını beyan ederse, kaadı ve o şahsa tazîr cezası verilmesi için o kimseden şahid ister. Eğer kazf ve şetmeden kimse «kendisine kazf ve şetmettiği şahsın fışkının sebebi vacibiterketmesidir» diye beyân ederse kaadı kendisine kazf ve şetmedilen şahsın üzerine öğrenmesi vâcib olan farzları ve vâcibleri Ondan sorar, eğer onları bilmezse fıskı sabit olur. Çünkü Müctebâ'da zikredilmiştir ki; öğrenilmesi vâcib olan şeyleri öğrenmeyen kimsenin şehadeti kabul edilmez. Nehir.

İZAH

«Şeriatta haram ve örfte utanç veren fiili kendi iradesiyle irtikâb eden ilh...» Tahavi şerhinden naklen Bahır'da beyân edildiği gibi tazîrin vâcib olmasında asıl ve kaide; bir kimsenin kendi iradesiyle şeriatta haram ve örfte utanç veren fena fiili işlemesidir. Bundan tazîrin ancak günâh istenildiğinde lâzım geleceği anlaşılmaktadır. Halbuki çocuğun ve müttehem olan kimsenin veya güzelliği sebebiyle bazı kadınları fitneye düşürmesinden korkulan kimsenin sürgün edilmesi gibi günahsız olarak tazîr yapılması da caizdir. Nitekim Hz. Ömer (R.A.) bazı kadınların fitneye düşmesinden korktuğu için «Nasr b. Haccac» adındaki hüsn ve cemâle sahib bir genci Medine-i Münevvere'den uzaklaştırmış. bu mübarek beldeyi ondan temizlemeğe lüzum gördüğünü söylemişti.

Hâsılı: Haram olan kadına bakma, onu öpüp, sıkma, onunla bir arada kalma, riba (faiz) yeme gibi hakkında muayyen bir had ve ceza bulunmayan herhangi bir günâh ve herhangi bir suç işleyen her ferdin icma-i ümmetle tazîr edilmesi vâcibtir. Bahır.

İmam Ahmed (Rh.A.) «Ramazan-ı Şerifte şarap içmiş olarak Şair Necaşi Hz. Ali (R.A.)'e getirilmiş, Hz. Ali (R.A.) ona seksen dayak vurmuş, ertesi günde yirmi dayak vurmuş» diye rivayet etmiştir. Fakat Fetih'te «seksen dayaktan sonra yirmi dayağı Ramazan-ı Şerifte içtiği için vurmuştur. Nitekim başka bir rivayette Hz. Ali (R.A.) ona «sen Allah'a karşı cüretkâr davranıp Ramazan-ı Şerifte içtiğin için sana yirmi dayak vurduk» demiştir» diye zikredilmiştir. Buradaki tazîr, had değildir.

«Hakkında şer'an muayyen bir had ve muayyen bir ceza bulunmayan herhangi bir günâhı ve herhangi bir suçu işleyen kimse tazîr edilir ilh...» Fetih'te zikredilmiştir ki; içki içenlerin meclisinde bulunan, her ne kadar içmeseler bile içki içenlere benzemek üzere toplanan ve yanındaki su kabında şarap bulunan kimseler tazîr olunur. Ramazan orucunu yiyen hem tazîr olunur, hem hapsolunur.

Keza: Şarap satan, riba (faiz) yiyen, şarkı söyleyen, kadın tabiatlı, ağlayıp ağıt yakan müslüman olan kadın ve erkekler hem tazîr edilir hem de tevbe alâmeti görülünceye kadar hapsolunurlar. Öldürme ve hırsızlıkla suçlanan kimseler de tevbe alâmeti görülünceye kadar hapsedilirler.

«Bunlardan başka fena fiillerde tazirin en son derecesi tatbik edilmez ilh...» Şârih Bahir sahibine tâbi olarak tazirin en son derecesini zikredilen üç fena fiile tahsis etmiştir. Bazıfukaha «bu üç fiilden başka fena fiillerde de tazîrin en son derecesi tatbik edilir» demişlerdir.

Dürer'den «namaz kılmayan bir kimse vücudundan kan çıkıncaya kadar dövülür» diye zikredilmiştir.

Huccet'te «cemaate namaz kıldıran imam kendisinin mecusi olduğunu söylese tasdik edilmez. Fakat şiddetli dövülür. Cemaat namazlarını iade etmez» diye zikredilmiştir.

Hâniyye'de «bir kimse bir oğlana cinsi yakınlıkta bulunsa kendisine tazîrin en şiddetlisi tatbik edilir» diye zikredilmiştir.

Tatarhâniyye'de «bir kadın -Allah'a sığınırız- mürted olsa müslüman olması için cebrolunur ve kendisine yetmişbeş dayak vurulur. Bu İmam Ebû Yusuf (Rh.A.)'un kavline göredir. Çünkü İmam Ebû Yusuf Rh. A.)'un kavline göre; tazîrin en son derecesi yetmibeş kamçıdır. İmam-ı Azam'la İmam Muhammed (Rh. Aleyhima)'e göre; tazîrin en son miktarı otuzdokuz kamçıdır» diye zikredilmiştir.

«Kazf ve şetmeden kimse de tazir edilir ilh...» Musannifin şetm (sövmey)e kazf demesi mecaz-ı şer'î ve hakikat-i lugaviyye'dir.

«Kazfeden kimse sebebini beyân etmeksizin mücerred olarak onun fasık olduğunu şahit ile isbat etmek murad etse kabul edilmez, ilh...» Meselâ: Sebebini beyân etmeksizin «o fasıktır» dese kabul edilmez. Eğer «kendisine haram olan bir kadını öptü» diye şer'î bir sebeb beyân etse kabul edilir. Nitekim metinde zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bu, şehadet bahsinde zikredilene muhaliftir. Çünkü şahitler hakkındaki cerhler iki kısma ayrılır: Biri mücerred cerhdir ki hüküm altına girecek surette Allah hakkı veya kul hakkı isbat edilmiş olmaz. Aleyhine şahitlik yapılan kimsenin «şahitler fasıktırlar» yahut «âdetleri zinadır» yahut «içki içmektir» yahut «kendileri yalan yere şahitlik yaptıklarını ikrar etmişlerdir» demesi gibi. Çünkü bunlar hüküm altına alınamaz ve böyle denilmekle had sabit olmaz. Diğeri mürekkep cerhdir ki hüküm altına girecek surette ya Allah hakkı veya kul hakkı isbat edilir. Aleyhine şahitlik yapılan kimsenin «bu şahitler benim şu kadar paramı çaldılar» yahut «bu şahitler benim aleyhime şehadet etmemek üzere benimle şu kadar meblağ üzere sulh oldular, ben onlardan verdiğim parayı geri istiyorum» diye iddia etmesi gibi. Çünkü aleyhine şahitlik yapılan kimse, bu iddiasını isbat etse, bunlardan bu parayı alabilir. Şehadet bâbıyla tazir bâbının arasındaki fark: Burada mücerred ile murad sebebi beyân edilmeyen fısktır. Mücerred olmayan ile murad had veya tazîrden Allah hakkı veya kul hakkını icab eden fışkın sebebinin açıklanmasıdır. Şehadet babında mücerred ile murad haddi veya kul hakkını icab etmeyen şeydir. Mücerred olmayan ile murad kendisinde husumet sahih olan şeyin zımnında Allah hakkı veya kul hakkı sabit olandır. Farkın vechi, burada maksûd olan, doğru olduğunu gerektiren şeyi isbat etmekle kazf ve şetmeden kimseden ta'zîrin düşürülmesidir. dâvâlı ile davacının hakkıYoksa ibtidaen kendisine kazfedilen şahsın fışkını isbat etmek değildir. Bundan dolayı fışkını icab eden sebebi beyân etmekle iktifa edilip şahitlerin fısk olmayan şeyi fısk zannetmeleri ihtimali bulunduğu için mücerred «fasıktır» demeleriyle iktifa edilmemiştir. Şehadet babında, maksûd olan ibtidaen şahidin fışkını isbat etmektir. Çünkü kaadı, şehadetini kabul edebilmesi için önce şahidin adaletini araştırır. Aleyhine şahitlik yapılan kimse şahidin cerhi üzerine delil getirirse, maksud şahidin adaletinin düşmesi için fışkını isbat etmek olur. Çünkü cerh adalet üzerine mukaddemdir.

Mücerred cerhin hükmü; aleyhine şahitlik yapılan kimse bu mücerred cerhi hâkime gizlice haber vererek buna şahit getirerek gizlice isbat etse, hâkim bu isbatı kabul ile şahitlerin şehadetlerini reddeder. Ama bu cerhi açıktan haber vererek isbat etmek isterse bir kavle göre; bu cerh tezkiyeden önce de sonra da kabul edilmez. Zira mücerred fısk hüküm altına alınamaz ve bir insanın fışkını zaruretsiz olarak ortaya koymak suretiyle gizliliklerinin yıkılması caiz olmaz. Aleyhine şahitlik yapılan kimse bunu gizlice haber verip ispat edebilirdi. Diğer bir kavle göre; bu mücerred cerh tezkiyeden önce kabul edilir, tezkiyeden sonra kabul edilmez.

METİN

Bir müslümana «ey kâfir» diye şetmeden kimse, şer'an tazir olunur. Bu sözü söyleyen kimse kâfir olur mu? Eğer bu sözüyle İslâm akidelerine inanan muvahhid bir müslümanın küfrünü itikad ederse, kâfir olur. Fakat o müslümanın küfrü gerektiren bir şey işlemesiyle küfrünü İtikad ederse, kâfir olmaz. Bu kaville fetva verilir. Vehbâniyye şerhi. Kendisine «ey kâfir» diye nida edilen müslüman «lebbeyk» sözüyle cevap verirse, kâfir olur. Hulâsa.

Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; «ey kâfir» sözü bazılarına göre; tazîri icab etmez. Ancak «ey kâfir billâh» sözü tazîri icab eder. Çünkü müslüman «kâfir bit'tağut» olduğu için «ey kâfir» ifadesinin iki mânâya ihtimali vardır.

Bir kimse, bir müslümana «ey habîs», «ey hırsız», «ey fâcir», «ey muhannes», «ey hâin», «ey sefîh», «ey belîd», «ey ahmak», «ey mübahî», «ey avânî», «ey lûtî» dese tazîr olunur. Bazıları «ey lûtî» diyen kimseden sorulur. Eğer «bu kavlimden muradım; bu şahıs Lut kavmindendir demek» derse, tazîr olunmaz. «Yok, muradım bu şahıs Lut kavminin fena amelini işler demek» derse, İmam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; tazîr olunur. İmameyn (Rh.A.)'e göre; had vurulur. Sahih olan kavle göre; bu ifadeyi gerek gazab halinde, gerekse bu gibi hezeyanı âdet edinip çirkin sözlerle şaka halinde söylesin, tazîr olunur. Fetih.

Bir kimse, bir müslümana «ey zındık», «ey münafık», «ey râfizî», «ey mübtedil», «ey yahudi», «ey hristiyan», «ey hristiyanın oğlu», «ey lıss (hırsız)» dese, yine tazir olunur. Ancak «ey hristiyanın oğlu» ifadesinde o şahsın babası hristiyan ve «ey hırsız» ifadesinde o şahısgerçekten hırsız olursa, söyleyen kimse doğru olduğu için tazîr olunmaz. Nitekim yukarıda geçtiği üzere bu suretlerde, çağırmak şart değildir. Çünkü «sen fâsıksın» yahut «filan fâsıktır» gibi lâfız bakımından ihbarı, mânâ bakımından inşai olan ifadeler de mahkemede dâva olarak söylenilmedikçe nida suretleri gibidir. Nehir. Kınye.

Bir kimse, bir müslümana «ey deyyus (zevcesini veya anası, kızkardeşi gibi mahremini kıskanmayan)», «ey kartabân (deyyusa mürâdif olup muarras manasınadır)», «ey şarap içen», «ey riba (faiz) yiyen», «ey kahpe çocuğu» dese, tazîr olunur. Bu ifadede bir kimse, bir şahsın ana - babasına setmettiğinde o şahsın talebiyle o kimsenin tazir olanacağına işaret vardır. Nitekim babası fâsık ve kâfir olmayan şahsa «ey fâsıkın oğlu» veya «ey kâfirin oğlu» diyen kimse, tazir olunur.

Yine bir kimse, bir kadına «ey kahpe» dese. tazîr olunur. Bazıları buna «"kahpe" ifadesi "zâniye" ifadesinden daha fenadır. Çünkü zâni-ye kadın zinayı utandığı için gizli olarak yapar. Kahpe ise bunu iş edinip ücretle aşikâr yapar. Buna göre; bu ifadeyi söyleyen kimseye had icab etmelidir» diye itiraz etmişlerdir. Bu itiraza «bunda haddin icab etmediği ücretle olduğu içindir» diye cevap verilir. Çünkü İmam-ı Azam'a göre; ücretle zina, haddi düşürür, İmameyn'e göre; haddi düşürmez. Fakat Muzmarat'ta «"ey kahpe" ifadesi ile şetmde had vâcibtir» diye tasrih edilmiştir. Musannıf da «zahir olan budur» dedi.

Bir kimse, bir müslümana «ey fâcir oğlu», «sen hırsız ve zânilerin yatağısın», «ey çocuklarla oynayan», «ey haramzade» dese, tazir olunur. «Haramzade» haram cinsî yakınlıktan doğan manasınadır. Buna göre; hayız haline de şâmil olur. Örfte her ne kadar bu mânâ murad olunmayıp bilâkis veled-i zina mânâsı murad olunursa da, çok defa kendisinden hilekâr, alçak adam mânâsı murad olunur. Bundan dolayı bu ifadeyi söyleyen kimseye had vurulmaz.

FER'Î MESELE: Bir kimse kendisinin deyyus olduğunu ikrar etse, yahut bununla mâruf ve meşhur olsa, bunun helâl olduğunu itikad etmedikçe şer'an öldürülmez. Fakat ya şiddetli tazîr edilir veya kendi zevcesine kazfettiği için lian okunur. Cevahirü'l-Fetâvâ.

Yine Cevahirü'l-Fetâvâ'da zikredilmiştir ki; bir fâsık, günâhından tevbe edip «şahit olun ki, bir daha ben dönüp bu fena fiili işlersem râfizî olayım» dese sonra dönüp o fena fiili işlese, râfizî olmaz, fakat günâhkâr olur. «Eğer dönüp o fena fiili işlersem kâfir olayım» deyip sonra o fena fiili işlese, kendisine yemin keffâreti lâzım gelir.

İZAH

«Eğer bu sözüyle islâm akidelerine inanan muvahhid bir müslümanın küfrünü itikad ederse, kâfir olur ilh...» Eğer bu ifadeyle o muvahhid müslümana şetmetmek (sövmek) murad edip onun küfrünü itikad etmezse kâfir olmaz. Eğer İslâm akidelerine inanmış olan muvahhid birmüslümanın küfrünü itikad edip bu ifadeyle hitab ederse kâfir olur. Çünkü muvahhid bir müslümanın küfrünü itikad etmekle islâm, dinini küfür itikad etmiş olur, bu ise küfürdür. Nehir.

«Kendisine "ey kâfir" diye nida edilen müslüman "lebbeyk" sözüyle cevap verirse, kâfir olur ilh...» Çünkü bu şekilde cevap vermesiyle kendisinin kâfir olduğunu ikrar etmiş olur ve görünüşte küfre razı olduğu için kendisine kâfir hükmü verilir. Ancak bu şekilde cevap vermesi zorla olursa, kâfir olmaz. Kendisine «ey kâfir» diye nida edilen kimse «lebbeyk» diye cevap verip «bununla ben tağuta küfrettiğimi murad ettim» diyerek te'vil ederse, kâfir olmaz.

«Ey fâcir ilh...» Yani bu ifadeyle tazîr lâzım gelir. Çünkü fâcir, şer'î örfte kâfir ve zan! kimse manasınadır. Bugün bizim örfümüzde çok niza ve mücadele eden manasınadır. «Fâsık» ile «fâcir»'in mânâları ayrıdır. Bundan dolayı Kınye'de «"Bir kimse filan şahıs bana şetmetti" diye iki şahit getirip, şahitlerden biri "ey fâsık dedi" deyip, diğeri "ey fâcir dedi" dese, şahitlikleri kabul edilmez» diye zikredilmiştir.

«Ey muhannes ilh...» Bu ifadeyle de tazîr lâzım gelir. Muhannes, lûtînin müradifidir. Nehir. Bazıları «muhannes kadın gibi kendini kullandıran kimsedir» demişlerdir. Dürrü'l-Müntekâ'da böyle zikredilmiştir. Bu kelimenin ism-i fail sıygasıyla «muhannis» okunması fasihdir. ism-i meful sıygası üzerine muhannes okunması meşhurdur.

«Ey hâin ilh...» Yani bu ifadeyle de tazîr lâzım gelir. Çünkü hâin elinde bulunan emanetlere hıyanet eden kimsedir. Bu, Hamevî'den naklen Ebu's-Suud'da zikredilmiştir.

«Ey sefîh ilh...» Bu ifadeyle de tazîr lâzım gelir. Sefih, her ne kadar malını lüzumsuz ve yersiz harcayıp israf eden mânâsına ise de bugün örfümüzde edepsiz konuşan kimse manasınadır.

«Ey belid ilh...» Bu ifadeyle de tazîr edilir. Çünkü belid, habis ve fâcir manasınadır. Bu, Sırac'dan naklen Bahır'da zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bugün örfümüzde beyinsiz, anlayışı kıt manasınadır. Buna göre; bu ifade ile tazîr edilmemelidir. Sonra Fetih'de «bu ifadenin «ey ebleh» ifadesine benzediğini ve bu ifadeden dolayı tazîr dîlmeyeceğini zannederim» diye zikredilmiş olduğunu gördüm.

«Ey ahmak ilh...» Bu ifade ile de tazîr lâzım gelir. Çünkü ahmak, aklı noksan ahlâkı fena manasınadır.

«Ey mübahî ilh...» Bu ifade ile de tazîr icab eder. Çünkü mubahı, hiç bir şeyin haram olduğuna inanmayan kimse manasınadır.

«Ey avânî ilh...» Bu ifade ile de tazîr lâzım gelir. Avânî, haksız olarak insanları hâkime şikayet eden kimse manasınadır.

«Ey zındık, ey münafık ilh...» Bu ifadeler de tazîr icap eder. Zındık, hiç bir dini kabul etmeyenkimse manasınadır. Münafık ise küfrünü gizleyip müslüman olduğunu izhar eden kimse manasınadır. Nitekim riddet bahsinde Fetih'den naklen zikredilecektir.

«Ey râfizî ilh...» Bu ifadeyle de tazir lâzım gelir.

Bahır'da zikredilmiştir ki; «ey râfizî» ifadesi «ey kâfir» veya «ey mübtedi'» ifadesi yerindedir. Buna göre; tazir lâzım gelir. Çünkü râfizî şeyhayn (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer (R.A.) )'a söverse, kâfir olur. Eğer Hz. Ali (R.A.)'yi sövmeksizin şeyhaynden faziletli sayarsa, mübtedi' olur. Nitekim Hulâsa'da böyle zikredilmiştir.

Ben derim ki: Müccerred sövmesiyle râfizinin kâfir olmasında ihtilâf vardır, inşaallah mürted babında zikredilecektir. Evet, Hz. Aişe R. A.)'ye kazfederse, kâfir olmasında şüphe yoktur.

«Ey mübtedi ilh...» Bu ifade ile de tazîr lâzım gelir. Mübtedi, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat'ın itikadına muhalif söz söyleyen bidatçı kimsedir.

«Mahkemede dâva olarak söylenilmedikçe ilh...» Yani bir kimse bir şahsa «sen malımı çaldın» diye hâkimin huzurunda dâva edip isbat edemese, tazîr icab etmez. Her ne kadar bu dâvanın mânâsı «sen hırsızsın» demek ise de, dâva ettiği için şetm sayılmaz. Fakat zina dâvası böyle değildir. Bunlar arasındaki fark; zina isnad edilip dört şahit getirilmediği takdirde kazf haddi vurulacağına dair nass bulunmasıdır.

«Deyyusa müradif olup ilh...» Yani kartaban kelimesi deyyus kelimesinin müradifidir. Zeylaî «kartaban, karısını veya mahremini bir erkekle görüp hali üzerine bırakan kimsedir» demiştir. Bazıları «kartaban, kadınla erkek arasında zina etmeleri için vasıtalık yapan şahısdır» demişlerdir. Bazıları «kartaban, zevcesini akıl - baliğ olan erkek çocukla veya ortakçısıyla tarlaya gönderen yahut kendi yokken onların zevcesinin yanına girmelerine izin veren şahısdır» demişlerdir.

«Ey çocuklarla oynayan ilh...» Örfte bu ifadeyle şetm ve gazap karinesiyle çocuklarla fena fiil işleyen mânâsı murad edilir.

«Buna göre; hayz haline de şâmil olur ilh...» Yani açık zina lafzıyla kazf olmadığı için had icab etmezse de tazîr icab eder.

«Ya şiddetli tazir edilir ilh...» Yani bir kimse deyyûslukla maruf ve meşhur olsa şiddetli tazîr edilir. Eğer bir kimse kendisinin deyyus olduğunu ikrar etse lian okur. Lian okuyunca tazîre ihtiyaç kalmaz; nefsini yalanlarsa kendisine had lâzım gelir. «Zevcesini ve mahremini kıskanmayan mânâsına olan «deyyus» kelimesi açık zina lâfzı değildir. Buna göre; deyyûsluğu ikrar etmekle nasıl lian okunması vacib olur» denilirse, ben derim ki; deyyûsluğun lafzıyla değil mânâsını ikrar etmesiyle lian okunması vacib olur. Şöyle ki: Sanki o kimse «ben erkekleri zevcemin yanına korum, onlar zevcemle zina ederler» demiş olur.

«Kendisine yemin keffâreti lâzım gelir ilh...» Yani bir fâsık günâhından tevbe edip «siz şahid __ sı hristolun, ben bir daha bu fena fiili işlersem kâfir elayım» deyip sonra o fena fiili işlese kendisine yemin keffâreti lâzım olur. Yemin babında geçtiği üzere gelecekte olacak bir fiilin istenilmesi küfür üzerine ta'lîk edildiğinde yemin-i münakide olur. Sarih bu tevbe eden kimse o fena fiili işlediğinde kâfir olmayacağına işaret etmiştir. Yalnız bu fena fiili işlediğinde kâfir olmayacağını bilerek işlerse kâfir olmaz. Fakat o fena fiili işlediğinde kâfir olacağını bilerek işlerse küfre razı olduğu için kâfir olur. Nitekim mahallinde geçmiştir. «Ben bu fena fiili işlersem râfizî olayım» deyip sonra o fena fiili işlese kendisine keffâret lâzım gelmez. Çünkü her râfizî kâfir değildir. Buna göre; bu ifade küfre talik olmaz.

METİN

«Ey hımar (eşek)», «ey hınzır (domuz)», «ey kelb (köpek)», «ey teke», «ey maymun», «ey öküz», «ey yılan» ifadeleriyle tazîr lâzım gelmez. Çünkü bu ifadelerin yalan olduğu açıktır.

Hidaye'de «eğer muhatab Eşraftan olursa tazir güzel görülmüştür» diye zikredilmiştir. Zeylaî ve diğer fukaha buna tâbi olmuşlardır. «Ey haccam (kan alan)», «ey ebleh (gafil)», babası haccam olmadığı halde «ey haccam oğlu» ifadeleri de tazîr icab etmez. Zeylai «"ey haccamın oğlu" ifadesi tazîr icab eder» demiştir. «Ey kiraya veren», «ey boğa (farsça da ibnelik hastalığına tutulmuş olan kimse)» ifadeleri de tazîr icab etmez.

Mültekat'da «"ey kiraya veren", "ey boğa", "ey haram çocuğu" ifadelerinde tazîr lâzım gelir» diye zikredilmiştir. Nehir.

Tazîrde kaide şudur: Bir kimse bir şahsı her ne zaman şer'an haram, örfde ayıp ve ar sayılan ihtiyarî bir fiile nisbet ederse, tazîr olunur, aksi takdirde olunmaz. İbn-i Kemal.

«Ey duhke (insanların kendisine güldüğü kimse)», «ey duhake (insanlara gülen kimse», «ey suhre (insanların kendisiyle alay ettiği kimse)», «ey suhare (insanlarla alay eden kimse)» ifadeleri de tazîr icab etmez. «Gaye» isimli kitabda «bu ifadelerle «ey sâhir (sihirbaz)», «ey mukaammir (kumarbaz)» ifadeleri tazîr icab eder» diye zikredilmiştir.

Mültekâ'da «bu ifadeler kendisine söylenilen zât, âlimlerden veya Hz. Ali (R.A.) neslinden olursa, fukaha taziri güzel gördüler» diye zikredilmiştir.

Bir kimse, bir şahsa «sen hırsızlık yaptın» diye dâva edip isbattan aciz olduğunda tazîr edilmez. Nitekim bir kimse, bir şahsın küfrünü icab eden bir dâvada bulunulup isbattan aciz olsa, eğer bu sözü hâkimin huzurunda dâva üzere söylemişse, tazir icap etmez. Fakat şetm ve kusur bulma yoluyla söylemiş olursa, tazîr olunur. Fetâvây-ı Kaariil'-Hidaye.

Zina dâvası böyle değildir. İsbat edemediği takdirde dâva edene had vurulur. Nitekim yukarıda geçmiştir.

Tazîrde kul hakkı galip olduğu için suçluyu beri kılma, affetme, kefil alma caizdir. Zeylaî. Bunda yemin de caizdir. Yemin ettirmede kaadı müttehem olan şahsa «bu kimsenin dâvaettiği şey billahi senin üzerinde yok mudur?» der. «Senin böyle demediğine billahi mi?» demez. Zira müttehem olan şahıs demiş olur da kendisine şetmedilen kimse affetmiş olabilir. Hulâsa. Tazîrde şehadet üzerine şehadet, bir erkekle iki kadının şehadeti diğer kul haklarında olduğu gibi caiz olur. Tazirin Allah hakkı olduğu da olur. Bunda af yoktur. Ancak veliyyü'l-emir tazir edilecek kimsenin, tazîre müstahik olduğu fena fiili tazîrsiz terkedip halini düzelteceğini bilirse, affedebilir. Allah hakkı olan tazîrde yemin de yoktur. Bir kimsenin bir şahıstan «sen benim kızkardeşimi öptün» diye dâvası gibi tazîrin bu Allah hakkı olan nevini isbat onu dâva eden kimsenin şehadetiyle de olur. Buna göre; kendisiyle beraber başka bir şahid bulunursa, dâva eden hem davacı hem de şahit olmuş olur.

Kınye'de ve diğer muteber kitablarda zikredilmiştir ki; aleyhinde dâva edilen mürüvvet, fazilet, diyanet sahibi bir kimse olup bu fena fiili ilk defa işlemiş olursa, istihsanen kendisine «böyle şeyi işlemek size lâyık ve münasip değildir, bir daha böyle şey yapmayınız» diye vaz ve nasihat olunur, tazîr olunmaz. Bunun Allah hakkı olan tazîrlerde olması vâcibdir. Çünkü kul haklarını kaadının düşürmesi caiz değildir. Fetih.

Zahiriyye'nin Kerâhiyet bahsinde zikredilmiştir ki; bir kimse namaz kılıp eliyle insanları dövüp lisanıyla insanlara eziyet etse, bu fena fiilinden vazgeçmesi için onu sultana bildirmekte bir beis yoktur. Çünkü bu haber verme kabilindendir. Kaadıya bu kimsenin fena fiilini bildirmek tazîri için kifayet eder. Nehir.

Sarih der ki; Bahir ve diğer kitabların kefalet bahsinden naklen Nehir'de kaadının tazîri gerektiren bir töhmetle suçlanan kimseyi her ne kadar bu töhmet adaletli ve tezkiye edilmiş iki şahidin şehadetleriyle sabit olmazsa da tazîr etmesi caizdir. Çünkü sırf Allah hakkı olan tazîri gerektiren şeyde bir adaletli şahsın haberi kifayet eder. Kaadı ittifakla Allah hakkında kendi bilgisiyle hükmeder. Adaletli şahit ile de kendisine bilgi hasıl olur. Allah haklarında sebebden mücerred olan cerh kabul edilir. Nitekim geçmiştir. Buna göre; bir mütevellinin veya kaadının Allah hakkıyla ilgili su-i hallerine dair mahkeme sicilinde yazılıp tesbit edilmiş olan yazılarla amel olunur. «Bu yazıyı yazıp tesbit eden kâtip tazîr edilir» diye fetva veren müftü hata etmiş olur. Çünkü kâtip adaletli olup yazıp tesbit ettiği şeyde doğru ise adaletli bir kimsenin haberi olmuş olur.

Aynî'nin kefalet bahsinde zikredilmiştir ki; imam Ebû Yusuf «evinde şarap bulundurup içen, namazını terkeden kimseyi hapsedip dövdükten sonra hapisten çıkarırım. Fakat öldürme, çalma, insanları dövme ile müttehem olan kimseyi hapsedip tevbe edinceye kadar hapiste bırakırım. Çünkü bunun şerri insanlaradır, evvelkinin şerri kendi nefsinedir» demiştir. Bir müslüman bir zimmîye şetmetse günâh işlediği için tazîr olunur. Şetm meselelerini müslümanla takyid etmek ittifakî olup müslümana mahsus değildir. Müslüman olmayan damüslüman gibidir.

Kınye'de zikredilmiştir ki; bir kimse bir yahudi veya mecusiye «ey kâfir» diye şetmetse eğer yahudi veya mecusiye bu söz ağır gelip bundan üzülürse o kimse günahkâr olur. Bunun mânâsı günâh işlediği için tazir olunmasıdır. Bunu Bahir sahibi zikredip Musannıf da ikrar etmiştir. Fakat Nehir sahibi bu meseleye İtiraz edip «tazîr icab etmez» demiştir.

Sarih «galiba Nehir sahibinin tazîri men etmesinin vechi, yukarda geçtiği üzere kendisine «ey fâsık» diye şetmedilen kimse şetmden önce kendi nefsini fısk, ayıp ve arla lekelemiş olmasıdır» demiştir.

İZAH

«Çünkü bu ifadelerin yalan olduğu acıktır ilh...» Hâvi'l-Kudsî'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; tazîrin lâzım olup olmamasında kaalde: Her şetm (sövme) ve sebb (fena söz) ki kötülüğü ve fenalığı şetm ve sebbeden kimseye dönerse bu fena ifadeleri söyleyen kimse tazîr edilmez. Eğer bu fena ifadelerin kötülüğü ve fenalığı kendisine şetm ve sebbedilen şahsa dönerse, bu ifadeleri söyleyen kimse tazîr edilir. Metin'de zikredilen ifadelerin yalan olduğu açık olduğu için bu ifadelerin kötülüğü ve fenalığı şetm ve sebbeden kimseye döner.

«Hidaye'de «eğer muhatab Eşraftan olursa tazîr güzel görülmüştür» diye zikredilmiştir ilh...» Hidaye'nin ibaresi şöyledir: Bazıları «bizim örfümüzde bu ifadeler ayıb ve kusur sayıldığı için bu ifadeleri söyleyen kimse tazîr edilir» demişlerdir. Bazıları «bu ifadeler kendisine söylenilen kimse fukaha veya Hz. Ali (R.A.)'nin nesli gibi Eşraftan olursa bu ifadeleri söyleyen şahıs tazîr edilir. Çünkü bu zâtlar böyle ifadelerden müteessir olurlar. Eğer bu ifadeler kendisine söylenilen kimse avam tabakasından olursa söyleyen kimse tazîr edilmez» demişlerdir. Bu kavil güzeldir. Velhasıl zahir rivayete göre; bu ifadeleri söyleyen kimse mutlak surette tazîr edilmez.

Hindivânî'nin muhtarına göre; bu ifadeleri söyleyen kimse mutlak surette tazîr edilir. Zikredilen tafsilat Fetih ve diğer muteber kitablarda pazılıdır.

Seyyid Ebu's-Suud «bizim âlimlerimiz Hindivânî'nin ihtiyar ettiğini kuvvetli bulmuşlardır. Çünkü bu, şer'an haram olan bir şeyi işleyen veya laksız olarak sözüyle, fiiliyle, işaretiyle bir müslümana eza ve cefa eden erkesin tazîr edilmesi lâzımdır kaidesine muvafıkdır.

Ben derim ki: «Bu lâfızlar ile hakikat mânâsı kasdedilmez ki bu ifadelerin yalan olduğu acıktır denilsin» kavli Hindivânî'nin ihtiyar ettiğini teyid eder. Bu ifadelerde olan eza ve cefa nazarı itibara alınmasaydı Eşraf hakkında tazîr lâzım gelir denilmezdi. Eğer bu ifadelerde olan eza cefa nazarı itibara alınmasa bu ifadelerin açık yalan olması herkes hakkında mevcuttur. Buna göre; bu ifadelerden müteessir olan herkes eşraf olan zümreye ilhak olunur. Hatta pekçok kimseler bu ifadelerle fukaha ve Hz. Ali (R.A.) neslinden olan zâtlardan daha çok üzülürler. Bazıları «eşraf olan zümreyle murad asil ve güzel huylu kimselerdir» demişlerdir. Fukaha ile Hz. Ali (R.A.) neslinin zikredilmesi bu vasıfları bunlarda bulunduğu içindir. Kimde bu sıfatlar bulunursa bu ifadelerde müteessir olur. Kendisinde bu sıfatlar bulunmayan kimse bu ifadelerden müteessir olmaz. Nitekim fâsık olan bir kimseye «ey fâsık» denildiğinde bu ifadeden müteessir olmaz. Buna göre; Hidaye'de zikredilen doğrudur. Sonra Mültekâ'nın şerhinde galiba Hz. Ali (R.A.)'nin nesliyle murad mü'min ve müttekî olan kimselerdir. Böyle olmasa Hz. Ali (R.A.)'nin neslini tahsis etmenin bir mânâsı olmazdı diye yazılı olduğunu gördüm. Hatta Fakih Ebû Cafer «bu ifadeler ayak takımından olan bir kimseye söylenirse tazir lâzım gelmez, eşraftan olan bir zât hakkında söylenirse tazîr lâzım gelir» demiştir.

T E N B İ H : Yine Mültekâ'nın şerhinde zikredilmiştir ki; bu ifadeler eşraftan olan bir zâta şaka olarak söylenirse tazîr icab eder, hakaret yoluyla söylenirse küfre nisbet edilir. Çünkü ilim ehline ihanet etmek muhtar olan kavle göre küfürdür. Fetâvây-i Bedi'iyye. Fakat bu, Hulâsa'da «Hz. Osman ile Hz. Ali (R. Anhüma)'ya sebbetmek (sövmek) küfür değildir» diye zikredilenle müşkül olur.

«Ey kiraya veren ilh...» Molla Hüsrev «ey kiraya veren» ifadesi ehlini zinaya kiraya veren kimse mânâsında kullanılır. Fakat bu maruf ve meşhur olan hakiki mânâsı değildir. Belki mutlak surette kiraya veren manasınadır» demiştir.

«Ey boğa ilh...» Yani bu ifade cahillerin sövmelerindendir, cahiller bu ifadeyi söylerler, fakat ne dediklerini bilmezler. Bu ifadede tazîr yoktur. Bütün fıkıh metinlerinde bu ifadeyle tazîrin lâzım gelmeyeceği zikredilmiştir. Bahır'da «boğa, ibnelik hastalığına mübtela olan kimse manasınadır» diye Muğrib'ten naklettikten sonra «bu ifadeyle tazîrin ittifakla vâcib olmasıdır. Çünkü bu ifade kendisine söylenilen şahsa en fena kusur ve leke isnad edilmiştir, ibnelikten daha fena bir ayıb yoktur» diye zikredilmiştir.

«Tazirde kaide şudur: Bir kimse bir şahsı her ne zaman şer'an haram örfde ayıp ve ar sayılan ihtiyari bir fiile nisbet ederse tazîr olunur, aksi takdirde olunmaz ilh...» «ihtiyari bir fiile» kaydıyla yaradılışında olan bir şeye nisbet etmek kaideden çıkmıştır. Meselâ: Bir kimse bir şahsa «ey hımar» veya benzeri bir, şey söylese kendisine tazîr lâzım gelmez. Çünkü «ey hımar» ifadesinin hakiki mânâsı murad edilmeyip mecaz mânâsı olan ahmak murad edilir. Bu ahmaklık ise o şahsın yaradılışında vardır. «Şer'an haram» kaydıyla şer'an haram olmayan şeye nisbet etmek kaideden çıkmıştır. Meselâ: Bir kimse bir şahsa «ey haccam (kan alıcı)» dese tazir edilmez. Çünkü «haccam» örfte ayıb ve ar sayılırsa da şeriatta haram değildir, «örfde ayıp ve ör sayılan» kaydıyla örfte ar ve ayıb sayılmayan şeye nisbet etmek kaideden çıkmıştır. Buna göre; bir kimse bir şahsa «ey tavla oynayan» dese kendisine tazîr lâzımgelmez. Tavla oynamak seran haram ise de örfte ayıb ve ar değildir.

T E N B İ H : Bir kimse bir şahsa şetm lâfızlarından taziri gerektiren müteaddit lâfızlarla şetmde bulunsa her bir şetm lâfız için tazîr edilir. Çünkü kul hakkında tedahül yoktur. Hadlerde tedahül vardır. Hiç bir kimsenin bunu acık olarak beyân ettiğini görmedim. Fakat fukahanın kelamı Allah hakkı olan tazîrde tedahülün caiz olacağını ifade etmektedir.

«Buna yemin de caizdir ilh...» Yani bir kimse, bir şahsın kendisine şetm ve sebbettiğini dâva edip o şahıs da inkâr etse, o şahsa yemin ettirilir. Eğer yemin etmekten çekinirse, aleyhine hükmedilir. Fetih.

«"Senin böyle demediğine billahi mi?» demez ilh...» Yani «senin ona «ey fâsık» demediğine billahi mi?» diye yemin ettirmez. Çünkü bu kimse bunu demiş olup kendisine şetm ve sebbedilen şahıs da aynı ifadeyle mukabele etmiş yahut affetmiş olur yahut gerçekten fâsık olur da şetm ve sebbeden kimsenin şahiti olmayabilir. Bu hususlarda kendisine şetm ve sebbedilmiş olduğuna dair dâva eden şahsın sebbeden kimseye tazîr ettirmeye hakkı yoktur. Nitekim bir kimse bir şahsın kendisinden bin dirhem ödünç aldığını dâva edip o şahıs da inkâr etse, kaadı o şahsa «bu kimsenin dâva ettiği bin dirhem billahi senin üzerinde yok mudur?» diye yemin ettirir. Çünkü o şahıs bin dirhem ödünç alıp Ödemiş veya dâva eden alacağından o şahsı beri kılmış olabilir.

«Bir erkekle iki kadının şehadeti diğer kul haklarında olduğu gibi caiz olur ilh...» Bunu, Zeylaî böyle açıklamıştır. Müntekâ'dan naklen Tatarhâniyye'de de böyle zikredilmiştir. Fakat Cevhere'de «tazîrde İmam-ı Azam'a göre; kadınların erkeklerle beraber şehadeti kabul edilmez. Çünkü tazîr had ve kısas gibi bir ukubettir. İmameyn'e göre; insan hakkı olduğu için kabul edilir» diye zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bunun muktebazı imam-ı Azam (Rh.A.)'a göre; tazîr-de şehadet üzerine şehadet de kabul edilmez. Fetih'te ve Hâniyye'den naklen Bahır'da «şehadet üzerine şehadet kabul edilir» diye zikredilmiştir. Bundan dolayı musannif «tazîrde şehadet üzerine şehadet kabul edilir» diye kesin olarak zikretmiştir.

«Bunda af yoktur ilh...» Yani tazîrde af yoktur. Fethü'l-Kadir'de de böyle zikredilmiştir. Fakat Müşkilü'l-Âsar'dan naklen Kınye'de zikredilmiştir ki; biz Hanefiler ile Şafiî'lere göre; tazîr cezasını tatbik etmekle affetmek veliyyü'l-emrin re'yine bırakılmıştır.

Tahâvî «bana göre, affetme kendisine cinayet yapılan kimseye aittir, veliyyü'l-emre ait değildir» demiştir.

Kınye sahibi Müşkilü'l-Âsar'da «zikredilen Allah hakkı ile ilgili vâcib olan tazir hakkındadır. Tahâvî'nin zikrettiği ise bir insana yapılan cinayet yani kul hakkı ile ilgili tazîr hakkındadır» demiştir. Bu, Fetih'te zikredilene muhaliftir.

Ben derim ki: Fetih'te tazîr babının evvelinde «tazîr yapılması açıklanan hususlarda meselâ: Bir kimse, zevcesinin cariyesine veya ortak olan cariyeye cinsi yakınlıkta bulunursa, tazîr vâcib olur. Tazîr yapılması açıklanmayan hususlarda veliyyü'l-emir tazîr edilmesini münasip görür veya suçlunun ancak tazîrle halini düzelteceğini bilirse, tazîr etmesi vâcib olur. Çünkü tazîr, had gibi Allah hakkı olarak kötülüklerden menetmek için meşru kılınmıştır. Veliyyü'l-emir suçlunun tazîrsiz halini düzelteceğini bilirse, tazîr etmesi vâcib olmaz» diye zikredilmiştir.

«Bir kimsenin bir şahıstan sen benim kızkardeşimi öptün» diye dâvası gibi İlh...» Nehir'de «bir kimsenin kendi kızkardeşini değil de başkasının kızkardeşini bir şahsın öpmüş olduğunu dâva etse» diye zikredilmiştir. Münasip olan da budur. Zira dâva edenin kendi kızkardeşi olsa, Allah hakkı olmayıp kul hakkı olurdu. Çünkü bu, utanç veren bir ayıp olup kendisini mahremini kıskanmaya sevkeder. Böyle olması, kemal erbabına gizli değildir.

«Bu haber verme kabilindendir ilh...» Yani bunda şehadet lâfzına ve kaadının meclisine gitmeye ihtiyaç yoktur. Nitekim Nehir'in kefalet bahsinde zikredilmiştir. Bu «şehadet şarttır» diye zikredilene muhaliftir.

Ben derim ki: Zahiriyye'de zikredilenden maksad; namaz kıldığı halde, eliyle, diliyle insanlara cefa eden şahsı sultana bildiren kimse günâhkar olmaz. Çünkü «namaz kılıyor» diye insanlara böyle zarar ve ziyan veren kimsenin kötülükleri setredilmez.

«Kaadının tazîri gerektiren bir töhmetle suçlanan kimseyi her ne kadar bu töhmet adaletli ve tezkiye edilmiş iki şahidin şehadetleriyle sabit olmazsa da tazîr etmesi caizdir ilh...» Fukaha kefalet bahsinde «töhmet (suç) adaletli olup olmadıkları bilinmeyen iki kimsenin veya adaletli bir kişinin şehadetiyle sabit olur. Bundan anlaşılan hâkimin huzurunda adaletli olup olmadığı bilinmeyen veya fâsık bir kimse bir şahsın fenalık işlediğine şahitlik yapsa hâkim o şahsı hapsetmez. Fakat şahitlik yapan adaletli bir kimse veya adaletli olup olmadıkları bilinmeyen iki kimse, bir şahsın fenalık işlediğine şahitlik yaparlarsa, hâkimin o şahsı hapsetmesi caizdir.

Ben derim ki: Müttehem olan kimse fesatçılıkla meşhur olursa bunun hakkında kaadının ilmi kifayet eder. Hanbelî fukahasından İbn-i Kayyım-ı Cevziyye «dört mezheb imamlarından hiç birisinin «fesatçılıkla maruf ve meşhur olan bir kimse bir suçla suçlandığında ona yemin ettirilip hapsetmeden salıverilir» dediğini bilmiyorum. Böyle fesatçılıkla maruf ve meşhur olan bir kimse bir suçla suçlandığında ona yemin ettirilip salıverilmesi dört mezheb imamlarından hiçbirinin mezhebi değildir. Fesatçılıkla ve hırsızlıkla maruf ve meşhur olan bir kimse bir suçla suçlandığında ona yemin ettirilip salıvermek ve «onu ancak iki adaletli şahidin şehadetiyle yakalayabiliriz» demek şer'î siyasete muhalifdir. Kim şeriatta böyle suçlukimseye yemin ettirilip salıverileceğini zannederse Resûlüllah (S.A.V.)'ın nass (açıklama)larını ve icma-i ümmeti bilmemektedir. Halk arasında meydana gelen suçlar yolsuz hareketler hakkında idari siyasi zecrî tedbirler almaya salahiyetli olan kimseler bilmedikleri için şeriata muhalif hareket etme cüretini gösterip şer'î siyasetin halkın idaresini ve milletin ihtiyacını temin etmeye kâfi olmadığını tevehhüm edip Allah'ın koyduğu ölçüleri aşarak şeriattan ayrılıp siyasette caiz olmayacak şekilde zulüm ve bidat yollarına sapıyorlar» demiştir. Buna göre; hırsızlıkla suçlanmış bir kimsenin dövülmesi siyasettendir. Bundan malum oldu ki; seri siyaseti tatbik, yalnız veliyyü'l-emre mahsus değildir, kaadılar da, bunu tatbike salahiyetlidirler.

METİN

Efendinin kölesini ve zevcin, süslenmeye kadir iken şer'î süslenmeyi terkeden, cünüblükten yıkanmayı terkeden, kocasından izinsiz, evinden çıkan, hayız, lohusalık gibi âdet hallerinden temiz olduğu halde yatağa davet edince gelmeyen zevcesini küçük olsa bile dövme hakkı vardır. Zikredilen suretlere şu suretler de katılır: Ağladığı vakit küçük çocuğunu döven yahut zevcinin öğüt ve nasihatini dinlemeyip zevcinin cariyesini kıskançlık için döven yahut zevcine «ey hımar» gibi ifâdelerle şetm ve şebbeden yahut zevcine beddua eden yahut zevcinin elbisesini yırtan yahut başkasına işittirmek maksadıyla zevciyle konuşan yahut nâmahrem olan kimseye yüzünü açan yahut ona şetm ve şebbeden yahut zevcinin izni olmadan verilmesi âdet olmayan eşyayı başkasına veren kadını kocasının tazîr etmesi caizdir. Bu hususta kaide şudur: Hakkında had bulunmayan mâsiyet ve cürümlerde zevcin ve efendinin tazîr etme hakkı vardır. Nafaka veya elbisesini ısrarla zevcinden isteyen zevceyi zevcinin tazîr etmesi caiz değildir. Çünkü hak sahibi için söz hakkı vardır. Bahır. Zevç zevcesini namaz kılmadığı için de tazîr edemez. Çünkü namazın menfaati ve sevabı zevce ait olmayıp bilâkis zevceye aittir.

Kenz ile Mültekâ'da «zevç. zevcesini namaz kılmadığı için tazîr eder» diye zikredildiği halde musannif Dürer'e tâbi olup mutemed kavil budur diye beyân etmiştir. Müctebâ'nın haram ve mubah bahsinde Kenz ile Mültekâ'nın kavillerine itimad edilmiştir. Baba. namaz kılmayan oğlunu tazîr eder. Yukarıda geçtiği üzere velinin yedi yaşındaki çocuğu «namaz kılmıyorsun» diye dövme hakkı vardır. Zevç de veliye mülhaktır.

Kınye'de zikredilmiştir ki; bir kimse Kur'ân-ı Kerîm, edep, ilim öğrenmekten kaçınan çocuğunu dövebilir. Çünkü bunları öğretmek anne, baba üzerine farzdır. Terbiyesi altında bulunan yetim çocuğu da. çocuğunu dövdüğü yerde dövebilir. Küçüklük ta'zîrin vâcib olmasına mâni değildir. Buna göre; çocuklar hakkında tazîri gerektiren bir şey vuku bulduğunda kendilerine tazîr icra olunur. Çocukların tazîr edilmesi, tazîri gerektiren şey kulhakkı olduğu takdirdedir. Ama zina ve hırsızlık yapması gibi Allah hakkı olursa, bunda küçüklüğü tazîre mânidir. Had ve tazîr sebebiyle ölen kimsenin kanı hederdir. Ancak zevcin zevcesini tazîr etmesi mubah olan yerlerde tazîriyle zevcesi ölürse, kanı heder olmaz. Çünkü zevcin zevcesini tedip etmesinin mubah olması selâmet şartıyla takyid olunmuştur.

Musannıf « «zevcin zevcesini tedip etmesi mubahtır» denilmesiyle zevcin zevcesini dövmesinin asla vâcib olmadığı anlaşılmıştır» demiştir.

Bir kadın, zevcinin kendisini fena şekilde dövdüğünü iddia edip. isbat etse. zevç tazîr olunur. Nitekim bir muallim bir çocuğu fena şekilde dövse, tazîr olunur. Çocuk ölürse, diyetini öder. Şumunnî.

İmam Ebû Yusuf'tan nakledilmiştir ki; kaadı tazîrde dövmeyi yüz kamçı üzerine ziyade edip dövülen kimse ölse. diyetinin yansı beytül-maldan verilir. Çünkü o kimsenin ölmesi, izin verilmiş ve izin verilmemiş dövme ile olduğu için. diyetin yansı lâzım gelir.

FER'İ MESELE: Bir kadın zevcinden ayrılmak için - Allah'a sığınırız- mürted olsa, hapis ve dövme ile İslâmiyet'e dönmesine cebr ve yetmişbeş kamçı ile tazîr olunur. Başka bir kimse ile evlenemez. Fakat evvelki zevcine az bir mehirle tecdid-i nikâha cebrolunur. Ancak bu kaville fetva verilir. Mültekat.

Bir kimse Hanefi mezhebinden Şafiî mezhebine geçerse, tazîr olunur.

Bir kimse, bîr şahsa tariz yoluyla kazfte bulunsa, tazîr edilir. Hâvî.

Ölmüş kadınla zina eden kimse tazîr olunur. İhtiyar.

Bir kimse bir şahsı «bu şahıs benim cariyeme cinsi yakınlıkta bulundu ve cariyem hamile kalıp kıymetine noksanlık ânz oldu» diye dâva etse, eğer bu dâvası üzerine delil getirirse, noksan olan kıymetini alır. Eğer şahit getirmekten âciz olursa, kaadı hasmına yemin teklif eder. O şahıs yemin ettiği takdirde kaadının dâva eden kimseyi tazîr etmesi caizdir.

Eşbah'da zikredilmiştir ki; bir kimse bir şahsın zevcesini veya kızını hile ile evden çıkararak başkasıyla evlendirse, fesatçılık yaptığı için tevbe edinceye yahut ölünceye kadar hapsolunur.

Bir kimse borçlusunu bulamayıp zalimler için onun ehlini ve iyalini yakalasa, zalimler de onları haps edip borcu ödettirseler, bu kimse tazîr olunur.

Hurma gibi az bir şeyi bulup bunu kim düşürdü? diye sahibini arayan riyakâr sofular tazîr olunur.

Tazîri hakettiği fena fiilinden bir kimse tevbe etse, had gibi kendisinden tazîr de düşmez.

Eşbah sahibi «İmam Şafiî, her nasılsa kendilerinden bir cürüm bir kusur meydana gelmiş olan namus, fazilet, mürüvvet ve diyanet sahibi olan kimseleri istisna edip «onların tevbeleriyle tazîrleri düşer» dedi» demiştir.

Sarih «yukarıda geçtiği üzere bu istisna İmam Şafiî'ye mahsus olmayıp Kınye ve diğer muteber kitablarda bizim Hanefi imamlarımızdan da nakledildiğini beyân ettik» demiştir.

Natıfî, Ecnâs isimli eserinde «tazîri icab eden fena fiiller kendilerinden tekerrür etmedikçe namus, fazilet, mürüvvet ve diyanet sahibi zevatın tazîrleri tevbe ile düşer» ifadesini ziyade etmiştir. Buna göre; fena fiili âdet edinip tekrar tekrar işlerse, fazilet ve mürüvvetine halel getirdiğinden tazîr için dövülür.

Bir hadis-i şerifte : «Sizler fazilet, diyanet, mürüvvet ve itibar sahibi zevata eza ve cefa etmekten sakınınız. Ancak Allah'ın hududunu icrada müsamaha etmeyiniz.» diye vârid olmuştur.

Şafiî mezhebinden olan Menâvî'nin Camiü's-Sagir şerhinde «Peygamberimiz (SAV.) bir hâdis-i şeriflerinde: «Ey Ebe'l-Velid (Ubâde b. Sâmit'in künyesi) Allah-ü Teâlâ'dan kork, memur olduğunuz işte hiyanet etmez, hatta kıyamet gününde avaz avaz bağıran bir deveyi yahut avaz avaz bağıran bir sığırı yahut avaz avaz bağıran bir koyunu omuzuna yüklenip gelme!» buyurmuşlardır» diye zikredilmiştir.

Menâvî hâkimlerin hırsızın boynuna çan asmaları gibi teşhirleri bu hadis-i şeriften alınmış olmalıdır» demiştir.

İZAH

«Efendinin kölesini ilh...» Fetih'de zikredilmiştir ki; köle edepsizlik yaptığında efendisinin, zevce edepsizlik ettiğinde zevcinin te'dip etmesi caizdir.

«Şer'î süslenmeyi ilh...» Sarih «şer'i süslenme» kaydıyla zevcin zevcesine erkekler gibi giyinmesi veya cildine dövme yaptırması şer'an caiz olmayan şeyle süslenmesini emretmesinden ihtiraz etmiştir. Zevcesi hasta yahut ihramlı olup süslenemezse zevcinin ona «süslen» diye emretmesi ve zineti terkettiği için tazîr etmesi caiz değildir.

«Cünüblükten yıkanmayı terkeden ilh...» Bu, kadın müslüman olduğuna göredir. Zevcesi gayr-i müslim olursa, onlar yıkanmakla muhatab olmadıkları için onu yıkanmadığı için tazîr edemez. Fakat onu kiliseye çıkmaktan men eder. T.

«Kocasından izinsiz evinden çıkan ilh...» Yani zevç zevcesinin mehrini verdikten sonra zevcesi izinsiz evinden çıkarsa, zevcin onu tazîr etme hakkı vardır. Mehrini vermeden tazîr etme hakkı yoktur.

«Zevcine "ey hımar" gibi ifadelerle şetm ve sebbeden ilh...» Zevç zevcesine «ben seni suçsuz yere döversem emrin elindedir» deyip sonra zevcesi ona «ey hımar» gibi ifadelerle şetm ve sebbetse de zevci de onu dövse, kadının emri kendi elinde olmaz. Çünkü bu bir suçtur.

«Musannıf Dürer'e tâbi olup ilh...» Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; bir kimseninvelisi bulunmayan küçük kızkardeşi on yaşına girip namazı kılmadığında onu dövmesi caiz değildir.

«Baba namaz kılmayan oğlunu tazir eder ilh...» Yani yalnız tazîr etmesi namaza mahsus olmayıp oruç gibi diğer dini vazifelerini de ifa etmediğinde tazîr edebilir. Ana. vasî de baba gibi tazîr edebilir.

FER'Î MESELE: Bir kimse ana ve babasının şer'an günâh olan, örfte ayıp ve ar olan fena bir fiili işlediklerini gördüğünde onlara bir defa bu fena fiili bırakmalarını emreder, kabul ederlerse ne âlâ, hoş görmezlerse sükut edip bir daha emretmez, fakat onlar için dua ve istiğfar eder. Bir kimsenin dul bir annesi olup düğün gibi eğlence yerlerine gidip onun başına bir fenalık gelmesinden korksa, onu men etme hakkı yoktur. Ancak onu men etmesi için veya men etme salahiyetini kendisine vermesi için hâkime müracaat eder.

«Zevc de veliye mülhaktır ilh...» Yani zevcin küçük olan zevcesini namaz kılmadığında babanın küçük çocuğunu dövdüğü gibi dövme hakkı vardır.

«Çocuklar hakkında taziri gerektiren bir şey vuku bulduğunda kendilerine tazîr icra olunur ilh...»

Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; mürahik (akıl-baliğ olmaya yaklaşmış) olan bir çocuk bir âlime şetmettiğinde hakkında tazîr cezacı icra olunur.

T E N B İ H: Üzerine tazîr vâcib olan bir zimmî islâm şerefiyle müşerref olduğunda tazîr kendisinden düşmez. Bilhassa tazîr kul hakkı olursa, düşmesi için bir sebeb yoktur.

«Had ve tazir sebebiyle ölen kimsenin kanı hederdir İlh...» Bu, biz Hanefilere, İmam Mâlik'e ve imam Ahmed'e göredir. Çünkü had ve ta'ziri icra eden kimse onları ancak Sâri'in emriyle tatbik eder Buna göre; bunları tatbik etmekle memur olan kimsenin fiili ise selamet şartıyla mukayyed değildir. Tamamı Fetih'le Tebyîn'dedir.

«Selamet şartıyla takyid olunmuştur ilh...» Yani bir kimsenin zevcesini tazîr etmesi yoldan geçme gibi selamet şartıyla takyid edilmiştir. Fakat buna «bir kimse zevcesine cinsi yakınlıkta bulunup bu sebeple zevcesi ölse veya bu sebeple zevcesinin tenasül uzvuyla dübürü arasındaki perde yırtılarak iki yol birleşse İmam-ı Azam'la İmam Ebû Yusuf (Rh. Aleyhima)'a göre; bu fiil mubah olduğu için zevç zevcesinin diyetini veya yaptığı cinayetin diyetini ödemez» diye itiraz edilirse «bunu mehir vermek suretiyle ödemiştir. Eğer diyet vâcib olsa bir cezadan dolayı iki diye verilmesi vâcib olurdu» diye cevap verilir. Nehir.

«Bir kadın, zevcinin kendisini fena şekilde dövdüğünü ilh..» Yani zevcin zevcesini kemiğini kıracak yahut cildini yaralayacak yahut vücudunu simsiyah edecek derecede dövmesi caiz değildir. Fukaha zevç zevcesini haksız olarak döverse şiddetli dövmese bile zevç hakkında tazîr vâcib olur.

«Çocuk ölürse diyetini öder ilh...» Hâkim-i Şehîd «zevc zevcesini namaz kılmadığı için dövemez. Fakat baba çocuğunu namaz kılmadığı için döver. Keza: Muallim çocuğu tedip edip çocuk bundan ölse biz Hanefi mezhebiyle Şafiî mezhebine göre; muallim çocuğun diyetini öder» demiştir.

İmam Mâlik ile İmam Ahmed «zevç ile muallimin tazir ettiği kimse yahut baba, dede veya vasînin tedip ettiği kimse bu yüzden ölürse bakılır: Eğer mutad bir şekilde dövmüşlerse diyetini ödemezler, mutad olmayan bir şekilde dövmüşlerse fukahanın icmaı ile öderler» demişlerdir.

«İmam Ebû Yusuf'tan ilh...» Zeylaî'nin İbaresi şöyledir: İmam Ebû Yusuf'a göre; kaadı tazîrin yüz kamçıya kadar vurulabileceğini ictihad veya taklid yoluyla caiz görüp, bunun üzerine ziyade etmediği halde tazir edilen kimse bu yüzden ölse, diyetini ödemez. Çünkü dayakla olan tazîrin en son miktarı .yüz kamçıdır. Kaadı yüz kamçı üzerine ziyade edip bu yüzden o kimse ölse, diyetin yansı beytülmaldan vâcib olur. Çünkü tazîr cezasını yüz kamçı üzerine ziyade etmek hususunda izin yoktur. Buna göre; o kimsenin ölmesi izin verilmiş ve izin verilmemiş dövme ile hâsıl olduğu için diyetin yarısı lâzım gelir.

«Yetmişbeş kamçı ile tazir olunur ilh...» Sarih, İmam Ebû Yusuf (Rh. A.)'tan nakledilmiş olan zâhirür'rivayete göre hareket etmiştir. Yukarıda geçtiği üzere tazir cezası dayakla yapıldığı takdirde en son miktarı İmam-ı Azam'la İmam Muhammed (Rh.Aleyhime)'e göre; otuzdokuz kamçıdır. Râcih olan da bunların kavilleridir.

«Başka bir kimse ile evlenemez ilh...» Yani bîr kadın zevcinden ayrılmak için -Allah'a sığınırız- mürted olsa hapisle dövme ile islâmiyette dönmesine cebr ve yetmişbeş kamçı ile tazîr olunur. Başka bir kimse ile evlenemez. Fakat evvelki zevcine az bir mehirle tecdid-i nikâhla cebrolunur. Ancak bu kaville fetva verilir. Bu, talâk bahsinde geçen üç rivayetin .birincisidir, ikincisi kadının fena kasdını reddetmek için zevcinden boş olmamasıdır. Üçüncüsü zevç beytülmaldan kendisine mal verilen kimselerden ise zevcesi kendisine cariye olarak verilir.

«Bîr kimse Hanefi mezhebinden Şafii mezhebine geçerse, tazir olunur ilh...» Yani bu Hanefi mezhebinden Şafiî mezhebine geçme, şer'an iyi bir maksad için olmadığı takdirdedir. Çünkü Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; Ebû Bekr-i Cûzcânî zamanında Hanefi mezhebinden olan bir kimse muhaddislerden birinin kızını isteyip o da «ancak kendi mezhebini bırakıp Şafiî mezhebine geçersen kızımı sana veririm» demiş. O kimsenin de bunu kabul etmesi üzerine kızını ona vermiş. Bu mesele Ebû Bekr-l Cûzcânî'den sorulduğunda başını eğip «nikâh caizdir, fakat o kimsenin ölürken imansız gitmesinden korkarım. Çünkü o kimse kendi yanında hak olan mezhebi hafife alıp kokmuş bir cîfe için bunu terketmiştir» diye cevapvermiştir. Eğer bir kimsenin kendi mezhebinden diğer bir mezhebe geçmesi kendisi içirt açık bir ictihad ve delil sebebiyle olursa bu caizdir, hatta sevaba nail olur. Eğer bir mezhebten diğer mezhebe geçmesi bir îctihad ve delil sebebiyle olmayıp, bilâkis dünya maksadı ve menfaati için olursa bu çirkindir, günâhdır, tedip ve tazîri gerektirir. Çünkü bu kimse dinde yapılması caiz görülmeyen şeyi yapmıştır, dinini ve mezhebini hafife almıştır.

Yine Fetâvây-ı Nesefiyye'den naklen Tatarhânîyye'de zikredilmiştir el; Hanefî mezhebi üzerine sebat etmek daha hayırlı ve daha evlâdır.

«Bir kimse bir şahsa tariz yoluyla kazfte bulunsa tazir edilir ilh...»

Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben «ben zina edici değilim» dese tazîr olunur. Çünkü had şüphe ile düşer. Bu kimse bu ifadesiyle muhataba ayıp ve âr ilhak etmiştir. Çünkü bu ifadenin mânâsı «ben zâni değilim, bilâkis sen zânisin» demek olduğu için tazîr edilir.

«Riyakâr sofular tazîr olunur ilh...» Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; Hz. Ömer (R.A.)'in hilafeti zamanında bir kimse Medine-i Münevvere'nin çarşısında bir hurma bulup zühd, takva ve diyanetini izhar için «bu hurmayı kim düşürdü?» diye nida ederken Hz. Ömer (R.A.) bu kimsenin sözünü işitip maksad ve meramını anladığı için o kimseye «ey riyakâr sofu, bu hurmayı ye, çünkü böyle takvalığa Allah-ü Teâlâ buğzeder» demiştir. Böyle bir hurma bulup sahibini arayan kimse hakikaten müttekî olan kimselerden olursa övülmeye lâyıktır. Nitekim bir kadın âlimlerden birine bekçi evin yanından geçerken onun ışığıyla iplik eğirmenin caiz olup olmadığından sordu. Âlim o kadına «sen kimsin?» diye sorduğunda o da «ben Bişr-i Hâfî'nin kızkardeşiyim» diye cevap verdi. Bunun üzerine âlim ona «bunu yapma, çünkü takvalık sizin hanenizden çıkmıştır» demiştir.

«Tazîri hakettiği fena fiilinden bir kimse tevbe etse, had gibi kendisinden tazîr de düşmez ilh...» Çünkü yukarıda geçtiği üzere müslüman olmayan bir kimse tazîri gerektiren fena bir fiil yaptıktan sonra islâm şerefiyle müşerref olsa eğer bu tazîr kul hakkı olursa kendisinden düşmez. Allah hakkı olursa düşer.

«Bir hadis-i şeriflerinde «Ey Ebe'l-Velîd Allah-ü Tealâ'dan kork» ilh...» «Ebe'l-Velîd» Ubâde b. Sâmit'in künyesidir. Peygamberimiz (SAV.) bu hadis-i şerifi vaz ve nasihat babında Ubâde b, Sâmit'i zekât toplamaya gönderirken buyurmuşlardır.

«Menâvî «hâkimlerin hırsızın boynuna can asmaları gibi teşhirleri bu hadis-i şeriften alınmış olmalıdır» demişlerdir ilh...» Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki; İmam-ı Azam (Rh.A.)'ın meşhur olan kavline göre; yalancı şahid dolaştırılarak teşhir edilir, dövülmez. Sıraciyye'de «fetva bunun üzerinedir» diye zikredilmiştir.

Yalancı şahidin teşhiri, beldede dolaştırılıp her mahallede «bu yalancı şahiddir, bunun şehadetini kabul etmeyin» diye nida edilir.

Hassâf, kitabında «yalancı şahid dövülmeksizin İmameyn (Rh.Aleyhima)'in kavline göre teşhir edilir» diye zikretmiştir.

Hz. Ömer (R.A.)'den «yalancı şahidin yüzü karartılır» diye nakledilen rivayetin tevili İmam Serahsî'ye göre; kaadı bunda bir hikmet ve maslahat gördüğünde siyaset yoluyla yapar demektir.

 

 

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
26.11.2021 Mümin Faydasız Sözlerden Ve Lüzumsuz İşlerden Uzak Durur
19.11.2021 Şiddet İnsan Onuruyla Asla Bağdaşmaz
12.11.2021 Allah İle Kul Arasındaki Kutlu Bağ
05.11.2021 İnsan İmanla Yücelir
29 10 2021 Yaşlılarımıza Vefa, Rahmet Ve Mağfiret Vesilemizdir
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.02 saniye 11,182,616 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021