Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

NİKÂH BAHSİ 2

Mektupla Evlenme. 9

Nikâhın Musahhaf Sözlerle Akdi 15

HARAM OLAN KADINLAR FASLI 2

Sahibinin Cariyesini Evlendirmesi 21

VELİ BÂBI 2

Mühim Bahis: Asabenin Küçük Çocuğa Küf'ü Olmayan Bir Kadını Alması 14

Nikâhta Ayrılmalar 17

KEFÂET BÂBI 2

MEHİR BÂBI 2

TRAMPA NİKÂHI 6

MÜT'ANIN HÜKÜMLERİ 9

MEHRİN KOCADAN İNDİRİLMESİ 12

HALVET HÜKÜMLERl 13

FÂSİT NİKÂH. 27

MEHR-İ MİSİL 31

VELÎNİN MEHRİ ÖDEMESİ 33

MEHRİNİ ALMAK İÇİN KADININ NEFSİNİ KOCASINA TESLİM ETMEMESİ 35

MEHİRDE İHTİLÂF MESELELERİ 39

BAŞKASINDAN İDDET BEKLEYEN KADINA NAFAKA. 44

GİZLİ VE ÂŞİKÂR MEHİR. 51

KÖLENİN NİKÂHI BÂBI 2

İZİNLE İCAZE ARASINDA FARK. 5

AZLİN HÜKMÜ. 2

ÇOCUK DÜŞÜRMENİN HÜKMÜ. 2

KÂFİRİN NİKÂHI BABI 2

KASM BÂBI 2

RADÂ BÂBI 2


 

 

        

NİKÂH BAHSİ

METİN

Bizim için hiçbir ibadet yoktur ki, Hz. Adem devrinden bu güne kadar meşru olsun da, Cennet'te de devam etsin. Bundan yalnız nikâhla îmanı müstesnadır. Nikâh, fukahaya göre kasten milk-i müt'a ifade eden bir akittir. Yanı erkeğin, şer'an nikâhına mâni bulunmayan bir kadından istifade etmesini helâl kılan bir akittir.

İZAH

Musannıfın nikâhı dört ibadetten sonra zikretmesi, bu ibadetlere nisbetle nikâh, mürekkebe nisbetle basit gibi olduğundandır. Çünkü nikâh bir vecihle ibadet, bir vecihle muameledir. Nikâhla cihadın her ikisi, Müslümanın ve İslâm'ın vücut bulmasına sebep olmakta müşterek iseler de musannıf nikâhı evvel zikretmiştir. Çünkü Müslüman fertlerinin nikâhla çoğalması, harple çoğalmasından kat kat fazladır. Zira, cihadda gâlip olan hal, ölüm ve zimmet hâsıl olmaktır. Şu da var ki cihadın. Müslümanın vücut bulmasına sebep oluşunda sıfatın yenilenmesi; zâtın yenilenmesi mesabesinde olmasına bakarak müsamaha vardır; köle âzâdı, vakıf ve kurban dahi öyledir. Velev ki bunlar da ibadet olsunlar. Çünkü nikâh dört ibadete pek yakındır. Hattâ ulema, "Nikâhla meşgul olmak nâfile ibadetlere kendini vermekten efdaldir." demişlerdir. Yani nikâhla ve nikâhın şâmil olduğu nefsi haramdan korumak ve çocuk terbiyesiyle meşgul olmak gibi işleri görmekle meşgul olmak, nâfile ibadetten hayırlıdır demek istiyor.

«Bizim için hiçbir ibadet yoktur ki...» ifadesi Eşbâh'ta da böyledir Fakat söz götürür. Evvelâ nikâhın dünyada ibadet olması; Müslümanların çoğalmasına sebep teşkil ettiği içindir. Bir de onda, söylediğimiz nefsi haramdan korumak ve benzeri şeyler bulunduğu içindir. Bu Cennet'te yoktur; hattâ rivayete göre Cennetliklerin, Cennet'te çocuğu bile olmayacaktır. Lâkin başka bir hadiste vârit olmuştur ki; "Mü'min Cennet'te çocuk istedi mi, ana rahminde kalması, doğması ve büyümesi, dilediği gibide bir saatte olacaktır." Bu daha iyidir. Çünkü Tırmîzî, "Bu hadis hasen gariptir." demiştir. İkincisi, Cennet'te zikir ve şükür dünyadakinden daha çoktur; çünkü orada kulun hali, gece gündüz tesbih ederek bıkmayan meleklerin hali gibi olacaktır. Yalnız bu ibadet teklifle değil tabiat muktezasınca olacaktır. Çünkü krallara hizmet lezzet ve şereftir. Bu, Allah'a yakınlıkla artacaktır. Tamamı Hamevî'nin Eşbâh üzerine yazdığı hâşiydedir.

«Bir akittir.» Yani konuşanlardan birinin icabı ile diğerinin kabulü mecmuundan ibaret bir akittir. Yahut bir kişinin icap ve kabul yerini tutan sözüdür. Yani her iki tarafın sözlerini üzerine alan kimsenin sözüdür. Bahır. Bu hususta ileride söz gelecektir.

«Erkeğin istifadesini helâl kılan bir akittir.» Yani nikâh bir akit olup, şeriatın tahsisi itibarıyla hükmünü ifade eder. Bedâyi'de şöyle denilmiştir: «Nikâhın hükümlerinden biri milk-imüt'adır. Bundan murad, kocanın karısının cimaından vesair uzuvlarndan hassaten istifade etmesidir. Yahut istifade hakkında zâtına veya nefsine mâlik olmaktır. Bu hususta ulemamız ittîfak etmişlerdir.» Bahır. Debbûsî birinci mânâyı Şâfiî'ye nisbet etmiştir. Lâkin musannıfın sözü Kenz sahibi gibi onu tercih ettiği hususunda açıktır. Şu da var ki zâhire göre, Nehir sahibinin dediği gibi bu hilâf sözden ibarettir. Çünkü Debbûsî, "Bu milk hakiki değil, cimaın helâl olması hakkında hükmîdir. Karı-koca hakkıyla bağdaşmayan sair hükümlerde geçerli değildir." demiştir. Debbûsî'nin ulemamıza nisbet ettiği, "Bu akitten murad, zâta mâlik olmaktır." sözü hakikaten zâta mâlik olmak değil, zâttan istifade milkidir. Yani, zevcin hassaten istifade hakkıdır. Nitekim Bedâyi'de böyle denilmiştir. Bil ki müt'a sözünden murad budur. Bu suretle anlaşılır ki, milki burada, Bedâyi sahibinin yaptığı gibi ihtisas diye tefsir etmek, Bahır sahibine uyarak helâl olmak diye tefsir etmekten daha iyidir. Çünkü ihtisas milk mânâsına daha yakındır. Milk ihtisasın bir nevidir. Helâl olmak öyle değildir. Çünkü o milk-i müt'anın lâzımıdır. Milki müt'a da, kadının şer'an kocasına mahsus oluşunun lâzımıdır. Şu da var ki, her şeyin milki kendine göredir. Kocanın akitle müt'aya mâlik olması şer'î bir milktir ve hizmet için çırak tutan kimsenin onun menfaatine mâlik olması gibidir.

Bahır sahibînin, "Milkten murad, helâl olmaktır. Şer'î milk değildir. Çünkü nikâhlı bir kadın şüphe ile cima edilirse mehrî kendinindir. Eğer hakikaten cimaından istifadeye mâlik olsaydı bedeli kocasının olurdu." şeklindeki ifadesiyle itiraz edilemez. Çünkü cimaından hakikaten istifadeye mâlik olması, bedele mâlik olmasını istilzam etmez. Ona lâzım gelen cima hakkının kendisine mâlik olmaktır. Nitekim cariyesi cima edilirse hüküm budur. Alınan ukr (cima parası) onundur. Çünkü bizzat cima menfaatine mâliktir. Koca bunun hilâfınadır.

T E M B İ H : Şarih ile Bedâyi'nin sözleri, istifade hususunda, hakkın kadına değil erkeğe ait olduğuna işaret etmektedir. Nitekim bunu Ebussuud Efendi Miskin hâşiyelerinde zikretmiş; «Kenz şarihi Ebyârî'nin Câmi-i Sağîr şerhinde Peygamber (s.a.v.)'in, "Avretini koru! Bundan yalnız karın yahut mâlik olduğun cariyen müstesnadır." hadis-i şerifini izah ederken söyledikleri buna teferru eder ki, koca karısının fercine ve dübürünün halkasına bakabilir. Kadın bunun hilâfınadır. Kocası bakmaktan men ederse, o kocasınınkine bakamaz.» demiştir. Bu ifadeyi Tahtâvî nakil ve ikrar etmiştir. Zâhire bakılırsa murad, karısı kocasını buna mecbur edemez demektir. Yoksa kocası bundan men ettiği vakit kadına helâl olmaz mânâsına değildir. Çünkü nikâhın hükümlerinden biri, her iki tarafın birbirlerinden istifade etmesinin helâl olmasıdır. Evet kadın şer'î bir mânii bulunmaksızın cimadan imtina ederse kocası onu cimaya zorlayabilir. Ama bir defa cimadan sonra kadının kocasını mecbur etmeye hakkı yoktur. Velev ki bazen diyaneten vâcip olsun. Nitekim gelecektir.

"Bir kadın"dan murad, kadınlığı muhakkak olan kimsedir. Bunu karine, aynı sözle 'hünsa'dan ihtiraz etmesidir. Bu, akde mahâl olmasını beyandır. Bahır sahibi bunu Fetih'ten naklettikten sonra; "Nikâha mahâl oluşu kadın olmasıdır. Daha doğrusu mahâl oluşu, Benât-ı Âdem'den muhakkak surette kadın olmak, haram kılınanlardan olmamaktır." demiştir. İnâye'de de; "Nikâhın mahalli, nikâhına şer'an bir mâni bulunmayan kadındır. Böylece erkeğin erkeğe ve hünsaya nikâhı mutlak surette hariç kaldığı gibi; cinnînin insana nikahı ve mahremler gibi ebediyyen nîkâhı haram olan kadınlar hariç kalırlar. Anlaşılıyor ki şarihin, "şer'an nikâhına mâni bulunmayan" sözünden muradı akittir, cima deâildir. Çünkü maksat akdin mahallini beyan etmektir. Onun için şer'î mâni sözüyle mahremlerden ihtiraz etmiştir. Demek ki ondan murad, nesep yahut süt ve dâmatlık gibi bir sebeple mahrem olmaktır. Hayız, nifas, ihram ve kefaret vermezden önce zıhar gibi şeylerse, akde mahâl olmasına değil, cimaın helal olmasına mânidir.

METİN

Binaenaleyh erkek, hünsa-i müşkil ve putperest kadın tariften hariç kalmıştır. Çünkü hünsa-i müşkilin erkek olması ihtimali vardır. Mahrem kadınlar, cinnî kadını ve su insanı dahi tariften hariçtirler: Çünkü bunlarda cins değişikliği vardır. Hasan, şahitler huzurunda cinni kadının nikâhına cevaz vermiştir. Kınye. Kasten kaydıyla zımnen helâllık ifade eden cima için cariye satın almak gibi şeyler hariç kalmıştır.

Su insanı hakkında İmam Kazfini'nin Acayibü'l-Mahlûkat ve Garaibü'l-Mevcudat adlı kitabında şöyle denilmektedir: «insana benzer, ancak kuyruğu vardır. Zamanımızda bundan birini bir kimse Bağdat'a getirmişti. Onu insanlara gösterdi. Söylendiğine göre Şam denizinde bazı vakitlerde bu mahlûk sudan insan şeklinde karaya çıkarmış. Beyaz sakalı varmış. Halk ona Şeyhü'l-Bahr derlermiş. Birkaç gün karada kalır, sonra yine denize inermiş. İnsanlar onu gördüklerinde hayra yorup birbirlerini ucuzlukla müjdelerlermiş.

- Bütün hayvanların kuyrukları alt kısımlarındadır. Bu insanlara ne olmuş ki kuyrukları hep yüzlerindedir.

Bize kalırsa, bu anlatılan mahlûk hakikatten ziyade hayal mahsulüne benzemektedir.

İZAH

«Erkek ve hünsa-i müşkil hariç kalmışlardır.» Yani, bunlara nikâh akdi yapılsa, erkeğin onlardan istifade milkiyetini ifade etmez. Çünkü nikâha mahâl değillerdir. Hünsayı hünsaya veya hünsayı kadına nikâhlamak da böyledir. Bahır'da Zeylâî'den naklen şöyle deniliyor: «Hünsayı, babası veya sahibi bir kadına yahut erkeğe nikâh etse; erkek midir kadın mıdır hali anlaşılıncaya kadar akdin sahih olduğuna hükmedilemez. Evlendirdiği kimsenin hilâfı olduğu anlaşılınca akit sahih olur. Aksi takdirde akit bâtıldır. Çünkü mahalline yapılmamıştır. Keza hünsa ile hünsa evlendirilirse, birinin erkek birinin kadın olduğu anlaşılıncaya kadarnikâhın sahih olduğuna hükmedilemez.» Şarih, "mutlak surette hünsa-i müşkil" deseydi, üç surete de şâmil olurdu. Lâkin o bazı hükümlerini ifade etmekle yetindi. Ama burada icmal (kısadan kesmek) yoktur.

"Putperest" ifadesi bazı nüshalarda yoktur. Bazılarında hünsadan evvel zikredilmiştir. Hünsadan sonra zikredilmesi daha iyidir. Çünkü o mâni-i şer'î kaydıyla tariften çıkmaktadır. Şarihin bu tabiri kullanması, musannıf nikâhı haram olan kadınlar faslında onu kullandığı içindir. En iyisi, şarihin orada dediği gibi, müşrik kadın tabirini kullanmaktır.

«Mahrem kadınlar ve keza cinnî kadınla su insanı» dahi manı-i şer'i kaydıyla tariften çıkmaktadır. Buna karîne, "Çünkü bunlarda cins değişikliği vardır." sözüdür. Zira Teâlâ Hazretleri, "Allah size kendinizden eşler yarattı." buyurarak; "Sizin için helâl olan kadınlardan nikâh edin." âyet-i

Hikâye olunur ki krallardan birine su insanı getirmişler. Kral onun halini anlamak istemiş ve onu bir kadınla evlendirmiş. Kadın bir çocuk doğurmuş. Çocuk anne ve babasının sözlerini anlamış. Ona, 'Baban ne?' diyor diye sormuşlar. Şu cevabı vermiş: kerîmesinden muradın ne olduğunu açıklamıştır. Murad kadındır. Kadından başkasının helâl olması delilsiz sabit olamaz. Bir de cinler muhtelif şekillere girerler. Bazen erkeği kadın kıyafetine girer. Gerçi, "Cinnî kadınıyla evlenmek caiz midir diye sorana, cehlinden ve hamakatından dolayı tokat vurulur. Çünkü böyle bir şey tasavvur edilemez." denilmişse de bu gerçekten uzaktır. Çünkü tasavvur mümkündür. Cinlerin muhtelif şekillere girdikleri, hadislerle, eserlerle ve birçok hikâyelerle sabittir. Onun için bazı yılanların öldürülmesi yasak edilmiştir. Nitekim namazın mekruhları bahsinde geçmişti. Şu da var ki, tasavvur edememek, soranın hamakatine delâlet etmez. Nitekim bunu Eşbâh sahibi söylemiş ve şöyle demiştir: «Görmüyor musun Ebu'l-Leys Fetevâ'sında şöyle demiştir: Kâfirler peygamberlerden birini kendilerine siper etseler onlara silâh atılır mı? Sonra bunu o peygambere sormalı. Ama bizim Peygamberimiz (s.a.v.)'den sonra bu tasavvur edilemez. Lâkin tasavvur edilmiş olsa diye takdir ederek cevap vermiştir. Bu da öyledir.» Bunun tamamı bizim "Selil-Hüsâm el-Hindiy..." adlı risalemizdedir.

T E M B İ H : Eşbâh'ta Sirâciyye'den naklen, "Ademoğullarıyla cinler ve su insanları arasında nikâhlaşma caiz değildir. Çünkü cins değişikliği vardır." denilmektedir. Nikâhlaşma tabirinin mânâsı, erkek cinninin de insanın kadınıyla evlenmesi caiz olmadığını gösterir. Ta'lîlden anlaşılan da budur.

«Hasan cevaz vermiştir.» Bundan murad, Hasan-ı Basrî (r.a.)'dir. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. Şarih böyle kayıtlasa daha iyi olurdu. İmam-ı Azam'ın talebesinden Hasan b. Ziyâd çıkarılmış olurdu. Çünkü buradaki mutlak ifadeden, bunun mezhebimizin bir rivayeti olduğuzannına düşülüyor. Halbuki değildir. T. Lâkin şarih bundan sonra Mültekâ şerhinden naklen. "Esah kavle göre insanın cinnî kadınla ve cinninin insan kadınla evlenmesi sahih değildir. Çünkü cins değişiktir. Binaenaleyh sair hayvanlar gibidirler." demiştir. Esah kavlin mukabili olmak üzere buradaki ifade, adı geçen Hasan b. Ziyâd'ın kavli olabilir.

«Cima için cariye satın almak gibi...» Çünkü bundan maksat, cariyenin kendisine mâlık olmaktır. Cima istifadesi zımnen helâl olur. Onun içindir ki, neseben veya süt kardeşliği yahut ortaklık gibi bir sebeple haram olan cariyeyi satın alırsa hüküm değişir. H. Cima için diye ayrıca zikretmesi, bu maksatla satın almadığı vakit cima istifadesinin evleviyetle zımnen helâl, olacağını anlatmak içindir.

METİN

Usulcülerle lügat ulemasına göre nikâh sözü; cimada hakikat, akitte mecazdır. Kitap veya sünnette karinelerden mücerret zikredilirse, on-;dan cima kasdolunur. Nitekim, "Babalarınızın nikâh ettiği kadınları nikâh etmeyin!" âyet-i kerîmesinde nikâh bu mânâyadır. Binaenaleyh babanın zina ettiği kadın oğluna haram olur. "Başka kocaya nikâh oluncaya kadar" âyet-i kerîmesi bunun hilâfınadır. Çünkü buradaki nikâh kadına isnadedilmiştir. Kadından mütesavver olan akittir. Cima tasavvur edilemez. Meğer ki mecaz kast edilsin.

İZAH

«Usulcülerle lügat ulemasına göre ilh...» Hâsılı şudur: Musannıfın yukarıda söylediği nikâhın fukaha örfüne göre mânâsıdır. Buradaki söylediği, ise şer'an ve lügaten mânâsıdır. Çünkü usûl-i fıkıh uleması, delillerin şer'î mânâlarından bahsederler. Binaenaleyh musannıfın iki sözü arasında çelişki yoktur. 'Bahır sahibi diyor ki: "Bu mânâda lügat ve şeriat birleşmiştir." Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Akitte mecazdır.» Bunun aksini söyleyen de vardır. (Yani akitte hakikat, cimada mecazdır demiştir.) Bunu usulcüler îmam Şâfiî (r.a.)'ye nisbet etmişlerdir. Bazıları, nikâh akitle cima arasında lafzan müşterektir demiş; birtakımları da akde ve cimaa sâdık olan biraraya getirme mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Bu takdirde manevi müşterek olur. Bunu bizim ulemamız dahi söylemişlerdir. Bahır. H. Sahih olan, nikâhın cimada hakikat olmasıdır. Nitekim Tahrir şerhinde böyle denilmiştir.

«Karinelerden mücerret...» Yani harici bir müreccih olmaksızın hem hakiki hem mecâzî mânâya ihtimalli olarak zikredilirse, ondan cima kasdedilir. Zira mecaz hakikatın halefidir (ondan sonra gelir). Haddi zatında hakikat mânâ tercih edilir.

«Binaenaleyh babanın zina ettiği kadın oğluna haramdır.» Yani bütün furuuna haramdır ve onlara haram olması nassla sabittir. Babanın sahih nikâhla aldığı kadın ise oğullarına icma ile haramdır. Bir kimse karısına, "Seni nikâh edersem boşsun" dese, bu söz cimaa taallûkeder. Keza karısını cimadan önce talâk-ı bâinle boşar da sonra tekrar alırsa;kadın akitle değil, bu sözle boş olur. Bu sözün ecnebi bir kadına söylemesî bunun hilâfınadır. O zaman sözü akde taallûk eder. Çünkü ecnebi kadının cimaı şer'an haram olunca, hakikat mânâ terkedilir, mecaz taayyün eder. Bahır'da Tahrir ve şerhinde böyle denilmiştir.

«Çünkü burada nikâh kadına isnadedilmiştir.» cümlesi, makamdan anlaşılan akit olmasının illetidir. Hullecinin cimaının şart olması ise Useyle hadisinden alınmıştır. T.

«Meğer ki mecaz kasdedilsin.» Burada şöyle denilebilir: Her iki takdire göre mecazdan kurtulmanın çaresi yoksa, birini diğerine tercih ettiren sebep nedir? H. Yani âyetteki nikâhtan cima muradedilirse, mecaz aklî olur. Çünkü bu fiil kadından tasavvur edilemez. Akit kasdedilirse, mecaz lügavî olur. Çünkü nikâh kelimesi cimada hakikattir. Şu halde âyeti bu iki mânâdan birine yorumlamak, müreccih bulunmadan tercih yapmak olur. Hattâ denilebilir ki; âyeti cima mânâsına yorumlamak vakıa daha münasiptir. Çünkü üç defa boşanan kadın, hulleci onunla cima etmeksizin ilk kocasına helâl olmaz. Meğer ki müreccih sebep bu mânâda çok kullanılmasıdır denilsin. T.

Ben derim ki: Zâhire bakılırsa, burada iki mânâdan herbirini murad etmeye mâni yoktur. Lâkin münakaşa, nikâhın cimada mı hakikattır, yoksa akitte mi meselesinde olduğu için ve bizce cimada hakikat olması tercih edildiğinden, ulema. "Nikâh kelimesi bu âyette akit mânâsına mecâz-ı lügavîdir." demişlerdir. Çünkü bu söz akit mânâsında hakikattır diyene red cevabı olmak için daha açıktır. "İsnadda mecâz-ı aklîdir." denilse de olurdu. Nitekim "nehir aktı" sözünde, isnatta mecaz vardır diyebilirsin. Lâkin meşhur olan hâliyyet ve mahalliyet alâkasıyla mecâz-ı lügavî denilmesidir. Kaldı ki şarihin sözünde buna bir mâni yoktur. Çünkü, "Kadından mütesavver olan akittir, cima değildir. Meğer ki mecaz kasdedile." ifadesini de isnatda mecazdır mânâsına almak mümkündür. Buna karine, "Kadına isnat edilmiştir." sözüdür. Yani bu bir şeyi mevzuunun gayriye isnat kabilindendir.

«Kadından mütesavver olan ilh...» cümlesi, kadına isnat etmenin hakiki olmadığını beyandır.

METİN

Nikâh tevekan (yani şiddetli şehvet) halinde vâcip olur. Nikâhlanmadığı takdirde yüzdeyüz zina edeceğini bilirse farz olur. Nihâye. Bu, mehir ve nafakaya mâlik olduğuna göredir. Aksi takdirde terkinden dolayı günahkâr olmaz. Bedâyi. Esah kavle göre i'tidal halinde sünnet-i müekkede olur ve terkinden dolayı günaha girer. Namuslu olmayı ve çocuk doğurmayı niyet ederse sevap kazanır. İ'tidalden murad; cimaa mehir ve nafakayı vermeye kâdir olmaktır. Nehir sahibi vâcip olduğunu tercih etmiştir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) nikâhlı olmaya devam buyurmuş, ondan yüz çevireni inkâr etmiştir.

İZAH

"Tevekan" şehvetin şiddetli olmasıdır. Nitekim Zeylâî'de bildirilmiştir. Yani evlenmemiş olsa zinaya düşeceğinden korkulacak halde olmalıdır.

Ben derim ki: Keza göründüğüne göre, harama bakmaktan yahut eli ile meni getirmekten kendini men edemiyorsa, zinaya düşme korkusu olmasa bile evlenmesi vacip olur.

«Nikâhlanmadığı takdirde yüzde yüz zina edeceğini bilirse farz olur.»

Çünkü haramdan kaçınmak neye bağlı ise, onu yapmak farzdır. Bahır. Ama bu söz götürür. Çünkü haramdan kaçınmak bazen nikâhsız da olur. Cariye alır. O zaman nikâhın vücubu lâzım gelmez. Ancak meseleyi cariye almaya da kudreti yoksa diye farzedersek, o zaman itiraz kalmaz. Nehir. Lâkın, "zinadan korunmak ancak nikâhlanmakla mümkün olursa" sözü, meselenin cariye almaya ve keza zinadan men eden orucu tutmaya kâdir olamadığına göre farzedildiğini gösterir. Bunlardan birine kâdir olursa, nikâh farz veya aynen vâcip olmaz. Onu zinaya düşmekten nikâh da, başka şey de men edebilir.

«Bu, mehir ve nafakaya mâlik olduğuna göredir.» Bu şart her iki kısma yani hem farza, hem vâcibe râcîdir. Bahır sahibi bu iki kısmında başka bir şart daha ziyade etmiştir ki,o da karısına zulmedeceğinden korkusu olmamaktır. O şöyle demiştir: «Evlenmediği takdirde zinaya düşmek korkusu ile; evlendiği takdirde zulmedeceği korkusuyla karşılaşırlarsa, ikincisi tercih edilir ve evlenmek farz olmaz. Hattâ mekruh olur. Bunu Kemâl Fetih'te söylemiştir. Bu, galiba şundan olacaktır: Zulüm kullara müteallik bir günahtır. Zinadan men etmek ise Allah haklarındandır. Kul hakkıyla Allah hakkı karşılaşınca, kul hakkı tercih edilir. Çünkü kul muhtaç, Allah Teâlâ ganîdir.»

Ben derim ki: Mehir ve nafakaya mâlik değilse. bunun muktezası da kerahettir. Çünkü mehirle nafaka dahi kul hakkıdırlar. Velev ki zinadan korksun. Lâkin az ileride göreceğiz ki, o kimseden ödünç alması menduptur. Bahır sahibi şöyle demiştir: «Çünkü Allah onun namına ödemeyi üzerine almıştır. Binaenaleyh niyeti iffetli ve namuslu kalmak ise, fakirlikten korkmamalıdır.» Bu sözün muktezası şudur: Zinadan korktuğu vakit mehir vermeye kudreti olmasa bile ödünç alabilecekse, evlenmesi vâciptir. Bu, zikredilen şarta aykırıdır. Meğer ki şart, mehirle nafakanın velev ödünç alma yoluyla olsun her birine mâlik olmasıdır denile. Yahut, "Bu, kazanmaktan âciz ve ödeyecek bir şeyi olmayan hakkındadır." denile. Şarih hacc bahsinin başında şöyle demişti: «Haccetmez de bütün malını tüketirse, ödünç alarak hacca gidebilir. Velev ki ödemeye kudreti olmasın. Allah Teâlâ'nın onu bundan dolayı muaheze buyurmaması ümit edilir.» Yani imkân bulunca ödemek niyetiyle olursa ödünç alabilir demek istemiştir. Nitekim Zahîriyye'de bu kayıt vardır.

Evvelce demiştik ki: «Murad; o anda ödemeye kudreti olmaması; fakat çalışırsa ödeyeceğine galebe-i zannı bulunmasıdır. Aksi takdirde yapmaması efdal olur.» Şu haldezikredilen ödünç alma, mendup olur sözünü dediğimiz gibi ödeme imkânı bulacağına zann-ı galibi olmasına yorumlamak gerekir. Bu takdirde zinaya düşmekten korkusu olmadığında ödünç almak mendup olursa, zinaya düşeceği yüzde yüz belli olduğunda ödünç almak vâcip olmalıdır. Hattâ ödeyeceğine zann-ı galibi olmasa bile yine ödünç alması vâcip olmalıdır.

«Esah kavle göre i'tidal sünnet-i müekkede olur.» Müstehaptır diyenlerin sözü de buna yorumlanır. Çok defa müsamaha yapılarak, sünnete müstehap adı verilir. Bazıları farz-ı kifayedir demiş, birtakımları da vâcib-i kifaye olduğunu söylemişlerdir. Tamamı Fetih'tedir. Aynen vâcip olduğunu söyleyenler de vardır. Nehir sahibi bu kavli tercih etmiştir. Nitekim gelecektir. Bahır'da şöyle denilmiştir: «İ'tidal halinde sünnet olduğunun delili, bizzat Peygamber (s.a.v.)'in hali ve ümmetinden kendini ibadete vermek isteyeni şiddetle bundan men etmesidir. Nitekim Sahihayn'da rivayet olunmuştur. Ona, "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." buyurmuştur. Nitekim Fetih sahibi bunu izah etmiştir.» Nikâhlanmak, ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olmaktan efdaldır. Nitekim Dürerü'l-Bihâr'da böyle denilmiştir. Yukarıda arzetmiştik ki, nikâh kendini nâfile ibadetlere vermekten de efdaldır.

«Terkinden dolayı günaha girer.» Çünkü sahih kavle göre sünnet-i müekkedeyi terk etmek günahı muciptir. Nitekim namaz bahsinde geçmişti. Bahır. Namazın sünnetleri bâbında arzetmiştik ki, sünnet-i müekkedenin terkinden dolayı yazılan günah azdır. Terkinden murad, ısrarla bırakmaktır. Bununla sünnet-i müekkede vâcipten ayrılır. Velev ki Bedâyi sahibinin imamlık bahsındeki sözünün muktezasınca aralarında yalnız sözde fark olsun.

«Namuslu olmayı niyet ederse...» Yani kendi nefsini ve karısının nefsini harama düşmekten korumayı niyet ederse, sevap kazanır. Mücerret emre uymayı niyet ederse hüküm yine budur. Fakat mücerret şehvetini gidermeyi ve Iezzet almayı niyet ederse iş değişir.

«Cimaya kâdir olmaktır.» Yani şehvetle i'tidalden murad, farz ve vâcipte geçen şiddetli arzu mânâsına değildir. İnnînde olduğu gibi son derece gevşek de olmamalıdır. Onun için şarih bu kelimeyi Mültekâ üzerine yazdığı şerhte, "Gevşeklikle istek arasında olmaktır." diye tefsir etmiştir. Mehir ve nafakayı da ziyade etmiştir. Çünkü bunları vermekten âciz olan kimseden farz sâkıt olur. Sünnet olmasının sükutu ise evleviyette kalır. Bahır'da şöyle denilmektedir: «Murad, zina, zulüm, farz ve vâcipleri terk korkusu olmamakla beraber cimaya mehir ve nafakaya muktedir olduğu haldir. Bu üç şeyden birine kâdir olamaz veya son üç şeyden birinden korkarsa, mutedil sayılmaz ve onun hakkında nikâh sünnet olmaz. Nitekim bunu Bedâyi sahibi de söylemiştir.»

«Çünkü Peygamber (s.a.v.) nikâhlı olmaya devam buyurmuş ilh...»Zira terkinden dolayıinkârda bulunarak nikâhta daim kalması vücuba delâlet eder. Rahmetî buna cevaben, "Hadiste terk edene inkâr yoktur. Bilâkis nikâhtan yüz çevirene inkâr vardır. Şüphesiz ki sünnetten yüz çeviren inkâra mahâl olur." demiştir.

METİN

Zulüm korkusu olursa nikâh tahrimen mekruhtur. Zulmedeceğini yüzde yüz bilirse nikâh haram olur.

Nikâhı ilân etmek, nikâhtan önce hutbe okumak ve nikâhı cuma günü aklı başında bir âkıt ve âdil şahitlerle mescitte yapmak menduptur.

İZAH

«Yüzde yüz bilirse nikâh haram olur.» Çünkü nikah ancak nefsi iffetlendirmek ve sevap kazanmak gibi yararlarından dolayı meşru olmuştur. Kadına zulmetmekle ise günaha girer; haram fiilleri irtikâbeder. Böylece bu zararlıların üstün gelmesiyle yararlı tarafları yok olup gider. Bahır. Şarih altıncı kısmı bırakmıştır. Onu Bahır sahibi Müctebâ'dan nakletmiştir. Altıncı kısım nikâhın icaplarını yapamayacağından korkan kimse için evlenmenin mübah olmasıdır. Bu korku üstün gelmeyecektir. Üstün gelirse, nikâh tahrimen mekruh olur. Çünkü kadına zulmetmemek nikâhın icaplarındandır. Zâhire bakılırsa, sünneti yerine getirmek maksadıyla değil de, mücerret şehvetini gidermek niyetiyle evlenir ve bir şeyden korkmazsa, bundan bir sevap kazanmaz. Çünkü sevap ancak niyetle kazanılır. Binaenaleyh bu nikâh mübahtır. Nasıl ki sırf şehvetini gidermek için cima etmek de öyledir. Lâkin Rasulullah (s.a.v.)'e, "Bizden birimiz şehvetini gideriyor. O halde ona nasıl sevap veriliyor?" diye sorulduğunda şu mânâda bir cevap vermiştir: "Ne dersin, şehvetini haramla giderse idi cezalanmayacak mı idi? " Bu cevap mutlak olarak sevap verileceğini ifade etmektedir. Meğer ki, "Hadisten murad, nefsin iffetini korumak için şehvetini gidermektir." denile.

Eşbâh sahibinin açıkladığına göre, nikâh sünnet-i müekkededir. Binaenaleyh niyete muhtaçtır. Sonra şöyle demiştir: «Mübah fiillere gelince: Niyetine göre bunların sıfatları değişir. Bunlardan ibadetlere kuvvet kazanmak veya ibadetlere erişmek kasdedilirse ibadet olur. Yemek, uyumak, mal kazanmak ve cima etmek bu kabildendir.»

Sonra Fetih sahibinin şunları söylediğini gördüm: «Evvelce söylemiştik ki; nikâh bir niyetle yapılmazsa mübah olur. Çünkü bu takdirde ondan maksat mücerret şehveti gidermek olur. Âdeten esası ise bunun hilâfınadır. Ben de derim ki: Onda fazilet vardır. Şu cihetten ki, o kimse meşru olmayan bir yoldan şehvetini giderebilirdi. Bazen bundan meşekkatler lâzım geleceğini bildiği halde nikâha dönmesinde günahı terk kastı vardır.»

«Nikâhı ilân etmek...» Yani akdi duyurmak menduptur. Çünkü Tirmîzî'nin rivayet ettiği bir hadiste, "Bu nikâhı ilân edin. Onu mescitlerde kıyın. Onun için defler çalın!" buyrulmuştur. Fetih.

«Nikâhtan önce hutbe...»den murad, akitten önce hamd-ü senâ ederek teşehhüdde bulunmaktır. Bu kelime ' hıtbe ' şeklinde okunursa, evlenmek istemek mânâsına gelir. Şarih hutbeyi mutlak zikretmiştir. Bu gösterir ki, onda muayyen ve mahsus sözler yoktur. Ama nakledildiği şekilde hutbe okumak daha iyidir. Hutbe namına Tahtâvî Hısn-ı Hasîn sahibinden şu hadisi nakletmiştir: «Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamd eder; O'ndan yardım diler, O'na istiğfar eyleriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülerinden Allah'a sığınırız. Allah kime hidayet verirse, artık onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırırsa, ona hidayet verecek yoktur. Ben şehadet ederim ki, bir Allah'tan başka ilâh yoktur. Onun şerikî yoktur ve şehadet ederim ki; Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan Rabbinizden korunun!» Hadisdeki âyet ' rakiben ' durağına kadar okunacaktır. Hadiste şu âyetler de vardır: «Ey İman edenler! Allah'tan lâzım geldiği gibi korkun. Sakın Müslümanlardan başka bir kavim olarak ölmeyin.» «Ey iman edenler! AIIah' tan korkun ve doğru söz söyleyin!» Bu âyet ' azîmen ' durağına kadar okunacaktır.

Hadiste emir buyrulduğu için nikahı mescitte kıymak menduptur. Cuma günü kıyılması da öyledir.

T E M B İ H : Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «iki bayram arasında bina yapmak ve nikâh kıymak caizdir. Yalnız zifaf mekruhtur. Ama muhtar olan kavle göre o da mekruh değildir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Hz: Aişe ile şevvâl ayında evlenmiş; o ayda zifaf olmuştur. Peygamber (s.a.v.)'in, "İki bayram arasında nikâh yoktur." hadisi eğer sahih ise şöyle te'vîl olunur: Kendisi kışın en kısa günlerinde cuma gününe rastlayan bir bayram namazından döndüğünde, cumaya gitmek için efdal olan vakti kaçırmamak maksadıyla böyle söylemiştir.»

«Aklı başında bir âkit ve âdil şahitlerle...» yapmak menduptur. Binaenaleyh yanında asabelerinden hiçbiri bulunmayan bir kadının nikâhı kıyılmamalı, fâsık asabenin huzuru ile ve İmam Şâfiî'nin hilâfından çıkmak için âdil olmayan şahitlerin huzuruyla da nikâh kıymamalıdır.

METİN

Evlenmek için ödünç para almak, nikâhtan önce kadını görmek, kadının yaşça, hasep, nesepçe, mal ve şerefçe kendinden aşağı olması, ahlâk, edep, takva ve güzellikçe kendinden üstün olması da menduptur. Acaba zifaf (güveyi kapamak) mekruh mudur? Muhtar kavle göre dînî bir mefsedete şâmil değilse mekruh değildir.

İZAH

«Evlenmek için ödünç para almak» menduptur. Çünkü bunu ödemeyi Allah Teâla tekeffületmiştir. Tirmîzî, Nesaî ve İbn-i Mâce'nin rivayet ettikleri bir hadiste, "Üç kişi vardır ki, onlara yardım etmek Allah'a borçtur. Birincisi borcunu ödemek isteyen mükâtep, ikincisi namuslu yaşamak isteyen nikâh sahibi, üçüncüsü Allah Teâlâ yolunda cihad edendir." buyrulmuştur. Bunu hâşiye yazarlarından biri zikretmiştir. Bu husustaki sözümüz evvelce geçmişti.

«Nikâhtan önce kadını görmek...» şehvetleneceğinden korksa bile menduptur. Nitekim ulema bunu haram ve helâl bahsinde açıklamışlardır. Ama bu, nikâhına razı olacaklarını bildiği zamandır.

«Yaşça küçük olması » çabuk kısırlaşarak doğurmaz olmasın diyedir.

"Hasep" bir kimsenin babalarının öğülecek hallerini saymasıdır. Bunu Halebî Kâmus'tan nakletmiştir. Yani kadının babaları ve dedeleri, şeref, cömertlik ve diyanet hususunda damadınkilerden aşağı olmak müstehaptır. Mevki, yükseklik ve malda da daha aşağı olurlarsa, kadın kocasına itaat eder, onu küçümsemez. Aksi takdirde kendini ondan yüksek görür. Fetih'te şöyle deniliyor: «Taberânî'nin Hz. Enes'ten, Onun da Peygamber (s.a.v.)'den rivayet ettiği bir hadiste, "Her kim bir kadını mevkii için alırsa, Allah onun ancak zelil olmasını ziyade eder; her kim kadını malı için alırsa, Allah onun ancak fakirliğini ziyadeleştirir; her kim bir kadını hasebi için alırsa, Allah onun ancak alçaklığını ziyade eder ve her kim bir kadını gözünü yummak, namusunu korumak veya akraba hakkına riayet etmekten başka bir maksatla almazsa, Allah kadını ona, onu kadına mübarek kılar." buyrulmuştur.»

TETİMME: Bahır sahibi şunu da ziyade etmiştir: Kadınların, dünürlüğü ve masarifi en sâde olanını seçer. Bâkire almak daha iyidir. Çünkü hadiste, "Bakireleri almaya bakın. Çünkü onların ağızları tatlı, rahimleri daha temizdir. Aza onlar daha razıdırlar." buyrulmuştur. Uzun arık, kısa çirkin, çenesi düşük, ahlâkı bozuk, çok çocuklu ve yaşlı kadın alınmaz. Çünkü bir hadiste, "Doğuran bir kara kadın, kısır güzelden daha hayırlıdır." buyrulmuştur. Hür kadın almaya kudreti varken cariyeyle ve zaniyeyle evlenmemeli, kadın da dindar, ahlâklı, cömert ve zengin erkeği seçmeli, fâsıkla evlenmemelidir. Bir adam genç kızını ihtiyar birine ve çirkine vermemeli, onu dengiyle evlendirmelidir. Dengi istediği vakit kızı ertelememelidir. Denkten murad, takva sahibi olan her Müslümandır. Erkekler rağbet göstersin diye kızları zînetlerle, kıymetli elbiselerle süslemek sünnettir. Başkasının dünür yolladığı kız istenmez. Çünkü bu, cefa ve hıyanettir.

"Zifaf" Kâmus'ta kadını kocasına hediye etmektir. Burada ondan murad, kadınların bu maksatla toplanmasıdır. Çünkü toplanmak örfen zifafın lâzımıdır. Bunu Rahmetî söylemiştir.

«Muhtar kavle göre mekruh değildir.» Fetih'te de böyle denilmiş;buna delil olarak yukarıda geçen Tirmîzî hadîsi ile Buhârî'nin Aişe (r.a.)' den rivayet ettiği şu hadis gösterilmiştir. «Aişe demiştir ki: Ensardan bir adama bir kadını zifaf ettik. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), "Acaba bunlarda oyun yok mu, zira oyun Ensarın hoşuna gider." buyurdular» Tırmîzî ile Nesaî'nin rivayet ettikleri bir hadiste; "Helâl ile haramın arasını def ve ses ayırır." buyrulmuştur. Fukaha diyorlar ki: «Deften murad, zilleri olmayandır.» Bahır'da Zahîre'den naklen şöyle denilmiştir: «Düğünlerde def çalmak hakkında ihtilâf edilmiştir. Keza düğünlerde ve davetlerde şarkı söylemek de ihtilâflıdır. Bazıları def çalmak gibi bunda da kerahet olmadığını söylemişlerdir.»

METİN

Nikah, bir tarafın icabı diğer tarafın kabulü ile ve maziye tahsis edilmiş iki sözle mün'akit olur. Çünkü mazi tahkike daha çok delalet eder. Kendimi yahut kızımı yahut müvekkilimi sana tezviç ettim demek icaba:diğerinin de tezevvüç ettim demesi kabule misaldir. Keza biri mâzîye diğeri istikbale veya hale mevzu olan iki lâfızla da mün'akit olur. İstikbal için olan emirdir. Bana kızını tezviç et! Yahut kadına, kendini bana tezviç et! Veya benim karım ol! Gibi sözlerdir ki, icap değil zımnen tevkildir.

İZAH

«Mün'akit olur.» Vikâye şarihi diyor ki: «Akit, tasarrufun cüzlerini birbirine bağlamaktır. Yani şer'an icapla kabulü birbirine bağlamaktır. Lâkin burada mastar olan akitten hâsıl bilmastar murad edilmiştir ki, o da bağlanmaktır. (Akit bağlamaktır. Bağlanmak mânâsı ise hâsıl bilmastardır. Yani mastarda meydana gelmiş bir mânâdır.) Lâkin nikâh bu bağlanma ile meydana gelen icap ve kabuldür. Böyle dememizin sebebi şudur:Çünkü şeriat icap ve kabulü nikâh akdinin rükünleri (temel taşı) saymaktadır.

Şartlar gibi harici şeyler saymaz. Ben Tenkîh şerhinin nehy faslında şunu söyledim: Şeriat, hissen mevcut olan icapla kabulün birbirlerine bağlanmalarına hükmeder ve bundan şer'î bir mânâ meydana gelir ki, müşterinin milki bu mânânın eseri olur. İşte bu mânâ satıştır. Şu halde bu mânâdan murad, bu bağlantı ile birlikte icap ve kabulden mürekkep mecmudur. Yoksa satış mücerret bu şer'î mânâdan ibaret olup da icap ile kabul onun âleti değildir. Nasıl ki bazıları böyle tevehhüm etmişlerdir. Çünkü icapla kabulün rükün olmaları buna aykırıdır.» Yani onların âlet olmasına aykırıdır. Hâsılı nikâh, satış ve benzerleri her ne kadar hissen icap kabul ile meydana gelirlerse de, lâkin hususi birtakım rükün ve şartlarla yapılan akitler diye vasıflanmaları üzerine birtakım hükümleri terettüp eder. Bu hükümler bulunmazsa akitler de bulunmaz ki, bu şer'î bir vücut olup hissî mevcudiyetin üzerine ziyadedir.

O halde şer'î akit mücerret icap ve kabulden ibaret olamadığı gibi; yanız bağlantı da değildir. Şer'î akit üçünün, mecmuudur. Şu izaha göre nikâh mün'akıt olur demek, in'ikadı icap ve kabulle sabit ve hâsıl olur demektir.

«Bir tarafın icabı...» ifadesiyle, akdi yapanlardan ilk konuşanın sözü icap olduğuna işaretetmiştir. Bunun koca veya karı tarafından söylenmesi fark etmez. Sonra konuşanın sözü kabuldür. Bunu Halebî Minah'tan nakletmiştir. Binaenaleyh kabulün önce yapılması tasavvur olunamaz. Meselâ erkeğin, «Senin kızını tezevvüç ettim.» sözü icap; ötekinin, «Onu sana tezviç ettim.» sözü de kabuldür. Buna muhalif olarak, «Burada kabul icaptan evvel yapılmıştır.» diyen de olmuştur. Meselenin tam tahkiki Fetih'tedir.

«Çünkü mâzî tahkike daha çok delâlet eder.» Bahır sahibi diyor ki «Mâzî sîgasının tercih edîlmesi şundandır: lügatı icadeden inşâ için hususi bir söz ayırmamıştır. İnşâ ancak şeriatın bildirmesiyle bilinmiştir Bu iş için mâzî sîgasını seçmesi, tahakkuk ve sübuta delâlet ettiği içindir İstikbal sîgası böyle değildir.» Tahakkuktan muradı, bir şeyin hakikaten meydana gelmesidir.

İnşâ: Kelimeler ihbar ve inşâ olmak üzere ikiye ayrılırlar. Söyleyen için vukuuna bakarak yalan söyledi yahut doğru söyledi diyebildiğimiz kelimelere ihbar derler. Geldi, gitti gibi olmuşu bildiren fiiller ihbardır. Söylenen için yalan söyledi veya doğru söyledi diyemediğimiz kelimelere inşa derler. Emirler ve nehyler birer inşâdır.

«Kendimi yahut kızımı ilh... tezviç ettim.» sözüyle, icabı yapanın ası veya vekil yahut velî olması arasında fark bulunmadığına işaret etmektedir.

«Tezevvüç ettim.» Yahut kendim için kabul ettim veya müvekkilim için kabul ettim yahut oğlum için kabul ettim demesi makbuldür. T.

«Veya benim karım ol.» tabirinin benzeri, oğlumun karısı ol veya müvekkilimin karısı ol gibi sözlerdir. Kadının erkeğe hitaben benim kocam ol yahut kızımın kocası ol veya müvekkilemin kocası ol demesi de böyledir. Bunu Halebî söylemiştir.

«İcap değil zımmen tevkildir.» Lâkin bu, karşı tarafın cevaben tezviç ettim demesinin kabul sayılmamasını gerektirir ve öyledir. Yani hâlis kabul değildir. Bu söz icap ve kabul yerine geçen bir karşılıktır. Ama buna şöyle itiraz edilebilir: Hâli istikbal üzerine atfetmek; meselâ seni tezevvüç ediyorum demek icap olmamasını; kadının da cevaben kabul ettim demesi kabul olmamasını gerektirir. Halbuki bunlar kesin olarak icap ve kabuldür. H.

Bana tevziç et sözü, zımmen emredilen şahsı nikâha tevkildir. Tevkil sözünü açık söylese de, kendini bana tezviç hususunda seni tevkil ettim dese, o da tezviç ettim cevabını verse nikâh sahihtir. Bu da öyledir. Gâyetü'l Beyan.

Şarih zımmen sözüyle bu hususa yapılan itirazın cevabına işaret etmiştir. İtiraz şudur: «Bu tevkil olsaydı, meclise münhasır kalmazdı. Halbuki meclise mahsustur.» Cevabın izahı, Rahmetî'nin dediği gibi şöyledir:Zımmen anlatılan şeyin şartları muteber değildir. Bilâkis zımmen anlatanın şartları muteberdir. Emir nikâhı istemektir. Binaenaleyh onda nikâhın şartları aranır. Nikâhın şartlan her iki rüknün bir mecliste yapılmasıdır. Onun zımnındakidelâletin şartları aranmaz. Nasıl ki, «Köleni benim namıma bin dirheme âzâd et.» sözü de böyledir.

Burada satış zımmî olduğu için bu satışta icap ve kabul şart kılınmamıştır. Zira âzâd ederken bunlar şart değildir. Azâd etmek hususunda milk şarttır. Milk muktezîye tâbidir. Muktezî âzâd olmaktır. Çünkü şartlar tâbi cümlesindendir. Onun için muktezî olan âzâtlığın şartlarıyla mukteza olan satış sabit olmuştur. Bu, tâbiliği göstermek içindir. Binaenaleyh satışın rüknü olan kabul sâkıt olmuştur. Bunda görme ve kusur muhayyerliği sabit olmaz. Teslimi mümkün olması şart değildir. Nitekim bunu Minah sahibi köleler nikâhının sonunda zikretmiştir.

METİN

O mecliste tezevvüç ettim yahut kabul ettim veya başüstüne derse, iki tarafın sözü yerine geçer. Bezzâziyye. Bazıları, «Bu icaptır.» demişlerdir. Bahır sahibi bunu tercih etmiştir.

İZAH

«Başüstüne» ifadesi, mahzuf bir fiile mütealliktir. Yani emrini başüstüne koyarak tezviç ettim yahut kabul ettim mânâsınadır.

«Bezzâziyye»nih ibaresi şöyledir: «Erkek, kendini bana tezviç et der de, kadın başüstüne diye cevap verirse sahih olur.» Bu fer'i Bahır sahibi Nevâzil'den, başka yerde de Hulâsa'dan nakletmiştir.

«Bazıları, "Bu icaptır" demişlerdir.» Bu cümle birinci kavlin yani tevkildir sözünün mukabilidir. Hidâye ile Mecma sahipleri birinci kavle göre hareket etmiş; Fetih sahibi bu kavli muhakkikîn ulemaya nisbet etmiştir. Kenz'in zâhiri ikinci kavle göredir. Dürer sahibi kendisine itiraz etmiş; ulemanın kavillerine muhalefet ettiğini söylemiştir. Bahır ve Nehir sahipleri ona cevap vererek, Hulâsa ile Hâniyye'de bunun açıklandığını söylemişlerdir. Hâniyye'de şöyle denilmiştir: «Emir lâfzı nikâhta icaptır. Hul', talâk, kefalet ve hîbede dahi öyledir.» Fetih sahibi diyor ki: «Bu daha güzeldir. Çünkü icap ancak evvelâ kasdedileni tahakkuk ettiren sözdür. Bu emre de sâdıktır.»

Zâhire bakılırsa, tevkil olması mutlaka itibara alınmalıdır. Aksi taktirde nikâhla satış arasında fark aramak kalır. Zira satışta şu malı bana şu kadara sat dedikten sonra cevapsız olarak sattım demekle akit tamam olmaz. Lâkin Bahır sahibi Fethü'l-Kadir'in alış-verişler bahsinden naklen farkı göstermiş; "Nikâha pazarlık girmez. Çünkü o ancak birtakım mukaddimelerden ve müracaatlardan sonra meydana gelir. Binaenaleyh o tahkîk içindir. Satış bunun hilâfınadır." demiştir. Bahır sahibi bunun icap sayılmasına Hulâsa'nın şu sözüyle itiraz etmiştir: «Nikâha vekil olan kimse, kızını filana hîbe et der de, babası hîbe ettim cevabını verirse, ondan sonra vekil kabul ettim demedikçe nikâh mün'akit olmaz. Çünkü vekil tekilemâlik değildir.»

Zahîriyye'de şöyle denilmiştir: «Kızını benim oğluma hîbe et der de, o da hîbe ettim cevabını verirse, çocuğun babası kabul ettim demedikçe nikâh sahih olmaz.» Sonra kendisi şöyle cevap vermiştir: «Meğer ki bu mesele, emir icap değil tevkildir diyenlerin kavline göre tefri edilmiştir denilsin. O zaman iki kavlin arasındaki İhtilâfın semeresi meydana çıkar. Lâkin bu nakle bağlıdır. Fetih sahibinin açıkladığına göre, emir tevkildir diyen kavil, cevap verenle akdin tamam olmasını gerektirir. İcaptır diyen kavle göre, akdin tamamı her ikisiyle olur.» Yani tevkildir diyenlerin kavline göre emredenin kabul ettim demesi lâzım gelmez. Bu, zikredilen cevaba muhaliftir. Hulâsa'nın ta'lîli de buna muhaliftir. Hulâsa'da, "Vekilin tevkil etmeye hakkı yoktur" denilmiştir.

Evet Zahîriyye'nin ifadesi cevabı te'yid eder. Lâkin Nehir sahibi, "Zahîriyye'nin ibaresi müşkildir. Çünkü emir icaptır diyenlerin sözüne göre tefri edilmesi sahih değildir. Nitekim bu zâhirdir. Tevkildir diyenlerin sözüne göre de tefrii sahih değildir. Çünkü babanın küçük oğlunun nikâhı için tevkili caizdir. Bu takdirde akdin tamamı cevap verenin sözüyle olur. Babanın kabulüne bağlı değildir." diyor.

Bununla, Bahır sahibinin, "Bu emrin tevkil olduğu kavline göre tefri edilmiştir." sözü defedilmiş olur. Lâkin AIIâme Makdisî şerhînde şöyle demiştir: «Baba yahut vekil, kızını filana hîbe et yahut oğluma hîbe et veya onu meselâ ver dediğinde akdin mün'akit olması kabule bağlıdır. Çünkü bu söz istemek hususunda zâhirdir. Hem de müstakbeldir. Onunla hal ve tahakkuk kasdetmemiştir. Binaenaleyh onunla akit tamam olmaz. Dünürlük ve benzerinden sonra kızını bana şu kadara tezviç et demesi bunun hilâfınadır. Çünkü bu tahakkuk ve isbatta zâhirdir ki, icabın mânâsı da budur.»

Şu da var ki, Bahırda, "Emir tevkildir, sözüne şahitlerin emri işitmelerinin şart olmaması ibtina eder. Çünkü tevkile şahit tutmak şart değildir. Diğer kavle göre şarttır." denilmiştir. Ondan sonra Bahır sahibi Mi'râc'dan naklen mutlak surette şart kılındığını ifade eden sözler söylemiştir. Şöyle ki: «Bana tezviç et sözü tevkil de olsa, o olmaksızın tezviç ettim sözü amel edemeyeceği için akdin yarısı mesabesinde tutulmuştur.» Sonra Zahîriyye'den naklen bunun hilâfına delâlet eden sözler söylemiştir ki, bunları şarih yazışmayla nikâh akdi meselesine yakın bir yerde zikredecektir. Beyanı da gelecektir.

METİN

İkincisi müfret mütekellim veya cem mütekellim yahut muhatap muzârî fiildir. Meselâ bana kendini tezviç eder misin der de, bununla istikbali niyet etmezse, ve keza ben seni tezevvüc edenim yahut seni istemeye geldim derse, nikâh mün'akit olur. Çünkü nikâhta pazarlık cereyan etmez. Yahut meclis nikâh için olur da onu bana verdin mi dense, nikâh lâzım olur. Bu sözü va'd için söylerse, va'd olur. Kadına ey avradım der de, o da lebbeyk cevabını verirse, mezhebe göre nikah mün'akit olur.

İZAH

"Müfret" muzârîye misâl; ben seni tezevvüç ederim.

"Cem" muzarîye misâl; biz seni tezevvüc ederiz demesidir. Nehir sahibi burada inceleme yaparak şunları söylemiştir: «Ulema seni tezevvuç ederiz yahut seni oğluma tezviç ederim gibi muzârîlerden bahsetmemişlerdir. Ama müfret muzârîler gibi olmaları gerekir.»

«Bununla istikbali niyet etmezse...» Yani bununla va'd istemezse demektir. Bu yalnız sonuncuda kayıttır. Nitekim Bahır ve diğer kitâplarda bildirilmiştir. Fetih'in ibaresi şöyledir: «Şeriat tarafından in'ikadın sübutuna bakıldığını ve rıza varsa hüküm lâzım geldiğini anladıktan sonra hükmünü bunu ihtimalsiz ifade eden her söze geçirir ve deriz ki: Müfret muzârî sîgasıyla seninle tezevvüç ederim der, kadın da kendimi tezviç ettim cevabını verirse, nikâh mün'akit olur. Muhatap muzârî sîgasıyla kızını bana tezviç eder misin der, o da ettim cevabını verirse, bundan va'd kasdetmediği takdirde nikâh mün'akit olur. Çünkü bu sigada bu ihtimal vardır. Birincisi bunun hilâfınadır. Çünkü kişi kendisinden va'd istemez. Hal böyle olunca, nikâh da pazarlık cereyan şeylerden olduğuna göre, bu söz derhal akdi tahakkuk ettirmek içindir ve onunla nikâh mün'akit olur. Ama inşâ mânâsına konulmuş diye değil, maksadını ifade için kullanmasına bakarak mün'akit olur. Hattâ deriz ki: Açık sual şeklinde söylese hali anlamak sayılır. Tahâvî şerhinde bildirildiğine göre, bu kızı bana verdin mi der de, babası verdim cevabında bulunursa, vaziyet va'di gösteriyorsa va'd olur. Nikâh akdini gösteriyorsa nikâh olur.»

Rahmetî şöyle demiştir: «Böylece anlıyoruz ki, itibar iki tarafın zâhir olan sözlerinedir, niyetlerine değildir. Görmüyor musun nikâh şakayla da mün'akit oluyor. Halbuki şaka yapan kimse nikahı niyet etmemiştir. Muhatap muzârîde istikbali niyetin sahih olması, Arapçada soru edatı birçok yerlerde mukadder bulunduğu içindir.» Böylece anlaşılıyor ki, müfret muzârî sîgası ile va'd istemek sahih olmadığı gibi; tahkîk ve rıza kasdına karine varsa, mustakbelde bununla evlenmeyi va'd etmek de sahih değildir. Nitekim az yukarıda söylemiştik.

«Keza ben seni tezevvüç edenim.» cümlesini Fetih sahibi inceleyerek zikretmiştir. Demiştir ki: «Ben seni tezevvüç edenim sözüyle, müfret muzârî gibi nikâh mün'akit olmak gerekir.» Halebî diyor ki: «Çünkü tezevvüç edenim kelimesi ism-i faildir. Bu kelime. konuşurken iş kendisiyle meydana gelen zâtı anlatmak için konulmuştur. Binaenaleyh hale delâlet eder. Velev ki delâleti iltizam suretiyle olsun.»

«Seni istemeye geldim.» tabiri hakkında Fetih sahibi şunları söylemiştir: «İsm-i fail sîgasıylameselâ sana kızını istemek için geldim yahut kızını bana tezviç edesin diye geldim der de, baba sana tezviç ettim cevabını verirse, nikâh lâzımdır; istemeye gelen kabul etmezlik yapamaz. Çünkü bunda pazarlık yoktur.» Halebî diyor ki: «Burada icap ve kabulün ikisi de mâzîdir. Binaenaleyh söylemenin bir mânâsı yoktur dersen, ben de derim ki: Muteber olan, istemeye sözüdür; geldim sözü değildir. Çünkü onunla nikâh mün'akit olmaz. Onun nikâhta bir tesiri de yoktur.»

«Çünkü nikâhta pazarlık cereyan etmez.» Bu sözle şarih satıştan ihtiraz etmiştir. Bir kimse, "ben müşteriyim" yahut "sana müşteri olarak geldim" dese, bununla satış mün'akit olmaz. Çünkü satışta pazarlık cereyan eder. T.

«Mezhebe göre nikâh mün'akit olur.» Bu yanlıştır. Doğrusu, mezhebe göre nikâh mün'akit olmaz. Bahır sahibi Sayrafiyye'den naklen açıklamıştır ki; mün'akit olur demek zâhir rivayete muhaliftir. Nehir'de de böyle denilmiştir. Keza Makdisî'nin şerhinde Tâcü'ş-Şeria'nın Fevaid'inden naklen böyle denilmiştir. Tatarhâniyye sahibi diyor ki: «Bir kimse erkeklerin yanında bir kadına ey avradım der de, o da lebbeyk cevabını verirse bu nikâhtır. Ama Kâdı Bediudin bunun zâhir rivayete muhalif olduğunu söylemiştir.»

 

 

Mektupla Evlenme

METİN

Binaenaleyh mehir almak gibi fiilen kabul ile, birbirine vermekle ve orada hazır kimseye yazı ile nikâh mün'akit olmaz. Mektupta yazılı olanı şahitlere bildirmek ve o yazı emir lâfzıyla olmamak şartıyla gaibe yazı ile nikâh caizdir. Bu takdirde o kimse iki tarafın velisi olur. Fetih.

İZAH

«Mehir almak gibi.» Burada Bahır sahibi şunları söylemiştir: «Acaba fiilen kabul, satışta olduğu gibi sözle kabul yerini tutar mı? Bezzâziye sahibi demiştir ki: "Bidaye sahibi kendini şahitler huzurunda bin dirheme bir adama tezviç eden kadına kocası bir şey söylemez de o mecliste mehrini verirse, bu kabul olur diye cevap vermiştir." Muhit sahibi bunu inkâr etmiş; hayır, diliyle kabul ettim demedikçe kabul olamaz. Satış bunun gibi değildir. Çünkü o alıp vermekle mün'akit olur. Nikâh ise ehemmiyetinden dolayı mün'akit olmaz, şahitlerin bulunmasına bağlıdır. Fuzûl'nin nikâhını fiilen caiz görmek de bunun hilâfınadır. Çünkü orada söz vardır, demiştir." H.

«Birbirine vermekle» ifadesi, fiilen kabul sözünün yanında tekrar sayılır. Bunların ikisi de metinde aşağıda gelecek olan "birbirine vermekle" İfadesinin yanında tekrar sayılırlar. Çünkü arzettiğimiz mehri almak meselesini aynen Bahır'dan nakletmiştir. Musannıf onunla birbirine vermekle ifadesini izah etmiştir. H.

«Orada hazır bulunan kimseye yazı ile...» nikâh mün'akit olmaz. Bir kağıda seni tezevvüç ettim cümlesini yazar, kadın da kabul ettim cümlesini yazarsa, nikâh mün'akit olmaz. Bahır. Daha açık olmak için kadın da kabul ettim derse ilh... demeliydi. Çünkü hiç söz söylemeden iki taraftan gelen yazışma kâfi değildir. Velev ki gaibe olsun.

«Gaibe yazılı ile nikâh caizdir.» Zâhire bakılırsa. buradaki gaipten murad, o mecliste bulunmayandır. Velev ki o beldede hazır bulunsun. T.

"Fetih"te şöyle denilmiştir: «Nikâh sözle mün'akit olduğu gibi, yazı ile de mün'akit olur. Bunun sureti, evlenmek isteyerek kadına mektup yazmaktır. Mektup varınca kadın şahitleri getirerek onlara okur ve, "Kendimi ona tezviç ettim" der. Yahut, "Filân bana mektup yazmış benimle evlenmek istiyor. Şahit olun ben kendimi ona tezviç ettim" der. Ama şahitler huzurunda ben kendimi filana tezviç ettim sözünden başka bir şey söylemezse, nikâh mün'akit olmaz. Çünkü iki tarafın sözlerini işitmek nikâhın sahih olması için şarttır. Mektubu onlara dinletmekle yahut mektupta kendisinden bahsedileni onlara bildirmekle iki tarafın sözlerini işitmiş olurlar. İki taraf bulunmazsa bunun hilâfınadır. Musaffâ sahibi demiştir ki;

Hilâf, mektupta evlenme sözü yazıldığına göredir. Emir lâfzıyla olursa, meselâ kendini bana tezviç et demişse, kadının mektuptakini şahitlere bildirmesi şart değildir. Çünkü vekâlet hükmüyle akdin iki tarafını kadın üstüne alır. Musaffâ sahibi bunu Kâmil'den nakletmiştir. Emir suretinde hilâf olmadığını nakletmiştir ki, bunda musannıfın ve muhakkık ulemanın kavillerine göre şüphe yoktur ilh...» Ama Kâdıhân gibi emir sözünü icap kabul edenlere göre, kadının mektuptakini şahitlere bildirmesi icabeder.

«Şüphe yoktur ilh...» ifadesi hakkında Rahmetî şunları söylemiştir:Bunda münakaşa vardır. Çünkü evvelce geçmişti ki, bu söze tevkil diyen;zımnen tevkil olduğunu söylemiştir. Binaenaleyh tazammun ettiği şeyin şartlarıyla sabit olur ki, bundan murad icaptır. Nitekim yukarıda arzettik. Onun şartlarından biri de şahitlerin işitmesidir. Binaenaleyh burada her iki kavle göre işitmenin şart koşulması gerekir. Meğer ki burada vâcip olmadığına nass vardır; ona müracaat edilir denile!

TEMBİH: Bir koca, mektubu şahitlere mühürlü olarak getirerek;bu benim filan kadına mektubumdur, buna şahit otun dese; Ebû Hânife'nin kavline göre, içinde olanı şahitler bilmedikçe caiz olmaz. Ebû Yusuf'a göre caizdir. Bu hilâfın faydası şurada zâhir olur: Koca akitten sonra bu mektubu inkâr eder de, şahitler onun mektubu olduğuna şehadette bulunurlar fakat içinde ne olduğuna şehadet etmezlerse, İmam-ı Âzam'a göre şahitlik kabul edilmez. Nikâha da hüküm verilmez. Ebu Yusuf'a göre şahitlik kabul edilir ve onunla hüküm verilir. Mektuba gelince: O şahit çağırmadan dahi sahihtir. Şahit çağırmak, kocası inkâr ettiği vakit kadın mektubu isbat edebilsin diyedir. Nitekim Şeyhülislâm'ın Mebsût'undan naklen Fetih'te böyle denilmiştir.

METİN

Muhtar kavle göre ikrarla dahi nikâh mün'akit olmaz. Hulâsa. Erkeğin, "O benim karımdır" demesi ikrardır. Çünkü ikrar, sabit olan bir şeyi meydana çıkarmaktır; inşâ (yani yeniden yapmak) değildir. Bazıları, "Şahitler huzurunda olursa sahihtir. Nitekim kılmak lâfzıyla da sahihtir." demişlerdir. İkrar inşâ sayılmıştır. Esah olan budur. Zahire. Esah kavle göre senin yarını tezevvüç ettim demekle ihtiyaten nikâh mün'akit olmaz. Hâniyye. Bilâkis onu bütününe yahut bütünün ifade edildiği lâfza izafe etmek lâzımdır. En münasip tabiriyle sırt ve karın, bütünü ifade eden sözlerdendir. Zahîre. Ulema boşamada bunun hilâfını tercih etmişlerdir ki, fark göstermeye muhtaçtır.

İZAH

«İkrarla dahi nikâh mün'akit olmaz.» Ulemanın açıkladıkları, "Nikâh birbirini tasdik etmekle sabit olur." sözü buna aykırı değildir. Çünkü burada maksat ikrarın akit sîgalarından olmamasıdır. Ulemanın, birbirlerini tasdik etmekle sabit olur sözünden murad ise, tasdikleşmekle hâkim onu isbat eder ve hüküm verir demektir. Bunu Ebussuud Hânûtî'den nakletmiştir.

«Nitekim kılmak lâfzıyla da sahihtir.» Yani şahitler "Siz bunu nikah kıldınız." der de taraflarda evet cevabını verirlerse, nikâh mün'akit olur. Çünkü kılmak sözüyle nikâh yapılır. Hattâ kadın ben kendimi sana eş kıldım dese kocası, kabul ettiği takdirde nikâh tamam olur. Fetih. Şarihin ibaresindeki teşbihin muktezası, bunun her iki kavle göre sahih olmasıdır. Bu açıktır.

"Zahîre" sahibi diyor ki: «Asıl adlı kitabın sulh bâbında zikredildiğine göre, bir adam kadından önce nikâh iddia eder de, kadın inkârda bulunur ve bunu ikrar etsin diye kadınla yüz dirheme anlaşma yaparsa, ikrar ettiği takdirde kadının bu ikrarı caizdir. Erkeğin parayı vermesi lâzım gelir. Bu ikrar yeni nikâh kıymak mesabesindedir. Çünkü karşılığı vardır. Binaenaleyh bu, şimdi yapılmış bir temlikten ibaret olur. Eğer şahitler huzurunda olursa, nikâh sahihtir. Şahitler huzurunda olmazsa, esah kavle göre sahih değildir.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Fetih sahibi de şunları söylemiştir: «Kâdıhân diyor ki: Verilecek cevap tafsilâtlı olmalıdır. Şöyle ki: Karı-koca, geçmiş bir akdi ikrar ederler de aralarında akit bulunmazsa. bu nikâh olmaz. Erkek bu kadının kocası olduğunu, kadın da bu adamın karısı olduğunu ikrar ederse, nikâh olur ve her ikisinin ikrarı inşâyı (yeni nikahı) tazammun eder. Geçmiş nikâhı ikrarları bunun hilâfınadır. Çünkü yalandır. Bu, Ebû Hanife'nin dediği gibi, bir adamın, karısına, sen benim karım değilsin diyerek bununla boşamayı niyet etmesine benzer ve talâk vâki olur. Sanki bu adam, çünkü seni boşadım demiş gibidir. Ben bu kadını tezevvüç etmemiştim der de bununla talâkı niyet ederse olmaz. Çünkü hâlis yalandır.» Yani şahitler siz bunu nikâh kıldınız demedikleri vakit hak olan bu tafsildir.

"İhtiyaten." Bahır sahibi diyor ki: «Ulema, parçalanmayan bir şeyin bir cüzünü zikretmek bütününü zikretmek gibidir demişlerdir. Meselâ kadının yarısını boşamak, bütününün boş olmasını gerektirir. Mebsût'ta caiz olduğu anlatıldığı yerde şöyle denilmiştir: Meğer ki kadınlar hususunda ihtiyat lâzımdır. Onun için cüzü zikretmek kâfi gelmez. Çünkü haramla helâlı icabeden şey bir kişide toplanır ve haram tarafı tercih olunur denile! Hâniyye'de böyledir.» Hâniyye'de sahih kabul edilen sözü Zahîriyye sahibi dahi sahihlemiştir. İbaresi şudur: «Nikâhı kadının yarısına izafe ederse, bu hususta iki rivayet vardır. Sahih olanına göre caiz değildir.» Sonra ben Zahîriyye'nin başka bir nüshasına müracaat ettim ve gördüm ki öyle imiş. İmdi kim Zahîriyye'de caiz olduğu sahihlenmiştir derse, herhalde onun nüshasından nefy edatı düşmüş olacaktır.

«Bütünün ifade edildiği lâfız...» baş ve boyun gibi sözlerdir. Bahır.

«Boşanmada bunun hilâfını tercih etmişlerdir.» Bahır sahibi diyor ki:«Ulema esah kavle göre talâkı kadının sırtına ve karnına izafe ederse boş olmaz demişlerdir. Köle âzâd etmek de öyledir. Ama nikâhı kadının sırtına ve karnına izafe ederse, Hulvânî'nin beyanına göre ulemamız, imamlarımızın mezhebine en münasip olan onunla nikâhın mün'akit olmasıdırdemişlerdir. Ruknü'l-İslâm ile Serahsî nikâhın mün'akit olmayacağına delâlet eden sözler söylemişlerdir. Zahîre'de de böyle denilmiştir.»

Ben derim ki: Yine Zahîre'nin talâk bahsinde şöyle denilmiştir: «Eğer senin sırtın boştur yahut karnın boştur derse, Serahsî şerhinde, "Esah kavle göre bununla talâk vâki olmaz" demiş ve Asıl'da zikredilen bir meseleyle istidlâl etmiştir. Asıl'ın meselesi şudur: Erkek karısına, senin sırtın bana annemin sırtı gibidir yahut karnın bana annemin karnı gibidir dese, zıhâr yapmış sayılmaz. Hulvânî'nin şerhinde bildirdiğine göre, imamlarımızın mezhebine en muvafık olan, bununla talâkın vâki olmasıdır. Hulvânî diyor ki: Bu, ulemamızın nikâh akdi kadının sırtına veya karnına izafe edilirse, imamlarımızın mezhebine en muvafık olan bununla nikâhın mün'akit olmasıdır sözleri gibidir.»

«Fark göstermeye muhtaçtır.» Nehir'de böyle denilmiştir. Lâkin Zahire'de birinci ve ikinci defa naklettiğimizden biliyorsun ki, nikâhın mün'akit olduğun sahih kabul eden Hulvâni, talâkın vuku bulduğunu da sahih kabul etmiştir. Nikâhın mün'akit olduğunu kabul etmeyen Serahsî talâkın vukuunu da sahih kabul etmemiş; bilâkis vuku bulmadığını sahihlemiştir. Bu izaha göre fark göstermeye hâcet yoktur. Bununla anlaşılıyor ki, Bahır sahibinin söylediği şarihin de tâbi olduğu söz üçüncü bir kavildir ve geçen iki kavilden yapma bir karmadır. Vechi zâhir değildir.

METİN

İcabı mehir koymaya eklerse bu, icabın tamamından olur. Diğeri ondan önce kabul ederse sahih olmaz. Çünkü sözün sonunda evvelini değiştirecek bir şey varsa, evvel sonuna bağlı olur. İcap ve kabulün şartlarından biri de, taraflar orada mevcutsa, meclisin bir olmasıdır. Velev ki muhayyerede olduğu gibi uzun sürsün. İcabın kabule muhalif olmaması da şarttır. Muhalife misâl; nikâhı kabul ettim, mehri kabul etmem demektir.

İZAH

«Diğeri ondan önce kabul ederse ilh...» Fetih'te şöyle denilmektedir:«Meselâ bir kadın bir erkeğe kendimi sana yüz altına tezviç ettim der de, yüz altın sözü ağzından çıkmadan erkek kabul ederse nikâh mün'akit olmaz. Çünkü sözün sonunda başını değiştirecek bir şey varsa, evveli sonuna bağlı olur. Burada da öyledir. Çünkü mücerret tezviç ettim sözü mehr-i misille münakit olur. Onunla birlikte mehr-i müsemmayı söylemek, bunu değiştirip yerine müsemmayı getirir. Binaenaleyh erkeğin bundan önceki sözü bir işe yaramaz.

«Meclisin bir olmasıdır.» (Burada meclisten murad, bulunduğu vaziyettir. Meselâ ayakta durması bir meclis; oturur bulunması bir meclistir. Oturan ayağa kalkarsa, veya ayaktaki yürürse, meclis değişir.) Bahır sahibi diyor ki: «Meclis değişirse nikâh münakit olmaz. Taraflardan biri icabı söyler de, diğeri ayağa kalkar yahut başka bir işle meşgul olursa, icapbâtıl olur. Çünkü icapla kabulün bağlanmalarının şartı, bir zamanda olmalarıdır. Kolaylık olsun diye meclis ikisini biraraya toplamış sayılır. Fevre (hemen ardından yapmaya) gelince: O, nikâhın şartlarından değildir. Her ikisi yürürken veya hayvan üzerinde giderlerken akit yapsalar caiz olmaz. Ama yürüyen gemi üzerinde bulunurlarsa caiz olur.» Yani gemi bir yer hükmündedir.

FER'Î MESELE: Münye'de şöyle denilmiştir: «Bir adam. kızımı sona tezviç ettim der de; isteyen susarak, kaynata (yani kızın babası) ver mehri der, bu sefer o da peki derse bu kabuldür. Ama kabul olmadığını söyleyenler de vardır.» Bu söz bize göre derhal cevap vermenin şart olduğuna dair bir kavil olduğu; fakat bunun tercih edilmediği zannını vermektedir. Fetih sahibi buna şöyle cevap vermiştir: «Bu kavlin menşei şu olabilir: O kimse kızı istemekle vasıflandığına göre, susarak derhal cevap vermeyince, bu onun döndüğünü gösterir. Sonradan yalnız evet demesi bir şey ifade etmez. Yoksa mutlak surette derhal cevap şart olduğundan değildir.»

«Taraflar orada mevcutsa...» sözüyle şarih gaibe mektup yazmaktan ihtiraz etmiştir. Çünkü Bahır'da Muhit'ten naklen şöyle denilmektedir: «Söyleşmekle mektup arasında fark şudur: Söyleşmede başka bir mecliste kabul ettim derse caiz olmaz. Yazışmada bu caizdir. Çünkü söz ağızdan çıkar çıkmaz dağılıp gider ve başka mecliste kabule bitişmez. Mektup ise başka mecliste de mevcuttur. Onu okumak, karşısındakiyle konuşmak gibidir. Böylece icap kabule bitişir. Akit de sahih olur.» Bu sözün muktezası şudur: Başka mecliste mektubu okumak icapla kabulün bir-birine bitişmesi için mutlaka lâzımdır. Şu halde mektupta dahi meclisin bir olması şart demektir. Fark sadece mektubun mevcut olması ve ikinci defa okunabilmesidir. Şarih, "taraflar orada mevcutsa" sözünü terk etse daha iyi olurdu. Nitekim Nehir sahibi öyle yapmıştır. Zâhire bakılırsa, mektup yerine icabı yapmak için gönderilen biri olur da kadın kabul etmezse, sonra gönderilen kişi başka bir mecliste sözünü tekrarlar da kadın kabul ederse akit sahih olmaz. Çünkü o kimsenin elçiliği ilk sözüyle bitmiştir. Yazı bunun hilâfınadır. O bâkîdir. Bunu Rahmetî söylemiştir.

«Nikâhı kabul ettim, mehri kabul etmem demektir.» Yani erkek, seni bin dirheme tezevvüç ettim dediği vakit; kadın, nikâhı kabul ettim ama mehri kabul etmiyorum cevabını verirse sahih olmaz. Velev ki mehir koymak nikâhın sıhhatının şartlarından olmasın. Çünkü dâmat. nikâhı ancak bu söylediği miktarla yapmak istemektedir. Kadının kabulünü sahih bulursak, dâmadın mehr-i misil vermesi gerekir. O da buna razı değil, söylediğini istemektedir. Şu halde ona iltizam etmediği şey lâzım gelecektir. Mehri hiç söylememesi bunun hilâfınadır. Çünkü sustuğuna göre maksadının mehr-i misle razı olduğu anlaşılır. Kadın, "kabul ettim" diyerek başka bir şey söylemezse, nikâh erkeğin söylediği mehirle sahih olur. TamamıFetih'tedir.

METİN

Evet o mecliste kadın kabul ederse, mehirden düşmek ziyade etmek gibi sahih olur. İcap ve kabulün şartlarından bazıları da; akdin muzâf veya muallâk yapılmaması - nitekim gelecektir - ve nikâhlanacak kadının meçhul olmamasıdır. Şakası ciddisi müsavî olan akitlerde icapla kabulün mânâsını bilmek şart değildir. Çünkü niyete muhtaç değildir. Bununla fetva verilir.

İZAH

«Mehirden düşmek sahih olur ilh...» Yani erkek. "seni bin liraya tezevvüç ettim" der; kadın da "beşyüz liraya kabul ettim" cevabını verirse sahih olur. Ve sanki kadın "bin lirayı kabul ettim, ondan beşyüzünü düştüm" demiş gibi olur. Bahır. Erkeğin bunu kabulüne hâcet yoktur. Çünkü bu bir ıskat ve ibrâdır. Ziyade bunun hilâfınadır. .Meselâ kadın "kendimi sana bin liraya tezviç ettim" dediğinde; erkek, "ben ikibin liraya kabul ettim" cevabını verirse. nikâh bin liraya sahih olur. Meğer ki o mecliste kadın ziyadeyi kabul etmiş olsun. Bu takdirde müftabih kavle göre ikibine sahih olur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. İşte gördüğün gibi mehrin indirilmesi kadın tarafından, ziyade edilmesi erkek tarafından olur. Zahîre ve Hulâsa'da dahi böyle denilmiştir.

Nehir sahibi ise şöyle demiştir: «Kadının kendini bin liraya tezviç etmesi. erkeğin ikibine veya beşyüze kabul etmesi bunun hilâfınadır ki sahihtir. Müftâbih kavle göre, ziyadenin kabulü kadının o mecliste kabulüne bağlıdır.» Bu ibarenin zâhirine bakılırsa, kadın bin liraya icap yapmış, erkek beşyüz liraya kabul etmiştir ki, bu müşkildir. Çünkü indirim hak sahibi tarafından yapılır. O da kadındır. Verecekli tarafından yapılmaz. Zâhire bakılırsa, bu mesele kabulün icaba muhalif olduğu yerlerden biridir, caiz olmaz. Düzeltilmelidir. Bunu Rahmetî söylemiştir.

«Muzâf veya muallâk yapılmamasıdır...» Muzâfa misâl, "seni yarın tezevvüç ettim" demesi; muallâka yani mevcut olmayan bir şeye misâl de, "Zeyd gelirse Seni tezevvüç ettim" demesidir. Şarihin, "nitekim gelecektir" sözünden muradı; bunlardan söz edilecektir demektir ki, veli bahsinden az önce gelecektir.

«Kadının meçhul olmamasıdır.» Bir kimse birine, "kızımı sana tezviç ettim" der de iki kızı bulunursa, bu nikâh sahih olmaz. Meğer ki kızlardan biri evli buluna. Bu takdirde söz evli olmayana sarfedilir. Nitekim Bezzâziyye'de bildirilmiştir. İki kızdan birinin damada mahrem olması da bu mânâdadır. Araştırılmalıdır. Rahmetî. Bezzârî'nin "sahih olmaz' sözünü mutbırakması, kızlardan muayyen birine nikâh mukaddimeleri ve dünürlük yapılmış olsa bile nikâhın sahih olmayacağını gösterir. Tâ ki nikâhlanan kız şahitlerce belli olsun. Çünkü bu mutlaka lâzımdır. Rahmetî.

Ben derim ki: Bunun zâhiri şunu gösterir: Kızlardan muayyen birine nikâh mukaddimeleri yapıldı ve şahitlerce de belli olduysa akit sahihtir. Buna fetva verilmiştir. Çünkü maksat bilinmezliği ortadan kaldırmaktır. Bu da akdi yapanlarla şahitler tarafından o kızın bilinmesiyle olur. Velev ki adını açıklamasın. Nasıl ki biri evli olsa, ötekinin ismini açıklamadan nikâh sahihtir. Bunu ileride gelecek şu mesele de te'yid eder: Kadın gaipte olur da kocası vekili olursa, şahitler kadını tanıdıkları ve kocasının onu murad ettiğini bildikleri takdirde. yalnız adını zikretmek kâfidir. Aksi takdirde mutlaka babasının, dedesinin adlarını söylemek lâzım gelir. Şüphesiz, "kızımı tezviç ettim" deyip iki kızı bulunması. vekilin, "Fatımayı tezviç ettim" demesinden daha az müphemdir. Bu meselinin tamamı ileride, "iki hür şahit huzurunda yapılması ilh..." dediği yerde gelecektir.

T E M B İ H : Şarih akdi yaparken erkekle kadını birbirinden ayırmanın şart olduğunu söylemedi. Çünkü burada ihtilâf vardır. Nevâzil'de iki küçük hakkında şöyle denilmiştir: «Birinin babası şu kızımı senin şu oğluna tezviç ettim dese, o da kabul etse; sonra kız oğlan, oğlan da kız çıksa bu caiz olur.» Attâbî ise caiz olmadığını söylemiştir. Bahır. Remlî ekseri ulemanın birinci kavli tercih ettiklerini söylemiştir.

Ben derim ki: Bundan, tezviç ettim ve tezevvüç ettim sözlerinin her iki taraftan söylenebileceği anlaşılır. Münye'den naklen Fetih sahibi bunu açıklamıştır. Bahır'da da öyledir.

«Şart değildir ilh...» Yani tezviç et ve nikâh sözleriyle yapılan akitlerde mânâyı bilmek şart değildir. Kinaye sözlerle yapılan bunun hilâfınadır. Çünkü ileride göreceğiz ki, kinayede mutlaka niyet veya karine ve şahitlerin anlamış olması lâzımdır. Lâkin Dürer'de kaydedildiğine göre, şahitler bu sözle nikâh kıyıldığını bilirlerse, mânâsını bilmeleri şart değildir. Yani o sözün hakiki mânâsını anlamasalar dahi nikâh sahihtir.

Fetih sahibi diyor ki: «Kadına Arapça "zevveçtü nefsi" demesi öğretilse de mânâsını bilmese; dâmat kabul etse, şahitler bilsin bilmesin nikâh sahih olur. Bu talâk gibidir. Bazıları hayır, satış gibidir demişlerdir.» Hulâsa'da böyle denilmiştir. Erkeğe tâlim edilse de mânâsını bilmese hüküm Yine budur. Bunlar bir sürü meselelerdir. Talâk. köle âzâdı, köleyi müdebber yapmak, nikâh ve hul' bunlardandır. İlk üçünün hükmü vâki olur. Bunu İmam Muhammed Asıl namındaki kitabının âzâd bahsinde ve tedbir bâbında zikretmiştir. Cevap mâlûm olunca Kâdıhân diyor ki: «Nikâhın da öyle olması lâzımdır. Çünkü sözün mânâsını bilmek ancak kasıt için muteberdir. Şakası ciddisi müsavî olan yerde bilmek şart değildir. Satış ve benzeri bunun hilâfınadır. Hul'da ise kadına. "sana mehrim ve iddetimin nafakası ile kendimi hul' ettim" sözü telkin edilir de mânâsını bilmediği halde bunu söylerse; keza bununla hul' olduğunu dahi bilmezse ulema bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Bazıları caiz olmayacağınısöylemişlerdir ki, sahih olan da budur. Talâkın vâki olması gerekir. Ama mehir ve nafaka sâkıt olmaz. Keza kadına kocasını ibra etmesi, borçlunun alacaklıya ibra sözünü telkinde bulunması da böyledir. İbra vâki olmaz.»

Ben derim ki: Şahitlerin anlaması şart olmadığında sahih kabul edilen kavil muhteliftir. Nitekim beyanı gelecektir.

«Bununla fetva verilir.» Bezzâziyye sahibi bunu acık söylemiştir. Bahır'da beyan edildiğine göre Tecnîs'in ifadesinden anlaşılan da bunu tercih etmiş olmasıdır.

Ben derim ki: Yukarıda geçen Fetih sahibinin sözü de bunu iktiza eder. Mültekâ'nın metninde Dürer ve Vikâye'de kesin olarak bu kabul edilmiştir. Şarih Mültekâ şerhinde bu hususta sahih kabul edilen kavlin muhtelif olduğunu söylemiştir.

METİN

Nikâh akdi ancak tezviç ve nikâh sözleriyle sahih olur. Çünkü bunlar sarih sözlerdir. Bunlardan geri kalan sözler kinayedir. Kinaye halen, bir aynı kâmilen temlik için vazedilen sözdür. Ortaklıkta caiz değildir. Halen kaydıyla mukayyet olmayan vasiyet tariften hariçtir.

İZAH

«Ancak tezviç ve nikâh sözleriyle sahih olur.» Bilmiş ol ki, sarih (açık) sözle nikâh hilâfsız mün'akit olur. Kinaye dört kısımdır. (Kinaye; hem talâka, hem başka bir mânâya ihtimali olan sözdür.) Bir kısmı ile bize göre hilâfsız nikâh münakit olur. Hilâf, mezhebimizden olmayanlar arasındadır. İkinci bir kısım hakkında bize göre hilâf vardır. Sahih olan kavil, onunla nikâhın münakit olmasıdır. Üçüncü kısımda hilâf vardır. Sahih kavil caiz olmamasıdır. Dördüncü kısım, münakit olmadığı hususunda hilâf bulunmayan sözdür.

Birinci kısım; nikâh ve tezviç sözleri müstesna, hîbe, sadaka, temlik ve kılmak gibi sözlerle yapılan akittir. Kızımı bin liraya sana tahsis kıldım gibi.

İkincisi; nefsimi yahut kızımı sana şu kadara sattım yahut seni şu kadara satın aldım sözüne karşılık kadının evet demesi. selem, sarf, karz ve sulh gibi sözlerdir.

Üçüncüsü; icare ve vasiyet gibi sözler.

Dördüncüsü de; mübah kılmak, haram etmek, emanet ve rehin vermek, temettu, ikâle ve hul' gibi sözlerdir. Bunu Fetih sahibi söylemiştir.

«Bunlardan geri kalanları kinayedir ilh...» Bu terkip, metni medlûlünden çıkarmaktadır. Metnin medlûlü bu sözlerle caiz olduğunu açıklamaktır. Buna itiraz edilmiş; "Nikâhta şahitlik şart kılındığı halde kinaye sözle akit nasıl sahih olur. Kinayede mutlaka niyet lâzımdır. Şahitler niyeti bilmezler." denilmiştir. Zeylâî diyor ki: «Mehir zikredilince niyet şart değildir deriz.» Serahsî mutlak surette niyetin şart olmadığını söylemiştir. Çünkü iltibas (karışmak) yoktur. Bir de bizim sözümüz iki tarafın bu sözü açık söylediklerine ve ihtimal kalmadığınagöredir. Muhakkık İbn-i Humam'ın bu hususta uzun bir incelemesi vardır. Yakında gelecektir.

«Kinaye ilh...» Bahır sahibi bu tarife itiraz ederek; «Bu lâfızlardan başkasıyla dahi nikâh münakit olur. Meselâ, "benim karım ol"; kadının. "kendimi sana gelin ettim" demesi; bâin talâkla boşadığı karısına, "sana şu kadar mehirle döndüm"; karısının da, "kendimi sana iade ettim" demesi bu kabildendir. "Sen benim oldun, ben senin oldum; hakkım senin bud'unun menfaatlerinde sabittir." gibi sözler de böyledir.» demiştir. Bir takım sözler daha saymış ve bunların hepsinde kabul ile nikâhın münakit olduğunu söylemiştir. Sonra kendisi cevap vererek şöyle demiştir: «Akitlerde itibar mânâlaradır. Nikâhta bile öyledir. Nitekim ulema bunu acık söylemişlerdir. Bu sözler nikâh mânâsını ifade etmektedir.» Hâsılı bu sözler nikâhta dahildirler. Çünkü murad. ya lâfzı yahut mânâsını ifade eden başka kelimedir.

«Bir aynı kâmilen temlik için ilh...» ifadesiyle. rehin ve emanet gibi hiç temlik ifade etmeyen şeyler ve icare ödünç gibi menfaatı temlike yarayanlar hariç kalmıştır. Nitekim gelecektir. Kâmilen tabirinin mefhumunu şarih, "Ortaklıkla caiz değildir." diyerek açıklamıştır. Gâyetü'l-Beyan sahibi diyor ki: «Keza şirket lâfzıyla da münakit olmaz. Çünkü bu söz, tamamını değil bir kısmını temlik ifade eder. Onun içindir ki, sana cariyemin yarısını tezviç ettim demekle nikâh sahih olmaz.»

«Halen kaydıyla mukayyet olmayan ilh...» Mutlak veya öldükten sonraya izafe edilen vasiyet tariften hariçtir. Fakat hal kaydıyla yapılan böyle değildir. Meselâ, sana kızımı halen bin dirheme vasiyet ettim derse caizdir. Nitekim bunu Fethu'l-Kadir sahibi tahkik etmiş; Nehir sahibi de ona tâbi olarak, "Bunu birçok kimseler kabul etmiştir." demiştir. Bahır sahibi onlara muhalefet ederek, "Mutemet olan, şarihlerin mutlak söyledikleri gibi caiz olmamaktır. Çünkü vasiyet temlikten mecazdır. Onunla akit caiz olursa, nikâhtan mecaz olur. Halbuki mecazı yoktur. Halbuki mecazın mecazı yoktur. Nitekim İnâye'nin satışlar bahsinde beyan edilmiştir." demiştir.

Remlî'nin Makdisî'den rivayet ettiğine göre, mecazın mecazı yoktur sözü kabul edilemez. Esasü'l-Belâga'yı okuyan bunu bilir. Yani belâgat ulemasının, "Zeyd'in mişferini gördüm." cümlesinde söyledikleri gibi, burada iki mertebe mecaz vardır. (Mişver, devenin dudağı demektir. Sonra ondan mutlak mânâda dudak kasdedilmiş, sonra Zeyd'in dudağına mişver denilmiştir.) "Allah o beldeye açlık ve korku elbisesini tattırdı." âyet-i kerîmesinde dahi iki mertebe mecaz vardır. (O yerler halkının başına gelen belâlar, tatmak karinesiyle acı bir şeye benzetilmiş; sonra insanlara şâmil olmasına bakarak giyilen elbiseye benzetilmiş, elbise lâfzıyla teşbihe işaret buyrulmuştur.)

Ben derim ki: Lâkin musannıfın da başkaları gibi, "Kinaye halen bir aynı kâmilen temlik için vazedilen sözdür." ifadesi vasiyete şâmil değildir. Çünkü vasiyet ölümden sonra aynıtemlike mevzuudur. Halen aynı temlik mânâsında kullanılırsa, mecaz olur. Binaenaleyh onunla nikâh sahih olmaz. Çünkü o halen temlik için vazedilmiş bir söz değildir. Yoksa mecazdır diye sahih olmaz demek değildir. Meğer ki şöyle cevap verile:

«Ulemanın vazedilen tabirinden muradları, kullanılan mânâsınadır. Binaenaleyh hem hakikate hem mecaza şâmildir. Bu da mecazın vaz'-ı nev'i ile mevzu olması esasına mebnidir.» Nitekim bunu Tahrir şarihi beşinci faslın başında izah etmiştir.

METİN

Hîbe, temlik, sadaka, atiyye, ödünç, selem, kiralamak, sulh, sarf gibi sözlerle ve niyet veya karine ve şahitlerin maksut olan anlamaları şartıyla milk-i rakabe ifade eden her sözle olur.

İZAH

«Hîbe gibi...» Yani hîbe nikâh vechiyle olursa, onunla akit yapılabilir. Malumun olsun ki, nikâhlanan kadın, ya cariye yahut hürredir. Erkek hîbeyi cariyeye izafe ederek, "Şu cariyemi sana hîbe ettim" derse, şahit getirmek, mehri muaccel ve mehr-i müeccel gibi şeyler zikretmek suretiyle hal nikâha delâlet ettiği takdirde, bu söz nikâha yorumlanır. Hal nikâha delâlet etmezse, kendisi nikâha niyet ettiği hîbe edilen şahıs da onu tasdikte bulunduğu takdirde, niyet karinesiyle yine nikâh mânâsına yorumlanır. Niyet etmezse, milk-i rakabe (satın almak) manasına yorumlanır. Bu söz hür kadına izafe edilirse, bu niyet olmaksızın nikâh münakit olur. Çünkü mahallin hakiki mânâyı (hür kadına mâlik olmayı) kabul etmemesi, mecaz mânâsına yorumlamayı icabeder. Karine budur. Mecaz kasdetmediğine karine bulunursa, nikâh münakit olmaz. Bir kimse bir kadından zina etmesini ister de kadın, "nefsimi sana hîbe ettim" der, erkek de, "kabul ettim" cevabını verirse nikâh olmaz. Bu, kızın babasının, "kızımı sana hizmet etsin diye hîbe ettim" demesine, onun da kabulüne benzer. Ancak bununla nikâhı kasdederse caiz olur. Bahır'da böyle denilmiştir. T.

«Ödünç ilh...» Nehir sahibi diyor ki: «Sarf, ödünç, sulh ve rehin kelimeleri hakkında iki kavil vardır. Sarf kelimesiyle münakit olmasını tercih gerekir. Bu, külliyet, cüz'iyyet alâkasıyla amel etmek olur. Çünkü sarf kısmen milk-i aynı ifade eder. Bununla Sayrafiyye sahibinin, "Ödünç kelimesiyle nikâhın münakit olması sahihtir." sözü tercih edilir. Velev ki Keşif ve diğer kitaplarda münakit olmadığı tercih edilmiş olsun. Serahsî sulh ve atiyye sözleriyle nikâhın münakit olduğunu kesin söylemiştir. Etkânî başkasını hikâye etmemiştir.» Rehin hakkında ileride söz gelecektir. Lâkin, "Etkânî başkasını hikâye etmemiştir." ifadesi kalem hatasıdır. Çünkü Etkânî'nin Gâyetü'l-Beyan'da zikrettiği şudur: «Sulh kelimesiyle nikâh münakit olmaz.» Bahır sahibi de bunu ondan böylece nakletmiş; Fetih sahibi ise bu sözü Ecnas'a nisbet ile arkasından Serahsî'nin sözünü nakletmiştir.

Ben derim ki: Tafsilât vermek ve, Şayet kadın sulha bedel sayılırsa sahih olur diye arabulmak gerekir. Meselâ kızın babası, borçlusuna, seninle şu kızımda olan alacağın bin dirhem namına sulh oldum diyerek ara bulur. Eğer kadın kendi namına sulh yapılmış sayılırsa; meselâ, "seninle şu kızım namına bin dirheme sulh oldum" derse sahih olmaz. Gâyetü'l-Beyan'ın sözü buna yorumlanır. Şu delille ki: Onu, "Çünkü sulh, indirim ve hakkı ıskâttır." demiştir. Şüphesiz ki ıskât ancak kendisi namına sulh yapılan kimseye nisbetledir. Maksat kadının milk-i müt'asıdır. (Ondan istifade hakkıdır.) Yoksa ıskâtı değildir. Onun için de sahih değildir.

Sulh bedeline gelince: Maksat ona da mâlik olmaktır. Binaenaleyh onunla milk-i müt'a sahih olur. Şu da var ki, ben atıyye kelimesinde hilâftan bahseden görmedim. Meselâ bir babanın kızı için. "Bu sana şu kadara atıyye olsun." demesi ile nikâh münakit olur. Çünkü bu söz hîbe mesabesindedir. Hayriyye'de bununla fetva verilmiştir. Bedevîlerle köylüler arasında şayi olduğu vecihle, "Sana kızımı şu kadara atiyye verdim." demekle akit sahih olur. Nitekim Fetih'ten naklen arzetmiştik. Çok defalar görülür ki kız istemeye gelen kimse. "Senden kızını kendim için istemeye geldim." der; kızın babası da, "O senin mutfağının cariyesidir." cevabını verir. Bununla va'd değil de akdi kasdederse sahih olması gerekir. Bunu, yukarıda Bahırdan naklen arzettiğimiz, "Onu sana hizmet etsin diye hibe ettim" sözünden alarak söyleriz. Zahîre'nin şu sözü de bunu te'yid eder:

«Şu kızımı bin dirheme senin kıldım derse sahih olur. Çünkü nikâhın mânâsını ifade etmiştir. Akitlerde itibar lâfızlara değil mânâlaradır.»

«Selem ve kiralamak.» Bu selemde kadın sermaye sayıldığı yahut ücret hesap edildiği zamandır. Bu takdirde bilittifak nikâh münakit olur. Ama selem karşılığı sayılırsa, bazılarına göre nikâh münakit olmaz. Çünkü hayvanda selem caiz değildir. Bazıları caiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ona bitişik olarak teslim alma ameliyesi yapılırsa, fâsit olarak milk-i rakabeyi ifade eder. Hakikisi fâsit olan her şeyin mecazisi fâsit olmaz. Fetih sahibi bunu tercih etmiştir. Metinlerde yazılanların muktezası budur. Kadın kendisi ücret sayılmaz da meselâ, "Kızımı sana şu kadara kiraladım." derse, sahih kavle göre nikâh münakit olmaz. Çünkü ücret milk-i aynı ifade etmez. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Milk-i rakabe ifade eden her sözle olur.» Kılmak, satmak, satın almak sözleri gibi ki. bunlarla nikâh münakit olur. Nitekim yukarıda geçmişti.

«Niyet veya karine şartiyle ilh...» Bu söz, Fethu'l-Kadir sahibinin evvelce Zeylâî'den naklettiğimiz ifadeyi red için yaptığı tahkîktir. Zeylâî mehir konuşulurken niyeti şart koşmamıştı. Bu söz Serahsî'ye reddiyedir. Çünkü O, niyeti mutlak surette şart koşmamıştı. Bu reddin hâsılı şudur:Muhtar kavle göre şahitlerin iki tarafın muradını anlamaları mutlaka lâzımdır. Çünkü dinleyen kimsenin, konuşanın o sözden onun taşımadığı bir mânâyıkasdettiğine hüküm vermesi için mutlaka bir karine lâzımdır. Karine yoksa mutlaka şahitlere muradını bildirmesi lâzımdır. Onun için Dirâye'de, «Caiz görenlerce icare sözüyle nikâhın münakit olduğu anlatılırken, "kızımı kiraladım" der de, bununla nikâhı niyet eder ve şahitlere bildirirse olur.» denilmiştir. "Kızımı sana sattım" demesi bunun hilâfınadır. Çünkü mahallin satışı kabul etmemesi sözü mecaz mânâsına yorumlamayı icabeder. Bu bir karine olup şahitler onunla yetinirler. Hattâ akdi yapılan kadın cariye olursa, nikâha delâlet edecek şahit getirmek mehr-i müeccel veya mehr-i muaccel zikretmek gibi ziyade karine bulunması mutlaka tâzımdır. Aksi takdirde sözü söyleyen niyet eder de kendisine hîbe edilen tasdikte bulunursa sahihtir. Niyet etmezse milk-i rakabe mânâsına yorumlanır. Nitekim Bedâyi'de bildirilmiştir. Zâhire bakılırsa, niyetle beraber mutlaka şahitlere bildirmek lâzımdır. Şemsü'l- Einme bu tahkike dönmüş ve; "Çünkü sözümüz iki tarafın açık söyledikleri hale mahsustur. Velev ki ihtimal kalmasın." demiştir. Fetih'deki ibarenin hâsılı budur. Hulâsası da şudur: Nikâhın kinaye sözlerinde niyetle beraber bir karine veya icabı kabul edenin tasdiki, şahitlerin muradı anlaması ve kendilerine anlatılması lâzımdır.

 

 

 

Nikâhın Musahhaf Sözlerle Akdi

METİN

İcare, icaze, iare vasiyet, rehin, vedia ve benzeri milk ifade etmeyen sözlerle nikâh münakit olmaz. Lâkin şüphe sabit olur. Onun için had vurulmaz. Kadına mehr-i müsemmanın ve mehr-i mislin en azı verilir. Keza nikâh akdine yaramayan her lâfızla şüphe sabit olur. Bellenmelidir. Tezevvüç yerine tecevvüz gibi musahhaf sözlerle de nikâh münakit olmaz. Çünkü böyle bir söz sahih maksatla değil, bozmak ve değiştirmek maksadıyla söylenmiştir. Binaenaleyh hakikat olamaz, alâka bulunmadığı için mecaz da olamaz. Bir yanılmadan ibaret kalır ki, ona aslâ itibar edilmez. Telvih.

İZAH

"İcare" sözüyle, esah kavle göre nikâh caiz olmaz. Meselâ sana kendimi şu kadara icare ettim demlemez. Fakat isticar sözü bunun hilâfınadır. Kadın bedel yapılmak suretiyle onunla nikâh caiz olur ve senin evini kendi nefsimle isticar ettim yahut nikâh kasdıyla evini kızımla isticar ettim denilebilir. Nitekim az yukarıda beyan etmiştik. Musannıf orada isticar tabirini kullanmış; burada ise aralarındaki farka işaret için icare demiştir. Binaenaleyh tekrar yoktur.

"Vasiyet" kelimesi hâl ile kayıtlı değilse, nikâh akdinde kullanılamaz. Nitekim geçmişti.

"Rehin" kelimesinde ulemanın ihtilâfı vardır. Nitekim Binaye'de bildirilmiştir. Valvalciyye'de buradaki gibi sahih olmadığı tercih edilmiştir. Galiba Kemâl b. Hümam vechi zâhir olmadığı için son sözü itibara almamış ve rehni hilâfsız nikâh akdine yaramayan kelimelerden saymıştır. Çünkü rehin aslâ milk ifade etmez.

«Ve benzeri...» mübah kılmak, helâl kılmak, temettu, ikâle ve hul' gibi kelimelerle de nikâh münakit olmaz. Nitekim Fetih'ten naklen bildirmiştik. Lâkin Nehir'de bildirildiğine göre, son kelime kadın hul' bedeli yapılmamak kaydıyla kayıtlanmak gerekir. Eğer kayıtlanırsa; meselâ ecnebi bir adam, "Karını benim şu kızımla hul' et." derse, icare meselesine kıyas ederek bazıları caiz olduğunu söylemişlerdir.

«Keza nikâh akdine yaramayan her lâfızla şüphe sabit olur.» Bu cümle bazı nüshalardan düşmüştür. En iyisi de odur. Onun için Halebî, "Lâkin şüphe sabit olur." cümlesinden sonra bunun tekrar olduğunu söylemiş; "Şüphesiz ki nikâh akdine yaramayan her sözle ifadesi, bu bâbta hiç tesiri olmayan her söze şâmildir. Meselâ kadına; sen benim dostumsun der de kadın evet cevabını verirse, bu konuşma ile de nikâh münakit olmaz denilebilir. Halbuki bununla şüphe sabit olmaz. İlk ibare bunun hilâfınadır. Çünkü o, metinde zikredilenleri beyan için söylenmiştir. Binaenaleyh milk ifade edip de nikâh akdine yaramayan sözlere mahsus olur." demiştir.

«Musahhaf sözlerle» akit caiz olmaz. Musahhaf, değiştirilmiş demektir. Tashif'ten alınmıştır ki; maksut olan mânâsı, değişecek derecede bir kelimeyi değiştirmek demektir. NitekimMisbah'ta böyle denilmiştir. Muğrib'de ise, "Tashif; bir kelimeyi. yazan kimsenin istemediği şekilde okumak yahut ulemanın ıstılahına uymayan şekilde okumaktır." denilmiştir.

«Sahih maksatla değil ilh...» ifadesiyle şarih ecnebi dille nikâhın münakit olmasına işaret etmiştir. Çünkü ecnebi dille söyleyen kimse, onu sahih maksatla söylemiştir. Tezviç yerine teçviz diyen kimse ise sahih bir maksatla değil, kelimeyi bozmak maksadıyla söylemiştir. Binaenaleyh ne olur, ne de mecaz. Bu satırlar kısaltılarak Minah'tan alınmıştır.

«Telvih...» Şarihin muradı bu meseleyi Telvih'e nisbet etmek değildir. O, sadece ta'lîlin zımmındakini Ona nisbet etmiştir. Çünkü bu mesele Telvih'te ve diğer eski kitaplarda zikredilmemiştir. Onu yalnız musannıf metninde zikretmiş ve Minah şerhinde umumiyetle şehirlerde bu meselenin sorulduğunu bildirmiştir. Kendisi bu hususta bir risale yazmış; orada, bu sözle nikâhın münakit olamayacağına itimat etmiştir. Çünkü bu söz halen bir aynı temlik için konulmamıştır. Nikâh ve tezviç sözü değildir. Onunla nikâh sözleri arasında mecaz sahih olacak bir alâka yoktur. Bundan dolayı ulema, ihlâl, icare ve vasiyet gibi sözlerle nikâhın münakit olmayacağını açıklamışlardır. Çünkü bunlarda istiâre sahih değildir. Bunu ecnebi dile kıyas etmek de doğru değildir. Çünkü sahih bir maksat yoktur. Nitekim yukarıda geçti.

Bundan sonra Minah şerhinde buna şahit olarak muhakkık Sa'd Tatâzânî'nin Telvih'te hakikat ve mecaz bahsinde söylediklerini zikretmiştir ki şunlardır: «Lisan kaidesine uygun olarak sahih şekilde kullanılan bir söz ya hakikat olur, ya mecaz.

Çünkü konulduğu mânâda kullanılırsa hakikattır; başka mânâda kullanılırsa bakılır: O mânâ ile hakiki mânâ arasında bir alâka varsa mecazdır; yoksa mürteceldir. Bu da hakikatın kısımlarından biridir. Çünkü alâka bulunmaksızın bir kelimeyi sahih olarak başka mânâda kullanmak, yeni lügat koymaktır. Artık o söz konulduğu mânâda kullanılmış olur ve hakikattır. Kullanmayı sahih kaydıyla kayıtlamamız, yanlış söylemekten ihtiraz içindir. Meselâ yeni bir kelime icadına kasıt olmaksızın 'gök' diyeceği yerde 'yer' demek yanılmaktır.»

METİN

Evet bir kavim bu yanlış şekli söylemeye ittifak eder ve kasten yanlış söylenirse, o, yeni bir kelime uydurmak olur. Artık onunla nikâh caizdir. Buna Ebussuud fetva vermiştir.

Talâka gelince: Musahhaf sözlerle kazaen talâk vâki olur. Nitekim Eşbâh'ın başında beyan edilmiştir.

İZAH

«Evet ilh...» Bunu musannıf dahi söylemiştir. Telvih'in zikri geçen ibaresinden sonra şöyle demiştir: «Evet, bir kavim bu yanlış kelimeyi söylemeye ittifak etseler; öyle ki bununla kadından faydalanmanın helâl olmasını anlatmak isteseler, kelime kendi kasıt ve ihtiyarlarıylaağızlarından çıksa, bununla nikâh münakit olur demenin zâhir bir vechi vardır. Çünkü bu halde o kelime o kavim tarafından yeni konulmuş bîr lügat olur. Bu yanlış kelimeyi söyleyen, o kavmin arasında bununla nikâh akdedileceğine Rumeli beldeleri müftüsü Şeyhülislâm Ebussûud Efendi fetva vermiştir. Ama yeni bir mânâya tahsisini kasdetmeksizin bazı koyu cahillerin yaptığı gibi söyleyivermenin hiçbir itibari yoktur. Telvih sahibinin beyanına göre, bir sözü konulduğu mânâda yahut başkasında kullanmak demek, ona delâlet etmesini istemektir. Binaenaleyh mücerret söylemek sahih kullanmak değildir. Yeni kelime icadı da olamaz.»

Musannıfın sözünün hulâsası şudur: Eğer bir kavim nikâhta yeni bir icat maksadıyla tecviz kelimesini kullanırlarsa, bu kelime mürtecel hakikatlar gibi bir hakikatı örfiyye olur ve nikâhta kullanılan ecnebi sözlere benzer. Kasdedilen mânâya delâleti istenildiği için onunla akit sahihtir. Aksi takdirde bu sözü zikretmek hakikat olamaz. Çünkü mânâya tahsis edilmemiştir: mecaz da olamaz. Çünkü alâka yoktur. Binaenaleyh o kelime yanlıştır. Musannıfın üstadı İbn-i Nüceym'e uyarak söylediği gibi yanlış olur. Lâkin Hayreddin-i Remlî Fetevâ-i Hayriyye adlı kitabında bunun hilâfına fetva vermiş; musannıfın istişhad ettiği şeylerde kendisiyle münakaşa etmiştir. Musannıfın Minah üzerine yazdığı hâşiyede dahi onunla münakaşa ederek; "Alâkasızlık üzerine tertip edilen hakikatla mecaz bahsinin bir dahl-u tesiri yoktur." sözünü eleştirmiş; "Musannıf bunun tashif olduğunu ikrar etmişken, alâka bulunmazlık nasıl izah edilebilir? Bilâkis biz bunun harf yerine harf değiştirmek suretiyle yapılmış bir tashif olduğunu kabul ederiz. Bu söz, bilen bir kimsenin ağzından çıkarsa, onunla nikâh münakit olmaz. Zeyn b. Nüceym'in ve çağdaşlarının fetvasına mahâl olan da budur ve delil yerinde kullanılmıştır." demiştir. H.

Bu meselede ulemadan hassaten nakil yoktur. Binaenaleyh yeni fetva hadisesi olmuştur. Şâfiîlerin açıkladığına göre, avamdan birinin 'z' harfini 'cim'e değiştirmesi veya bunun aksini yapması zarar etmez. Halbuki Şâfiîler nikâhta çok şiddet göstermiş; onu nikâh ve tezviç lâfızlarından başkasıyla caiz görmemişlerdir. Fetva sormaya göredir. Müftüye, "Teçviz sözüyle nikâh kıyılır mı?" diye sorulursa, "Hayır!" cevabını verir. Çünkü tashiften bahsedilmemiştir. Tashif yapılmaması asıldır. Ama bir cahilin istiareyi bilmediği için onu kasdetmeksizin 'cim'i "z'den evvel söylemesi (yani tezviç diyeceği yerde teçviz demesi) sorulur da, bununla kadından istifadenin helâl olduğunu bildiren şer'î sözü kasdettiği söylenirse, o işin söylenildiği gibi olduğuna gönlü yattığı takdirde Şâfiîlere muvafakat etmesi gerekir. Bu hata üzerinde Şâfiîlerle sözleri birbirine uyduğunda ise, evleviyetle onlara muvafakat eder. Nitekim Ebussuud Efendi bunu kesin olarak söylemiştir.

Ulema bazı yerlerde yanlış söylenen söze itibar edilmeyeceğini açık söylemişler; musahhafsözlerle talâk olur" demişlerdir. Halbuki nikâh ile talâkın her biri ciddisi de ciddi, şakası da ciddi olmakta müşterektirler. Böyle iken talâkın vâki olduğuna fetva vermişler; bunun bir tâ'lik olduğunu şart bulundu mu talâkın da vâki olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu söz, "Şunu yaparsan sen şöylesin" demek gibidir. "Bana talâk lâzım gelir, ben bu işi yapmam." sözüyle boşamak da bunun gibidir. Halbuki bu söz lügaten ve şer'an açık bir yanlıştır. Çünkü rüknü yoktur.

Erkek talâka mahâl değildir. Ebussuud Efendinin sözü, yani, "Bu talâk sarih de değil, kinaye de değildir." demesi, mücerret o söze bakaraktır. Yaygın olan kullanılışına bakarak değildir. Zira onun memleketinde böyle bir şey kullanılmamaktadır. Bu büyük hatayı itibara almazsak, sadedinde bulunduğumuz hatayı da itibara almamamız lâzım gelir. Halbuki bu hata yaygın bir şekilde kullanılmakta; köylülerin ve kasabalıların dillerinde destan olmaktadır. Öyle ki bunlardan birine tezviç kelimesini söylettirecek olsanız zor söyler. Şüphesiz ki onlar, bir istiareye işaret etmemektedirler ki, alâka yok diye itiraz edelim. Bilâkis bu onların arasında yapılmış bir tashif olup, dillerinde yaygın hale gelmiştir. Ulemadan bazıları, mahraçları yakın olmasa bile, bazı harflerin değiştirilmesiyle namazın bozulmayacağını hoş görmüşlerdir. Çünkü bu husustaki belva umumidir. Sadedinde bulunduğumuz meselede nice umumi olmasın! Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«Musahhaf sözlerle kazaen talâk vâki olur.» Talâk kelimesinin musahhaf şekilleri; telâk, talek, talağ ve telağdır. Bahır sahibi diyor ki: «Bunlarla kazaen talâk vâki olur ve aksini söyleyen koca tasdik edilmez. Meğer ki konuşmazdan önce şahit getirerek, "Karım benden talâk istiyor, ben de boşamıyorum da şöyle diyorum." demiş olsun. Bu hususta bilenle bilmeyen arasında fark yoktur. Fetva buna göredir. Sonra nikâhla talâk arasında acık olarak anlaşılan bir fark yoktur.» Hayreddin-i Remlî bu hususta evvelce Kadıhân'dan naklettiğimiz şu sözle istidlâl etmiştir: «Nikâhta mânâsını bilmenin şart olmaması hususunda boşamak ve köle âzâdı gibi olmak gerekir. Çünkü sözün mânâsını bilmek ancak kasıt için muteberdir. Ciddisi şakası müsavî olan yerde şart değildir.» Remlî demiştir ki: «Talâkın tashifle (kelimeyi yanlış söylemekle) vâki olduğunu anlayınca, böyle bir kelimeyle yapılan nikâhın da geçerli olması gerekir.»

Ben derim ki: Gerçi, "Talâkın vâki olması fercler hakkında ihtiyat göstermek içindir." diye cevap verilmişse de, bu cevap ilzamda müşterektir. Şu da var ki; evlilik tahakkuk ettikten sonra sırf yanlış veya mühmel (yani mânâsız) bir sözü söylemekle nikâhla talâk arasında fark yapmak ihtiyat değildir. Bilâkis ihtiyat, nikâhı gideren söz tahakkuk edinceye kadar nikâhın devamıdır. Ulema bu yanlış sözden kastı nazar-ı itibara almasalar, onunla talâk vâki olduğunu söylemezlerdi. Çünkü hakikaten ve mecâzdan hariç olan yanlış sözün bir mânâsıyoktur. Binaenaleyh anlaşılıyor ki, murad olan hakiki mânâyı itibara almışlar. sözün değişik söylenmesine itibar etmemişlerdir. Hattâ, "Bununla kazaen talâk vâki olur." sözleri talâkın vâki olduğuna hüküm verileceğini ifade eder. Velev kî, "Ben bununla talâkı kasdetmedim." demiş olsun. Çünkü bu sözü sarih sözlerden saymışlardır. Onun için şahit çağırırsa, tasdik edileceği kaydı konmuştur. Şu halde avamdan biri nikâhı kasdederek tezviç ettim diyeceği yerde tecviz ettim derse, evleviyetle akit caiz olur. Evvelce Zahîre'den naklettiğimiz şu söz de buna delâlet eder: «Bir adam şu kızımı bin dirheme senin için tahsis kıldım derse sahih olur. Çünkü nikâhın mânâsını ifade etmiştir. Akitlerde itibar mânâlaradır, sözlere değildir.»

Bu ta'lîl gösteriyor ki; nikâh mânâsını ifade eden her söze nikâh hükmü verilir. Ancak nikâh veya tezviç sözleriyle yahut halen bir aynı temlike delâlet eden bir söze olmalıdır. Şüphesiz ki teçviz ettim yahut tezviç ettim gibi bir sözden, nikâhı akdedenler ve şahitler bir şey anlamazlar. Şu kadar var ki, örf-ü ödete göre bu bir evlendirmeden ibarettir. Bundan yalnız evlendirme mânâsı kasdolunur. Ulemanın açıkladıklarına göre, akit, yemin ve vakıf yapan herkesin sözü kendi örf ve âdetine göre yorumlanır. Yukarıda geçtiği vecihle, yanlış sözlerle bilen bir kimseden bile talâk vâki olur ve bu sözler âdet dahi olmazsa, avam takımının âdet olan yanlış sözleriyle evleviyetle nikâh sahih olur. Allahu a'lem.

METİN

Teati ile (yani sözsüz olarak birbirini alıp vermekle) nikâh münakit olmaz. Bu, ferclere ihtiram içindir. Akdi yapanların birbirinin sözlerini işitmesi şarttır. Tâ ki rızaları tahakkuk etsin. İki şahidin bulunması da şarttır.

İZAH

«Bu, ferclere ihtiram içindir.» Yani, bu, ferc meselesinin ehemmiyetinden ve onların şiddetle haram kılınmasındandır. Onun için bunlar üzerinde yapılacak akit ancak sarih veya kinaye sözle sahih olur.

«Birbirinin sözlerini» velev hükmen olsun işitmesi şarttır. Başka yerde olan bir kadına mektup yazmak, hükmen işitmek yerine geçer. Çünkü o mektubu okumak kendisiyle konuşmak gibidir. Nitekim yukarıda geçti. Fetih'te beyan edildiğine göre, dilsizin mâlûm işareti varsa onunla nikâh münakit olur.

«Tâ ki rızaları tahakkuk etsin.» Yani onlardan rızaya delâlet eden bir şey meydana gelsin. Zira nikâhta rızanın hakikatı şart değildir. O, zorlamakla ve şakayla da münakit olur. Rahmetî. Ebussuud Efendi'nin beyanına göre, kadın tarafından rıza şart, erkek tarafından şart değildir. Ebussuud Efendi buna Kuhistânî'nin mehir bâbında açıkladığı, "Zorlama kadın tarafından gelirse akit fâsittir." sözüyle istidlâl etmiştir.

Ben derim ki: Bu, söz götürür. Çünkü Nikâye'de bildirildiğine göre, fâsit nikâhta cimaetmediyse bir şey vâcip olmaz. Cima ettiyse kadına mehr-i misil vermesi vâcip olur. "Fâsit nikâhta" sözü üzerine Kuhistânî şu açıklamayı yapmıştır: «Yani bâtıl nikâhta demek istiyor. Ebediyyen veya muvakkaten haram olan kadınları nikâh etmek bu kabildendir.»

«Zorlama kadın tarafından gelmekle ilh...» cümlesinin mânâsı; kadın kendisiyle evlenmek için erkeği zorlarsa, erkeğe bir şey vâcip olmaz demektir. Çünkü zorlama kadın tarafından gelmiştir. Binaenaleyh bâtıl hükmündedir, hakikaten bâtıl değildir. Bu sözün mânâsı; birisi kadını evlenmeye zorlarsa demek değildir. Bu meselenin benzeri, ulemanın ikrah bahsinde söyledikleri şu sözdür: Bir kimse gerdeğe girmezden önce karısını boşamaya zorlanırsa, mehrinin yarısını vermesi lâzım gelir. Sonra eğer zorlayan kimse ecnebi ise, verdiği yarım mehri ondan alır. Boşamaya zorlayan karısı ise bir şey alamaz. Bunu dahi Kuhistânî orada bildirmiştir.

«Zorlayan erkekse nikâh sahihtir, kadınsa nikâh fâsittir.» sözüne gelince: Ben bunu söyleyeni görmedim. Velev ki Kuhistânî'nin yukarıda geçen sözü bunu îham etmiş olsun. Bilâkis ulemanın ibareleri, zorlanan kimsenin talâkı ve âzâdı gibi nikâhının da sahih olacağı hususunda mutlaktır. Zorlanan ifadesi erkeğe de, kadına da şâmildir. Birine mahsus olduğunu iddia edene, açık naklî delille isbat düşer. Evet zinaya zorlamak hususunda iki rivayetten birinde erkekle kadın arasında fark görmüşlerdir. Sonra Hâkim-i Şehîd'in Kâfî'sinin ikrah bahsinde açıkça cevaz ifade eden sözler gördüm. Şöyle diyor: «Kadın bin dirhem mehirle evlenmek üzere zorlansa, mehr-i misli onbin dirhem olsa ve velileri kendisini zorla evlendirdilerse nikâh caizdir. Kocası kadının küf'ü (dengi) ise, hâkim ona istersen bu kadına mehr-i mislini tamamla der. Aksi takdirde aralarını ayırır. Kadın için hiçbir şey verilmez ilh...»

«İki şahidin bulunması da şarttır.» Bunlar akdin yapıldığına şahitlik edeceklerdir. Nikâha tevkil için şahitlik ise, sahih olmasının şartı değildir. Nitekim Bahır'dan naklen arzetmiştik. Bunun faydası ancak tevkil inkâr edildiği zaman ona isbattır. Bahır sahibi diyor ki: «Şahit çağırmanın nikâha mahsus olduğunu kayıtlamamız isbicâbî'nin şu sözünden dolayıdır: Sair akitlere gelince: Onlar şahitsiz de geçerlidir. Lâkin şahit getirmek yine de müstehaptır. Çünkü âyet vardır.» Vâkıât'da beyan edildiğine göre, borçlanmalarda şahit tutmak vâciptir.

Yazıya gelince: Muhit'in köle âzâdı bahsinde şöyle denilmektedir: «Azâd etmek için bir yazı yazmak ve bir tarafın inkârından korunmak için borçlanmada olduğu gibi buna şahit getirmek müstehaptır. Diğer ticaretler bunun hilâfınadır. Zira güçlük vardır. Ticaretler vukuu çok olan şeylerdir.» Nikâhın da köle âzâdı gibi olması gerekir. Çünkü onda da güçlük yoktur.

TEMBİH : Şarih yukarılarda, "Evlenecek kadının meçhul olmaması şarttır." demiş; bununla Bahır sahibinin buradaki şu sözüne işaret etmiştir: «Nikâhlanan kadının şahitlercebaşkalarından ayrılması tâzımdır. Tâ ki bilinmezlik ortadan kalksın. Eğer peçeli olarak orada bulunuyorsa, kendisine işaret kâfidir. Ama ihtiyat olan yüzünü açmaktır. Şahsını görmezler de evden sesini işitirlerse, orada yalnız başına bulunduğu takdirde caizdir. Yanında başka bir kadın daha varsa caiz olmaz. Çünkü bilinmezlik ortadan kalkmamıştır. Evlendirmek için vekâlet vermesi de bu izaha göredir.» Yani şahitler kadını görürler veya kadın evde yalnız başına bulunursa, tevkili inkâr ettiği vakit şahitlerin kadın aleyhine şehadette bulunmaları caizdir. Aksi takdirde caiz olmaz. Çünkü müvekkilin başka kadın olması ihtimali vardır. Ama bunun mânâsı, bunsuz tevkil sahih olmaz, yapılan akit fuduli akdi olur ve sonradan kavlen veya fiilen caiz görmekle sahih olur demek değildir, Sebebini yukarıdan anladın.

Bahır sahibi bundan sonra şunları söylemiştir: «Kadın gaipde olur da şahitler sözünü işitmezlerse; meselâ nikâh akdini kadının vekili yaparsa bakılır: Şahitler kadını bilirlerse, onu kasdettiğini anladıkları ismini zikretmek kâfidir. Kadını bilmezlerse, mutlaka kendi ismiyle babasının ve dedesinin isimlerini zikretmek gerekir. Hassaf nikâhın mutlak surette caiz olduğunu söylemiştir. Hattâ o kimseyi vekil eder de, o da şahitlerin huzurunda ben kendimi müvekkilem filan kadınla evlendirdim yahut işini benim elime havale kılan kadınla evlendirdim derse ona göre caiz olur. Kadıhân diyor ki: «Hassaf ilimde büyüktü. Ona uymak caizdir. Hâkim-i Şehid Müntekâ'da, nitekim Hassaf böyle demiştir diye geçmiştir.»

Ben derim ki: Tatarhâniyye'de Muzmerât'dan naklen, "Sahih olan birinci kavildir. Fetva da ona göredir. Keza Bahır'da vekil ve fuduli faslında mezhebin muhtar olan kavli budur. Hassaf'ın söylediği buna muhaliftir. Velev ki Hassaf büyük adam olsun" denilmiştir. Ulemanın kadın hakkında söyledikleri erkek hakkında da geçerlidir. Hâniyye'de şöyle denilmektedir: İmam İbni'l-Fadıl diyor ki: Koca orada mevcut olup kendisine işaret edilirse caizdir. Gaipte ise, ismini ve babasıyla dedesinin isimlerini zikretmedikçe caiz olmaz. İhtiyat olan, mahalleye dahi nisbet etmektir. Kendisine, "Ya gaipte olan şahıs şahitlerce mâlûm ise ne buyurursun?" demişler. Şu cevabı vermiş: "Mâlûm da olsa, akdin mutlaka ona izafe edilmesi lâzımdır. Gaip kadın hakkında başkasından naklen zikrettiğimize göre, yanlız kadının ismini söyler de sükût ederse, şahitlerce kadın mâlûm olup bu kadını kasdettiğini bilirlerse nikâh caizdir."

Hâsılı gaipte olan kadının mutlaka adını, babasının ve dedesinin adlarını zikretmek lâzımdır. İbni'l-Fadıl'ın kavline göre, velev ki kadın şahitlerce mâlûm olsun. Başkalarının kavline göre, şahitlerce mâlûm ise, yalnız ismini zikretmek kâfidir. Aksi takdirde caiz olmaz. Hidâye sahibi Tecnîs'te kesinlikle buna kail olmuş ve, "Çünkü isim söylemekten maksat tariftir. Bu da olmuştur." demiştir. Fetih ve Bahır sahipleri de onu tasdik etmişlerdir. Hassaf'ın kavline göre ise, mutlak surette kâfidir. Şüphesiz ki şahitler çok olursa, hepsinin bilmesi şart değildir. Kadının ismi zikredilir de içlerinden ikisi onu bilirse kâfidir. Zâhire bakılırsa bilmekten murad, nikâhı kıyılan filan kızı filane olduğunu bilmeleridir. Yoksa şahsını tanımaları değildir. İsim söylemek de şart değildir. Murad, ya isim yahut isim yerini tutacak ve kadını tayin edecek bir şeydir. Çünkü Bahır'da şöyle denilmiştir: «Bir kimse birine kızını nikâh eder de adını söylemezse, o kimsenin iki kızı bulunduğu takdirde akit sahih değildir. Çünkü hangisi için yapıldığı belli değildir. Bir kızı olması bunun hilâfınadır. Bunda ad vermese de akit caizdir. Ancak kızını başka adla söyler ve ona işaret etmezse, bu akit sahih olmaz. Nitekim Tecnis'te beyan edilmiştir.» Yine Tecnis'te Zahîre'den naklen bildirildiğine göre, evlendiren kimsenin bir kızı olur; karşı tarafın da bir oğlu bulunursa, "kızımı senin oğluna tezviç ettim" demekle nikâh caiz olur. Karşı tarafın iki oğlu varsa, birinin adını söylediği takdirde sahih olur... Yine Tecnis'te Hulâsa'dan naklen şöyle denilmektedir: «Kızı, kardeşi evlendirir de; kızkardeşimi tezviç ettim diyerek ismini söylemezse, yalnız bir kızkardeşi olduğu takdirde caizdir.»

METİN

Şahitlerin ikisi de hür yahut bir hür erkekle iki hür kadın olmalı, ikisi de mükellef olup esah kavle göre tarafların sözlerini beraberce işitmeleri ve anlamaları yani mezhebe göre bunun nikâh olduğunu anlamaları şarttır. Bahır.

İZAH

«İki hür şahit...» Bahır sahibi diyor ki: «şahitlerde hürriyet, akıl, bülûğ ve İslâm şart kılınmıştır. Binaenaleyh kölelerin, delilerin, çocukların ve kâfirlerin huzuruyla Müslüman nikâhı kıyılamaz. Çünkü bu söylenenlerin veli olma hakları yoktur. Kölenin, hâlis köle veya müdebber yahut mükâtep olması arasında fark yoktur. Köleler şahitliği yüklendikten sonra âzâd edilir yahut çocuklar yine şahitliği yüklendikten sonra bülûğa ererlerse, akit zamanından onlarla birlikte nikâh münâkit olacak kimseler bulunduğu takdirde bunların şahitlikleri caizdir. Çünkü tahammüle yani şahitliği üzerlerine almaya ehildirler. Akit başkalarıyla olmuştur. Aksi takdirde (yani akit zamanında başkaları yoksa) caiz olmaz. Nitekim Hulâsa ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir.»

«Yahut bir hür erkekle iki hür kadın olmalıdır.» Kenz'de böyle denilmiştir. Burasını musannıf unutmuş; şarih nikâhta şahitlik yalnız erkeklere mahsustur zannedilmesinin diye zikretmiştir. Nitekim buna Hayreddin-i Remli de tembihte bulunmuştur.

«Tarafların sözlerini beraberce işitmeleri şarttır.» Binaenaleyh uyuyan iki kimsenin ve sağır kişilerin huzurunda nikâh münakit olmaz. Umumiyetle fukahanın kavilleri budur. Zeylâî sağırların değil de uyuyan iki kişinin huzurunda münakit olacağını sahih bulmuşsa da bu zayıftır. Fetih ve Bahır sahipleri bunu reddetmişlerdir. Nehir sahibi uyuyanları "işitenuyuklayanlar" diye yorumlamış ise de kendisine itiraz edilmiş; "Bu takdirde mesele ihtilâflı değil ittifâkî olur." denilmiştir. Sonra Mehir sahibi şöyle demiştir: «Karı ile kocadan her biri dilsiz olursa, iki sağırın huzurunda nikâhlarının ihtilâfsız münakit olması gerekir. Çünkü dilsizin nikâhı, ulemanın dedikleri gibi mâlûm olan işaretiyle münakit olur.» Fetih sahibi diyor ki: «İşitmenin şartlarından biri de, mektupla evlenme bâbında arzettiğimizdir ki, şahitlerin hutbeye şâmil olan mektubu mutlaka işitmeleri lâzımdır. Mektubu ya kadın onlara okumalı yahut o anlatırken işitmelidirler. Meselâ, filan bana mektup yazmış, benimle evlenmek istiyor demeli, sonra şahitleri dâvet ederek kendisini ona tezviç ettiğine şahit olmalarını istemelidir.» Lâkin mektup emir lâfzı ile ise, yani kendini bana tezviç et diye yazılmışsa, şahitlerin mektubdakini dinlemesi şart değildir. Çünkü emir sîgası tevkildir. Tevkil için de şahit göstermek şart değildir. Ama emir icaptır diyenlerin kavline göre şarttır. Nitekim Bahır'da böyle denilmiştir. Biz evvelce bunu beyan etmiştik.

"Beraberce" sözüyle, ayrı ayrı işitmeleri hariç kalır. Meselâ biri akdi işitir de oradan gider sonra öteki gelerek tekrarlanırsa; yahut şahitlerden biri işitip sonra tekrarlandığında öteki işitirse, yahut şahitlerden biri icabı, diğeri kabulü işitir de sonra söz tekrarlanır ve bu sefer her ikisi demin işitmediklerini işitirlerse caiz olmaz. Çünkü bu suretlerde iki akit bulunmuş; bunların herbirine iki şahit bulunmamıştır. Nitekim Nikâye şerhinde belirtilmiştir.

«Esah kavle göre» İfadesi, her ikisi beraberce işitmelidir sözüne râcî'dir. işitmelidir sözünün mukabili, orada bulunup işitmemeleridir ve bunun kâfi görülmesidir. Beraberce sözünün mukabili, Ebû Yusuf'dan rivayet edilen bir kavildir. Bu kavle göre meclis bir olursa istihsanen caizdir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir.

«Anlamaları şarttır.» Bahır sahibi diyor ki: «Tebyîn'de kesin olarak beyan edildiğine göre, taraflar nikâhı kendi sözlerini anlamayan iki Hintli huzurunda kıysalar caiz olmaz. Cevhere sahibi bunun sahih olduğunu bildirmiştir. Zahîriyye'de ise zâhire göre o işin nikâh olduğunu anlamak şarttır denilmiştir. Hâniyye sahibi de bunu tercih etmiştir. Böylece mezhep bu kavil olmuştur. Lâkin Hulâsa'da bildirildiğine göre, akdi yapanlar Arapçayı iyi bilir de onunla akdederler fakat şahitler bilmezlerse, bu hususta ulema ihtilâf etmişlerdir. Esah kavle göre nikâh münakit olur.» Demek oluyor ki anlamanın şart olup olmaması, huzurunda sahih kabul edilen iki kavil vardır. Nehir sahibi Hulâsa'nın sözünü işitmeden, anlamadan nikâh meclisinde bulunmanın şart olduğunu bildiren kavle yorumlamıştır. Yani bu esahhın hilâfıdır. Nitekim geçti. Rahmetî ise anlamak şarttır sözünü bunun nikâh akdi olduğunu anlamaya şart değildir sözünü muradın nikâh akdi olduğunu anladıktan sonra lâfızların mânâlarını anlamak şart olmadığına yorumlamıştır.

METİN

Müslüman kadının nikâhında iki Müslüman erkeğin bulunması şarttır. Velev ki ikisi de fâsıkveya ikisine de kazif haddı vurulmuş yahut her ikisi kör veya karı-kocanın oğulları yahut birinin iki oğlu olsun. Velev ki yakını iddia ettiği zaman karı-kocadan birinin iki oğlu ile nikâh sabit olmasın.

İZAH

«Müslüman kadının» diye kayıtlaması, zımmi kadının nikâhından ihtiraz içindir. Zira bir Müslümanın zımmî bır kadını iki zımmînin şehadetiyle nikâh etmesi sahihtir. Nitekim gelecektir. Lâkin bu söz, bundan önce zikrettiği şartların kâfirlerin nikâhlarında da muteber olduğu zanını verir. Halbuki kâfirler nikâhlarının şahitsiz sahih olduğuna îtikat ederlerse, şahitsiz nikâhları sahihtir. Nitekim bâbında gelecektir. Bundan dolayıdır ki Hidâye sahibi, "Müslümanların nikâhı ancak iki hür Müslüman şahidin huzuru ile ilh... münakit olur." demiştir. Bu söze şöyle cevap verilebilir: «Sözümüz Müslümanların nikâhı hususundadır. Buna delil, musannıfın kâfir nikâhı için ayrıca bir bâb akdetmesidir.» Bir Müslümanın zımmî bir kadınla evlenmesinde şahitlerin Müslüman olmaları şart koşulmadığı için. "Müslüman bir kadının nikâhında" diyerek bundan ihtiraz etmiştir.

«Velev ki ikisi de fâsık olsun. » Bilmiş ol ki. nikâhın iki hükmü vardır. Bunlardan biri in'ikadının hükmü diğeri isbatının hükmüdür. Birinciyi musannıf zikretmiştir. ikincisi ancak birbirlerini inkâr ettikleri vakit olur. İsbatta sair hükümlerde şahitliği kabul edilenlerin şahitliği tutulur. Nitekim Tahâvî şerhinde beyan edilmiştir. Onun için iki fâsıkın, iki körün, iki kazif dayağı yemiş kimsenin velev ki tevbe etmemiş olsunlar - ve akdi yapanların iki oğlu ile nikâh münakit olur. Velev ki hâkim huzurunda edaları kabul edilmesin.

«Veya ikisine de kazif haddı vurulmuş» da tevbe etmiş bulunsunlar. Nehir sahibi diyor ki: «Bu kayıt mutlaka lâzımdır. Aksi takdirde tekrar lâzım gelir.» Buna şöyle itiraz olunmuştur: Musannıfın mutlak ifadesinden maksat, fâsıklıgını ilan eden hakkında Şâfiî'nin hilafı olduğuna işarette bulunmaktır. Şafiî'nin tevbeden önce had vurulan hakkında da hilâfı vardır. Hali kapalı olanla had vurulan tevbekâra gelince: Onların ikisinde hilâf yoktur. Nitekim Mecma ve Hakâyık şerhinde de beyan edilmiştir. Şu da var ki; had vurulan kimse mutlak surette fâsıktan daha hâstır. Umumi olandan sonra. hususi olanı zikretmek en fasîh kelâmda vâki olmuştur. Halbuki ulemanın açıkladıklarına göre, hâss ile âmm karşılaştırılırsa, hâstan geri kalanı murad edilir. Lâkin Mugnî'de bildirildiğine göre, hâssın âmm üzerine atfı yalnız vav ve hattâ edatlarıyla olur. Ama fukaha müsamaha göstererek ev (yahut) kelimesiyle de atfederler. Bazıları bunun sümme (sonra) ve ev (yahut) edatlarıyla dahi caiz olduğunu söylemişlerdir.

«Yahut her ikisi kör olsun.» Hidâye, Kenz, Vikâye, Muhtâr, Islâh, Cevhere, Nikâye Şerhi, Fetih ve Hulâsa'da böyle denilmiştir. Hâniyye'de bu na muhalif olarak şöyle denilmiştir: «Bizegöre körün şahitliği kabul edilmez. Çünkü o dâvâcı ile dâvâlıyı birbirinden ayıramaz. Onlara işaret de edemez. Binaenaleyh onun sözü şahitlik olamaz. Onun huzuru ile nikâh kıyılamaz.» Muhtar olan kavil ekseriyetin tercih ettikleridir. Nûh.

«Velev ki karı-kocadan birinin iki oğlu ile nikâh sabit olmasın.» cümlesiyle musannıf yukarıda gösterdiği farka işaret etmiştir. Yukarıda münakit olmanın hükmü ile isbat etmenin hükmü arasında fark olduğunu söylemişti. Yani karı-kocadan birinin oğulları şahit olursa bununla nikâh kıyılır. Velev ki nikâhı inkâr ettikleri vakit bunların şahitlikleriyle sübut bulmasın demişti. Ama yukarıda da beyan ettiğimiz gibi, bu hüküm karı-kocadan birinin oğullarına mahsus değildir.

«Yakını iddia ettiği zaman ilh...» Yani şahitler yalnız erkeğin veya yalnız kadının oğulları ise, karı-kocadan biri nikâh iddia edip diğeri inkârda bulunursa, iddia edenin iki oğlunun şehadet ettiğinde bu şahitlik kabul edilmez. Ama aleyhine şehadet ederlerse kabul olunur. Fakat şahitlerden herbiri bir tarafın oğlu ise, dâvâcının ne lehine. ne de aleyhine şehadetleri kabul edilmez. Çünkü bu şahidlik kendi anne veya babaları lehine şahit olmaktan hâli değildir.

METİN

Nasıl ki bir Müslümanın iki zımmî huzurunda bir zımmî kadınla nikâhı sahih olur. Velev ki bu şahitler kadının dinine muhalif bulunsunlar. Velev ki inkâr ettiği takdirde bu şahitlerle nikâh sabit olmasın. Bize göre kaide şudur. Kimin kendi velayetiyle nikâhı kabule hakkı olursa, onun huzuruyla nikâh münakit olur. Bir baba küçük kızını evlendirmesini birine emreder de, o adam bir erkeğin yahut iki kadının yanında nikâhı akdederse, baba orada bulunduğu takdirde akit sahih olur. Çünkü hükmen nikâhı baba akdetmiş sayılır. Aksi takdirde sahih olmaz. Bir kimse akıl bâliğ olan kızını bir şahit huzurunda nikâhlarsa, kız orada bulunmak şartıyla nikâh caiz olur. Çünkü nikâhı kız akdetmiş sayılır. Aksi takdirde caiz olmaz.

İZAH

«Nasıl ki bir Müslümanın iki zımmî huzurunda bir zımmi kadınla nikâhı sahih olur.» Çünkü şahitliğin nikâhta şart kılınması insan cüzüne tâzim için, milki müt'ayı isbat içindir. Kocası aleyhine kadına mehir isbatı için değildir. Çünkü mal vâcip olmak için şahitlik şart değildir. Satış ve diğer muameleler böyledir. Böyle bir akde zımmî şahit olabilir. Çünkü buna hakkı vardır. Ama bu Şeyhayn'a göredir. İmam Muhammed'le Züfer sahih olmayacağını söylemişlerdir. Meselenin tamamı Fetih ve diğer kitaplardadır.

Zımmîyeden muradı; Kitâbî kadındır. Nitekim Kuhistânî'de beyan edilmiştir. Halebî diyor ki: «Kitâbîyyeden başkası hariçtir. Nitekim haram olan kadınlar faslında gelecektir. Dar-ı Harpte yaşayan Kitâbîye dahildir. Velev ki Dar-ı Harpte nikâhı mekruh olsun. Nitekim şarih bunu Mülteka şerhinin haram olan kadınlar faslında beyan etmiştir.»

«Velev ki kadının dinine muhalif bulunsunlar.» Meselâ kadın Yâhudi olup, şahitleri Hıristiyan olsun. Musannıfın zımmîleri mutlak söylemesi, Kitâbî olmayan Mecûsîler gibilere de şâmildir. Zâhire bakılırsa, bu kayıtla o harbîlerden ihtiraz etmiştir. Çünkü Zeylâî, "Zımmî kendi gibisine şahitlik edebilir." demiştir. Bu gösterir ki, harbînin zımmîye şahitliği kabul edilmez. Müste'men (pasaportlu zımmî) harbî sayılır. Bunu Ebussuud söylemiştir.

«İnkâr ettiği takdirde ilh...» Yani Müslüman zımmî kadınla evlendiğini inkâr ederse, zımmî şahitlerle nikâh sabit olmaz. Ama kadın inkâr ederse, Şeyhayn'a göre mutlak surette makbuldür. İmam Muhammed'e göre ise, şahitler, "Akit zamanında yanımızda iki Müslüman vardı." derlerse kabul edilir, aksi takdirde kabul edilmez, şahitler Müslüman olup da şehadeti eda ederlerse, bu hilâf yine bâkîdir. Nehir.

«Bize göre kaide şudur ilh...» Burada Nehir'in ibaresi şöyledir: İsbicâbî diyor ki: Kaide şudur: Kendi nefsine veli olması suretiyle nikâhta veli olabilen herkes nikâhta şahit dahi olabilir. Kendi nefsine dememiz. mükâtebi çıkarmak içindir. Çünkü mükâtep cariyesini evlendirmeye mâlik ise de; bu kendisi veli olduğu için değil, bu hakkı sahibinden aldığı içindir. Bu söz, hacredilen şahsın şahitliğiyle nikâhın münakit olmamasını gerektirir. Fakat ben bunu bir yerde görmedim.

«Birine emreder de ilh...» cümlesinden murad, erkek ve kadına şâmildir. Ancak kadın olursa, beraberinde iki erkek yahut bir erkekle bir kadın bulunmak şarttır. Nitekim Bahır sahibi böyle demiştir.

«Hükmen nikâhı baba akdetmiş sayılır.» Çünkü nikâhta vekil elçi ve muabbirdir. Müvekkilin sözlerini nakleder. Müvekkil orada bulununca, doğrudan doğruya akdi kendisi yapmış sayılır. Zira ibare kendisine intikal eder. İbareyi söyleyen mubaşir de bundan başkası değildir. Orada bulunmaması bunun hilâfınadır. Çünkü doğrudan doğruya konuşan, orada mevcut mânâsınadır. Binaenaleyh mevcuda doğrudan doğruya konuşan hükmünü vermek cebri olduğu anlaşılır ve böylece Nihâye sahibinin itirazı def edilmiş olur. Nihâye sahibi, "Bu, lüzumsuz bir tekellüftür. Zira baba şahit olabilir. O halde onu mubaşir (doğrudan doğruya akdi yapan) saymaya hâcet yoktur. Bundan yalnız bülûğa eren kız meselesi müstesnadır." demiştir. Bu satırlar kısaltma suretiyle Fetih'ten alınmıştır. Meselenin tamamı Bahır'dadır.

«Aksi takdirde sahih olmaz.» Yani baba orada değilse, akit sahih olmaz. Çünkü kendisi orada yokken ibarenin ona intikal etmesiyle akdi o yapmış sayılamaz.

«Akıl bâliğ olan kızını ilh» ifadesindeki kızını kelimesi kayıt değildir. Zira başka bir kız başka bir adamı tevkil etse hüküm yine budur. Nitekim Hindiyye'de beyan edilmiştir. Bâliğ kaydına gelince: Kız küçük olmuş olsa, veli şahit sayılamayacağı içindir. Çünkü akdin kendisine nakli mümkün değildir. Bahır. Akıllı kaydı deliden ihtiraz içindir. Çünkü deli, küçük kız gibidir. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Nikâhı kız akdetmiş sayılır.» Çünkü vekilin ibaresi ona intikal etmiştir. Kendisi de o meclistedir. Binaenaleyh bizzarure mubaşir sayılır. Bir de kızı kendi nefsine şahit saymak mümkün değildir.

«Aksi takdirde caiz olmaz.» Yani kız o mecliste bulunmazsa akit geçerli değil; onun kabulüne mevkûf (bağlı) kalır. Nitekim Hamevî'de bildirilmiştir. Zira o kimsenin hâli fuzûlîden daha aşağı değildir. Fuzûlînin akdi ise bâtıl değildir. Bunu Tahtâvî Ebussuud'dan nakletmiştir.

METİN

Kaide şudur: Akit emrini veren kimse orada bulunursa, akdi doğrudan doğruya o yapmış sayılır. Sonra memur olan kimsenin şahitliği ancak akdettiğini söylememek şartıyla kabul edilir. Tâ ki kendi fiiline şahitlik yapmış olmasın. Köle sahibi bülûğa ermiş kölesini, kölenin huzurunda bir başkasının şahitliği ile evlendirse, zâhir rivayete göre caiz olmaz. Ama köleye izin verir de o da sahibinin huzurunda bir adamın şahitliği ile akdi yaparsa sahih olur. Fark gizli değildir. Bir adam başkasına, "Sen kızını bana tezviç ettin." dese; öteki de ona cevap olarak, "Tezviç ettim." yahut "evet" dese; icabı yapan ondan sonra, "kabul ettim" demedikçe, bu konuşma nikâh olamaz. Çünkü "Sen bana tezviç ettin." sözü istihbardır (haber istemekdir), akit değildir. "Bana tezviç et" demesi bunun hilâfınadır. Çünkü o tevkildir.

İZAH

«O yapmış sayılır,» Çünkü kendisi o mecliste bulununca söylediğimiz gibi ibare ona intikal eder.

«Ancak akdettiğini söylememek şartıyla kabul edilir.» Yani birbirlerini inkâr ederler de meydana çıkarmak isterlerse. şârihin dediği gibidir. Fakat akdin olup olmaması cihetinden bu şahitlik mutlak surette makbuldür ki, sözümüz zaten buradadır. Şarih burada şuna da işaret etmiştir ki; bir kimse akdi üzerine alır da dâmat ölür, mirasçıları inkâr ederlerse, şahit çağırabilir. Nitekim Saffâr'dan hikâye edilmiştir. Demiştir ki: «Yalnız akdi zikredip başka bir şey söylememesi ve bu kadın onun nikâhlısıdır demesi gerekir.» Keza ulema iki kardeş meselesinde de böyle demişlerdir. Yani iki kardeş kızkardeşlerini evlendirirler de sonra nikâha şahit göstermek isterlerse, şahitlerin, "Bu kadın onun nikâhlısıdır." demeleri gerekir. Bunu Bahır sahibi Zahîre'den nakletmiştir.

«Tâ ki kendi fiiline şahitlik yapmış olmasın.» Buna tartıcı ve taksimci gibilerin şahitliği ile itiraz olunur. Çünkü bunlar kendi yaptıklarını beyan etmekle beraber, şahitlikleri makbuldür. Şurunbulâliyye.

Ben derim ki: Şüphesiz akit ancak yapanın fliliyle lâzım olmuştur. O kimsenin kendi fiilineşahitliği, akdin icaplarını kendisinin lâzım kıldığına şahitlik demektir ki hükümsüzdür. Tartıcı ile taksimcinin şahitlikleri bunun hilafınadır. Çünkü onların fiileri mülzim değildir. Tartıcının mülzim olmadığı meydandadır.

Taksimciye gelince: Bezzâziye'nin şehadetler bahsinde şöyle denildiği içindir: .«Kabulün vechi şudur: Taksimle milk sabit olmaz. Bilâkis ya birbirlerinin rızasıyla yahut kura çekmekle sabit olur. Sonra kuraya razı olurlar.»

«Kölesini evlendirse İlh...» Maksat yahut cariyesini evlendirse demektir. Nitekim Fetih'te öyle denilmiştir.

«Zâhir rivayete göre caiz olmaz. » İfadesini Nehir sahibi söylemiştir. Onu Ebussuud Efendi dahi Dirâye'den nakletmiş; fakat kölesini yerine cariyesini denilmişse de, köle ile cariye arasında fark yoktur. Bahır sahibinin beyanına göre Fetih'te de bu kavil tercih edilmiş; "Sahibinin bizzat akit yapması, evlenme hususunda köle ile cariyeden mutlak surette hacri kaldırmak değildir. Öyle olsa, vekili meselesinde de sahih olurdu. Sahibinin huzurunda başka birinin şahitliği ile evlendirse akit sahih olmaz." denilmiştir.

«Sahih olur.» Sahih olmaz diyenler de vardır. Zira, "söz, köle sahibine intikal etmiştir. Köle onun vekilidir." demişlerdir. Fetih sahibi diyor ki: «Esah olan cevazdır. Şuna binaen ki, köle ile cariye vekil değillerdir. Çünkü izin vermek onlardan hacri kaldırmaktır. O kalktıktan sonra niyabet yoluyla değil, kendi ehliyetleriyle tasarrufta bulunurlar.»

«Fark gizli değildir.» ve Fetih'ten naklettiğimiz şu ibaredir. «Sahibinin akdi bizzat yapması, evlenme hususunda köleden hacri kaldırmak değildir. Binaenaleyh akit ona intikal etmez. Onu Sahibi yapmıştır. Köle şahit de olamaz. Şahitlik için ona izin vermiş olması bunun hilâfınadır. Çünkü köle sahibinin hakkı için nîkâhtan men edilmiştir. Ehliyeti olmadığı için men edilmiş değildir. Binaenaleyh izinle asil olur; naip sayılmaz ve akit sahibine intikal etmez. O şahit olabilir ve orada bulunmasıyla akit sahih olur.»

«İcabı yapan ondan sonra kabul ettim demedikçe...» Yani karşı tarafın tezevvüç ettim yahut evet demesinden sonra, kabul ettim demedikçe nikâh sahih olmaz. Çünkü karşı tarafın tezevvüç ettim veya evet sözü icaptır. İlk konuşanın kabul ettim demesine muhtaçtır. Musannıfın ona mucip demesi, şekle bakaraktır.

«İstihbardır.» (ondan haber vermesini istemektir.) Bu mesele Hâniyye'den nakledilmiştir. Yukarıda geçmişti ki; açıkça sorarak kızını bana verdin mi dese; o da, Onu sana verdim cevabını verse, meclis nikâh meclisi olduğu taktirde nikâh münakittir. Bunun evleviyetle münakit olması gerekir. Bu meselede ya iki rivayet vardır yahut buradaki nikâh meclisi olmadığına yorumlanır. Hâkim'in Kâfî'sinde şöyle denilmiştir: Bir adam bir kadına, seni şu kadar yahut şu kadar mehirle tezevvüç ediyorum der de; kadın, dediğini yaptım cevabınıverirse, bu söz seninle evlendim demesi mesabesindedir. Burada kocanın kabul ettim demesine hâcet yoktur. Keza erkek, "seni kendime bin dirhem mehirle istemekteyim" der de, kadın, "kendimi sana tezviç ettim" cevabını verirse, hüküm yine budur. Şahitler bulunduğu takdirde bunların hepsi caizdir. Çünkü bu kıyas değil; insanların konuşmasıdır. Rahmeti.

«Çünkü o tevkildir.» Yani ikincinin sözü iki tarafın sözü yerine geçer. Bu icaptır diyenler de olmuştur. Bundaki sakatlığın vechi yukarıda geçmişti. T.

METİN

Kadının nikâhtaki vekili, babasının ismini yanlış söyler de, kadın da orada bulunmazsa, nikâh sahih değildir. Çünkü meçhuldür. Kızının isminde yanılması da böyledir. Meğer ki kız orada bulunsun. yahut ona işaret etsin. Bu takdirde sahih olur. Bir kimsenin iki kızı olur da büyüğünü evlendirmek ister fakat yanılarak onu küçüğünün adıyla çağırırsa, akit küçük kız için sahih olur. Râniyye.

İZAH

«Bu takdirde sahih olur.» Çünkü orada bulunmayan kadının adını, babasının ve dedesinin adlarını söylemek şarttır. Yukarıda geçmişti ki; şahitler kadını tanırlarsa, sadece ismini söylemek kâfidir. İbni Fadi buna muhaliftir. Hassâf'a göre ise, adını söylemek mutlak surette kâfidir. Zâhire bakılırsa, meselemizde hepsine göre sahih değildir. Çünkü yalnız isminin söylenmesi onu başkasının murad edilmesinden değiştiremez. Onun ismini başka bir babaya nisbet ederek söylemek bunun hilâfınadır. Çünkü, Ahmet kızı Fâtıma başka, Mehmet kızı Fâtıma başkadır. İsminde yanılması da böyledir,

«Meğer ki kız orada bulunsun.» cümlesi, her iki meseleye aittir. Yani kıza işaret eder de, babasının veya kendinin isminde yanılırsa zarar etmez. Çünkü hissî işaretle tarif, isim söylemekten daha kuvvetlidir. İsimde ârızî ortaklık vardır. Binaenaleyh işaret bulununca isim söylemesi hükümsüz kalır. Nitekim namaza niyetlenirken, şu Zeyd'e uydum der de, o kimse Amr çıkarsa namaz sahih olur.

«Bir kimsenin iki kızı olur da ilh...» Meselâ büyüğünün adı Âişe, küçüğünün adı Fâtıma olur da, sana kızım Fâtıma'yı tezviç ettim derse, bazılarına göre Aişeyi değil Fâtıma'yı tezviç etmiş olur. Velev ki maksadı Aişe'yi tezviç etmek olsun. Ama bu, büyük kızımı demediğine göredir. "Sana büyük kızım Fâtıma'yı tezviç ettim" derse, Valvalciyye'de, "Nikâh kızların hiçbirine münakit olmamak gerekir. Çünkü o kimsenin bu isimde büyük kızı yoktur." denilmiştir. Hâniyye'den naklen Fetih'te dahi böyle zikredilmiştir. Sözü muradından saptırdıktan sonra, burada niyetin ve şahitlerin bilmesinin bir faydası yoktur. Bunun benzeri Zahîriyye'den naklen Bahır'daki şu ifadedir: «Küçük kızın babası küçük oğlanın babasına. "kızımı tezviç ettim" deyip fazla bir şey söylemese, küçük çocuğun babası "kabul ettim" dese, nikâhbabaya kıyılmış olur. Sahih olan budur. Burada ihtiyat göstermek ve oğlum için kabul ettim demek icabeder.» Fetih'te bu mesele Farsça zikredildikten sonra şöyle denilmiştir: «Babaya nikâh caizdir. Velev ki aralarında nikâhın mukaddimeleri oğlu için geçmiş olsun. Muhtar olan budur. Çünkü baba akdi kendine izafe etmiştir. Küçük kızın babası, "Kızımı senin oğluna tezviç ettim" der de, oğlanın babası, "kabul ettim" deyip oğluma demezse, nikâh oğlu için caizdir. Çünkü kızı evlendiren şahıs nikâhı yüzde yüz o kimsenin oğluna izafe etmiştir. Kabul eden şahsın kabul ettim demesi ona cevap teşkil eder. Cevap evvel olmakla kayıtlıdır. Binaenaleyh, "oğlum için kabul ettim" demiş gibi olur.»

Ben derim ki: Çok başa gelenin hükmü bundan evleviyetle anlaşılır. Meselâ. "Kızını benim oğluma tezviç et" der; o da, "Kızımı sana tezviç ettim." dedikten sonra, birinci şahıs "kabul ettim" derse, akit babaya yanılmış olur. İnsanlar bu meseleden gafildirler. Bu mesele bana soruldu da, ben böyle cevap verdim. Bir de şöyle söyledim: Babanın o kızı boşayıp ikinci defa oğluna nîkâhlaması mümkün değildir. Çünkü oğluna ebediyyen haramdır. Bunun benzerleri çok olur. Meselâ. "Sen kızını oğlum için tezviç ettin." der, o da "sana tezviç ettim" cevabını verir. Eğer birincisi kabul ettim derse, nikâh kendisi için münakit olur. Aksi takdirde hiç münakit olmaz. Nitekim Hayriyye sahibi bununla fetva vermiştir.

Şimdi şu kalır: Bir kimse, "Kızını oğluma tezviç et" der de, karşısındaki, "onu sana hîbe ettim", yahut, "onu sana tezviç ettim" cevabını verirse, nikâh oğlu için sahih olur. Zahîriyye'den naklen yukarıda geçen bunun hilâfınadır. Çünkü orada dünürlükten başka bir şey yoktur. Burada ise, "kızını oğluma tezviç et" sözü tevkildir. Hattâ sözden sonra kabule hâcet yoktur. Binaenaleyh diğerinin. "onu sana hîbe ettim" demesinin mânâsı , "kızımı senin için tezviç ettim" demektir. Örf-ü adette onu sana tezviç ettim demekle onu sana hîbe ettim demek arasında bir fark yoktur. Fetevâ-i Hayriyye sahibi bunu böyle izah etmiştir. Zâhire bakılırsa, "sana tezviç ettim" dediğinde akit, kimse için sahih olmaz. Meğer ki diğeri kabul ettim desin. Artık onun için sahih olur.

Bir de ulemanın şu sözü kalır: "Sana oğlun için kızımı tezviç ettim" der de karşı taraf kabul ettim cevabını verirse, bana öyle gelir ki, nikâh baba için münakit olur. Çünkü tezviçi ona isnat etmiştir. Kız babasının, "oğluna" demesinin mânâsı oğlun için demektir. Bir mânâ ifade etmez. Keza diğerinin, "oğluma kabul ettim" sözü de bir mânâ ifade etmez. Evet, "sana oğlun için kızımı verdim" der de. kabul ettim cevabını verirse, zâhire göre bu nikâh için münakit olur. Çünkü, "Sana oğlun için kızımı verdim" ifadesinin örf-ü âdette mânâsı, oğluna " oğluna eş olmak üzere kızımı sana verdim" demektir. Bu mânâ örfen, "oğlun için kızımı sana tezviç ettim" sözünden murad edilenin kendisi ise de, bildiğin gibi söz buna yardım etmemektir. Yalnız başına niyet fayda vermez. Allahu â'lem. Gerçi Hayriyye'de, «Bir kimseoğlu için kardeşinin kızını ister de, kızın babası, "Kızım fülaneyi oğlun için sana tezviç ettim" der, öteki de tezevvüç ettim cevabını verirse, nikâh münakit olmaz. Çünkü kızın babası sana tezviç etim demiştir. Babası için de münakit olmaz. Çünkü kızın amcasıdır. Hattâ ecnebi biri olsa nikâh ona münakit olurdu. Hattâ Zahîriyye'den naklettiğimiz yukarki meseledekinden daha evlâ münakit olurdu. Çünkü icap ve kabul ona izafe edilmiştir. Zahîriyye'deki bunun hilâfınadır. Tezviç ve tezevvüç mastarlarının vechi zâhir değildir. Çünkü icap ve kabulde sîganın bir olması şöyle dursun. maddenin bir olması lâzım değildir. Biri seni tezviç ettim dese, diğeri de kabul ettim yahut razı oldum cevabını verse nikâh caiz olur.

METİN

Bir kimse nikâh maksadıyla kız îstemeye kalabalık kimseler gönderir de, kızı babası veya velisi onların huzurunda tezviç ederse sahih olur. İçlerinden yalnız konuşan dünür sayılır. Kalanlar nikâha şahittirler. Bununla fetva verilir. Fetih.

FER'Î MESELELER: 1) Bir kimse birine, "Emri senin elinde olmak şartıyla kızını bana tezviç et" dese, kızın emri o kimsenin elinde olmaz. Çünkü bu söz nikâhtan önce tefvîzdir.

2) Bir kimse filan kızı şu kadar mehirle kendisine tezviç etmek için birini tevkil eder de, vekil mehri fazla verirse, akdi geçerli olmaz. O kimse bunu bilmeyerek gerdeğe girerse muhayyerdir. Dilerse akdi kabul eder, dilerse bozar. O kadına mehr-i müsemmâ ile mehr-i mislin en azı verilir. Çünkü mevkuf akit fâsit gibidir.

3) Allah ve Rasulü şâhit olsun diyerek akit yapmak caiz değildir. Hattâ bunun küfür olduğunu söyleyenler vardır. Allahu â'lem.

İZAH

«Sahih olur.» Fetih'te Fetevâ'dan naklen şöyle denilmiştir: «Sahih olmadığını söyleyenler vardır. Velev ki koca namına bir insan kabul etmiş olsun. Çünkü bu şahitsiz bir nikâhtır. Oradakilerin hepsi, yani konuşanı da konuşmayanı da kızı isteyen dünürlerdir. Zira örf böyledir. Biri konuşur, kalanlar susar. Kızı isteyen şahit olamaz. Sahih olduğunu söyleyenler de vardır. Doğrusu da budur. Fetva buna göredir. Çünkü o cemaatın hepsini dünür saymak için bir zaruret yoktur. Yalnız konuşan dünür sayılır, kalanlar şahittirler.» Bundan sonra Bahır'da Hulâsa'dan naklen, "Muhtar kavil caiz olmamasıdır." denilmiştir. Şüphesiz ki fetva sözü, sahihlik bildiren sözler içinde en kuvvetlisidir. Bazıları Hulâsa'dan sözünü toptan kabul ettikleri surete yorumlayarak ara bulmuşlardır.

Ben derim ki: Hulâsa'nın, "O cemaattan biri kabul eder." sözü buna aykırıdır. Yukarıda Fetih'ten naklettiğimiz, "Velev ki koca namına bir insan kabul etsin." sözü de böyledir.

«Emri o kimsenin elinde olmaz ilh...» Şarih, emrin elinde olması bâbının

sonunda, "Bir kızla emri kendi elinde olmak şartıyla evlense sahih olur." demiştir. LâkinBahır.da, bunun, söze kadın başlayarak, "Emrim elimde olmak şartıyla kendimi sana tezviç ettim, ne zaman dilersem kendimi boşarım." yahut "Ne zaman istersem boşum" dediği; erkeğin de, "kabul etim" diye cevap verdiği hâle mahsus olduğu bildirilmiştir. O zaman tâlâk vâki olur. Ve kadının emri elindedir. Ama söze kendisi başlarsa, kadın boş olmaz, emri de elinde olmaz.

«En azı verilir.» Yani akdin feshini tercih ederse, mehr-i müsemma mehr-i misilden daha az olduğu takdirde, kendisine o verilir. Çünkü buna razı olmuştur. Binaenaleyh mehr-i misle kadar olan fazlalığını kendi düşürmüş sayılır. Mehr-i misil daha az ise, kadına o verilir. Çünkü fazlası ancak mehr-i müsemma ile akdin zımnında lâzım gelecekti. Akit fasit olunca, onun zımnındaki fâsit olur. Burada akit fâsit değil mevkuf olduğundan şarih, "Çünkü mevkuf akit fâsit gibidir." demiştir. Bunu Rahmetî söylemiştir. Bu izahtan anlaşılır ki, mehr-i müsemmadan murad, vekilin kadına söylediği mehirdir. Müvekkilin vekile söylediği değildir. Çünkü onun bir vechi yoktur.

«Küfür olduğunu söyleyenler vardır.» Çünkü o adam, Peygamber (s.a.v.)'in gaibi bildiğine inanmıştır. Tatarhâniyye sahibi diyor ki: «Huccet'te Mültekât'tan naklen bildirildiğine göre, o kimse kâfir olmaz. Çünkü eşya Peygamber (s.a.v.)'in ruhuna arzolunur. Bir de Peygamberler bazı gaipleri bilirler. Teâlâ Hazretleri, "Allah gaibi bilendir, onun gaybına kimse muttali olamaz. Meğer ki O'nun razı olduğu bir peygamber olsun." buyurmuştur.

Ben derim ki: Hattâ ulemanın akait kitaplarında bildirdiklerine göre, evliyanın bazı gaipleri bilmeleri, kerametleri cümlesindendir. Onlar, bu âyetle bilinmediğine istidlâl eden Mütezile taifesine şöyle red cevabı vermişlerdir: Âyetten murad, vasıtasız muttali kılmaktır. Peygamberden murad da, melektir. Yani Allah Teâlâ vasıtasız olarak gaibe melekten başkasını muttali kılmaz. Peygamberle evliyaya gelince: Onları gaibe melek veya başka bir şey vasıtasıyla muttali kılar. Biz bu hususta. "Seli' Hüsame'l Hindiy..." adlı risalemizde bu meseleden uzun uzadıya bahsettik. Oraya müracaat et! Çünkü o risalede nefis faydalar vardır. Allahu â'lem.

 

 

 

HARAM OLAN KADINLAR FASLI

METİN

Haram kılınmanın sebepleri birkaç nevidir: Akrabalık, musaheret (dâmatlık) süt, cem, milk, şirk ve cariyeyi hür kadın üzerine almak ki, bunlar yedidir. Musannıf onları bu tertip üzere zikretmiştir. Bundan geri kalanlar;

üç defa boşamak ve nikâh yahut iddet sebebiyle başkasının hakkı taallûk etmektir. Bunları musannıf ricat bâbında zikretmiştir.

İZAH

Musannıf burada nikâhın şartlarına da başlamaktadır. Çünkü nikâhın şartlarından biri, kadın nikâha mahâl olmak için helâl kılınmış bulunmaktadır. Şubeleri çok olduğu için, nikâhı haram kadınları ayrıca bir fasılda toplamıştır. Bahır.

«Akrabalık»tan murad, füru ve usulüdür. Füru; bir kimsenin kızları ve evlâdının kızlarıdır. Velev ki aşağı doğru insinler. Usulden murad; anneleri. annelerinin anneleri, babalarıdır; velev ki yukarıya doğru çıksınlar; ve anne-babanın fer'leridir. Velev ki aşağı doğru insinler. Binaenaleyh kardeş ve kızkardeş kızları, onların çocuklarının kızları aşağı doğru inse de haramdır. Bir bâtında dedelerinin ve nînelerinin fürûu da haramdır. Onun için halalarla teyzeler de haramdır. Ama hala ve teyze kızları île amca ve dayı kızları helâldir. Fetih.

«Dâmatlık...» Gerdeğe girdiği karısının fürûu velev ki aşağı insin ve sahih akitle aldığı karısının anneleri ile nineleridir. Velev ki yukarı doğru çıkılsın. Ve karısına zifaf edilmiş olmasın. Babalarının ve dedelerinin cimada bulunduğu kadınlar yukarıya doğru hep haramdırlar. Bunlardan zina edilenlerle sahih nikâhla alınanlar arasında fark yoktur. Oğullarının ve oğullarının cimada bulundukları kadınları aşağı doğru inilse bile nikâh edilemez. Burada dahi zina ile sahih akit arasında fark yoktur. Fetih. Bir kimsenin öptüğü ve şehvetle dokunduğu kadınlar usulüne fürûna haram olduğu gibi; usul ve fürûnu öpen yahut dokunan kimseye dahi haramdırlar.

"Süt" sebebiyle nesep cihetinden haram olanların hepsi haramdır. Yalnız bazı müstesnaları vardır ki, bâbında geleceklerdir. Bu sayılan üç nevi kadınlar ebedî olarak haramdırlar.

"Cem" haram olan kadınları bir nikâh altında toplamaktır. Meselâ, iki kızkardeşi ve benzerlerini bir nikâh altında toplamak veya dörtten ziyade ecnebi kadını bir nikâh altında toplamak böyledir.

"Milk", sahibinin cariyesini, hanımefendinin kölesini nikâhlamak gibi şeylerdir. Fetih, Milk yerine bazıları zıddiyet kelimesini kullanmışlardır. Yani mâlik olmak memlûk olmaya zıddır. Nitekim beyanı gelecektir. Bu kelime cüz'üne veya bütününe mâlik olmaya şâmildir.

"Şirk" kelimesinin yerine Fetih'de semavî bir dine mensup olmayan Mecûsî ve müşrik kadın gibi denilmiştir. Bu kelime, dinden dönenle Allah tanımayan kadınlar da şâmildir.

«Cariyeyi hür kadın üzerine almak» ifadesini Zeylâî cem suretiyle haram olanlara katmış ve şöyle demiştir: Hür kadınla cariyenin bir nikâh altında toplanmasının haram olması için, hür kadını önceden almış bulunmalıdır. En münasip olanı budur. Bahır. Yani zabıt için ve ifsadı azaltmak maksadıyla en münasibi budur demektir. Fetih sahibi de böyle yapmıştır. Lâkin evlâ olan, "Hürre geriye bırakılmamalı." demektir. Tâ ki ikisini bir akitle almasına da şâmil olsun. Zeylâî'de, "Hür kadının nikâhı sahih. cariyenin nikâhı bâtıldır." denilmiştir.

«Bundan geri kalanlar ilh...» Şarih Mültekâ üzerine yazdığı şerhte iki nevi daha ziyade ederek şöyle demiştir: «Şimdi haram olan kadınlardan hünsa-i müşkil kalmıştır. Çünkü erkek olması ihtimali vardır. Bir de cinnî kadın ve su insanı kalır. Çünkü cinsleri başkadır.»

Ben derim ki: Galiba şarih nikâh bahsinin başında söylediği için bu arada onları zikre hâcet görmemiştir. Beşinci bir nevi daha ziyade ederler ki, musannıf onu kendi bâbında söyleyecektir. O da lianın haram olmasıdır. Ben bu yedi nevi ziyade edilen beş nevi ile birlikte nazma çekerek şöyle dedim:

Nikâhın haram kılındığı neviler yedidir.

Karabet, milk, süt, cem, keza şirk, dâmatlık nisbeti,

Ve evvelâ cariye sonra hür kadını almak. Beş nevi ziyade edilmiştir.

Kadını üç defa boşamak ve ilan yapmak, başkasının hakkına taallûk ki,

bu nikâhtan olsun.

Yahut hiddetten fark etmez, bir de açıklamaksızın hünsalık.

Hepsinin sonu cins değişikliğidir.

Cin ve suda yaşayan insan nevi gibi.

METİN

Evlenen kimseye, erkek olsun kadın olsun aslını ve fer'ini yukarı çıksa da, aşağı inse de nikâh etmek haram olduğu gibi; kardeşinin ve kız kardeşinin kızını - velev ki zinadan olsun - kızının kızını, halasını ve teyzesini almak da haramdır. Bu yedi nevi, "Size anneleriniz haram kılındı." âyet-i kerîmesinde zikredilmiştir.

İZAH

«Erkek olsun kadın olsun» ifadesinden murad, erkeğe aslını, fer'ini almak haram olduğu gibi; kadına da aslı ile, fer'i ile evlenmenin haram olduğunu anlatmaktır. Erkeğe kardeşinin kızıyla evlenmek haram olduğu gibi; kadına da kardeşinin oğluyla evlenmek haramdır. Haram meselesi böylece devam eder ve erkek tarafında nazar-ı itibara alınanın benzeri kadın tarafında da itibara alınır. Minah'ın ibaresinin mânâsı do budur. Ora da şöyle denilmiştir: «Bu zikredilenlere evlenmek erkeğe haram olduğu gibi kadına da bunların benzerleriyle evlenmek haramdır.» Binaenaleyh, "Mânânın şöyle olması lâzımdır: Kadının, kardeşi oğlu ileevlenmesi haramdır. Çünkü erkek tarafında kardeş kızının benzeri, kadın tarafında kardeş oğludur." denilemez. Şöyle bir itiraz da vârit olamaz: «Bir adamın annesi gibi aslı ile evlenmesi haram olunca, kadının da fer'i ile evlenmesi haram olmak lâzım gelir.» Çünkü bir şeyin lâzımını söylemek hata sayılmamıştır.

«Velev ki zinadan olsun.» Bu şöyle tasavvur edilir: Birisi bâkire bir kızla zina eder ve onu bir kız doğuruncaya kadar elinde tutar. (İşte bu doğan kız onun zinadan kızı olur.) Bu tasavvuru Bahır sahibi Fetih'ten nakletmiştir. Hânûtî diyor ki: «Doğan kızın onun zinadan kızı olması ancak bu şekilde tasavvur edilebilir. Çünkü doğan çocuğun ondan olması ancak bu suretle bilinir.» Yani zina ettiği kızı elinde tutmasa, ihtimal kız başkasıyla zina eder ve çocuk ondan kalır. Çünkü bu ihtimalle karşı gelecek bir nikâh yoktur. Halebî diyor ki: «Velev ki zinadan olsun sözü, bu sözden önce zikredilenlere bakarak mânâyı onların hepsine umumileştirmektir. Yani aslının veya kız kardeşinin zinadan olup olmamaları arsında fark yoktur. Keza zinadan bir erkek kardeşi olur da onun nikâhtan doğma bir kızı bulunursa, yahut nikâhtan doğma bir kardeşi bulunur da onun zinadan doğma bir kızı olursa, hüküm yine budur. Buna kıyasen nikâhtan doğma kız kardeşinin zinadan bir kızı olur yahut zinadan doğma kız kardeşinin nikâhtan doğma kızı veya zinadan doğma kız kardeşinin zinadan doğma kızı olursa hüküm yine budur. Keza bir kimsenin babası nikâhtan doğmuş olup, babasının kız kardeşi zinadan doğmuşsa yahut, babası zinadan, onun kız kardeşi nikâhtan doğmuşsa veya babası da zinadan, babasının kız kardeşi de zinadan ise hüküm budur. Ve keza bir kimsenin annesi nikâhtan, annesinin kız kardeşi zinadan ise; yahut annesi zinadan, onun kız kardeşi nikâhtan ise; yahut hem annesi hem annesinin kız kardeşi zinadan ise hüküm yine budur. Hâl böyle olunca, şarihin bu ta'mimi ve teyzesinin sözünden sonra yapması gerekirdi.»

Ben derim ki: Lâkin şarihin söylediği daha ihtiyatlıdır. Çünkü o Bahır'da Fetih'ten nakledilen sözü görerek onu söylemekle yetinmiştir. Bahır'da şöyle denilmiştir: «Kızın hükmünde, zinadan olan kızı da dahildir. Ve açıkça nassla kendisine haram olur. Çünkü zinadan doğan kızı lügat itibariyle onun kızıdır. Kullara hitap ise, Arap dili itibariyledir. Ama salât sözü gibi nakil sabit olursa, şer'an menkul sayılır. Keza zinadan kız kardeşi, kardeşinin kızı, kız kardeşinin kızı veya oğlu da böyledir.» Ta'mimi hepsinden sonraya bıraksaydı nakle tâbi olmak hususunda isabetsiz sayılırdı. Şu da var ki, Bahır sahibinin burada söyledikleri Radâ bahsinde kendisinin söylediklerine aykırıdır. Orada şöyle demiştir; «Zinadan doğan kız zina eden adamın amcasına ve dayısına haram değildir. Çünkü onun zina edenden nesebi sabit değildir ki, akrabalık hükmü ortaya çıksın. Zina eden şahsın babalarına ve çocuklarına haram kılınması ise, cüz'iyyet itibariyledir. Zinadan doğan kızla, zina edenin amcası ve dayısıarasında cüz'iyyet yoktur.» Radâ bahsinde Fetih'te de Tecnis'ten naklen bunun gibi ifade edilmiştir. Tecnis'in ibaresini biraz sonra zikredeceğiz.

TEMBİH: Bahır'da beyan edildiğine göre ilân yapanın kızı da bu rada dahildir. Ona da buradaki kızın hükmü verilir. Çünkü ilân yapan erkek kendini yalanlayabilir. Ve kızın kendinden olduğunu iddia eder. Bu takdirde kızın nesebi ondan sabit olur. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Fetih sahibi diyor ki: «Zekâtın verileceği yerler bâbında Mi'râc'dan naklen söylemiştik ki; bir kimsenin, benden değildir diye nefyettiği ümmüveledinin çocuğuna zekât vermesi caiz değildir.» Bu sözün muktezası, ihtiyata istinat eden yerde kızın nesebi ondan sabit olmaktır. Binaenaleyh o adamın oğlu o kızla evlenemez. Çünkü ihtiyatten kız kardeşidir. Ve nakle bağlıdır. Liân yapılan kadının kızı hakkında şöyle demek mümkündür: «Bu kızın o kimseye haram olması, üvey kızı olmasındandır.

Kızın annesiyle zifaf olmuştur.» Yoksa Fetih sahibinin zorlanarak gösterdiği sebepten dolayı değildir. Lâkin ilânın sabit olması, o adamın kızın annesiyle zifaf olmasına bağlı değildir. O zaman kızın da üvey kızı olması lâzım gelmez. Nehir.

«Bu yedi nevi ilh...» Âyette zikredilmiştir. Lâkin ninelerin ve bir kimsenin kızının kızlarını tezviç hususunda ulema ihtilâf etmişlerdir. Bazıları, "Bunlar sözün mânâya vaz'ı ve hakikatı itibariyle dahildir. Çünkü ana kelimesi lügatta asıl; kız da fer mânâsına gelir. Bu takdirde isim müşekkik kabilinden olur." demişlerdir. Bazıları umum mecazla, birtakımları da delâleti nassla dahil olduklarını söylemişlerdir. Bunların hepsi sahihtir. Meselenin tamamı Bahır'dadır. Bahır sahibi zinadan doğan kızın mezkûr âyetle haram kılındığını söylemiştir.

METİN

Dedesinin ve ninesinin halası ve ana-baba bir teyzeleri ve diğerleri bunda dahildir. Annesinin halasının halasına ve babasının teyzesinin teyzesine gelince: Bunlar helâldir. Ve amcasının kızı, halasının kızı, dayısının ve teyzesinin kızları gibidir. Çünkü Teâlâ Hazretleri, "Bu sayılanlardan geri kalanlar ise helâl kılınmıştır." buyurmuştur.

Musahere ile cimada bulunduğu karısının kızı ve karısının annesi ve mücerret sahih akitle mutlak surette nineleri haram olur. Velev ki zevce ile cima edilmemiş olsun. Çünkü tekerrür etmiş bir kaidedir. Anneleri cima etmek kızları haram kılar. Kızları nikâh etmek ise anneleri haram kılar. Burada üvey kızlar ile üvey oğullar da dahildir. Keşşâf'ta, "Dokunmak ve benzeri Ebû Hanîfe'ye göre cima gibidir." denilmiş; musannıf da onu kabul etmiştir.

İZAH

«Bunda dahildir.» Yani metindeki, "halasını almak haramdır" ifadesinde dahildir. Nitekim âyetteki, "Halalarınız da haram kılındı." ifadesinde de dahildir.

«Ana-baba bir teyzeleri» ifadesi dahi böyledir. Nitekim Zeylâî'de beyan edilmiştir. H.

«Ana-baba bir teyzeleri ve diğerleri ilh...» dahildir. Yani bu ta'mim yalnız hala ile teyzeye mahsus değildir. Asılla fer'den maada yukarıda zikredilenlerin hepsi böyledir. zikredilenlerin hepsi böyledir. Nitekim sözün mutlak olmasından da anlaşılır. Lâkin burada onu açık söylemenin faydası, ondan sonra zikredilenlere muhalif olduğuna tembih içindir.

«Annesinin halasının halasına ilh...» meselesinde Nehir sahibi şunları söylemiştir: «Halanın halasına ve teyzenin teyzesine gelince: Yakın olan hala annesinin ise haram değildir. Aksi takdirde haram olur. Yakın olan teyze babasının ise haram değildir. Aksi takdirde haramdır. Çünkü halanın babası bu takdirde babasının anasının kocası olur. Onun halası, babasının anası olan ninenin kocasının kız kardeşidir. Ananın kocasının kız kardeşi haram değildir. Ninenin kocasının kız kardeşi ise evleviyetle haram değildir. Yakın teyzenin anası, annenin babası olan dedenin karısıdır. Onun kız kardeşi ise ananın babasının karısının kız kardeşidir. Dedenin karısının kız kardeşi haram değildir.» Annenin tabirinden murad, halanın babasının anne bir kız kardeşi olmasıdır. Bu, babasının baba bir yahut ana-baba bir kız kardeşi olmasından ihtiraz içindir. Çünkü böyle bir halanın halası helâl olamaz. Zira babanın babası olan, dedenin kız kardeşidir.

«Yakın teyze babadansa...» ifadesinden murad, annesinin baba bir kız kardeşi olmasıdır. Bu da anne bir kız kardeşi veya anne-baba bir kız kardeşi olmasından ihtiraz içindir. Çünkü bu teyzenin teyzesi annesinin annesi olan ninesinin kız kardeşidir. Ve helâl değildir. Galiba şarih Nehir sahibinin, "Anne bir ve bâba bir" sözünden bunlardaki zamirin nikâh yapmak isteyene râcî olduğunu anlamıştır. Nitekim böyle anladığı seziliyor. Ve söylediklerini buna göre söylemiştir. Halbuki öyle değildir. Binaenaleyh şarihin, "Ana bir halanın halasına ve baba bir halasına ve baba bir teyzesinin teyzesine gelince...» demesi gerekirdi. Ama onun sözünü şöyle düzeltmek mümkündür: «Yakın hala diye kayıtlaması, ana bir dedenin kız kardeşi olduğu içindir. Yakın teyze diye kayıtlaması da baba bir nine sisinin kız kardeşi olduğu içindir. Nitekim hâşiye yazarı bunu açıklamıştır. Fakat mutlak olarak bırakılırsa doğru değildir.»

«Cimada bulunduğu karısının kızı...» Yani gerek kendi himayesinde olup nafakasını versin, gerekse böyle olmasın haramdır. Âyette himayenin zikredilmesi, âdeti beyandır. Yahut üvey babaları kınamak içindir. Nitekim Bahır'da böyle denilmiştir. Cima bulunduğu kaydıyla, cimada bulunmadığı kadından ihtiraz etmiştir. Çünkü öylesinin mücerret akitle kızı haram olmaz. Halebî'nin Hindiyye'den naklettiğine göre. bir adamın karısıyla baş başa halvette kalması, kızının haram olması hususunda cima Verini tutmaz.

Ben derim ki: Lâkin Tecnis'te Nâtıfî'nin Ecnâs'ından naklen şöyle denilmiştir: «Ebû Yusuf'un Nevâdir'inde bildirildiğine göre; bir kimse karısı ile ramazan orucu esnasında veya ihramhalinde baş başa halvette kalırsa, o kimseye o kadının kızıyla evlenmek helâl olmaz. İmam Muhammed helâl olduğunu söylemiştir. Çünkü kocası cima etmiş sayılmamıştır. Hattâ kadına yarım mehir verilir.» Bu ifadenin zâhirine bakılırsa, ihtilâf, fâsit olan halvet hakkındadır. Sahih halvete gelince: Onun, kızı haram kılacağından hilâf yoktur. Bu husustaki sözün tamamı mehir bâbında halvet hükümlerinden bahsedilirken gelecektir. Kadını kendisinden şehvet duyulur bir halde cima etmesi şarttır. Şehvet duyulmayacak derecede küçük bir yaşta onunla cima eder de boşarsa; ve kadın aylarca iddet bekledikten sonra başkasına kocaya varır da bir kız doğurursa, o kızın annesiyle cima eden erkekle evlenmesi helâldir. Nitekim metinde gelecektir.

«Ve karısının annesi» haramdır. Bu kayıtla cariyesinin anası hariç kalır. O ancak cima veya cimaın mukaddimeleriyle haram olur. Zira kadınlar tabiri kocalara izafe edilince, bundan hür kadınlar murad olur. Nitekim zıhâr ve îlâ meselelerinde böyledir. Bahır. Hür kadınlar tâbirinden murad, nikâhla alınanlardır. Velev ki başkasının cariyesi olsun. Nitekim bunu Rahmetî ile Ebussuud söylemişlerdir.

«Mutlak surette nineler»den murad; anne ve baba tarafından olanlardır. Velev ki yukarıya doğru çıksınlar. Bahır.

«Sahih» sözü fâsit nikâhtan ihtirazdır. Çünkü fâsit nikâh sırf akitle hürmeti musahere icabetmez. Onunla birlikte cima yahut cima yerini tutacak şehvetle dokunmak ve şehvetle bakmak gibi bir şey bulunmalıdır. Zira izafet ancak sahih akitle sabit olur. Bahır. Yani Teâlâ Hazretlerinin, "Kadınlarınızın anneleri" hitabındaki zamir, yahut 'zevcesinin annesi" izafetindeki zamire izafet ancak sahih akitle sabit olur. Bazı nüshalarda şu ziyade de bulunmaktadır: «Fâsit nikâhla haram olmaz. Meğer ki şehvetle dokunmak ve benzeri bir fiille beraber olsun.»

"Burada..." Yani karısının kızı tabirinden üvey kızlarla üvey oğullar da dahildir. Bunların haram olması icma ile, bir de âyetteki "üvey kızlarınız" ifadesiyle sabit olmuştur. Bahır.

«Keşşaf'tan ilh...» nakil hususunda şarih Bahır sahibine uymuştur. Âşirkârdır ki, dokunmak ve benzerinin hiçbir yere mahsus olmaksızın cima gibi hürmet-i musahere icabettiği bütün metinlerde bildirilmiştir Lâkin âyet-i kerimede anneleriyle cima edilen üvey kızların haram olduğu, anneleriyle cima edilmemişse haram olmadığı açıklanınca, burada da cimanın mutlaka lâzım olduğu zannedilir. Keza ulemanın dokunmak ve benzeri şeylerin hürmet-i musahere icabettiğini açıklamaları, üvey kızlardan başkalarına mahsus sanılır. Onun için Ebû Hanîfe'den dokunmanın cima yerine geçtiği burada acık olarak nakledilmiştir ki, bu vehim ortadan kalksın ve bu hükmün ulemanın hüküm çıkardığı meselelerden olmadığı anlaşılsın. Galiba şarih burada Keşşâf'tan başka Ebû Hanîfe'deri bu rivayeti açıklayangörmemiş olacak ki, bunu ondan nakletmiştir. Çünkü Keşşâf sahibi Zemahşerî (Mutezili olmakla beraber) mezhep ulemasındandır. Kendisi nakil hususunda haccettir. Burası gizli olduğu için şarih, "Musannıf da onu kabul etmiştir." diyerek sözünü te'kid etmiştir.

METİN

Bir kimseye aslının ve fer'inin zevceleri de mutlak surette haramdır. Velev ki uzak olsun. Zevcesine zifaf olup olmaması da bu hususta müsavidir. Babasının karısının kızı veya oğlu ise helâldir. Yukarıda neseben olsun, musahereten olsun haram olduğu zikredilenlerin hepsi süt cihetinden de haramdır. Ancak radâ bâbında istisna edilenler başkadır.

İZAH

«Aslının ve fer'inin» zevceleri şu âyetlerden dolayı haramdır: «Babalarınızın nihâk ettiği kadınları almayan.» «Kendi sulbünüzden doğan oğullarınızın halîleri de size haramdır.» Halîle; zevce demektir. Nikâhsız cima edilen kadının haram olması, başka delilledir. Oğulların sulbü diye zikredilmesi, evlâtlığın karısını iskat içindir. Süt oğlunun kansını helâl kılmak için değildir. O, neseben oğlunun karısı gibi haramdır. Bahır ve diğer kitaplar.

«Velev ki uzak olsun ilh...» cümlesi, mutlak olan sözün beyanıdır. Yani velev ki asıl veya fer uzak olsun. Dede yukarıya doğru çıksın; oğlunun oğlu da aşağı doğru insin. Asıl ve fer'in karıları mücerret akitle haram olur. Zifaf olup olmaması müsavidir.

«Babasının karısının kızı veya oğlu ise helâldir.» Babasının karısının oğlunun kızı da öyledir. Bahır. Hayreddin-i Remlî diyor ki: «Ananın kocasının kızı haram değildir. Kocasının annesi, babanın karısının annesi, o zevcenin kızı, oğlunun karısının annesi ve kızı, üvey oğlunun karısı ve üvey babanın karısı da haram değildir.»

«Neseben olsun, musahareten olsun ilh...» kelimeleri temyizdir. Yani süt cihetinden de usûlü, fürûu, anne-babasının fürû ve fürûnun fürû sulbî dedelerinin ve ninelerinin fürû, zevcenin fürû ve usûlü, zevcenin usûlü. usûl ve fürûnun zevceleri haramdır.

«Ancak radâ bâbında istisna edilenler başkadır.» Bunlar dokuz suret olup, tafsilâtıyla yüzsekize varır. Nitekim ileride tahkik edeceğiz. H.

TEMBİH: "Yukarıda zikredilenlerin hepsi süt cihetinden de haramdır." ifadesinin; yine yukarıda geçen, "velev ki zinadan olsun." sözüyle birlikte muktezası, zina ettiği kadının süt cihetinden aslı ve fer'inin haram olmasıdır. Kuhistânî'de ise Tahâvî şerhinden naklen haram olmadığı bildirilmiştir. Kuhistânî bundan sonra şunları söylemiştir: «Lâkin Nazım ve diğer kitaplarda beyan edildiğine göre, zina eden erkek ile kadının her biri, diğerinin süt cihetinden aslına fer'ine haramdır.» Aslına fer'ine diye kayıtlaması, kardeş ve amca gibi sair yakınlarına bilittifak haram olmamayı gerektirir. Tecnis'te şöyle deniliyor: «Bir kimse bir kadınla zina eder de kadın çocuk doğurursa, bu sütle bir kız çocuğu emzirdiği takdirde, kendisiyle zinaeden adamın o kız çocuğuyla evlenmesi caiz olmadığı gibi; onun usûl ve fürûu ile evlenmesi de caiz değildir. Ama zina eden adamın amcası o kızla evlenebilir. Nasıl ki o kız o kimsenin zinadan doğan kızı olsa evlenirdi. Dayı da amca gibidir. Çünkü kızın nesebi zina eden şahıstan sabit olmamıştır ki, kızda akrabalık hükmü zâhir olsun. Zina eden şahsın, babasına, çocuklarına ve çocuklarının çocuklarına haram olması cüz'iyyet itibariyledir. O kızla amca arasında ise cüz'iyyet yoktur. Zinadan doğan kız hakkında bu sabit olunca, zina sebebiyle gelen sütle emziren hakkında da böyledir.»

Ben derim ki: Bu, şarihin sözünde yukarıda geçen ta'mamiyle aykırıdır. Orada, "Velev ki zinadan olsun." denilmiş; biz de buna tembihte bulun-muştuk.

METİN

FER'Î MESELELER: 1) Bir şaşırtmaca olmak üzere şöyle derler: «Bir adam kansını iki talâkla boşar ve kadının ondan sütü gelirse, kadın iddetini bitirdikten sonra küçük bir çocukla nikâhlanarak onu emzirir ve bu sebeple ona haram olursa, sonra başka bir kocaya nikâhlanarak onunla zifafa girer, arkacığından kocası onu boşarsa, ilk kocasına bir talâkla mı döner yoksa üç talâkla mı?» Buna şöyle cevap verilir: «İlk kocasına ebediyyen dönemez. Çünkü kendisi onun süt oğlunun karısı olmuştur.»

2) Bir kimse babasının cariyesini satın alır da, babasının onunla cima ettiğini bilirse, cariyeye yaklaşması haram olur.

3) Bir kızla bâkire diye evlenir de dul çıkar ve kız, "Beni senin baban bozdu" derse, kocası tasdik ettiği takdirde mehirsiz talâk-ı bâinle boş düşer, Aksi takdirde mehirsiz boş düşmez. Şumunni.

İZAH

"Şaşırtmaca"dan murad; düşünmeden cevap vereni şaşırtan meseledir.

«Kadının ondan sütü gelirse...» Yani ondan doğurduğu için sütü gelirse demektir.

«Ona haram olursa...» Yani çocuğun sütannesi olduğu için ana haram olursa demektir.

«Onunla zifafa girerse...» diye kayıtlaması, ilk kocasına helâl olması tevehhüm edilebilsin diyedir. Küçük çocuğun cima etmesi mümkün değildir.

«Bir talâkla mı döner yoksa üç talâkla mı?» Bir talâkla mı demesi, "İkinci koca üçten aşağı olan talâkları yıkamaz." diyen kavle göredir. Yoksa üç talâkla mı sözü, "yıkar" diyen kavle göredir. Nitekim bâbında gelecektir.

«Süt oğlunun karısı olmuştur.» Çünkü emzirmekle oğulluğun sübutu kocalık ile beraberdir. Binaenaleyh kadını, hem adamın hem kendinin süt oğlunun karısı diye vasıflamak sahih olur. Keza oğulluğun sübutu evlilik üzerine arızîdir. Ve ondan sonradır dersek hüküm yine budur. Çünkü bir zamanda iki vasfın bir yerde bulunması lâzım gelmez. Onun içindir ki, birkimseye karısını boşadıktan sonra doğan üvey kızı ve o emmezden evvel boşanan babasının karısı olan süt annesi haram olur.

«Babasının onunla cima ettiğini bilirse...» yaklaşması haram olur. Cima etmediğini bilir veya bunda şüphe ederse, yaklaşması helâl olur. H.

Bilmekten murad; zann-ı galibe de şâmildir. Çünkü bu hususta kesin bilgi edinmek nadirdir. Babanın milkinde iken o cariye ile cima ettiğini haber vermesi bu kabildendir. Bahır'da Muhit'ten naklen şöyle denilmiştir: «Bir adamın bir cariyesi bulunur da onunla cima ettiğini söylerse, o cariye oğluna helâl olmaz. Ama cariye milkinde bulunmaz da onunla cima ettiğini söylerse, oğlunun onu yalanlayarak cariye ile cima etmesi helâl olur. Çünkü zâhir ona şahittir.» Yani zâhir oğluna şahittir. Zâhire göre murad, cima haberini kendi milkinde değilken vermesidir. Cariye milkinde bulunur da sonra onu satar ve milkinde îken cima ettiğini haber verirse, oğluna helâl olmaz.

«Dul çıksa...» Yani onunla cima etmek istediğinde dul çıkarsa demektir. Nitekim Bahır ve Minah'ta da böyle denilmiştir. Dul çıktığı, ya kızın söylemesiyle yahut cimadan başka bir şeyle anlaşılacaktır. Cima eder de dul çıkarsa, mehr-i mislini vermek vâcip olur. Çünkü şüpheyle cima etmiştir. İslâm diyarında cima; ya kısırlık veya mehirden hâli değildir. Rahmetî.

METİN

Yine sıhriyyetle zina ettiği kadının aslı haram olur. Musannıf zina ile, haram cimaı kasdetmiştir. Şehvetle dokunduğu kadının aslı da haram olur. Velev ki hararetin geçmesine mâni olmayan bir örtü üzerinden başındaki saçına dokunmuş olsun. Kendisine şehvetle dokunan kadının, cinsiyet organına şehvetle bakanın ve yuvarlak dâhilî fercine bakılan kadının - velev ki camdan veya kadının içinde bulunduğu sudan bakmış olsun - asıl ve fer'leri mutlak surette haram olur. İtibar, dokunurken ve bakarken şehvetli bulunmasıdır. Ondan sonraki şehvete itibar yoktur. Dokunmak ve bakmakta şehvetin sınırı, âletinin hareket etmesi yahut hareketin ziyadeleşmesidir. Bununla fetva verilir.

İZAH

«Zina ettiği kadının aslı haram olur. »Bahır sahibi diyor ki: «Hürmet-i musahere sözüyle, dört haramı kasdetmiştir. Bunlar; kadının zina eden şahsın nesep ve süt cihetinden usûl ve fürûuna haram olması, nesep ve süt cihetinden usûl ve fürûunun zina eden şahsa haram olmasıdır. Nitekim bu, helâl cimada da böyledir. Zina eden şahsın usûl ve fürûuna zina ettiği kadının usûl ve fürûu helâldir.» Bu sözün bir mislini az yukarıda Kuhistânî'den nakletmiştir.

«Usûl ve füru helâldir ilh...» Yani helâl cima ile bunlar helâl olduğu gibi; haram cima ile de birbirlerine helâldirler. Bahır sahibinin dört haramı diye kayıtlaması, geri kalanları hariç bırakır. Bu hususta az yukarıda söz ettik.

«Zina ile haram cimaı kasdetmiştir» Çünkü zina bir mükellefin şehvet duyulan bir ferce cima etmesidir. Velev ki geçmişte milkten ve milk şüphesinden hâli olarak yapmış olsun. Keza nikâhlı karısını yahut satın aldığı cariyesini fâsit bir şekilde cima etmekle veya müşterek cariyeyi yahut mükâtebi veya zıhâr yaptığı kadını yahut Mecûsi cariyeyi veya hayızlı nifaslı karısını cima etmekle yahut kendisi ihramlı veya oruçlu iken cimada bulunması ile dahi hürmet-i musahere sabit olur. Zina ile kayıtlamamız; burada Şâfiî muhalif olduğu içindir. Bir de, dübüre cima etmekle hürmet-i musahere sabit olmayacağını anlatmak içindir. Nitekim gelecektir. Burada Evzâî ile İmam Ahmed muhaliftirler. Fetih sahibi diyor ki: «Bir rivayette imam Mâlik ile İmam Ahmed de bizimle beraberdirler. Bu kavil Hazret-i Ömer'le İbn-i Mesûd'dan, esah kavle göre İbn-i Abbâs'dan Ümran b. Husayn'dan, Câbir. Übeyy ve Aişe'den ve Tâbiinin Hasan-ı Basrî, Sa'bî, Nehâî, Evzâî, Tâvûs, Mücahid, Atâ, İbn'l-Müseyyeb, Süleyman b. Yesar, Hammâd, Sevrî ve İbn-i Râhavey gibi cumhurundan rivayet edilmiştir.» Tamamı, delilinin izahı ile birlikte Fetih'tedir.

«Şehvetle dokunduğu kadının aslı da haram olur.» Çünkü dokunmak ve bakmak, cimaya sebep olan mukaddimelerdir. Binaenaleyh ihtiyat yerinde cima yerine geçer. Hidâye. Fetih sahibi buna hadislerle Sahabe ve Tâbiinden eserlerle istidlâl etmiştir. Şehvet yalnız bir taraftan olsa bile, hükmün isbatı için kâfidir. Nitekim gelecektir.

«Başındaki saçına» kaydı ile, etrafa sarkan uzun saç hariç kalmıştır. Hâniyye'nin zâhir olan ibaresine bakılırsa, saça dokunmak haram kılmaz. Muhit sahibi kesin olarak bunun hilâfına kail olmuş; Bahır sahibi ise Muhit'in sözünü tercih etmiştir. Hulâsa sahibi ise tafsilâta giderek haram kılan saçı başın üzerindekine tahsis etmiş; sarkan saçın haram kılmadığını söylemiştir. Cevhere sahibi kesinlikle bunu kabul etmiştir. Nehir sahibi ise bunu iki kavlin yorumu kabul etmiştir Bu zâhirdir. Onun için şarih kesinlikle buna kail olmuştur.

«Hararetin geçmesine mâni olmayan ilh...» Yani hararetin geçmesine mâni olursa, hürmet sabit olmaz. Ekseri kitaplarda böyle denilmîştir. Keza âletine bir bez sararak cima ederse, hüküm yine budur. Gerçi Zahire'de, "İmam Zahîruddin, ağızı, çeneyi, yanak ve başı öpmek, peçe üzerinden bile olsa hürmeti icabeder diye fetva verirdi." denilmişse de; bu ifade, peçe ince olup harareti geçirdiğine yorumlanmıştır. Bahır.

«Kendisine şehvetle dokunan kadının...» Usûlü fürûu da haramdır. Fetih sahibi diyor ki: «Kadının dokunmasıyla hürmet sabit olmak için, erkeğin onu tasdik etmesi ve doğru söylediğine gönlü yatması şarttır. Bu izaha göre, erkeğin kadına dokunmasında şöyle demek gerekir: O kadın babasına ve oğluna haram olmaz. Meğer ki onu tasdik etsinler yahut doğru söylediğine gönülleri yatsın. Sonra Ebû Yusuf'tan nakledilen bir rivayetin bunu ifade ettiğini gördüm.» «Yuvarlak dâhili fercine bakılan kadının...» cümlesinde fercle kayıtlamıştır. Çünkü Zâhîre ve diğer kitapların zâhirine bakılırsa, kadının fercden başka uzuvlarına şehvetle bakması muteber olmadığına ulema ittifak etmişlerdir. Şu halde Kenz sahibi, kayıtlı olmak gereken yerde sözü mutlak bırakmıştır.

Bahır. Yuvarlak dâhilî ferc ifadesini Hidâye sahibi tercih etmiş; Muhit ve Zahîre sahipleri de sahihlemişlerdir. Hâniyye'de fetva buna göredir denilmiş: Fetih'te ise, "Zâhir rivayet budur. Çünkü bu ferce ait bir hükümdür. İç kısmı her cihetle fercdir. Dış kısmı ise bir vecihle fercdir. Dış kısmından korunmak imkânsızdır. Binaenaleyh o itibardan düşürülmüştür. Bu ancak kadın bir şeye dayandığı zaman tahakkuk eder." denilmiştir. Bahır. Ayakta olur veya dayanmaksızın oturursa hürmet sabit olmaz. İsmail. Bazıları kıl biten yerlere bakmakla, bazıları da çatlağına bakmakla sabit olacağını söylemişlerdir. Hulâsa sahibi bunu sahih bulmuştur. Bahır.

«Kadının içinde bulunduğu sudan bakmış olsun.» sözü, suyun üzerinde bulunup fercinî suda görmesinden ihtiraz içindir. Nitekim gelecektir.

«Mutlak surette haram olur...» sözü, usûl ve fürûa râcîdir. Yani velev ki yukarıya doğru çıksınlar, aşağı doğru insinler demektir. T.

«İtibar, dokunurken ve bakarken şehvetli bulunmayadır.» Fetih sahibi diyor ki: «Şehvetle sözü haldir. Binaenaleyh dokunurken şehvetli bulun-manın şart olduğunu ifade eder. Şehvetsiz dokunur da, sonra bu dokunmadan şehvete gelirse, kendisine haram olmaz.» Bakmakta da şehvet şarttır. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. Gözünü yumduktan sonra şehvete gelse haram olmaz.

Ben derim ki: Şehvetin o kadınca duyulması şarttır. Başkasına duyursa olmaz. Çünkü Feyz'de şöyle denilmiştir: «Bir kimse şehvetsiz olarak kızının fercine bakar da, bunun gibi bir cariyesi olmasını diler ve kızına şehvetlenirse, hürmet sabit olur. Dilediği cariyeye şehvetlenirse hürmet sabit olmaz.»

«Yahut hareketin ziyadeleşmesidir.» Yani hareketi zaten mevcutsa artmasıdır.

«Bununla fetva verilir.» Bazıları. "Şehvetin sınırı, şehveti yoksa kalbiyle arzu etmesidir. Şehveti varsa ziyadeleşmesidir. Âletin hareket etmesi şart değildir." demişlerdir. Muhit ve Tûhfe sahipleri bu kavli sahih bulmuşlardır. Gâyetü'l-Beyân'da îse, "İtimat bunadır. Fakat mezhep birincisidir." denilmiştir. Bahır. Fetih sahibi diyor ki: «Buna şu mesele teferru eder: Aleti kalkar da karısını çağırır ve hata ederek onu kızının uylukları arasına sokarsa, kalkınması fazlalaşmadıkça annesi haram olmaz.»

METİN

Kadında ve ihtiyar erkek gibilerde, kalbinin hareketi veya hareketinin ziyadeleşmesi itibara alınır. Cevhere'de şöyle denilmektedir: «Ferce bakmak için âletinin hareket etmesi şartdeğildir. Bununla fetva verilir.» Bu meni gelmediğine göredir. Dokunmak veya bakmakla meni gelirse haram olmaz. Bununla fetva verilir. İbn-i Kemâl ve başkaları. Hulâsa'da, "Bir kimse karısının kız kardeşi ile cima ederse, karısı kendisine haram olmaz." denilmektedir. Aynadan yahut sudan görülürse, dâhilî fercine bakılan kadın haram olmaz. Çünkü görülen, o şeyin kendisi değil, in'ikâs suretiyle misalidir.

İZAH

«Kadında ve ihtiyar erkek gibilerde ilh...» Fetih sahibi diyor ki: «Sonra bu sınır genç hakkındadır. İhtiyar ile kalkınamayana gelince: Bunların sınırı, kalplerinin harekete geçmesi veya harekette ise ziyadeleşmesidir. Sadece nefsin meyletmesi değildir. Çünkü bu geçkin ihtiyar gibi hiç şehveti olmayanda da bulunur.» Fetih sahibi bundan sonra şunları söylemiştir: «Ulema kadının haram kılan şehvetini sınırlandırmamışlardır. Bunun en azı, fikri bozacak şekilde kalbin hareketedir.» Tahtâvî, "Ben şehvet hususunda hünsa-i müskilin hükmünü görmedim. Kendisine en zararlı ile muamele yapılmasının gereği ona kadın hükmü vermektir." demiştir.

«Cevhere'de...» Keza Nehir'de Cevhere'deki gibi denilmektedir. Bundan dolayıdır ki. ferce dokunmanın da böyle hattâ evlâ olması gerekir. Çünkü dokunmanın tesiri, bakmanın tesirinden daha çoktur. Buna delil, şehvetle olursa fercden başka bir yere dokunduğu zaman hürmet-i musahare icabetmesidir. Bakmak bunun hilâfınadır. H.

Ben derim ki: Cevhere'nin sözü, şehvetin sınırı hakkında başka bir kavil üzerine tefri edilmiş olabilir. O zaman bakmak, ferce veya başka bir yere dokunmaktan ihtiraz olmaz.

«Haram olmaz.» Çünkü meninin gelmesiyle anlaşılır ki, bu kalkınma cimaya vardırmamıştır. Hidâye. İnâye sahibi şöyle demiştir: «Ulemanın, meni gelmekle hürmet icabetmez; sözlerînin mânâsı şudur: Evvelâ şehvetle dokunurken hürmetin hükmü, meni gelmekle iş anlaşılıncaya kadar mevkûf idi. Meni gelirse hüküm sabit olmaz; gelmezse sabit olur. Ama dokunmakla sabit olmuş değildir. Sonra meni gelmekle hürmet sâkıt olur. Çünkü hürmet-i musahare bir defa sabit oldu mu, bir daha ebediyyen sâkıt olmaz.»

«Hulâsa'da ilh...» sözü, usûl ve fürû ile kayıtlamanın ihtiraz yeridir. Karısı haram olmaz demek, hürmet-i musahare sabit olmaz demektir. Mânâ şudur: O kadın ebedî olarak haram olmaz. Yoksa şüpheyle cima edilmişse, iddeti bitinceye kadar ona yaklaşmak haramdır. Bahır sahibi diyor ki: «Bir kimse karısının kız kardeşine şüphe ile cima ederse, şüphe sahibinin iddeti bitmedikçe karısı kendisine haram olur.» Dirâye'de dahi Kâmil'den naklen şöyle denilmektedir: «İki kız kardeşten birine zina ederse, o kadın hayzını görmedikçe ötekine yaklaşamaz.» Fetih sahibi bunu müşkil saymıştır. Vechi şudur: Zina eden kimsenin menisine itibar yoktur. Onun için bir adamın karısı zina etse, o adama haram olmaz. Zinanınakabinde cima caizdir.

«Fercine bakılan kadın haram olmaz ilh...» Musannıf bu ifadede Dürer sahibine uymuştur. Şurunbulâlî buna itiraz etmiş; "Bu ifade muzaf takdir etmeden sahih değildir. Yani fercine bakılan kadının aslı ve fer'i haram değildir. Çünkü fercine bakılan kadının kendisi haram değildir." demiştir. Kendisine şöyle cevap verilmiştir: «Bu ibareden murad: bakanın usûl ve fürûuna o kadın haram değildir. demektir.» Burada şöyle bir itiraz vârit olabilir: Sözümüz, kadının usûlüne fürûuna nisbetle hürmet sabit (Olup olmaması hususundadır. Evlâ olan, haram olur sözünü kaldırmak ve metni haline göre bırakmaktır. O zaman mânâ düzelir. Fercine bakılmayan ifadesi, bakılan ifadesi üzerine atfedilmiş olur. Mânâ şudur: Bu kadının aslı ve fer'i haram değildir. Bundan, kadının o adama ve onun usûlüne fürûuna haram olmayacağı evleviyetle anlaşılır.

«Çünkü görülen, o şeyin misalidir ilah...» ifadesiyle, şarih Feth'in ibaresine işaret etmektedir. Orada, camdan ve aynadan görmekle, suda ve sudan görmek arasında fark yapılmış: şöyle denilmiştir: «Galiba illet - Allahu a'lem - aynada görülenin, o şeyin kendisi değil misali olmasıdır. Ulema yeminin bozulmasını bununla illetlendirmişlerdir. Şöyle ki; bir kimse fîlanın yüzüne bakmayacağına yemin eder de, aynada veya suda bakarsa yemini bozulmaz. Bu izaha göre cam arkasından bakmakla haram olması, göz cama nüfuz ettiği içindir. O kimse görülen şeyin kendisini görür. Aynadan ve sudan görmek bunun hilâfınadır. Bu, aynadan veya sudan görmenin, ziyanın in'ikâsı vasıtasıyla olmasını nefyeder. Yoksa onu aynı ile görürdü. Bilâkis suretinin aynayla suya basılmasıyla görür. Su içinde görülen bunun hilâfınadır. Çünkü temiz ise, suya göz işler ve su içindekinin kendini görür. Velev ki bulunduğu hâl üzere göremesin. Onun içindir ki, bir kimse suda gördüğü bir balığı satın alırsa, sudan vasıtasız Çıkarıldığı takdirde muhayyerdir.»

Şarihin, misalidir demesinin faydası bununla anlaşılır. Lâkin musannıfın Dürer sahibine uyarak in'ikasla demesine uygun düşmez. Ama şöyle cevap verilebilir: Musannıfın in'ikastan muradı; gözden çıkan şua, aynâ ve su gibi parlak satıhtan görülen şeye in'ikas eder. diyenlerin sözüne istinat etmek değildir ki, bu takdirde görülen şey onun misali değil, hakikatı olmak lâzım gelsin. Musannıfın, muradı, görülen şeyin kendisinin in'ikas etmesidir. Misalden murad da odur. Binaenaleyh musannıfın sözü diğer kavle istinat eder. Buna intibah yoluyla görmek derler ki, şundan ibarettir: Yalabık bir şeyin karşısında duran kimsenin sureti ve misali o şeyin içine basılır, kendisi basılmaz. Kadıhân'ın, "Çünkü o kimse kadının fercini görmemiştir. O ancak fercin aksini görmüştür." sözü de buna delâlet eder.

METİN

Bu, kadın diri olduğuna ve şehveti celbettiğine göredir. Velev ki geçmişte olsun. Başkalarınagelince: Yani ölü kadınla şehveti celbetmeyen küçük kızda bununla aslâ hürmet sabit olmaz. Nasıl ki dübüre cima etmek mutlak surette hürmet isbat etmez. Ve nasıl ki kadının iki yolunu bir ederse hüküm budur. Çünkü o adamdan gebe kalmadıkça, fercine cima ettiği yüzde yüz kestirilemez. Bu hususta zina ile nikâh arasında fark yoktur. Şehveti celbetmeyen küçük bir kızla evlenir de, cima ettikten sonra onu boşar ve iddeti geçerse, başka bir kocaya vardığı takdirde, ilk kocasının onun kızıyla evlenmesi caiz olur. Çünkü şehvet yoktur. Kezd şehvet erkekte de şarttır. Bülûğa yaklaşmayan bir çocuk, babasının karısıyla cima etse kadın haram olmaz. Fetih. Bu söylenenler hususunda; dokunmak ve şehvetle bakmak, kasıtla unutmak, hata ve zorlama arasında fark. yoktur.

İZAH

"Bu..." Yani musaharet meselelerinde zikredilen şeylerin hepsi, kadın diri olduğuna ve şehveti celbettiğine göredir. Şehveti celbedenin tarifi ileride gelecektir. Bundan murad, dokuz yaşında ve daha büyük olan kızdır.

«Velev ki geçmişte olsun.» Geçkin kocakarı gibi ki, o da haram olmakta dahildir. Bir de kocakarının çocuk doğurması caizdir. Nitekim İbrahim ve Zekeriyya (a.s.)'ın zevceleri doğurmuşlardır.

"Bununla..." Yani ona cima etmekle dokunmak veya fercine bakmakla aslâ hürmet sabit olmaz. Yani ister şehvetle dokunsun, ister şehvetsiz ve ister meni gelsin, ister gelmesin fark etmez.

«Mutlak surette...» Yani ister çocuk, ister kadın olsun hürmet isbat etmez. Nitekim Gâyetü'l-Beyân'da bildirilmiştir. Fetva da buna göredir. Vâkıat'da bu bildirilmiştir. Bunu Halebî Bahır'dan nakletmiştir. Valvalciyye'de şöyle denilmektedir: «Bir adam bir adamla cinsî münasebette bulunsa, o adamın kızını alabilir. Çünkü bu fiil kadınlarda olsa hürmet-i musahare icabetmez. Erkeklerde etmemesi ise evleviyette kalır.»

«Fercine cima ettiği yüzde yüz kestirilemez.» Bu cümle, yalnız musaharet icabetmeyeceğinin illetidir. Dübürden cima etmenin musaharet icabetmemesinin illeti ise, cimanın ferce yapılmadığı yüzde yüz bilindiği içindir. Cimanın yeri fercdir. Şarihin bunu terk etmesi, evleviyetle anlaşıldığı içindir. Bahır sahibi diyor ki: «Bu iki meseleye şöyle itiraz olunur: Bu iki yere cîmada bulunmak hürmet-i musahareye sebep olmasa da, şehvetle dokunmak buna sebeptir. Bunlarda dokunmak daha kuvvetle mevcuttur. Cevap şudur: İllet, çocuk doğmasına sebep olan cimadır. Dokunmakla hürmetin sabit olması, ancak bu cimaya sebep olduğu içindir. Bu iki surette ise bu tahakkuk etmemiştir.» Bundan anlaşılır ki, bu iki meselede meninin gelmesiyle gelmemesi arasında fark yoktur. H.

«O adamdan gebe kalmadıkça...» Fetih'te ve çocuğun ondan olduğu bilinmedikçe kaydıziyade olunmuştur. Yani kızı doğuruncaya kadar elinde tutar. Nitekim evvelce arzetmiştik. Ama bu, nikâhta değil zinadadır. Nitekim gizli değildir.

«İlk kocasının onun kızıyla evlenmesi caiz olur.» Anası ise mücerret akit ile ona haram olur. T.

«Bülûğa yaklaşmayan bir çocuk ilh...» ifadesi Fetih'te şöyledir: «Hattâ dört yaşında bir çocuk babasının karısıyla cima etse hürmet sabit olmaz.» Bahır sahibi diyor ki: «Bunun zûhirine bakılırsa, şehveti celbeden kızın yaşındaki sınır, yani dokuz yaş itibar edilecektir.» Nehir sahibi şöyle demiştir: «Ben derim ki: Şehvet olmamakla ta'lil, şehveti olmayan çocuğun cimasıyla hürmet sabit olmayacağını ifade eder. Şüphesiz dokuz yaşında bir çocuk bundan hâlidir. Çocuğun mutlaka mürâhik (Yani bülûğa yaklaşmış) olması lâzımdır. Sonra bunu Hâniyye'de gördüm. Şöyle diyor: Akranı cima eden çocuk bâliğ gibidir. Ulema demişlerdir ki: Mürâhik cima eder, şehvetlenir ve kadınlar kendisinden utanır. Mürâhik sayılması hususunda bu zâhirdir. Dokuz yaşında olması hususunda zâhir değildir. Buna delil, Fetih'deki şu ifadedir: Mürâhik çocuğun dokunması bâliğ gibidir. Bezzâziye'de, mürâhik bâliğ gibidir. Hattâ karısıyla cima etse yahut şehvetle dokunsa, hürmet-i musahare sabit olur, denilmiştir.»

Bu suretle anlaşılır ki; şarihin Fethu'l-Kadir'e nisbet ettiği söz açıktan onun sözü değilse de, lâkin muradı odur. Bundan şu hâsıl olur ki: Her ikisinin mürûhik yaşına ermiş olmaları tâzımdır. Bu yaşın kadın için en azı dokuz, erkek için onikidir. Çünkü bülûğun mümkün olduğu en az müddeti budur. Nitekim ulema bunu çocuğun bülûğu bâbında açıklamışlardır. Bu da, yukarıda geçen şu söze uymaktadır: «(İllet, çocuk doğmasına sebep olan cima yahut bu cimaya sebep olan dokunmadır. Şüphesiz ki mürâhik olmayan çocuktan çocuk beklenemez.»

«Bu söylenenler...» Yani tahrim hususunda kasıtla unutmak arasında fark yoktur. Feth'in ibaresi şöyledir: «Dokunmakla hürmetin sabit olmasında. kasten yahut unutarak veya zorlanarak yahut yanılarak yapmak arasında bir fark yoktur.» Bunu Halebî söylemiştir. Rahmetî, "Dokunmak ve bakmakta bu bilinince, cimada evleviyetle bilinir." demektir.

METİN

Kocası karısını, yahut kansı kocasını cima'ı için uyandırır da; kocasının eli, şehvet çağına gelmiş bulunan kızına yahut zevcesinin eli kocasının oğluna temas ederse, anne ebediyyen haram olur. Fetih. Bir kimse karısının anasını öperse, sahih kavle göre neresinden olursa olsun - Cevhere - şehvetsiz olduğu anlaşılmadıkça karısı kendisine haram olur. Velev ki ağzından öpsün. Nitekim Zahîre sahibi böyle anlamıştır. Dokunmakta ise, şehvet olduğu bilinmedikçe haram olmaz. Çünkü öpmekte asıl şehvettir. Dokunmak bunun hilafınadır.

İZAH

«Yahut zevcesinin eli kocasının oğluna temas ederse...» cümlesinden murad, mürâhik yani bülûğa yaklaşan oğludur. Nitekim yukarıda geçen izahattan anlaşılmıştır. Feth'in, "Başkasından olan oğlunun." diye kayıtlaması için Nehir sahibi şunları söylemiştir: «Bunu kayıtlaması, o kadından olan oğluna dokunursa, evleviyetle haram olacağı bilinsin diyedir. İki yerde de şehvetle yahut şehvetin ziyadeleşmesiyle diye kayıtlamak mutlaka lâzımdır.»

«Bir kimse karısının anasını öperse ilh...» Burada Zahîre sahibi şöyle demiştir: «Karısının anasını öptüğü veya ona dokunduğu yahut fercine baktığı zaman, bunun şehvetle olmadığını söylerse, Sadru'ş-şehid'in beyanına göre öpmede şehvetsiz olduğu anlaşılmadıkça haramdır diye fetva verilir. Dokunmakla bakmakta haram fetvası verilmez. Meğer ki şehvetle olduğu anlaşılsın. Çünkü öpmede asıl şehvettir. Dokunmak ve bakmak bunun hilafınadır. Uyûn'un satışlar bahsinde bunun hilâfı bildirilmiş; "Muhayyerlik şartıyla bir cariye satın alır da onu öper veya fercine bakarsa, sonra da bunu şehvetle yapmadığını söyleyerek cariyeyi iade etmek isterse, tasdik olunur. Bu işe girişen cariye ise, o adam tasdik edilmez. Ulemadan bazıları öpmede tafsilât vermiş ve eğer ağzından öperse haramdır diye fetva verilir. Şehvetsiz olduğunu iddiası tasdik edilmez; başından veya çenesinden yahut yanağından öperse, haram fetvası verilmez. Meğer ki şehvetle öptüğü anlaşılsın. İmam Zahîruddin, öpme meselesinde mutlak olarak haramdır diye fetva verir ve o adamın şehvetle öpmedim iddiasının tasdik edilmeyeceğini söylermiş" denilmiştir. Uyûn'un mutlak sözü gösteriyor ki, ağzından veya başka yerinden öptüğünde adamın sözü tasdik olunur. Bakkâlî'de zikredildiğine göre; şehvetle dokunduğunu inkâr ederse tasdik olunur. Meğer ki kadının yanına âleti kalkmış olarak varıp da onu kucaklamış olsun. Mücerred'de dahi, "Âletin kalkması şehvetine delildir." denilmiştir.

«Sahih kavle göre Cevhere...» Haddâdînin Cevhere'deki sözü buna muhaliftir. Çünkü şöyle demiştir: «Emer veya öper de, şehvetlenmedim derse tasdik olunur. Meğer ki dokunmak ferce, öpmek de ağıza olsun.» Şarihin ileride Haddâdî'den nakledeceği ibareye uygun olan budur. Bahır'ın ondan naklettiğine uyan da budur. Bahır sahibi, "Fethu'l-Kadir sahibi bunu tercih etmiştir. Yanağa ağız hükmü verilmiştir." demiştir. Feyz'de dahi şöyle denilmektedir: «Âleti kalkmadan öper de bunun şehvetsiz olduğunu söylerse tasdik edilir. Bazıları ağızdan öperse tasdik edilmez demişlerdir. Bununla fetva verilir.»

Görüyorsun ki bu, tafsilâtı tercih hususunda acıktır. şarihin söylediği mutlak ifadeyi kendisinden başka sahihleyen görmedim. Evet Kuhistânî şöyle demiştir: «Öpmekte, şehvetsiz olduğu anlaşılmadıkça haramdır diye fetva verilir. Ağzını veya çenesini yahut yanağını veya başını öpmesi müsavidir. Bazıları, ağzını öperse şehvetsiz olduğunu iddiaetse bile haramdır diye fetva verileceğini; başka yerinden öperse haram fetvası verilmeyeceğini söylemişlerdir. Meğer ki şehvet sabit ola.» Görülüyor ki ıtlak tercihi öpmedir. Lâkin tafsilât tercih olunduğunu açıkça gördün.

«Karısı kendisine haram olur ilh...» Yani bu mesele sorulduğu vakit haramdır diye fetva verilir. Şehvetsiz olduğunu iddia ederse tasdik olunmaz. Meğer ki şehvetsiz olduğu hâl karinesiyle anlaşıla. İşte bu, Kuhistânî'den ve Şehid'den yukarıda nakledilenlere uygundur. Cevhere'den naklettiğimize ise muhaliftir. Fetif sahibi Cevhere'nin sözünü tercih etmiştir. Buna göre evlâ olan. "Şehvet bilinmedikçe haram olmaz." demektir. Yani kadını, âleti kalkık olarak yahut ağzından öpmüştür. Ve böylece Feyz'den naklettiğimize, ileride de gelecek sözlere uygun olur. O zaman öpmekle dokunmak arasında fark kalmaz.

«Velev ki ağzından öpsün.» Bu söz, nefyde değil, menfîde mübalâğadır. Mânâ şudur: Şehvetli olmadığı anlaşılmazsa, karısı haram olur. Bu, şehvetin anlaşılmasına da, şüpheli kalmasına da sâdıktır. Fakat şehvetsiz olduğu anlaşılırsa kadın haram olmaz. Velev ki ağzından öpmüş olsun. H.

«Nitekim Zahire sahibi böyle anlamıştır.» Yani bunu Uyûn'un ibaresinden anlamış ve şöyle demiştir: «Uyûn'un satışlar bahsinde mutlak olan sözünden anlaşılan budur ilh...» Sen biliyorsun ki, musannıfın sözü, "öpmekte asıl olan şehvettir. Şehvet yoktu iddiası tasdik edilmez." esasına göredir. Bu ise Uyûn'da beyan edilenin hilâfınadır.

METİN

Sarmaşmak öpmek gibidir. Şehvetle sıkmak ve ısırmak da öyledir. Velev ki ecnebi bir kadını olsun. İkisinden birinin şehvetlenmesi kâfidir. Mürâhik, deli ve sarhoş baliğ gibidir. Bezzâziye. Kınye'de şöyle denilmektedir: «Sarhoş bir kimse kızını öpse, anne haram olur. Ama hürmet-i musahare ile nikah ortadan kalkmaz. Hattâ o kadının başka bir kocaya varması ancak birbirlerinden ayrıldıkları ve iddet bittikten sonra helâl olur. O kadınla cima etmek zina olmaz.» Hâniyye'de bildirildiğine göre. bir kimsenin şehvetle kızının fercine bakması, karısının haram olmasını icabeder. Keza kız korkarak çıplak bir halde babasının yatağına girer de, babasının âleti ona kalkarsa, kızın annesi o babaya haram olur. Dokuz yaşından aşağı bir kız müştehat (şehveti celbeden) değildir. Bununla fetva verilir.

İZAH

«Şehvetle sıkmak ve ısırmak da öyledir.» Şehvetle tabirini söylememesi gerekirdi. Nitekim musannıf sarmaşma meselesinde böyle yapmıştır. Çünkü maksat, bu yapılanları yukarıda geçen tafsilât dairesinde öpmeye benzetmektir. Binaenaleyh kayıtlamanın mânâsı yoktur. H.

«Velev ki ecnebi bir kadın olsun.» Yani bu hususta kendi karısıyla ecnebi bir kadın arasında fark yoktur. Ecnebi kadının sureti zâhirdir. Kendi karısına gelince: Misâli şudur: Bir kadınlaevlenir de onu sıkar veya ısırır yahut öper veya kucaklar da sonra cima etmeden boşarsa, o kadının kızı bu adama haram olur. Bilmelisin ki bu ta'mim bizim meselemize has değildir. Çünkü bundan öncekilerin hepsi öyledir. H. Hassaten kızı zikretmesi, anne mücerret akitle haram olduğu içindir.

«İkisinden birinin şehvetlenmesi kâfidir.» Bu ancak dokunmada zâhirdir. Bakmaya gelince: Bakan kimsenin şehveti muteberdir. Diğerinde şehvet bulunmuş bulunmamış fark etmez. T. Hayreddin-i Remlî ulemanın bunu yalnız dokunma bahsinde zikretmelerinden alarak incelemiş ve şöyle demiştir. «Fark, her ikisinin cima lezzetinde ortak oldukları gibi, dokunma lezzetinde de ortak olmalarıdır. Bakmak bunun hilafınadır.»

«Bâliğ gibidir.» Yani cima, dokunmak ve bakmakla hürmet-i musaharenin sabit olması hususunda bâliğ hükmündedir. Şarih bunların mukabilerini tamamlayarak, bâliğ, akıl, ayık dese daha iyi olurdu. T. Fetih'te şöyle denilmektedir; «Bülûğa yaklaşan bir mürâhik kadına dokunarak bunu şehvetle yaptığını ikrar etse, aleyhine hürmet sabit olur.»

"Bezzâziye..." Ben Bezzûziye'de yalnız mürâhiki gördüm. Deli ile sarhoşu görmedim. Ama bunları Zahıdî'nin Hâfî'sinde gördüm.

«Anne haram olur.» Bazı nüshalarda böyle denilmiştir. Umumiyetle nüshalarda ise anne zikredilmemiştir. Binaenaleyh bu, Halebî'nin dediği gibi hazıf ve îsal kabilindendir. Kınye'nin ibaresi şöyledir: «Deli, karısının anasını şehvetle öpse; yahut sarhoş kızını öpse haram olur.» Yani karısı kendisine haram olur.

«Hürmet-i musahare ile nikâh ortadan kalkmaz ilh...» Zahîre sahibi diyor ki: «İmam Muhammed'in Asıl adlı kitabındaki nikâh bahsinde beyanına göre; hürmet-i musahare ile ve süt emmekle nikâh ortadan kalkmaz; yalnız fâsit olur. Hatta kocası ayrılmadan o kadını cima ederse, şaşırmış olsun olmasın kendisine had vâcip olmaz.»

«Ancak birbirlerinden ayrıldıktan ve iddet bittikten sonra helâl olur.» Velev ki üzerinden yıllar geçmiş olsun. Nitekim Bezzâziyye'de böyle denilmiştir. Hâfî'nin ibaresi ise; "Ancak hâkim ayırdıktan yahut birbirlerinden ayrıldıktan sonra helâl olur." şeklindedir. Biliyorsun ki nikâh kalkmaz, fakat fasit olur. Ulemanın fâsit nikâhta açıkladıklarına göre, karı-kocanın birbirlerini terk etmesi zifaftan sonra ise, ancak seni bıraktım veya yolunu serbest bıraktım gibi sözlerle tahakkuk eder. Zifaftan önce ise; bazılarına göre hem sözler, hem de dönmemek kasdıyla terk etmekle, bazılarına göre ise her iki surette ancak sözle olur. Hattâ kadını terk eder de iddetinin üzerinden seneler geçerse, başka kocaya varamaz.

«O kadınla cima etmek zina olmaz.» Yani ayrılmazdan veya birbirlerini terk etmezden önce yaptığı cima zina olmaz. Hâvî sahibi şöyle demiştir: «Bu müddette yapılan cima zina değildir. Çünkü ihtilâflıdır. Haram olduktan sonra cima ettiği için erkeğin mehr-i misil vermesiicabeder. Ama kendisine had vurulmaz.Nesep de sabit olur.»

«Babasının yatağına girerse...» sözü ile şarih dokunmaktan kinaye yapmıştır. Yoksa dokunmadan sırf yatağa girmek bir şey değildir. T.

«Müştehat değildir; bununla fetva verilir.» Bahır'da Hâniyye'den naklen böyle denilmiştir. Bahır sahibi sonra şunları söylemiştir: «Bu, kızın semiz ve zayıf olması arasında fark olmadığını gösterir. Onun için Mi'râc sahibi, "Beş yaşında bir kız bilittifak müştehat değildir. Dokuz yaşında veya daha fazla olan ise bilittifak müştehattır. Beşle dokuz arasında ise, rivayetler ve ulema ihtilâf etmişlerdir. Esah kavle göre böyle bir kız çocuğu hürmeti isbat etmez." demiştir.»

METİN

Kadın kocasının şehvetle öptüğünü; yahut kocasının oğlu kendisini şehvetle öptüğünü iddia eder de, erkek inkârda bulunursa, erkek tasdik edilir, kadın edilmez. Meğerki âleti kalkmış olarak kadına varmış ve ona sarmaşmış olsun. Bu, erkeğin yalan söylediğine karinedir. Yahut memesini tutmuş veya kadınla beraber hayvana binmiş yahut fercinden tutmuş veya ağzından öpmüş olsun. Bunu Haddûdî söylemiştir. Fetih'te, "Yanaklar için ağız hükmü verildiği görülüyor." denilmiştir. Hulâsa'da beyan edildiğine göre, bir adama, sen karının anasına ne yaptın diye sorulur da, onunla cima ettim derse, hürmet sabit olur. Yalan söylediği şakadan bile olsa tasdik edilmez. Şehvetle dokunduğunu ve öptüğünü ikrâr ettiğine şahitlik kabul edilir. Keza muhtar kavle göre şehvetle dokunduğuna, öptüğüne, zekerine ve fecrine baktığına şahitlik dahi kabul edilir. Tecnîs. Çünkü şehvet, âletin kalkmasıyla veya bazı eserlerle kısmen vâkıf olunan şeylerdendir.

İZAH

«Kadın kocasının şehvetle öptüğünü iddia ederse...» Yani kendi usûl ve fürûundan birini şehvetle öptüğünü iddia ederse demektir.

«Erkek tasdik edilir.» Çünkü hürmetin sabit olduğunu inkâr etmektedirler. Söz inkâr edenindir. Ama bunu Zahîre sahibi, öpmek değil dokunmak meselesinde söylemiştir. Şarihin yaptığı, musannıfın evvelâ söylediğine muhaliftir. O, öpmek meselesinde şehvetsiz olmadığı anlaşılmadıkça haramdır diye fetva verilir demişti. Biz Zahîre'den naklen bu husustaki hilafı bildirmiştik. Burada şarihin anlattığı, Uyûn'un satışlar bahsindeki sözüne göredir.

«Veya kadınla beraber hayvana binmiş olsun.» Ama kadın erkeğin sırtına binerek suyu geçerse, erkeğin şehvetsizlik iddiası tasdik olunur. Bezzâziyye.

"Fetih'te" şöyle denilmiştir: «Hâsılı erkek baktığını ikrar, şehveti inkâr ederse, hilâfsız tasdik olunur. Tenine sarılırsa, benim bildiğime göre hilâfsız tasdik edilmez. Öpmek ihtilâflıdır. Bazıları, "Tasdik edilmez. Çünkü öpmek ekseriya şehvetle olur. Binaenaleyh sözü kabuledilmez." demişlerdir. Birtakımları kabul edileceğini, ancak hilâfı zâhır olursa, meselâ âleti kalkmışsa o zaman kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir. Bazıları da tafsilâta giderek; başından, yüzünden veya yanağından öperse tasdik edileceğini; ağzından öperse tasdik edilmeyeceğini söylemişlerdir ki, en ziyade tercih edileni budur. Şu kadar var ki; yanak için ağız hükmü verildiği görülüyor.»

Fetih sahibi dokunmayı zikretmemiştir. Biz Zahîre'den naklen arzetmiştik ki; burada asıl olan, bakmakta olduğu gibi şehvetsizliktir. Binaenaleyh şehveti inkâr ettiği vakit tasdik olunur. Meğer ki âleti kalkmış olarak kadına varmış olsun. Çünkü âletin kalkması şehvete delildir. Ferce dokunmak da böyledir. Nitekim Haddâdî'den naklen yukarıda geçti. Çünkü bu ekseriyetle şehvete delildir. Fetih sahibinin inceleme neticesi yanağından öpmeye ağız hükmünü vermesi, yukarıda geçen Zahîre sahibinin İmam Zahîruddin'den naklettiği sözden başkadır. Çünkü o ayırmamıştı.

«Yalan söylediği tasdik edilmez ilh...» Yani hâkim huzurunda tasdik edilmez. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında tasdik edilir. Ve şâyet ikrarında yalancı ise, hürmet sabit olmaz. Keza evlenmezden önce karısının annesiyle cima ettiğine ikrarda bulunursa, karısı hakkında tasdik olunmaz ve zifaftan sonra ise mehr-i müsemmanın tamamını; önce ise yarısını vermesi icabeder. Bahır.

«Tecnis...» Bu sözü Bahır sahibi dahi Tecnis'e nisbet etmiştir. Onu Tecnis'te ben de gördüm. İbaresi şudur: «Muhtar kavle göre kabul edilir. İmam Muhammed Câmi'de buna işaret etmiş; Fahru'l-islâm dahi bunu tercih etmiştir. Çünkü şehvet azâsı, hareket edenlerde uzvun hareketiyle;hareket etmeyenlerde başka eserlerle bilinir.» Şarihin yaptığı ta'lil dahi Tecnis'in ifadesindendir. Bu suretle anlaşılır ki, Nehir sahibinin Tecnis'e atfen, "Muhtar kavle göre kabul edilmez." sözü kalem hatasıdır.

METİN

Nikâhı haram olan kadınları, nikâhla yani sahih akitle ve iddetle -Velev ki talâk-ı bâin iddeti olsun- biraraya toplamak haramdır. İki kadından hangisi erkek farzedilse, diğerine helâl olmayacaksa, öyle iki kadını milk-i yeminle biraraya getirerek cima etmek de ebediyyen haramdır. Çünkü Müslim'in rivayet ettiği bir hadîste, "Bir kadın halasının üzerine nikâh edilmez." buyrulmuştur. Bu hadis meşhurdur. Kitabı tahsise elverişlidir.

İZAH

«Nikâhı haram olan kadınlar»dan murad, neseben ve süt cihetinden haram olanlara şâmildir. Bir adamın süt emen iki karısı olsa, bunları ecnebi bir kadın emzirdiği takdirde nikâhlan fâsit olur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

«Sahih akitle» ifadesinde daha münasip olan, sahih tabirini atmaktı. Nitekim Bahır ve Nehirsahipleri öyle yapmışlardır. Onun için Halebî, "ikisini bir akitle alırsa, bu kaydın hiçbir semeresi yoktur. Çünkü akit kesin olarak sahih değildir. Keza kadınları birbirinin ardından alır da, birincinin nikâhı sahih olursa, bu halde ikincinin nikâhı kesin olarak bâtıldır. Evet birinciyi fâsit nikâhla alırsa, bu kaydın bir semeresi olabilir. Çünkü o zaman ikinci kadına nikâh akdedebilir. Ve kendisine kadınları nikâhla biraraya getirdi denilebilir. Birincinin nikâhı fâsit olsa da, ona yine nikâh denilir. Nitekim ulemanın ifadelerinde bu yaygındır." demiştir.

«Velev ki talâk-ı bâin iddeti olsun. » ifadesi, ric'î talâk iddetine ve ümmü veled âzâdına şâmildir. İmameyn buna muhaliftirler. Keza fâsit nikâhtan sonra ayrılmaya da şâmildir. Musannıf şuna da işaret etmiştir ki; bir kimse dört karısını boşarsa, onların iddeti bitmedikçe evlenmesi caiz olmaz. Hepsinin iddeti birden sona ererse, dört kadın alabilir. Birinin iddeti sona ererse bir kadın alır. Bahır.

FER'Î MESELE: Bir adamın karısı ölürse, ölümünden bir gün sonra onun kızkardeşiyle evlenebilir. Nitekim Hulâsa'da Asıl'dan naklen böyle denilmiştir. Sadru'l-İsiâm'ın Mebsût'unda, Serahsî'nin Muhît'inde, Bahır'da, Tatarhâniyye'de ve diğer güvenilir kitaplarda da böyle denilmiştir. Gerçi Netif sahibine nisbetle iddet vâciptir dediği bildirilmişse de, bu söze itimat edilemez. Tamamı bizim kitabımız Tenkîhu'l-Fetvâ'dadır.

«Milk-i yeminle biraraya getirerek cima etmek...» sözüyle, cimasız milk-i yeminle biraraya getirmekten ihtiraz etmiştir. Çünkü bu caizdir. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. T.

«Hangisi erkek farzedilse...» diğerine helâl olmayacaksa, milk-i yeminle cem ederek cimada bulunmak haramdır. Bir kadınla halasını veya teyzesini beraber almak, neseben yahut süt cihetinden anasıyla kızını beraber almak, iki hala veya iki teyzeyi birlikte almak bu kabildendir. Meselâ iki adam birbirlerinin anneleriyle evlenir de her birinin birer kızı doğarsa, kızlardan her biri diğerinin halası olur. Yahut iki adamdan her biri diğerinin kızıyla evlenir ve ikisinin de kızları olursa, bu kızlardan her biri diğerinin teyzesi olur. Nitekim Bahır'da böyle denilmiştir.

«Ebediyyen haramdır.» kaydını şarih Bahır'a ve diğer kitaplara uyarak koymuştur. Bu kayıt şunu çıkarmak içindir: Bir kimse bir cariye ile evlenir de sonra onun sahibi olan kadını alırsa caiz olur. Çünkü cariye erkek farzedilirse, sahibi olan kadına nikâh akdetmesi sahih olmaz. Sahibi olan kadın erkek farzedilirse, onun da cariyesini nikâhlaması helâl olmaz. Ancak ihtiyat yerinde helâl olabilir. Nitekim gelecektir. Lâkin iki taraflı bu hürmet muvakkattır. Milk-i yemin ortadan kalkıncaya kadar devam eder. O kalktı mı, hangisi erkek farzedilse, diğerini nikâhla alması sahih olur. Onun için ikisini bir arada bulundurmak caizdir ve bu sureti kaideden çıkarmak için ebediyyen kaydına ihtiyaç vardır. Ancak bu, "Hangisi erkek farzedilirse, diğerine helâl olmaz." sözünden, akit helâl olmaz mânâsı kasdedildiğinegöredir. Bu sözden cimanın helâl olmaması kasdedilirse, onu çıkarmak için ebedî kaydına hâcet yoktur. Çünkü onsuz da hariçtir. Zira cariyenin sahibi olan kadın erkek farzedilirse, cariyesiyle cima etmek kendisine helâl olur. Bunu Halebî söylemiştir.

«Bir kadın halasının üzerine nikâh edilmez.» Hadisin tamamı şudur: «Teyzesinin üzerine de, kardeşinin kızı üzerine de, kızkardeşinin kızı üzerine de nikâh edilmez.»

«Bu hadis meşhurdur.» Çünkü Müslim'in ve İbn-i Hibbân'ın Sahih'lerinde sabit olmuştur. Onu Ebû Dâvûd, Tırmîzî ve Nesâî de rivayet etmiş;

Sahabe ve Tâbiîn'den ilk devir uleması kabul ile telakkî etmişlerdir. Hadisi kalabalık bir cemaat rivayet etmiştir ki, Ebû Hureyre, Câbir, İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, İbn-i Mes'ud ve Ebû Said-i Hudrî bunlardandır.

Binaenaleyh Teâlâ Hazretlerinin, "Bundan ötesi size helâl kılındı." âyet-i kerîmesinin umumunu tahsis edebilir. Halbuki adı geçen umum müşrik ve mecûsî kadını ve bir kimsenin süt kızlarıyla tahsis edilmiştir. Bu hadis haber-i vâhitlerden olsa, onunla tahsis caiz olur; meşhur olmasına bağlı kalmazdı. Zâhire bakılırsa, meşhur olduğunu iddia mutlaka lazımdır. Çünkü hadisin yeri tahsis değil neshtir Zira. "müşrik kadınları nikâh etmeyin." âyet-i kerîmesi, "Bundan ötesi size helâl kılındı." âyetinin umumunu neshetmektir. Hadis önce olsa, âyetle neshi lâzım gelir. Bu takdirde müşrik kadınların helâl olması lâzım gelir ki, bu doğru değildir. Yahut neshin tekrarı gerekir, bu da kaidenin hilâfınadır. Mülâzemet şöyle izah olunur: Önce müşrik kadınlar haram edilmiştir. Sonra bu âm olan, "Bundan ötesi size helâl kılınmıştır." âyetiyle meshedilmiştir. Sonra bir nasih daha takdir etmek gerekir. Çünkü şimdi sabit olan hürmettir. Fetîh. Bu izahla İnâye'nin itirazı defedilmiş olur. Orada, "Tahsisin şartı, bize göre beraberliktir. Bu ise mâlûm değildir." denilmiştir.

T E M B İ H : Şarihin zikrettiği delil umumî kaideyi isbata yetmez. Kaide, mahrem kadınları bir araya toplamanın haram olmasıdır. Zira onların haram olması, akrabalık hakkını bozmaya vardırdığı içindir. Ortak kadınlar arasında âdeten kavga çok olur. Bunun muteber olduğuna delil, hadisin Taberânî rivayetidir. Bu rivayette Peygamber (s.a.v.), "Çünkü siz bunu yaparsanız, akrabalık hakkını kesmiş olursunuz." buyurmuştur. Tamamı Fetih'tedir.

T E T î M M E : Bundan dolayı Şâfiîlerden Remlî, Cennet'te iki kız kardeşi bir araya getirme meselesine cevap vermiş; «Buna mâni yoktur. Çünkü hüküm, varlığında yokluğunda illetle beraber devam eder. Küsüşme ve akrabalık bağını koparma illeti Cennet'te yoktur. Yalnız ana ve kız illeti vardır.» demiştir. Yani ana ile kızda cüz'iyyet illeti olduğu için onlar müstesnadır. Bu Cennet'te vardır. İki kız kardeş gibiler bunun hilâfınadır.

METİN

Binaenaleyh bir kadınla kocasının kızını yahut oğlunun karısını veya bir cariyeyi, sonra onunsahibi hanımı bir nikâh altında toplamak caizdir. Çünkü o kadın veya oğlunun karısı yahut cariyenin hanımefendisi erkek farz edilse, nikâhı diğerine haram olmaz. Aksi bunun hilâfınadır. Sahih bir nikâhla cimada bulunduğu bir cariyenin kız kardeşini alsa, nikâh sahih olur. Lâkin herhangi bir sebeple ikisinden birinin helâl olan cimasını kendine haram kılmadıkça, biriyle cimada bulunamaz.

İZAH

«Bir cariyeyi, sonra onun hanımını bir nikâh altında toplayabilir.» Evlâ olan bu sureti zikretmemekti. Biliyorsun ki, bunu ebediyyet kaydıyla kaideden çıkarmak, "Helâl değildir." sözünden, nikâh akdi helâl değildir mânâsı kasdedildiğine göredir. Bu, iki tarafta da sabittir. Nitekim anlatmıştık. Binaenaleyh aşağıda gelen, "Haram olmaz." sözüne aykırıdır. "Helâl değildir." sözünden ciması helâl değildir mânâsı kasdedilirse, haram olmaz sözü sahih olur. Lâkin bunun ebediyyet kaydına ihtiyacı yoktur. İhtimal şarih her iki takdirde ikisini bir araya getirmenin caiz olduğuna işaret etmiştir.

Halebî diyor ki: «Şarih 'sonra' demekle, ikisini bir akitle alsa, hiçbirinin nikâhının caiz olmayacağına işaret etmiştir. ikisini iki akitle alır da, hanımın nikâhı önce olursa, cariyenin nikâhı sahih olmaz. Nitekim bunu faslın başında arzetmiştik.»

«Haram olmaz.» Yani o üç surette birinin diğerine nikâhı haram olmaz. Çünkü birinci surette erkek farz ettiğimiz kocasının kızıyla evlenmiş olur ki. ecnebi bir adamın kızı demektir. İkincide ecnebi bir kadınla evlenmiş, üçüncüde cariyesi ile cima etmiş olur.

«Aksi bunun hilâfınadır.» Yani kocasının kızı veya kocasının annesi yahut cariye erkek farz edilirse, diğeri ona karam olur. Çünkü birinci surette kocasının oğlu olur. Oğluna, babasının cima ettiği kadın helâl olamaz. ikincide kocasının babası olur. Ve ona oğlunun karısıyla evlenmek helâl olamaz. Üçüncüde köle olur. Kölenin hanımefendisiyle evlenmesi helâl değildir.

«Nikâhla alsa...» diye kayıtlaması şundandır: Zira cimada bulunduğu cariyesinin kız kardeşini satın alırsa, birinci ile cima etmesi caizdir. Ama birinciyi kendisine haram kılmadıkça ve nikâh sahih olmadıkça, cariyelerden hiçbiriyle cimada bulunması helâl değildir. Çünkü nikâh fâsit olursa, nikâhlı ile cima etmedikçe, cima edilen cariye haram olmaz. Zira nikâhlı ile cima ederse, hakikaten bir araya getirme mevcuttur. Musannıf evlenen kız kardeşi mutlak söylemiştir. Binaenaleyh hür kadına da, cariyeye de şâmildir. Cariyeyi de mutlak söylemiştir. Binaenaleyh o da ümmü velede şâmildir. Cariyeyi cima edilmiş olmakla kayıtlamıştır. Çünkü cima etmemişse, nikâhlı ile cima etmesi caizdir. Nitekim gelecektir. Çünkü cariye hükmen cima edilmiş sayılmaz ve o kimse ikisinin arasını ne hakikaten ne hükmen cima ile bir araya getirmiş değildir. Şarih şuna işarette bulunmuştur ki: Nikâhlı ilecima etmeden kız kardeşini satın aldığı ile cimada bulunamaz. Çünkü nikâhlı hükmen cima edilmiş sayılır. Bahır sahibi bunu böyle ifade etmiş ve cariyenin kız kardeşi sözü ile aralarında cüz'îyyet olmayanı kasdetmiştir. Bunu annesinden veya kızından ihtiraz için yapmıştır. Çünkü bunlardan biriyle cimada bulunmak, diğerini ebediyyen haram kılar.

«Kendine haram kılmadıkça...» ifadesinden delâlet yoluyla anlaşılır ki, birinin ölümü ve dinden dönmesi gibi kendi fiili olmayan bir sebeple haram hükmü değişir. Çünkü maksat hâsıl olmuştur.

«Herhangi bîr sebeple ilh...» Meselâ nikâhlı karısını boşamak. hul' yapmak ve dinden dönmek gibi sebeplerle iddeti bittiğinde haram kılar. Kuhistâni. Cariyeyi ya tamamen, ya kısmen satar; âzâd etmesi, hîbe ederek teslimi, kitabete kesmesi ve sahih nikâhla evlendirmesi de öyledir. Fâsit nikâhla evlendirmesi bunun hilâfınadır. Meğer ki kocası kendisiyle cimada bulunmuş olsun. Çünkü kocasından iddet beklemesi vâcip olduğu için sahibine haramdır. O zaman sahibine nikâhlısı helâl olur. İhram, hayız, nifas, oruç, rehin, icare ve tedbir gibi şeylerin tesiri yoktur. Çünkü cariyenin ferci bu sebeplerden biriyle haram olmaz. Bahır. Nehir sahibi diyor ki: «Cariyeyi fâsit satışla satarsa; yahut fâsit olarak hîbe eder de teslim alınırsa, ne hüküm verileceğini ulemanın sözlerinde görmedim. Zâhire bakılırsa, nikâhlı kadının ciması helâl olur.» Yani fâsit olarak satılan birşey, teslim olmakla alanın milki olur. Müftabih kavle göre fâsit olarak yapılan hîbe de öyledir. İmâdiye sahibinin sahihlediği kavil bunun hilâfınadır. Nitekim bâbında gelecektir. inşâllah.

T E M B İ H : Bahır sahibi şöyle demektedir: «Cima edilen cariye, elden çıkardıktan sonra tekrar milkine dönerse -ister fesh ile ister yeni satış ile olsun- cariyeyi kendine evvelki gibi haram kılmadıkça, ikîsinden biriyle ciması helâl olmaz.

METİN

Çünkü akit için cima hükmü vardır. Hattâ doğulu bir adam batılı bir kadını nikâh etse, çocuklarının nesebi o adamdan sâbit olur. Çünkü hükmen cima mevcuttur. Cariyeyle cimada bulunmamışsa, nikâhlı karısıyla cima edebilir. Cimanın sebep ve mukaddimeleri cima gibidir. İbn-i Kemâl. İki kız kardeşi veya o mânâda iki kadını beraberce yahut ayrı iki akitle alır da, ilk defa hangisine nikâh kıyıldığını unutursa, hâkim o kîmseye kadınların arasını ayırır; ve bu bir talâk olur. İki kadına mehrin yarısı verilir. Yani unutma meselesinde böyle yapar. Çünkü beraberce nikâh edilmelerinin hükmü butlandır. Mehir vâcip olmamaktır. Ancak cima bulunursa mehir vâcip olur. Nitekim bilumum kitaplarda böyledir. Dikkatli ol!

İZAH

«Çünkü akit için cima hükmü vardır.» Buna şöyle itiraz olunmuştur: Böyle olsaydı, bu nikâhın sahih olmaması icabederdi. Nitekim Mâlikîlerden bazıları sahih değildir demişlerdir. Aksi takdirde iki kadının arasını hükmen cima ile birleştirmiş olması lâzım gelir. Çünkü sâbık cima dahi hükmen mevcuttur. Şu delil ile ki; o cariyeyi satmak istese, istibra yapması müstehap olur. Bu lâzım bâtıldır. Binaenaleyh melzumunun da bâtıl olması lâzım gelir. Melzumu akdin sahih olmasıdır. Fetih sahibi buna cevap vermiş; "Bu lâzım-ı müfarıktır. Çünkü gidermesi elindedir. Binaenaleyh sahih olmasına zarar etmez." demiştir.

«Nikâhlı karısıyla cima edebilir.» Çünkü nikâhlı karısıyla cima etmesi cariyeyi haram kılar. Ve bu hürmet nikâhlı karısından ayrılıncaya kadar devam eder. İhtiyar'da böyle denilmiştir.

«Cimanın mukaddimeleri cima gibidir.» Hattâ cariyesini öpse veya şehvetle dokunsa yahut bunları cariyesi ona yapsa da sonra o cariyenin kız kardeşiyle evlense, birini haram kılmadıkça diğeri ona helâl olmaz. Rahmeti.

«Veya o mânâda...» iki kadından murad; kadınlardan hangisi erkek farz edilirse, diğerine helâl olmamaktır. H. Bu ziyadeye hâcet yoktur. Çünkü musannıfın bundan sonra gelen, "Haram kadınlardan bir araya getirdiklerinin hepsi hakkında hüküm budur." ifadesi buna hâcet bırakmamaktadır. T.

«İlk defa hangisine nikâh kıyıldığını unutursa...» oraları ayrılır. Bilirse, o nikâh sahih; İkincisi bâtıldır. İlk kadınla cima edebilir. Meğer ki ikincisiyle de cîma etmiş bulunsun! Bu takdirde ikincinin iddeti bitinceye kadar birinci kadın kendisine haram olur. Nitekim kansının kız kardeşine şüphe ile cimada bulunsa, şüpheli kadının iddeti bitmedikçe kendi kansı haram olur. Bunu Halebî Bahır'dan nakletmiştir. Dürerü'l-Bihâr şerhinde şöyle denilmektedir: «Unutmakta kayıtlamıştır. Çünkü koca iki kadından birini cima etmekle fiilen yahut önceki budur diye kavlen tayin etse, birbirlerini tasdik ettikleri için kadının nikâhına hüküm verilir. Ve diğer kadınla o kimsenin aralan ayrılır. Bîrisiyle cimada bulunur da sonra ötekinin önce nikâhlandığını bildîrirse, beyan muteber olur. Çünkü delâlet açık söze karşı duramaz.» Şurunbulâliyye'de de Mecma şerhinden naklen böyle denilmiştir.

«Hâkim o kimseyle kadınların arasını ayırır.» Yani ayırmak hâkime tarzdır. Erkek o kadınlardan ayrılmazsa, hâkimin -bildiği takdirde- ma'siyeti def için aralarını ayırması vâcip olur. Bahır. Lâkin Feteva'l Hindiyye'de Tahâvî şerhinden naklen şöyle denilmektedir: «İki kadını iki akitle alır da, hangisinin önce olduğu bilinmezse, kocaya beyan emredilir. Beyan ederse, onun dediği gibidir. Beyan etmezse, bu hususta araştırma yapılmaz ve kadınlarla o kimsenin arası ayrılır.» H.

Ben derim ki: Bunların arasında zıddiyet yoktur. Çünkü kocanın beyanı, öncekinin kim olduğunu bilmeye bağlıdır. Sebebi Dürer şerhinden naklettiğimizdir. Bir de araştırma yapılmaz dediği içindir. Nehîr'de, "Kocadan ayırmanın mânâsı, onların boşamasıdır. Ama ben bunu bir yerde görmedim." denilmektedir.

«Bu bir talâk olur.» Yani hâkimin ayırması bir talâktır. Fetih sahibinin sözüne bakılırsa, bu onun incelemesidir. Çünkü şöyle demiştir: «Zâhire bakılırsa, bu bir talâktır. Hattâ bundan sonra o kadını alırsa, her iki kadının talâklarından birer sayı eksilir. Bahır ve Nehir sahipleri bunu ikrar etmişlerdir. Bunu şu da te'yid eder ki: Zeylâî, adı geçen ayırmaya talâk demiştir. Etkânî dahi Gâyetü'l-Beyân'da aynı şeyi söylemiş; "Hâkimin ayırması kocanın boşaması gibidir." demiştir.» Sonra Fetih sahibi şunları söylemiştir: «Eğer cimadan önce ayırma vâki olursa, o adam hangisiyle isterse o anda evlenebilir. Ayırma cimadan sonra olmuşsa, iddetleri bitinceye kadar hiçbiriyle evlenemez. Birinin iddeti biter de diğerininki bitmezse, iddeti bitmeyenle evlenebilir, ötekiyle evlenemez. Çünkü evlenirse, ikisini bir nikâhta toplamış olur. İkisinden biriyle cimadan sonra vâki olursa, o kadınla derhal evlenebilir, ötekiyle evlenemez. Çünkü kadının iddetî kızkardeşiyle evlenmesine mânidir»

«Yani unutma meselesinde böyle yapar» Bu söz, "talâk olur" sözünün kaydıdır. Musannıfın, "ikisine mehrin yarısı verilir." sözünün de kaydıdır. Zira bâtıl nikâhta aralarını ayırmak talâk değildir.

«Çünkü beraberce nikâh edilmelerinin hükmü butlandır.» ifadesi iki meselenin arasındaki farkı beyandır. Şöyle ki: Unutma meselesinde öncekinin nikâhı sahihtir. Sonradan alınanın nikâhı sahih değildir. Bilinmediği için aralarını ayırmak taayyün eder. Nikâhı sahih olan için cimadan önce ayırmakla mehrin yarısını vermek icabeder. Bu bilinmediği için yarım mehri ikisine vermek gerekir. ikisini bir akitle alması meselesine gelince: Yüzde yüz bâtıl olan her ikisinin nikâhlarıdır. Araları cimadan önce ayrılırsa. her ikisine mehir ve iddet yoktur. ikisiyle de cima etmişse, herbirine mehr-î müsemma ile mehr-i mislin hangisi azsa o verilir. Nitekim fâsit nikâhın hükmü budur. Kadınların ikisine de iddet lâzımdır. Bahır sahibi diyor ki: «Muhit'te her iki nikâhın bâtıl olması, birisinin başkasının nikâhı veya iddetiyle meşgul olmaması kaydıyla mukayyettir. Meşgul ise, meşgul olmayanın nikâhı sahihtir. Çünkü ikisinî bir nikâh altında toplamak tahakkuk etmemiştir. Nasıl ki bir kadın bir akitle iki kocaya varsa, kocalardan biri dört kadınla evli bulunsa, bu kadın öteki kocanın karısı olur. Çünkü kadın birisine helâl olmayınca, iki erkeği bir hikâhta toplamak tahakkuk etmemiştir.»

METİN

Bu, ikisinin mehirleri miktar ve cins itibariyle müsavi oldukları vakittir. Akitte söz edilen mehir budur. Ve ayrılma cimadan önce olmuştur. Kadınlardan herbiri kendisinin önce nikâhlandığını iddia etmiştir. İkisinin de beyyineleri yoktur. Şayet mehirleri muhtelif olur ve bilirlerse, herbirine mehrinin dörtte biri verilir. Bilmezlerse, herbiri iki müsemmanın az olanının yarısını alır. Mehr-i müsemme yoksa, yarım mehrin yerine ikisine bir müt'a yermek vâcip olur.

İZAH

"Bu" Yani unutma meselesinde iki kadına yarım mehrin verilmesi, mehirleri miktar ve cins itibariyle müsavi oldukları zamandır. Meselâ ikisinin mehri de biner dirhem olur. H.

«Kadınlardan herbiri kendisinin önce nikâhlandığını iddia etmiştir.» Fakat hangimizin nikâhının önce olduğunu bilmiyoruz derlerse, kendilerine bir şey verilmez. Çünkü hükmedilecek şey meçhuldür. Bu, doğru hüküm vermeye mânidir. Nasıl ki bir adam iki kimseye, "Birinize bin dirhem borcum var" dese, hiçbirine bir şey verilmez. Meğer ki yarım mehri almak için anlaşmış olsunlar. Bu takdirde kendilerine o verilir. Bu kayıt, yani herbirinin dâvâ etmesi, Ebû Cafer Hindüvânî tarafından ziyade edilmiştir. Hidâye'nin zâhirine bakılırsa zayıftır. Lâkin güzeldir. Bahır. Meselenin tamamı Bahır'dadır.

«İkisinin de beyyineleri yoktur.» İkisinin de öncelik isbatı için beyyinesi bulunması dahi bunun gibidir. Nitekim Fetih'te ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir. Yani beyyineleri, birbirini tekzib ettiği için düşer. Halebî diyor ki: «Birisi öncelik isbatı için beyyine getirirse, onun nikâhı sahihtir; ikincisinin nikâhı bâtıldır.»

«Mehirleri muhtelif olursa...» sözü, yalnız miktarca muhtelif olmaya sâdıktır. Meselâ birinin mehri bin dirhem gümüş ağırlığında, diğerininki ikibin dirhem gümüş ağırlığında olur. Bu söz yalnız cinsçe muhtelif olmalarına da sâdıktır. Meselâ birinin mehri bin dirhem gümüş ağırlığında, diğerininki bin dirhem altın ağırlığında olur. Hem miktar, hem cinse muhtelif olmalarına da sâdıktır. Meselâ birinin mehri bin dirhem gümüş ağırlığında, diğerininki ikibin dirhem altın ağırlığında olur.

«Ve bilirlerse ilh...» Bilmelisin ki, bu tafsilât Dürer'den alınmıştır. Hâşiyecileri Dürer sahibine itiraz etmiş; ondan başka bu tafsili yapan olmadığını söylemişlerdir. Ekseri kitaplarda mevcut olan şudur: «Mehr-i müsemma ikisine verilir. Eğer müsemmaları muhtelif ise, herbirine mehrinin dörtte biri verilir.» Bazı kitaplarda da, "ikisine iki mehr-i müsemmanın yarısının az olanı verilir. Birinin mehr-i yüz dirhem, diğerininki seksen dirhem ise; birinci kavle yöre birinci kadına yirmibeş dirhem, ikinciye yirmi dirhem verilir. ikinci kavle göre, iki mehr-i müsemmadan az olanının yarısı ki kırk dirhemdir ayrılır, sonra aralarında yarıya bölünür ve her birine yirmişer dirhem verilir, denilmiştir.

Dürer'in Nuh Efendi hâşiyesinde böyledir. Dürer'in Şeyh İsmail şerhinde ise, ihtiyatın ikincisi olduğu kaydedilmektedir. Kâfi ve Kifâye'de mevcut olan da budur. Bunun iIIetini bildirirken, bunda yakînen bilgi olduğu kaydedilmiştir. Zâhire bakılırsa, Dürer sahibi iki kavlin arasını bulmak istemiş, birincisi; herbir kadına aynen mâlûm bir mehir tesmiye edildiği zamandır. Meselâ, Fâtıma'ya beşyüz, Zâhide'ye bin dirhem demiştir. İkincisi; bu şekilde mâlûm olmadığı zamandır. Meselâ, birisine beşyüz, diğerine bin dirhem mehir koyduğunu bilir, ancak muayyen olarak kime ne dediğini unutmuştur. Lâkin Kâfi ve Kifâye'nin söz gelişleri işin bu kadara münhasır olduğunu göstermemektedir. Onun için denilmiştir ki; bu mesele rivayetin muhtelif olduğuna yorumlanırsa, daha iyi olur. Bu anlaşıldıktan sonra görürsün ki, şarihin Dürer sahibine uyarak, "Bilmezlerse; herbiri iki müsemmadan az olanının yansını alır." demesi doğru değildir. Nitekim Şurunbulâliyye sahibi ile başkaları buna tembihte bulunmuşlardır. Çünkü bu söz, iki kadının tam mehir almasını iktiza eder. Halbuki kocalarına vâcip olan bir mehirdir. Doğrusu, şerhin bazı nüshalarında belirtilendir ki, şudur: «Aksi takdirde iki mehr-i müsemmadan hangisi azsa onun yarısı ikisine verilir.» Bu, Dürer'de yapılan ara bulmaya göredir. Halbuki onun söz götürdüğünü gördün.

«Mehr-i müsemma yoksa...» Yani iki mehirden biri söylenmemişse,, vâcip olan müt'adır. Birisi için mehir konmuş da öteki için konmamışsa, mehir konulan dörtte birini alır. Mehir konulmayan ise müt'anın yarısını alır. H. Bu sözün bir benzeri de Şeyh İsmail'in şerhindedir.

METİN

Eğer ayrılık cimadan sonra olursa, her kadın için tam bir mehir verilir. Çünkü cima ile mehir tekarrur etmiştir.

İZAH

Fetih'te şöyle denilmiştir: «Ayırma cimadan sonra olursa, herbirine mehrini tam olarak vermek icabeder. Fâsit nikâhta ise, tam mehir ve kâmil ukr iIe hüküm verilir. (Ukr; şüphe ile cimanın karşılığında verilen mehirdir.) Bunu, her ikisinin mehr-i müsemmaları miktar ve cins itibariyle bir olduğu zamana yorumlamak icabeder. Değişik olurlarsa, ukr icabı imkânsız olur. Çünkü kadınlardan biri ukr almak için diğerinden evlâ değildir. Zira ukr vermek, fâsit olan bu nikâhta yapılan cimanın hükmüne teferru eder. Halbuki fâsit nikâhta yapılan cimanın hükmü, mehir konmuşsa, ukr değil, mehr-i müsemma ile mehr-i mislin hangisi azsa odur.» Bu ifadenin bir misli de Bahır'dadır. Yalnız, "Halbuki fâsit nikâhta ilh..." cümlesî yoktur. Anlaşılan Fetih sahibi evvelâ herbirine tam mehir vermek vâcîptir demiş; sonra başkalarının sözüne uyarak ukr lâzım geldiğini ilâve etmiştir. Sonra fâsit nikâhta cimadan sonra vâcîp olanın, mehr-i müsemma ile mehr-i misilden hangisi azsa o olacağını tahkik etmiştir. Ve anlaşılmıştır ki, ukrdan murad budur. Muğrib'de beyan edildiğine göre ukr, şüphe ile cima edilen kadının mehridir. Şüphesiz ki fâsit nikâhta cima şüphe ile cimadır. Kenz ve diğer kitaplarda açıklandığına göre fâsit nikâhta vâcip olan, mehr-i müsemma ile mehr-i mislin az olanıdır. Binaenaleyh Bahır 'sahibinin ukr demekle yetinmesinin sahih olduğu anlaşılır.

Hâsılı sen biliyorsun ki, unutma meselesinde iki nikâhtan biri sahih, diğeri fâsittir. Cimadan sonra sahih nikâhta mehr-i müsemma, fâsit nikâhta ise ukr, yani mehr-i müsemma ile mehr-i mislin az olanı vâcîp olur. Hangîsinin nikâhı sahih, hangîsinin fâsit olduğu bilinmeyince. ikimehir mezkûr vasıfla aralarında taksim edilir. Ve herbirine tam bir mehîr verilir. Sonra bil ki, suretler dörttür. Çünkü ya her iki kadının mehr-i müsemmalan birdir, yahut değişiktir. Her iki mehr-i misilleri de birdir, yahut değişiktir. 'Her iki mehr-î müsemma ve mehr-i mîsil bir olursa, şüphesîz herbirine mehrini tam olarak vermek icabeder. Mehr-i müsemmalar bir olur da, mehr-i misiller değişik bulunursa; meselâ Hind için yüz dirhem mehir konmuş, halbukî mehr-i misli doksan dirhem îse, kızkardeşi Da'd için dahi yüz dirhem mehr-i müsemma konmuş, mehr-i misli îse seksen dirhem ise, nikâhı sahih olan kadına müsemmayı vermek vâcip olur kî, o da yüz dirhemdir. Nikâhı fâsit olana ukr verilecektir. Burada ukr, doksanla seksen arasında değişir. Kadınların birisinî tayin etmek imkânsızdır. Çünkü ukr vermek için biri diğerinden evlâ değildir. Onun için hâşye yazan Fetih sahibinin, "Hamli icabeder." sözünü, "Yani herbirine tam mehrin vâcip olmasını, mehr-i misilleri de bir olduğu için, mehr-i müsemmalarının bir olduğu zamana yorumlamak îcabeder." diye kayıtlamıştır. Fetih sahibinîn. "Ama mehr-i mûsemmalar başka başka olursa, ukr icabı imkansızdır." sözüne gelince: Onu böyle muttak bırakması söz götürür. Çünkü mehr-i müsemmaları da başka başka olduğunda bu zâhırdır. Meselâ, Hînd için yüz dirhem mehr-i müsemma konulmuştur. Mehr-i mîsli ise seksen dirhemdir. Da'd için doksan dirhem müsemma konmuştur. Mehr-î misli ise meselâ altmış dirhemdir. Burada ukr vâciptir demek imkânsızdır. Mehr-i müsemma vâciptir demek de îmkânsızdır. Çünkü iki kadından biri sahih veya fâsit nikâh sahibi olmakta diğerinden evlâ değildir. Ki, her ikisine muayyen olarak iki müsammadan birisi ve muayyen olarak iki ukrdan birisi vâcip olsun. Çünkü herbiri başkadır. Ama mehr-i müsemmalar başka başka, mehr-i misiller bir olursa; meselâ Hind için yüz dirhem, Da'd için de doksan dirhem mehir konmuş ve her ikisinin mehr-i misilleri seksener dirhem ise, ukr tayini imkânsız değildir. Çünkü herhalde ukr seksen dirhemdir. ister Hind'in, ister Da'd'ın nikâhı fâsit olsun fark etmez. Bilâkis mehr-i müsemmayı tayin imkânsızdır.

Sonra Fetih sahibinin sözünden, bu üç suretin hükümleri anlaşılmamıştır. Tahtâvî diyor ki: «Zâhire göre ukr tayini imkansız olunca, herbiri için mehr-i müsemma ile mehr-i misilden az olanı vermek icabeder.»

Ben derim ki: Bu söz götürür. Çünkü bu, kadınların hakkını kesmek ve kesin olarak bilinen bir şeyin bir kısmını terk etmektir. Çünkü kadınların birinin nikâhının sahih olduğu şüphesizdir. Ona tam olarak mehri müsemma verilecektir. Bahusus müsemmalar bir olursa, o mehr-i müsemmayı tam olarak alacaktır. Şu da var ki, bundan ukr tayini imkânsız olmadığı şeklin hükmü bilinmez. Bilâkis zâhir olan, üstadımız hazretlerinin anlattığıdır ki, o da şudur: Kadınlardan hangisinin nikâhının sahih hangisinin fâsit olduğu bilinmediğine ve birine mehr-i müsemma diğerine ukr verileceğine göre, her ikisi yüzde yüz mâlûm olanı alarak dörtsurette onu aralarında taksim ederler. Mehr-i müsemmalarla mehr-i misiller bir oldukları vakit herbirine müsemmanın biriyle mehr-i mislin biri verilir. Yalnız müsemmalar bir olduğu vakit herbirine bir müsemma ve mehr-i mislin azı verilir. Yalnız müsemmalar değişik olduğu vakit herbirine müsemmanın azı ve mehr-i mislin biri verilir. Hem mehr-i müsemmalar, hem mehr-i misiller değişik olursa, herbirine iki müsemmanın azı ve iki mehr-i mislin azı verilir. Allahu a'lem.

METİN

Biriyle cima ederse hükmünün ne olacağı bundan anlaşılır. Mahrem kadınlardan ikisini bir nikâh altına toplamanın hükmü de böyledir. Sahibinin cariyesini, kölenin hanımefendisini nikâh etmesi haramdır. Çünkü mal olmak mâlik olmaya aykırıdır. Evet, sahibi bunu ihtiyaten yapsa iyi olur.

İZAH

«Bundan anlaşılır.» Yani cima ettiği kadına mehr-i müsemmanın yarısını ve mehr-i misille mehr-i müsemmadan hangisi azsa onun yarısını vermesi vâcip olur. Çünkü eğer bu kadın Önce nikâhlanmışsa, bütün müsemmayı ona vermek vâcip olur. Sonra nikâhlanmışsa, mehr-i misille mehr-i müsemmanın hangisi azsa onun yarısını vermek icabeder. Ve bunlardan herbirinin yarısını alır. Cima edilmeyen kadın için mehr-i müsemmanın dörtte biri verilir. Çünkü eğer onun nikâhı önce kıyılmışsa, kendisine mehr-i müsemmanın yarısını vermek icabetmez. Böylece yarım mehir ikiye verilir. H.

Ben derim ki: Şarihin bu söyledikleri Şurunbulâliyye'den alınmıştır. Bunu, kadınlardan biri ile cima ettiğine ve hangisinin nikâhının önce olduğunu bilmediğini ikrar ettiği hal ile kayıtlamak icabeder. Ama kadınlaların biriyle cima ettiğini beyan ederse, onun nikâhına hükmolunur. Nitekim bunu evvelce Dürerü'l Bihâr ve diğer kitaplardan nakletmiştik. Bu takdirde kadına bütün mehr-i müsemmasını vermek icabeder. Ve o adamdan diğer kadın ayrılır. Kadına bir şey de verilmez. Çünkü onun sonra nikahlandığı anlaşılmıştır. Binaenaleyh nikâhı bâtıldır. Yukarıda geçmişti ki, batıl nikahta mehir ancak cima ile vâcip olur.

«Mahrem kadınlardan ikisini ilh...» Burada Zeylâî'nin ifadesi daha güzeldir. O şöyle demiştir: «İki kızkardeş arasında zikrettiğimiz hükümlerin hepsi, bir nikâhta toplanmaları caiz olmayan haram kadınlarda da geçerlidir. »

«Sahibinin cariyesini nikâh etmesi haramdır.» Yani velev ki onun bir cüzüne mâlik olsun. Keza kadın kölesinden bir hisseden başka bir şeye mâlik değilse, hüküm yine budur. Fetih. Cevhere'de şu ziyade vardır: Keza karı-kocadan biri diğerinin bütününe veya bir kısmına mâlik olursa, nikâh fâsit olur. Fakat izinli köle ve müdebber karılarını satın alırlarsa nikâh fâsit olmaz. Çünkü onlar kadına akitle mâlik değildirler. Mükâtep de öyledir. O da karısına akitlemâlik değildir. Sadece kadında onun için milk hakkı sabit olur. Ebû Hanîfe, karısını muhayyer olmak şartıyla satın alan hakkında da böyle söylemiştir. Kadının nikâhı fâsit olmaz. Onun kaidesine göre. müşterinin muhayyerliği satılan malı milkine sokmaz.

«Çünkü mal olmak mâlik olmaya aykırıdır.» cümlesi her iki meselenin illettidir. Fetih sahibi diyor ki: «Zira nikâh ancak nikâhlanan iki şahıs arasında milkte ortak semereler vermek üzere meşru kılınmıştır. Bu semerelerden bazıları; nafaka, mesken, kasm (zevceler arasında adalet) ve izinsiz azl yapamamak gibi milkiyeti kadına mahsus olan şeylerdir. Bazılarının milkiyeti de erkeğe mahsustur. Kocaya teslimiyetin vâcip olması, evinde oturmak, başkalarından kaçmak bunlardandır. Bazılarının milkiyeti de aralarında ortaktır. Birbirlerinden istifade, cima, mübaşeret, çocuğun nesebi gibi şeyler bu kabiledendir. Mal olmak mâlik olmaya aykırıdır. Bunlar nikâh akdinin lâzımı olan şeye aykırıdır. Lâzıma aykırı olan şey, melzûme de aykırıdır. Bununla, "Kadının cariyelik cihetinden memlûk olması, nikâh cihetinden de mâlik olması caizdir." sözü itibardan sâkıt olur. Çünkü farz ve tahminimize göre nikâhın lâzımı bu söylediklerimizden herbirine tam bir şekilde mâlik olmaktır. Kölelik buna mânidir.

«Evet...» cümlesiyle şarih, "haramdır" sözünden muradın mutlak surette memnu demek olduğuna; bu kelimeden zihne gelen, üzerine günah terettüp edecek şekilde memnu mânâsı kasdedilmediğine işaret etmektedir. Aksi takdirde efendinin cariyesiyle evlenmesindeki mevhum işten münezzeh kalmak için haramı işlemek imkânsızdır. Yahut haramdır kelimesinden, semere veren şer'î akit yoktur mânâsı kasdedilir. Nitekim Fetih'ten yukarıda naklettiğimiz ibare buna işaret etmektedir. Cevhere'deki şu ifadenin mânâsı budur: «Keza Muzmerât'tan naklen Bahır'da bildirildiğine göre bundan murad, mehrin köle sahibinin zimmetinde sabit olması, âzâd edildikten sonra nikâhın bâki kalması ve kadının üzerine talâkın vâki olması gibi nikâh hükümleridir. Ama onunla, muhtemel olan haram cimadan nezih kalarak evlenirse bu güzeldir. Çünkü o kadının hür yahut başkasının âzâdlısı veya âzâdına yemin edilmiş de yemin eden dönmüş olması ihtimali vardır. Bu çok başa gelir. Bahusus cariye birçok eller değiştirmişse...»

Ben derim ki: Bahusus zamanımızda ganimet olarak alınan cariyeler... Çünkü ganimetin taksim edilmediği yüzde yüz mâlûmdur. Şu halde bu cariyelerde beşte bir sahiplerinin ve diğer ganimetçilerin hakları kalır. Şarihin cihad bahsinde Müftü Ebussud'dan naklettiği, "Zamanımızda Sultan tarafından umumi ihsan vâki olmuştur. Binaenaleyh beşte biri verdikten sonra bu cariyelerin cimalarının helâl olduğunda şüphe kalmaz." sözü bir şey ifade etmez. Şunun için ki, evvelâ umumi ihsan doğru değildir. Bu bâbta ister sultan beşte biri almayı şart koşsun, ister koşmasın fark yoktur. Çünkü bunda mukadder hisseleri iptalvardır. Nitekim bunu İmam Serahsî Siyer-i Kebir şerhinde belirtmiştir. ikincisi; onun zamanındaki sultanın ihsanda bulunması, bizim zamanımızda geçerli değildir. Üçüncüsü; o beşte biri vermekle şüpheyi nefyetmiştir. Mâlûmdur ki, zamanımızda askerden kimin eline bir şey geçerse onu alır. Beşte birini de vermez. Binaenaleyh cariyenin ganimetten alındığı bilinirse, akdin vâcip olması gerekir. Bundan dolayıdır ki Şâfiîlerden biri, "Bugün Rum'dan, Hint'den ve Türkistan'dan celbedilen cariyelerle cimada bulunmak haramdır." demiştir. Eşbâh sahibi bunu naklettikten sonra, «Ferclerde asıl olan tahrimdir.» kaidesi hakkında, "Bu takvadır: lâzım bir hüküm değildir. Çünkü hâli bilinmeyen cariye hakkında; küçükse elinde bulunan şahsa, büyükse cariyenin ikramına müracaat olunur. Hâli mâlûm ise işkâl yoktur." demişse de, bu söz ancak ganimetten alındığı bilinen cariyeden başkaları hakkındadır. Ganimetten alındığı bilinen cariye hakkında ise hüküm söylediğimiz gibidir. Lâkin şöyle denilebilir: İhtimâl bu cariyeyi kumandan satmıştır. Yahut askerden biri satmış da, kumandan satışını geçerli saymıştır. Böyle olmazsa Siyer-i Kebir şerhinde bildirilmiştir ki, gazinin taksimden evvel hissesini satması bâtıldır, âzâd etmesi gibidir. Lâkin cariyeye nikâh akdi yapmak şüpheyi kaldırmaz. Çünkü cariye ganimet olunca. ganimetçilerle beşte bir sahipleri arasında ortak olur. Ve kendisini tezviç etmesi sahih değildir. Şüpheyi kaldıran onu beytü'l-malın vekilinden satın almak yahut bir fakire tasadduk edilerek ondan satın almaktır. İnşaallah bu meselenin tamamı cihad bahsinde gelecektir.

METİN

Ama bunda görülüyor ki, cariyeyi beşinci kadın saymamak ve benzeri ihtiyatsızlıklar vardır. Vesenî bir kadım nikâh etmek bil icma haramdır. Kitabîye olup, gönderilen bir peygambere inanan, Allah tarafından indirilen bir kitabı ikrar eden kadını nikâh etmek ise sahihtir. Velev ki tenzilen mekruh olsun. Velev ki Mesih'in ilâh olduğuna inansınlar. Mezhebe göre onların kestikleri de helâldir. Bahır.

İZAH

«Ama bunda görülüyor ki ilh...» cümlesi Şurunbulâliyye'den alınmıştır.

«Ve benzeri»nden murad, cariyeye kasım lâzım gelmemesi, cariyenin boşanmaması, iddiasız çocuğunun nesebinin sabit olmaması gibi şeylerdir.

Lâkin âşikârdır ki, ona nikâh kıyılırken ihtiyat olan, ancak bunu milkin sahih olmaması ihtimali kuvvetli olduğu zaman yapmaktır. Tâ ki cima şüphe götürmeksizin helâl olsun. Bundan dolayı ona nikâh kıymaktan cariyeyi kendisine beşinci kadın ve benzeri saymaması lâzım gelmez. Bilâkis diyoruz ki, bunda da ihtiyat göstermesi gerekir.

"Vesenî" kelimesi 'vesen'e tapmaya nisbet edilmiştir. Vesen; cüssesi olan, yani insan suretinde ağaçtan, taştan veya gümüşten, cevherden oyulan heykeldir. Cem'i 'evsân' gelir. Sanem ise, cüssesiz surettir. Lügat ulemasından birçokları, aralarında böyle fark yapmışlardır. Bazıları aralarında fark olmadığını söylemiş; birtakımları da suretten başkasına ve sen denileceğini bildirmişlerdir. Binâye'de böyle denilmiştir. Nehir. Fetih'te beyan edildiğine göre;güneşe yıldızlara ve beğendikleri suretlere tapanlara Muattile (Allah'ın sıfatlarını inkâr eden fıkra), Zındıklar, Bâtıniler, İbahacılar da efsâne tapanlarda dahildir. Veciz şerhinde, "îtikat edenlerin kâfir sayıldığı her mezhep, evsâne tapanlarda dahildir." denilmiştir.

Ben derim ki: Bu Dürzîlere, Nusayrîlere ve Teyamine'ye de şâmildir. Onlardan da kız alıp vermek ve kestiklerini yemek caiz değildir. Çünkü semavî bir kitapları yoktur. Şarih nikâhlarının haram olması ifadesiyle, milki yeminle (yani cariye olarak) cimalarının da haram olduğunu anlatmak istemiştir. Nitekim gelecektir. Maksat, müslümana haram olmalarıdır. Çünkü Hâniyye'de, "Mecûsi ve vesenî olan kadın her kâfire helâldir. Bundan yalnız mürted müstesnâdır." denilmiştir.

"Kitâbî" kelimesini musannıf mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh harbiyeye, zımmîyeye, hürre ve cariyeye şâmildir. Bunu Halebî Bahır'dan nakletmiştir.

«Bir kitabı ikrar eden kadını nikâh etmek sahihtir.» Nehir'de Zeylâî'den naklen şöyle denilmiştir: «Bilmiş ol ki, her kim semâvî bir dine îtikat eder de, Hz. İbrahim'in ve Şît'in sahifeleri, Dâvûd'un Zebur'u gibi Allah'tan indirilmiş bir kitabı olursa, o Ehl-i Kitap'tandır. Böylelerin nikâhla alınmaları ve kestiklerinin yenilmesi caizdir.»

«Velev ki tenzihen mekruh olsun.» Yani kadın zımmîye olsun, harbîyye olsun, nikâhla alınması tenzihen mekruhtur. Zira Bahır sahibi harbî olan kitâbîyenin keraheti tenzihiye olduğunu zâhir bulmuştur. Zımmîyyenin de öyle olacağı evleviyette kalır. H.

Ben derim ki: Bunu Bahır sahibi şöyle ta'lil etmiştir: «Kerahet-i tahrimiye için mutlaka bir yasaklama veya o mânâda bir şey bulunmalıdır. Çünkü o vâcip kuvvetindedir.» Yine Bahır'da beyan edildiğine göre; ulemanın harbîyye hakkında mutlak olarak kerâhet sözünü kullanmaları, ondaki kerahetin kerahet-i tahrimiye olduğunu ifade eder. Delilini müctehid bilir. Şu da var ki. ta'lil de bunu ifade eder. Fetih'te şöyle denilmiştir: «Kitâbî kadınlarla evlenmek caizdir. Ama evlâ olan, bunu yapmamak ve kestiklerini yememektir. Zaruret bundan müstesnadır. Harbî olan kitâbî kadınla evlenmek bilicma mekruhtur. Çünkü fitnenin kapısını açar. Ona aşık olur; bu da onunla birlikte dûr-ı harpte oturmayı gerektirir Çocuğu ehl-i küfrün ahlâkıyla ahlâklanmaya ve köleliğe mâruz bırakılmış olur. Bu şöyle olur: Kadın gebe iken esir edilir, çocuk köle olarak doğar. Velev ki müslüman olsun,» Evlâ olan yapmamaktır sözü, harbîyyeden başkaları hakkında kerahet-i tahrimiye ifade eder.

«Mezhebe göre» Yani müstesfa'ya muhalif olarak demek istiyor. Çünkü Müstesfa'da helâlolmak, "bunu îtikat ederlerse" diye kayıtlanmıştır. Şeyhü'l-İslâm'ın Mebsût'undaki şu ibare de ona uymaktadır: «Ehl-i Kitap, Mesih'in ve Üzeyir'in ilâh olduğunu îtikat ederlerse, onların kestiklerini yememek, kadınlarını nikâh etmemek vâcip olur. Fetvanın buna göre olduğu söylenir. Lâkin delile bakarak kestiklerin! yemek ve kadınlarını almak caizdir.» Bahır sahibi diyor ki: Bunun hâsılı şudur: Mezhep bunu mutlak bırakmaktır. Çünkü Şemsü'l-Eimme'nin Mebsût'ta zikrettiğine göre, hıristiyanın kestiği mutlak surette helâldir. İsterse, Allah üçün üçünsüdür desin, ister demesin fark etmez. Çünkü burada kitap ve delil mutlaktır. Fethu'l-Kadir sahibi bunu tercih ederek, Peygambere Allah diyenlerin, yahudilerle hıristiyanlardan iki taife olduğunu. bunların tamamen munkarız olup bittiğini, bununla beraber şirk lâfzı mutlak söylenildiği vakit şeriat dilinde Ehl-i Kitab'a yorumlanmadığını söylemiş; "Velev ki bir veya birkaç taife hakkında sahih olsun. Çünkü bundan Allah'la birlikte başka-sına yani bir peygambere ve kitaba tâbi olduğunu iddia etmeyen birine ibadet etmek murad edildiği mâlûmdur." denmiştir.

METİN

Nehir'de, "Mutezile taifesiyle nikâh alışverişinde bulunmak caizdir. Çünkü biz Ehl-i Kıble'den hiçbirini tekfir etmeyiz. Velev ki münakaşalarda hasmı ilzam için söylenmiş olsun." denilmiştir. Kitabı olmayan yıldızperest bir kadını nikâh etmek ve milk-i yeminle ona cimada bulunmak sahih değildir. Mecûsiyye ile vesenîye de öyledir. Bu cümle şerhin nüshalarından düşmüş, metnin nüshalarında mevcuttur. Ve yıldızperest cümlesi üzerine matuftur.

İZAH

«Nehir'de ilh...» ifadesi, Fethu'l-Kadir'den alınmıştır. Orada şöyle denilmektedir: «Mutezile'ye gelince: Vechin muktezası, onlarla nikâhlanmanın helâl olmasıdır. Çünkü hak, Ehl-i Kıble'nin tekfir edilmemesidir. Velev ki mubahaselerde ilzam için söylensin. Zarurat-ı diniyyeden olduğu kesin bilinen şeylere muhalefet edenler bunun hilâfınadır. Meselâ bu âlemin kadîm olduğunu söyleyenlerle, Allah cüz'iyyatı bilmez diyenler, muhakkık ulemanın açıkladıklarına göre tekfir edilirler.»

Ben derim ki: "Allah bizzat icabeder, Allah'ın ihtiyarı yoktur." diyenler de böyledir.

«Velev ki mubaheselerde ilzam için söylensin.» sözünün mânâsı, "Onlarla münakaşa ederken, mezheplerini reddetmek için Mutezile kâfirdir diye açık söylense bile, bundan murad, onların bu şöyledir demesinden küfür lazım gelir." demektir. Bundan onların kâfir olmaları lâzım gelmez. Çünkü mezhebe lâzım gelen şey mezhep değildir. Bir de onlar bu söylediklerini kendi îtikatlarınca ancak şer'î bir delil şüphesiyle söylemişlerdir. Velev ki hata etmiş olsunlar. Şu da var ki, onların halleri Ehl-i Kitap'tan aşağı değildir. Bilâkis Kütüb-i Semâviyye'nin en şereflisini ikrar ederler. Onlarla nikâh alış-verişinde bulunmanın helâlolmadığını söyleyen, herhalde îtikatları dolayısıyla onların mürted sayıldığına hükmetmiş olacaktır. Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu, onların îtikadının aslıdır. Küfür olduğu teslim edilse bile, dinden dönmek sayılamaz.

Bahır sahibi şöyle diyor: «Bir kimse tekfir edildiği bir mezhebe îtikat eder de, bu önceden sahih itikatda bulunmadan oluyorsa, o kimse müşriktir. Sahih îtikat üzerine geliyorsa mürted sayılması gerekir» Bununla anlaşılır ki, Râfızî bir kimse Hz. Ali'nin Allah olduğuna yahut Cebrâil'in vahyi getirirken yanıldığına îtikat ederse, veya Ebû Bekr-i Sıddîk'ın Sahabî olduğunu inkâr eder yahut Hz. Aişe'ye iftira atarsa kâfirdir. Çünkü dinden olduğu bizzarure bilinen kesin delillere muhalefette bulunmuştur Hz. Ali'yi diğerlerinden üstün gören veya Ashab'a söven bunun hilâfınadır. O kâfir değil bid'atçıdır. Nitekim ben bunu, "Tenbîhü'l-Vülat Ve'l-hükkâm...» adlı kitabımda izah etmişimdir.

T E M B İ H : Ben mü'minim inşaallah diyen kimseyle nikâh alışverişinde bulunmak caiz değildir. Çünkü o kâfirdir denilmiştir. Bahır sahibi diyor ki: «Bu söz, onun îmanında şüphe ederek söyleyen hakkındadır diye yorumlanmıştır. Şâfiîler böyle bir şey söylemezler. Binaenaleyh onlara aramızda hiç şüphe etmeksizin nikâh alış-verişi caizdir.» Fetih sahibi bunu tahkîk etmiş ve, «Şâfiîler bununla can teslim ederken îmanı kasdederler. Nitekim bunu açıkça söylemişlerdir. Bu, istikbalde kendisinin yapacağı bir şeyi haber vermektir. Binaenaleyh ona Teâlâ Hazretlerinin, "Sakın bir şey için ben bunu yarın yaparım deme. İnşaallah dersen o başka." âyet-i kerîmesi taallûk eder. Şu kadar var ki, bize göre bu, evlânîn hilâfıdır. Çünkü böyle yerlerde meleke olsun diye nefsi kesin söylemeye alıştırmak, tereddüt edatını oraya sokmaktan daha hayırlıdır. Yani ben ölürken mü'min olur muyum olmaz mıyım diye tereddüt etmekten hayırlıdır.» demiştir.

«Kitabı olmayan yıldızperest bir kadın...» ifadesi, metinlerde zikredilen sâbienin iki tefsirinden biridir. Hidâye sahibi diyor ki: «Sabiîler bir peygamberin dinine inanır ve bir kitabı tasdik ederlerse, kadınlarını almak caizdir. Ehl-i kitap'tandırlar. Şayet yıldızlara taparlar da kitapları yoksa, onlarla nikâh alış-verişinde bulunmak caiz değildir. Zira müşriktirler. Bu hususta nakledilen hilaf, mezheplerinde şaşırıldığına yorumlanır. Herkes elinde olana göre cevap vermiştir. Kestikleri hayvanların hâli de buna göredir.» Yani onların kitabı olduğunu; lâkin kendileri müslümanın Kâbe'yi tâzimi gibi yıldızları tâzimde bulunduklarını söyleyen ve buna binaen kestikleri helâldir diyen İmam-ı Azam'la; onlar yıldızlara taparlar, binaenaleyh kestikleri helâl değildir diyen İmameyn arasında hilâf vardır. Fetih sahibi diyor ki: «Bunların tefsiri hususunda ittifak edilse, haklarında verilecek hükümde de ittifak edilirdi.» Bahır sahibi şunları söylemiştir: «Hidâye'nin zâhirine bakılırsa, onlarla nikâh alış-verişinde bulunulması iki kayıtla menedilmiştir. Birisi yıldızlara tapmaları, diğeri kitapsız olmalarıdır. Şayet yıldızlarataparlar da kitapları varsa, onlarla nikâh alış-verişi caizdir. Bazı ulemanın kavli budur. Derler ki; yıldızlara ibadet etmek onları Ehl-i Kitap olmaktan çıkarmaz. Doğrusu şudur: Bunlar hakikaten yıldızlara taparlarsa Ehl-i Kitap değillerdir. Müslümanın Kâbeyi tâzimi gibi yıldızlara tâzimde bulunurlarsa Ehl-i Kitap'tırlar. Müctebâ'da böyle denilmiştir.» Bu izaha göre musannıfın, "kitabı olmayan" demesinin mânâsı yoktur. Lâkin yukarıda geçen, "Nasrânî bir kadın Mesih'in ilâh olduğuna îtikat etse bile helâldir." sözü bazı ulemanın kavlini te'yid eder. Nitekim bunu Nehir sahibi söylemiştir.

"Mecûsiyye", mecûse nisbet edilmiştir. Mecûsi, ateşe tapan kimselerdir. Bunların nikâhlarının -velev milk-i yeminle olsun- caiz görülmemesi dört mezhebin imamlarına göre ittifâkî bir meseledir. Davud-u zâhiri buna muhaliftir. Ona göre bunların kitabı vardı. Sonra kaldırıldı. Meselenin tamamı Fetih'tedir.

«Bu cümle şerhin nüshalarından düşmüştür.» demekle şarih vesenîleri tekrar ettiği için özür dilemekte ve atıf îhamını def etmektedir.

METİN

Hacc veya umre için ihramlı bir kadın velev ihramlı bir erkeğe olsun nikâh edilebilir. Bu cümle, yukarıda geçen, "kitâbiyye olup...» cümlesi üzerine matuftur. Dikkatli ol. Cariyenin nikâhı dahi velev kitabîyye yahut hürreye kudretle beraber olsun caizdir. Bize göre kaide şudur: Milk-i yeminle helâl olan her cima, nikâhla da helâl olur. Milk-i yeminle helâl olmayan cima, nikahla da helâl olmaz. Velev ki ihramlı kadının nikâhı tahrimen, cariyenin nikâhı tenzihen mekruh olsun. Cariye üzerine hürre almak da caizdir.

İZAH

«Yahut hürreye kudretle beraber...» Yani hür kadının mehir ve nafakasını vermeye kudreti olsa da cariyeyle evlenebilir.

«Kaide şudur.» Burada şöyle münakaşa edilebilir: «Hûr kadınla evlendikten sonra edinilen cariye ile milk dolayısıyla cima caizdir. Ama hür kadın üzerine nikâhla cariye almak caiz değildir.» T.

«Velev ki ihramlı kadının nikâhı tahrimen, cariyenin nikâhı tenzihen mekruh olsun.» Cariyenin nikâhının tenzihen mekruh olmasını Bahır sahibi Bedâyi'nin sözünden alarak zâhir saymıştır. Kuhistânî'de de öyledir. Ve bunu Mebsût sahibinin, "Ama evlâ olan yapmamaktır." sözüyle te'yid etmiştir. Kerahet-i tahrimiyye meselesini Mehir sahibi Fetih sahibinin sözünden anlamıştır. Ama bu anlayış yersizdir. Çünkü Fetih sahibi meselenin bize olan delilini zikretmiştir ki, o da Kütüb-i Sitte'nin İbn-i Abbas'tan tahriç ettikleri; "Rasulullah (s.a.v.) Meymune ile ihramlı iken evlendi, ihramdan çıktıktan sonra zifaf oldu." hadisidir. Üç mezhep imamlarının delilini de zikretmiştir. O da Buhârî'den maada hadis imamlarının rivayetettikleri. "İhramlı ne nikâh eder. ne de nikâh ettirir." hadisidir. "Ne de nikâh edilir." şeklinde okuyan hata etmiş olur. Bahır, Müslim'in rivayetinde, "Dünürlük de yapmaz." ziyadesi vardır.

Bundan sonra Fetih sahibi cevap vererek birçok vecihlerden birinciyi tercih etmiş, sonra muarazayı teslim etse bile ikinciyi ya ihramlı iken cimaya yahut delillerin arasını bulmak için kerahete yorumlanmıştır. Sebebi şudur: Çünkü ihramlı bir kimse nikâh akitlerine girişmekten meşguldür. Bu, onun kalbini ibadeti güzel yapmaktan meşgul eder. Zira bunda dünürlük, dilekler, davet ve toplantılar vardır. Nefsi cîma için uyandırır. İşte, "Dünürlük yapılmaz." buyurması buna yorumlanır. Peygamber (s.a.v.)'in mekruh olan bir şeyi yapmış olması lâzım gelmez. O bundan münezzehtîr. Onun hakkında hükmün başka olması da ihtimalden uzak değildir. Zira onun hakkında illet başka. bizim hakkımızda başkadır. Meselâ visal orucunu bize yasak etmîş kendisi tutmuştur.

Hasılı nikahtan murad cima ise, nikâh yapmamalı, zira nehy haram olduğunu bildirmek içindir. Bu kesin ve şüphesizdir. Nikâhtan murad akit ise, o zaman nehy kerahet içindir. Zikrettiği vecih kerahet-i tahrimiyye icabetmez. Aksi takdirde ihramlı bir kimsenin cariye ticareti de haram olur. Zira onda da kalbi meşgul etmek ve nefsi cimaya uyandırmak vardır.

«İşte dünürlük yapılmaz buyurması buna yorumlanır.» demesi de bunu te'yid eder. Şu da var ki, Dürerü'l Bihâr şerhinde nehyin tenzih için olduğunu açıklamıştır. Kenz'in, "Kitâbî, saibî ve ihramlı kadınlarla evlenmek helâldir." sözü de bu hususta açıktır. Çünkü tahrimen mekruh olan bir şey helâl değildir.

METİN

Bunun aksi sahih olmaz. Velev ki ümmü veled olsun. Velev ki hür kadının talâk-ı bâinden beklediği iddet içinde olsun. Cariyeye hürrenin üzerine müracaat ederse sahih olur. Çünkü milk bâkidir. Bir kimse bir akitle dört cariye ve beş hürre nikâh etse, cariyelerin nikâh» sahih olur. Çünkü beş kadının nikâhı bâtıldır. Hür bir adam için hür ve cariyelerden yalnız dört kadınla evlenmek caizdir. Fazlasını alamaz. Ama cariye olarak dilediği kadar alabilir. Bir adamın dört karısı ve bin cariyesi olsa, başka bir cariye satın almak dileğinde biri onu kınasa, o kimsenin küfründen korkulur. Adam cariyeyi satın almak istediğinde karısı kendîmi öldürürüm dese yine vazgeçmez. Çünkü yaptığı iş meşrudur. Lâkin karısını gücendirmemek için vazgeçerse sevaba girer. Çünkü hadiste, «Her kim benim ümmetîme acırsa, Allah da ona acır." buyrulmuştur. Bezzâziyye. Köle için bu sayının yarısı vardır. Velev ki müdebber olsun.

İZAH

«Bunun aksi sahih olmaz.» Yani ikisini bir akitle almak dahi caiz değildir. Belki cemide hür kadının nikâhı caiz olur, cariyeninki caiz olmaz. Nitekim bunu Zeylâî ve başkaları açıklamışlardır. Eşbâh'ta, "Helâlle haram bir yere gelirse" kaidesinde, ikisinin de bâtıl olduğubildîrilmişse de, bu kalem hatasıdır. Bir de cariyeyi hür kadın üzerine getirmenin haram olması, hür kadının nikâhı sahih olduğu zamandır. Hür kadına fâsit nikâhla zifaf olursa, onun üzerine cariye nikahlaması menedilemez. ŞurunbulâIiyye.

FER'Î BİR MESELE :Bir kimse sahibinin izni olmaksızın bir cariyeyle evlenir de zifaf olmadan bir de hür kadınla evlenirse, cariyenin sahibi ondan sonra razı olduğu takdirde o nikâh caiz değildir. Çünkü helâllik ancak razı olduğu vakit sübut burur. Ve yeni nikâh hükmünde olur. Binaenaleyh o adam hür kadın üzerîne cariye almış sayılır. Sahibi izin vermeden o cariyenin hür olan kızını olsa caiz olur. Çünkü nikâh-ı mevkuf helâl olmak hususunda yok hükmündedir. Binaenaleyh başkasının nikâhına mâni olamaz. Bunu Muhît'ten Bahır sahibi kısaltarak nakletmiştir.

«Velev ki hür kadının» sözü mübalâğa cümlesindendir. Yani velev ki dir. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir.

«Velev ki hür kadının» sözü mübalâğa cümlesindendir. Yani velev ki hür kadının iddeti içinde olsun.

«Talâk-ı bâinden» sözü ile imameyn'in hilâfına işaret etmiştir. Onlar bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Fakat ric'î talâkta caiz olmayacağına bütün imamlarımız ittifak etmişlerdir.

«Çünkü milk bâkidir.» Yani cariyenin nikâhına mâlik olması bâkidir. Çünkü talâk-ı ric'î ile cariye nikâhtan çıkmış değildir. Burada hür kadın cariye üzerine gelmiştir.

«Çünkü beş kadının nikâhı bâtıldır.» Bundan şu anlaşılır ki, hür kadınlar dört olsa nikâhları sahih olur; cariyelerîn nikâhı bâtıl olurdu. Nasıl ki hür kadınla cariyeyi bir akitle alırsa hüküm budur. Rahmetî'nin Hâkim'in Kâfî'sinden naklettiği söz bunu izah etmektedir ki, şöyledir: Bu meselenin esası şudur: Hür kadınların nikâhına bakılır: Eğer yalnız olsalar nikâhları caiz olacaksa bu nikâh caiz; cariyelerinki bâtıldır. Yalnız başına caiz değilse, onların nikâhı bâtıl; cariyelerin nikahı caizdir. O da, yalnız başkalarına olsalar nikâhları caizse kaydıyla mukayyeddir.

Ben derim ki: Bundan şu çıkarılır: Hür kadınlarla cariyelerin mecmuu dörtten ziyade değilse, nikâh sadece hür kadınlar hakkında caizdir. Az yukarıda, "Bunun aksi sahih olmaz." dediği yerde söylediklerimiz bunun tâ kendisidir.

«O kimsenin küfründen korkulur.» Çünkü Teâlâ Hazretleri, "Ancak kocalarına yahut satın aldıkları kölelerine görünebilirler. Çünkü bunlar kınanmazlar." buyurmuştur. Bezzâziyye. Bunun muktezası şudur: Karısının üzerine evlenmesini kınarsa, o da bunun gibidir. Bahır sahibi aralarında fark görerek; «Hür kadınları bir nikâh altına almakta meşakkat vardır. Çünkü aralarında adalete riayet vâciptir. Cariyeleri bir nikâh altına toplamak bunun hilâfınadır. Çünkü ondan zihne gelen, o adama ârız olacak zulüm demişse de, nassınkarşısında bu sözün bir tesiri yoktur. Nehir. Yani nass iki taraftan kınamayı nefyetmiştir. Şöyle denilebilir: Cariye üzerine cariye almaktan zihne gelen, fiilin aslını kınamaktır. Başka kadın almayı kınamak bunun hilâfınadır. Çünkü ondan zihne gelen, o adama ârız olacak zulüm ve cefa korkusundan dolayı kınamadır. Fiilin aslından dolayı kınamak değildir. Binaenaleyh bu, Teâlâ Hazretlerinin, "Eğer adalet gösteremeyeceğinizden korkarsanız bir kadınla yetinin." âyet-i kerîmesiyle amel etmek olur. Bahır sahibinin yaptığı farkın vechi budur. O bunu yalnız cariye almak dolayısıyla yapılan kınama hakkında ulemanın kavillerinden almıştır. Halbuki tahkîk şudur: Eğer kınamadan asıl fiili kasdediyorsa, yani sen çok çirkin bir iş yaptın derse, o adam her iki yerde kâfirdir. Ama kınaması; sen, terki senin için daha iyi olanı yaptın; çünkü bu işte nafaka husunda yorulacaksın; çoluk çocuk fazlalaşacak, aldığın cariyeyle veya yeni evlendiğin kadınla eşin zarar görecek mânâsına söylerse her iki yerde kâfir olmaz, her iki mânâdan bir şey mülâhaza etmeyerek söylerse yine her iki yerde küfretmiş olmaz. Lâkin ulema birincide küfründen korkulur demişlerdir. Çünkü ondan zihne gelen, asıl fiilden dolayı kınamasıdır. îkincide küfründen korkulmaz. Çünkü dediğimiz gibi zihne bunun hilâfı gelir. Buna zâhir olan budur. Allahu a'lem.

«Allah da ona acır.» Yani ona sevap verir, ihsanda bulunur demektir. T.

«Velev ki müdebber olsun.» Mükâteb ile ümmü veledin sahibinden başkasından olan oğlu da onun gibidir . Nitekim Ğaye'de bildirilmiştir . T .

METİN

Ona bundan maadası yasaktır. Onun cariye edinmesi asla helâl değildir. Çünkü kendisi talâktan başka bir şeye mâlik değildir. Zinadan gebe kalan kadını nikâh etmek sahihtir. Zinadan başka bir suretle gebe kalanı nikâh etmek sahih değildir. Çünkü onun nesebi sabittir. Velev ki bir harbîden veya bu işi ikrar eden efendisinden sabit olsun. Ama doğuruncaya kadar o kadınla cima ve cima mukaddimelerinde bulunmak haramdır. Bu cümle, birinci meseleye iattir. Tâ ki suyu başkasının ekinini sulamasın. Çünkü sac bundan biter.

FER'Î MESELELER: O kadını zina eden şahıs alsa, olması bilittifak helâl olur. Çocuk kendisinindir. Nafakası kendine lâzım gelir.

İZAH

«Ona bundan maadası yasaktır.» Yani köleye - velev ki mükâteb olsun - ikiden fazla kadınla evlenmek yasaktır. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

«Aslâ helal değildir.» Yani sahibi izin verse bile cariye edinemez.

«Çünkü kendisi...» Bu bâbta yalnız talâka mâliktir. Bu, kendi aleyhine ikrarda bulunmak gibi talâktan başka şeylere mâlik olmasına aykırı değildir.

«Zinadan gebe kalan kadını nikâh etmek...» Tarafeyn'e göre sahihtir. İmam Ebû Yusuf'a göre sahih değildir. Fetva Tarafeyn'in kavline göredir. Nitekim Muhît'ten naklen Kuhistanî'de bildirilmiştir. Timurtâşî bu kadına nafaka verilmeyeceğini söylemiştir. Bazıları nafaka verilir demişlerdir. Birinci kavil daha râci'dir. Çünkü cimaya mani kadından gelmektedir. Hayız bunun hilâfınadır. Çünkü o Allah, tarafından gelir. Bunu Fetih'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir.

«Zinadan başka bir suretle gebe kalanı nikah etmek sahih değildir. »

Bu söz, sahih veya fâsit nikâhtan gebe kalana, şüpheyle veya milk-i yeminle cima edilene, gebeliği müslümandan veya zımmîden yahut harbîden sabit olana şâmildir.

«Çünkü onun nesebi sabittir.» Kadın iddet içindedir, iddet bekleyen kadının nikâhı ise sahih değildir. T.

«Velev ki bir harbîden olsun.» İslâm memleketine hicret eden ve esir alınan kadınlar gibi kî, çocuklarının nesepleri harbîden sabittir. Ebû Hanîfe'den bir rivayete göre böyle bir kadının nikâhı sahihtir. Zeylâî sahih olmadığını doğrulamıştır ki, mutemet olan da budur. Fetih'te bunun zâhir mezhep olduğu bildirilmiştir. Bahır.

«Bu işi ikrar eden efendisinden sabit olsun.» Bu söz ile şarih, Hidâye'deki; "Bir kimse kendisinden hâmile kalan ümmü veledini evlendirse, nikâh batıl olur." ifadesinin çocuğu ikrar ettiği sürette yorumlandığına işaret etmiştir. Çünkü, "kendisinden hâmile kalan" demektir. Nehir sahibi diyor ki: «Tevşih'te, "Bu izaha göre efendisi cariyesinin gebe kaldığını anladıktan sonra çocuğun kendinden olduğunu itiraf etmeden evlendirse, nikâhın caiz olması gerekir. Ve çocuğu nefyetmiş olur." deniliyor. Ben derim ki: Buradan anladın ki, o kimse ümmü veledi olmayan hâmile bir cariyesini evlendirse caiz olur. Çünkü bendendir diye dâvâya bağlı olmayan yerde nefy sayılınca, buna bağlı olan yerde evleviyetle nefy sayılır.»

«Cima mukaddimelerinde bulunmak haramdır.» Bahır sahibi diyor ki:«Tarafeyn'in kavline göre cima mukaddimelerinin hükmü cima gibidir. Nitekim Nihaye'de belirtilmiştir.» Halebî, «Bahır'ın nafakalar bahsinde mukaddimelerin caiz olduğu bildirilmiştir. Düzeltilmelidir.» diyor.

Ben derim ki: Nafakalar bahsinde bildirilen şudur: «Küçük çocuğun karısına çocuğun babası nafaka verir de, sonra kadın doğurarak çocuğun zinadan olduğunu itiraf ederse, aldığı nafakadan bir şey iade etmez. Çünkü zinadan gebe kalmak cimaya mani ise de mukaddimelerine mâni değildir.» Ama şöyle fark yapılabilir: Buradaki suret, zinadan gebe kalıp da sonra evlendiğine göredir. Nafakalar bahsinde ise, karısı zinadan hâmile kaldığına göredir.

"Nafakalar bahsindeki söz İmam-ı Âzam'ın kavlidir. Buna delil, Bahır sahibinin burada İmameyn'in kavline göre demesidir." diye cevap vermek de mümkün değildir. Çünkü buradaki zamir Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e râcîdir. Onlar nikâhın sahih olduğuna kaildirler. Ebû Yusuf ise aslından sahih olduğuna kail değildir.

«Bu cümle birinci meseleye aittir.» Aittir cümlesindeki zamir musannıfın, "Ama doğuruncaya kadar o kadınla cima haramdır." sözüne aittir.

«Çünkü saç bundan biter.» Bundan murad, biten saçın büyümesidir. Saçın bitmesi değildir. Onun için Tebyin ve Kâfî'de, "Çünkü bununla işitmesinin ve görmesinin keskinliği artar. Nitekim hadiste bildirilmiştir." denilmiştir. Bu onun hikmetidir. Yoksa murad, cimadan men etmektir. Çünkü Fetih'te şu ibare vardır: «Rasulullah (s.a.v.) Allah'a ve âhiret gününe îmanı olan bir kimseye, "Suyunun başkasının ekinini sulaması helâl değildir." buyurmuştur. Bundan, gebe kadınla cimayı kasdetmiştir. Bu hadisi Ebû Dâvud ile Tirmîzî rivayet etmiş; Tirmîzî, "Hasen bir hadistir." demiştir.» Şurunbulâliyye.

"Bilittifak"tan murad, üç imamımızın ittifakıdır. şu halde yukarıda geçen hilâf zina etmeyen hakkındadır. Nitekim Fetih ve diğer kitaplarda bildirilmiştir.

«Çocuk kendinindir.» Yani kadın çocuğu nikâhtan attı ay sonra doğurursa, çocuk o kimsenindir. Muhtaratü'n-Nevâzil. Nikâhtan sonra altı aydan daha azda doğurursa, nesebi sabit olamaz. O adama mirasçı da olamaz. Ancak o adam o çocuk bendendir diyerek zinadan olduğunu söylemezse, o zaman mirasçı olur. Zâhire bakılırsa bu, hüküm cihetinden böyledir. Diyanet cihetinden ise çocuğu iddia etmesi caiz değildir. Çünkü şeriat çocuğun nesebîni ondan kesmiştir. Artık onu kendisine nisbet etmesi helâl olamaz. Onun içindir ki, çocuğun zinadan olduğunu açıklasa, kazaen dahi nesebî sabit olmaz. Sadece açıklamazsa sabit olur. Çünkü geçmiş bir akitle yahut şüpheyle gebe kalması ihtîmali vardır. Bu da müslümanın halini salâha yormak içindir. Keza nikâhtan itibaren altı ayda doğurduğunda mutlak olarak nesebin sabit olması, akitten sonra gebe kalması ihtimalindendir. Akitten önceki hâli şişkînliktir, hâmilelik değildir. Nesebin isbatından mümkün mertebe ihtiyat gösterilir.

 

Sahibinin Cariyesini Evlendirmesi

METİN

Bir kimse cariyesini veya hamile olan ümmü veledini hamileliğini bildikten sonra, çocuk bendendir diye ikrar etmeden evlendirse caiz olur, Bu delâleten çocuğu nefydir. Bunu Tevşih'ten Nehir sahibi nakletmiştir, Milk-i yeminle cima edilen cariyenin nikâhı sahihtir. Kocası onu istibra yapmaz. Sahih kavle göre, onu efendisinin istibrâ yapması vâcip olur. Zahire. Zina suretiyle cima edilen kadının nikâhı da, zina ederken görene caizdir. O kimse bu kadınla istibrâsız cinsî münasebette bulunabilir. Teâlâ Hazretlerinin, "Zina eden kadını, zina eden erkekten başkası nikâhla alamaz." âyet-i kerîmesi, "Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâh edin." âyetiyle neshedilmiştir. Müçtebâ'nın hazr bahsinin sonunda şöyle denilmektedir: «Âsi kadını boşamak kocasına vâcip değildir. Kadına da âsi kocasından ayrılmak vâcip olmaz. Ancak Allah'ın emirlerini yerine getirmekten korkarlarsa. ayrılmalarında bir beis yoktur.» Binaenaleyh Vehbaniyye'deki kavit zayıftır. Nitekim musannıf onu izah etmiştir.

İZAH

«Kocası onu istibrâ yapmaz.» İstibrâ: Gebe olup olmadığını anlamak için bir hayz müddeti kadınla cimada bulunmamaktır. Yani Şeyhayn'a göre kocasının istibra yapması, ne müstehaptır ne de vâcip, İmam Muhammed, "İstibrâ yapmadan onunla cimada bulunmasını iyi görmem. Çünkü sahibinin tohumu ile rahminin meşgul olması muhtemeldir. Binaenaleyh satınalmada olduğu gibi rahminin temiz olduğunu anlamak vâcibtir." demiştir. Hidâye. Ebu'l-Leys. "îmam Muhammed'in kavli ihtiyata daha yakındır. Biz onunla amel ederiz." diyor. Binâye. Nihâye sahibi arabuluculuk yaparak; "İmam Muhammed sadece müstehap olduğunu nefyetmiştir. Şeyhayn ise müstehap olmaksızın cevazı isbat etmişlerdir. Binaenaleyh sözlerinde çatışma yoktur." demîştir. Bahır sahibi ona itiraz etmiş; "Bu, Hidayede'dekine muhaliftir." demiştir. Lâkîn Nehîr sahibi beğenmiş ve, "Nefs-i istibrada hiçbir kavle göre tereddüt gerekmez. Bununla İmam Muhammed'in kavlini tercihe hacet kalmaz."demiştir.

Ben derim ki: Sahih kavil istibrânın cariye sahibine vâcip olmasıyla, kocasına istibrâ mûstehap değildir demek yerinde olur. Çünkü maksat hâsıl olmuştur. Evet, sahibinin istibrâ yapmadığını bilirse, kocasının yapmasının müstehap olduğunda tereddüt etmemelidir. Hattâ vâciptir denilse yeridir. Fetih sahibinin, "İmam Muhammed'in iyi görmem demesini vâciptir" diye yorumlaması da buna yakındır. Zira cariyenin, sahibinin tohumuyla meşgul olması ihtimalli vardır, diye ta'lil etmiştir. Bu söz vâcip olduğuna delâlet eder. Fetih sahibi demiştir ki: «Çünkü eski ulema çok defa, bundan hoşlanmam sözünü, haram veya kerahet-i tahrimiyye mânâsında kullanmışlardır. Bunun mukabilinde severim sözünü kullanırlar.»

Ben derim ki: Hidâye'nin sözü bundan daha acıktır. O, "Çünkü efendisînin tohumuyla meşgul olması ihtimali vardır. Binaenaleyh satın almada olduğu gibi gebe olmadığını anlamak vâciptir." demiştir. Bu sözün bir misli de Muhtaratü'n-Nevâzil'dedir.

«Efendisinin istibrâ yapması vâcip olur.» Serahsî buna meyletmiştir. Bu, cimada bulunduğu cariyesini evlendirmek istediği zamandır. Cariyeyi satmak isterse, istibrâ müstehaptır. Fark şudur: Satışta istibrâ müşteriye vâcîptir. Böylelikle maksat hâsıl olur. Satana istibrâyı vâcip kılmanın mânâsı yoktur. Müntekâ'da Ebû Hanife'den nakledildiğine göre kendisi, "Cima ettiği cariyesini istibrâ yapmadan satmasını kerih görürüm." demîştir. Zahîre.

«İstibrâsız cinsî münasebette bulunabilir.» Bu Şeyhayn'a göredir. İmam Muhammed' "İstibrâ yapmadıkça onunla cima etmesini iyi görmem." demiştir. Hidâya. Zâhire bakılırsa, yukarıda gecen tercih burada da geçerlidir. Onun içindir ki Nehir sahibi burada mendup olduğunu kesin söylemiştir. Meğer ki zinadan hâsıl olan tohuma itibar yoktur diye fark yapılsın!

Şimdi şu kalır: Cariyede hamilelik zuhur ederse, kocasından sayılır. Çünkü nikâh onundur. Binaenaleyh o başkasının ekinini suluyor denilemez. Ama bu, akitten itibaren altı aydan daha azda doğurmadığına göredir. AItı aydan azda doğurursa, akit sahih değildir. Nitekim ulema bunu açıklamışlardır. Yani zinadan başka bir sebeple gebe kalması ihtimali vardır. Şüpheyle cima edilmiş olabilir. Şu halde zinadan gebe kalan kadınla evlenmek sahihtir diye itiraz vârit olamaz.

«Nashedilmiştir ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Buna delil şu hadistir:Bir adam Peygamber (s.a.v.)'e gelerek; "Yâ Rasulullah! Benim karım dokunanın elini def etmiyor." demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.); "Onu boşa!" buyurmuş, Adam, "Ben onu seviyorum, o güzeldir." demiş. "Öyle ise ondan istifade et!" buyurmuşlar.»

«Ancak Allah'ın emirlerini yerine getirmekten korkarlarsa, ayrılmalarında bir beis yoktur.» Çünkü o zaman onları ayırmak mendup olur. Buna karine, beis yoktur sözüdür. Lâkin talâk bahsinin başında geleceği vecihle, kadın eziyet verir veya namaz kılmazsa, ondan ayrılmak müstehap olur. İyilikle onu elde tutmak imkânı kalmazsa, ayrılmak vâciptir. Zâhire bakılırsa, buradaki beis yoktur tabiri, vücup için kullanılmıştır. Ve bu bâbda Teâlâ Hazretlerinin, "Eğer karı-kocanın Allah'ın emirlerini yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, kadının kocasına fidye vermesinde ikisine de günah yoktur.» âyet-i kerîmesine uyulmuştur. Çünkü beis yoktur demek, günah yoktur mânâsındadır.

«Vehbaniyye'deki kavil zayıftır.» Bu cümle, "o kimse bu kadınla istibrâsız cinsî münasebette bulunabilir" sözüne tefri edilmiştir. Musannıf Minâhta şunları söylemiştir: «Eğer (Bu Vehbânî'nin Nazmı şerhinde geçen "Karısı zina ederse hayz görünceye kadar ona yaklaşamaz. Çünkü zinadan gebe kalması ihtimali vardır. Onun suyu başkasının ekininisulamamalıdır.") sözünün karşısında bu müşkildir. (Hem Vehbânî hayz görüp temizleninceye kadar o kadınla cimanın haram olduğunu açık söylemiştir. Bu söz onu İmam Muhammed'in kavline yorumlamaya mânidir. Çünkü o sadece müstehap olduğunu söylemiştir.) dersen, ben de derim ki: Nazım şerhinde söylenen Netif'te de zikredilmiştir. Ama o zayıftır. Bahır sahibi diyor ki: Bir kimse başkasının karısı olduğunu bilerek bir kadınla evlenir ve onunla zifafa girerse, kadına iddet vâcip olmaz. Hattâ ciması da kocasına haram değildir. Bununla fetva verilir. Çünkü zinadır. Zina edilen kadın kocasına haram değildir. Evet, ona şüpheyle cinsî yakınlıkta bulunursa, iddet belkemesi vâcip olur. Ciması da kocasına haramdır. Netif'in sözünü buna yormak mümkündür.»

METİN

Mahrem kadına katılan kadının nikâhı sahihtir. Mehr-i müsemmanın hepsi onun olur. Haram olan kadınla cima ederse, ona mehr-i misil verilir. Nikâh-ı müt'a ve nikâh-ı muvakkat bâtıldır. Velev ki müddeti bilinmesin veya esah kavle göre uzun olsun.

İZAH

«Mahrem kadına katılan kadının nikâhı sahihtir.» Meselâ, bir akitle, biri nikâha mahâl olan, diğeri olmayan mahrem veya kocalı yahut müşrik bir kadını alırsa, mahâl olan kadının nikâhı sahihtir. Çünkü nikâhı bozan hâl kadınların birindedir. Binaenaleyh kendi miktarınca takdir olunur. Biri hür, biri köle iki kişiyi bir pazarlıkta satmak bunun hilâfınadır. Her ikisinin satışı bâtıl olur. Çünkü satış fâsit şartlarla bâtıl olur. Nikâh böyle değildir. Nehir.

«Mehr-i müsemmanın hepsi onun olur.» Yani İmam-ı Âzam'a göre nikâhın akdine mahrem kadını katmak, duvarı katmak gibi mânâsız olduğundan, mehrin hepsi nikâhı helâl olan kadına verilir. Taksim edilmek akde dahil olmadan eşitliğin hükümlerindendir. Ama mahrem kadına cima etmekle had vâcip olmaz. Çünkü haddin sükutu akdin suretinin hükümlerindendir. İn'ikadının hükümlerinden değildir. Binaenaleyh tevehhüm olunduğu gibi, akidde dahil olmadığı için taksim edilemez sözü, sureten akit mevcut olduğu için had sâkıt olur sözüne aykırı değildir. İmameyn'e göre mehr-i müsemma her ikisinin mehr-i misline taksim olunur. Meselenin tamamı Bahır'dadır.

«Ona mehr-i misil verilir.» Yani mehr-i misil kaça çıkarsa çıksın hepsi ona verilir. Nitekim Mebsût'ta beyan edilmiştir. Esah olan da budur. Ziyâdat'da zikredilen, "Mehr-i misil müsemmayı geçmez." sözü İmameyn'indir. Nitekim Tebyin'de belirtilmiştir. Mebsût'ta beyan edildiğine göre, kaça çıkarsa çıksın, vâcip olması akitte dahil olmadığı içindir. Nitekim Bahır'dan naklen arzetmiştik. Binaenaleyh mehr-i müsemmaya aslâ itibar yoktur. Eğer, "Bunlarla bir nikâhta iki kız kardeşi atarak ikisine de zifaf olması arasında ne fark vardır ki, kız kardeşlerin her birine mehr-i misille mehr-i müsemmanın az olanımı veriyorsunuz?" dersen, ben de derim ki: Fark şudur: Kız kardeşlerden her biri kendisine akit yapılmak için mahâldir. İmkânsız, olan yalnız ikisini bir araya getirmektir. Bundan dolayıdır ki her ikisi, akitte dahildir diyoruz. Buradaki onun hilâfımadır. Çünkü haram olan kadın aslâ nikâha mahâl değildir. Muvaffakiyet Allah'tandır. H.

«Nikâh-ı müt'a ve nikâh-ı muvakkat bâtıldır.» Fetih sahibi diyor ki: «Şeyhü'l-İslâm bunların aralarındaki fark hususunda şunu söylemiştir: Nikâh-ı muvakkatta, vakitle birlikte nikâh ve tezviç sözlerini; müt'ada ise temettu veya istimta sözlerini söyleyecektir. Yani müt'a maddesine şâmil olan kelimeler kullanacaktır. Anlaşılıyor ki, müt'ada şahitleri ve müddet tayinini şart koşmak yoktur. Nikâh-ı muvakkatta ise bunlar vardır. Şüphesiz ki evvelâ mübah kılınıp sonra haram edilen müt'anın kendisinde allettâyin / m t a/ harflerinin toplandığı kelime olduğuna onların bir delili yoktur. Çünkü hadislerden kesinlikle anlaşılmıştır ki, müt'a hakkında Asha'ba izin verilmiştir. Bunun mânâsı, bu işe başlayana, kadını temettu sözüyle ve benzeriyle istemek lâzım gelir demek değildir. Çünkü mâlûmdur ki, bir söz söylenince, onun mânâsı kasd edilir. Temettu edin denirse, bu sözün mânâsını icat edin demek olur. Onun meşhur mânâsı ise bir kadına akit yapmaktır. Ondan nikâh akdinin maksatları olan çocuk için evinde oturmak, çocuğu terbiye etmek gibi şeyler murad edilmez. Bilâkis muayyen bir müddete kadar devam eden akittir ki, onun bitmesiyle akit de biter. Yahut muayyen olmayan bir müddete yapılan akittir. Bunun mânâsı, kadınla beraber bulundukça akit bâki olmak ve kadından ayrılıncaya kadar böyle devam etmektir. Binaenaleyh gerek müt'a maddesiyle yapılan gerekse nikâh-ı muvakkat bunda dahildir. Ve tezviç sözüyle de yapılsa, şahitler de çağrılsa, nikâh-ı müt'anın fertlerinden olur.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Bahır ve Nehir sahipleri de ona tâbi olmuşlardır. Bun-dan sonra Fetih sahibi müt'ayı haram kılan delilleri sıralamıştır. Müt'a, Veda haccı'nda haram kılınmıştır. Bu tahrimin ebedî olduğunda müctehidlerle şehirler uleması arasında hilâf yoktur. Yalnız Şia fırkasından bir taife müstesnadır. Müt'anın cevazını, Hidâye sahibinin yaptığı gibi İmam Mâlik'e nisbet etmek yanlıştır. Hidâye sahibi sonra İmam Züfer'in, "Nikâh muvakkat sahihtir, şu mânâya ki, ebedî diye mün'akit olur, muvakkatliği hükümsüzdür." sözünü tercih etmiştir. Zira nikâh-ı muvakkat, olsa olsa nikâh-ı müt'adır. Müt'a ise mensuhtur. Lâkin mensuh, bir zamanlar meşru olan muvakkat nikâhın mânâsıdır ki, o da müddetin sona ermesiyle akdin sona ermesidir. Muvakkat olması şartının kaldırılması neshin eseridir. Bunun en yakın benzeri, nikâh-ı şigâr (trampa nikâhı) dır. Ondan murad, iki kadından her birinin cima istifadesi diğerine mehir yapılmaktır. Bunun da yasaklandığı sahihtir. Biz de her iki kadına mehr-i misil tayinine yarayacağına kail olduk. Böylelikle bize nehy lâzım gelmez. Müt'a lâfzıyta yapılıp da müebbet olan sahih nikâhı kasd etmek bunun hilâfınadır. Çünkü o, şahitler de gelsemün'akit olmaz. Zira milk-i müt'a mânâsını ifade etmez. Helâl kılmak sözü gibi ki, başkasına bir yiyeceği helâl kılan kîmse, o yiyeceği temlik etmez. Binaenaleyh bu söz, yukarıda geçtiği gîbi nikâh mânâsından mecaz olamaz. Kısaltılarak alınmıştır.

«Velev ki müddeti bilinmesin.» Meselâ kadını kendisi bırakıp gidinceye kadar almak böyledir. Nitekim geçti. H.

«Veya esah kavle göre uzun olsun.» Meselâ ,iki yüz seneye kadar nikâh etmek bu kabildendir. Mezhebin zâhiri budur. Sahih olan da budur. Nitekim Mi'râc'da beyan edilmiştir. Zira müt'a cihetini tayin eden, vakîtte sınırlandırmaktır. Bahır.

METİN

Bir ay sonra boşamak şartıyla yapılan nikâh; yahut kadınla muayyen bir müddet yaşamaya niyet etmek, muvakkat nikâh değildir. Gündüzcülerle evlenmekte beis yoktur. Aynî. Kendisi nikâh inşasına mahâl, mânilerden hâli bir kadın hâkim huzurunda, "Bu adam beni sahih nikâhla aldı" diye iddia eder de hâkim kadının getirdiği beyyine ile nikâhına hüküm verirse, hakikatta evlenmemiş de olsa, o adamın bu kadınla cimada bulunması helâl olur. Nikâhlı olduğunu erkek iddia ederse, yine kadın o erkeğe helâl olur. İmameyn buna muhaliftir. Şurunbulâliyye'de Mevahib'den naklen, "İmameyn buna muhaliftir. Şurunbulâliyye'de Mevahib'den naklen "İmameyn'in kavliyle fetva verilir." denilmiştir.

İZAH

«Muvakkat nikâh değildir ilh...» Çünkü kesin olarak bir şeyi şart koşmak, nikâhın müebbed olarak vukuuna delâlet eder ve şart bâtıl olur. Bahır.

«Yahut niyet etmek... muvakkat nikâh değildir.» Çünkü vakit tayini niyetle değil ancak sözle olur. Bahır.

«Gündüzcülerle evlenmekte beis yoktur.» Bundan murad, kadının yanında gündüz bulunup gece bulunmamak şartıyla evlenmektir. Fetih. Bahır sahibi diyor ki: «Bu şartın kadına lâzım gelmemesi gerekir. Kadın kocasının yanında gecelemesini isteyebilir. Sebebi kasım bâbından anlaşılır.» Yani kadının ortağı bulunur da, gündüzün bunun yanında, geceleyin de ortağının yanında kalmayı şart koşarsa, geceleyin yanında kalmasını isteyebilir. Fakat ortağı yoksa, zâhire göre bunu isteyemez. Bahusus erkeğin sanatı bekçilik gibi geceleyin icra edilirse, istemeye hakkı yoktur. Hattâ kasım bahsinde şâhitlerden naklen göreceğiz ki, bekçi gibiler karılarının arasında kasım gündüzün yaparlar. Nehir sahibi bunu beğenmiştir.

«Mânilerden hâli bir kadın.» cümlesi, nikâh inşaasına mahâl cümlesinin tefsiridir. Mânilerden murad, kadının müşterek cariye olması, erkeğe mahrem bulunması, başkasının karısı veya iddetlisi olmasıdır. H.

«Hâkim huzurunda...» Acaba hakem tayin edilen kimse de hâkim gibi midir? Araştırmalıdır. T.

Ben derim ki: Zâhire göre evet onun gibidir. Çünkü ulema hâkimle hakem arasında ancak hakemin, kısas, had ve âkile üzerine diyetle hüküm edememesi hususunda fark görmüşlerdir.

«Sahih nikâhla» kaydı, fâsit nikâhtan ihtiraz içindir. Çünkü fâsit hakikaten yapılsa bile, cimanın helâl olmasını ifade etmez. T.

«Hâkim hüküm verirse...» Bu hüküm hakikatta geçerli olmak için, İmam-ı Âzam'a göre hüküm verdim derken şahitlerin bulunması şarttır. Umumiyetle ulema bununla amel etmişlerdir. Bazıları şart olmadığını söylemişlerdir. Çünkü akit hakikatte hüküm sahih olmak için mukteza yoluyla sabit olmuştur. Başkası sahih olsun diye mukteza yoluyla sabit olan şey bütün şartlarıyla sabit olmaz. Meselâ, "Köleni benim namıma bin dirheme âzâd et" sözünde sabit olan satış bu kabildendir. Fetih'te bunun en güzel yol olduğu bildirilmiştir. Metinlerin mutlak olan sözleri de buna delâlet eder. Bahır.

Ben derim ki: Lâkin Bahır'da hâkimin hâkime mektubu bahsinde bildirildiğine göre, mutemet olan birinci kavildir.

«Cimada bulunması helâl olur.» Keza kadının da kendini cima için teslimi helâldir. Evet. bâtıl bir dâvâya girişmek günahtır. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. Helâlliğin sübut bulması İmam-ı Âzam'ın bu nikâh hakkında-ki hükmünün hakikatta geçerli olmasına istinat eder. Bu hüküm zâhiren de bilittifak geçerlidir. Binaenaleyh nafaka, kasım vesaire vâcip olur.

«İmameyn buna muhaliftir.» Bu söz her iki meseleye râcidir. Ve İmameyn'e göre, yalancı şahitlikle hüküm velev ki akit ve fesihlerde olsun hakikatta geçerli olmayacağı esasına bağlıdır. Çünkü hâkim huccette yanılmıştır. Şahitler yalancıdırlar. İmam-ı Âzam'ın delili şudur: Şahitler hâkime göre doğru söylemişlerdir. Hüccet de budur. Çünkü doğruluğun hakikatine vakıf olmak imkânsızdır. Bu hükmü hakikatte geçerli kılmak, nikâhı öne almak suretiyle mümkündür. Binaenaleyh çekişmeyi kesmek için geçerlidir. Mâğrib ulamasından biri, "Çekişmeyi boşamakla kesmek de mümkündür." diyerek bu hususa dokunmuşsa da, kendisine Ekmel cevap vermiş; "Eğer sen meşru olmayan talâkı kasd ettinse, bu muteber değildir. Meşru talâkı kasd ettinse, matlub sabit olmuştur. Çünkü meşru talâk ancak sahih nikâhta tahakkuk eder." demiştir.

«İmameyn'in kavliyle fetva verilir.» Kemâl, "İmam-ı Âzam'ın kavli daha yerindedir." demiş ve buna delâlet-i icma ile istidlâl etmiştir. şöyle ki: Bir kimse bir cariye satın alır da sonra satışın feshedildiğini yalandan iddia ederek beyyine getirirse, bununla hüküm verildiği takdirde, satıcıya o cariyeyle cimada bulunmak ve onu hizmetinde kullanmak - müşterinin dâvâsının yalan olduğunu bildiği halde - helâldir. Halbuki âzâd etmek suretiyle kurtulması mümkündür. Velev ki bunda malını itlâf bulunsun. Çünkü o kimse iki belâya mübtelâ olmuştur ki, onlarınehven olanını seçmesi gerekir. Bu ona dinen müsaade edilmiştir.

Allâme Kasım'ın bu mesele üzerine bir risalesi vardır. Orada İmam-ı Âzam'ın kavline delil getirirken uzun söz etmiştir. Buna müracaat edebilirsin.

Ben derim ki: Hem bu risalede, hem Fetih sahibinin tahkiki vecihle delil yönünden İmam-ı Âzam'ın kavli daha yerinde görüldüğüne göre, ondan ayrılmak olmaz. Çünkü tekarrur etmiş bir kaidedir ki, İmam-ı Âzam'ın kavlinden ancak zaruret dolayısıyla yahut delilinin zayıflığı sebebiyle ayrılınır. Nitekim biz bunu Resmü'l Müfti manzumesiyle şerhinde izah etmişizdir.

METİN

Yalancı şahitlik ile kadının talâkına hükmedilir, kadın da bunu bilirse hüküm geçerlidir. İddeti geçtikten sonra o kadının başka biriyle evlenmesi helâl olur. Yalancı şahitle dahi evlenmesi helâldir. fakat birinci kocasına haram olur. İmam Ebû Yusuf'a göre her ikisine helâ! olmaz. İmam Muhammed'e göre ikinci ile zifaf olmadıkça birinciye helâldir. Bu üç mesele, yalancı şahitliği ile hüküm vermenin fer'lerindendir. Nitekim kaza bahsinde gelecektir.

Nikâhı şarta bağlamak doğru değildir. Meselâ, babam razı olursa seni aldım demekle nikâh münakit olmaz. Çünkü olması muhtemel bir şeye bağlamıştır. Nitekim İmâdiye ve diğer kitaplarda böyle denilmiştir. Dürer'in bu bâbtaki ibaresi söz götürür. Nikâhın geleceği izafeti de sahih değildir. Seninle yarın evlendim yahut seninle yarından sonra evlendim gibi sözlerle nikâh sahih olmaz. Lâkin fâsit şartla nikâh bâtıl olmaz. Sadece şart bâtıl olur. Yani fâsit bir şartla nikâh kıysa, nikâh bâtıl olmaz. Yalnız şart bâtıl olur. Nikâhı şarta bağlamak bunun hilâfınadır. Ancak onu geçmişte muhakkak olmuş bir şarta bağlarsa bu tahkîktir. Ve nikâh şimdi münakit olur. Meselâ bir adam birinin kızını oğluna ister de, kızın babası ben onu senden önce fülana verdim der, o da bunu yalanlarsa, ona fülana vermemişsen senin oğluna verdim dediği takdirde oğlanın babası kabul eder. Sonra yalanı meydana çıkarsa nikâh münakit olur. Çünkü kızın babası onu mevcut bir şarta bağlamıştır. Keza bağlanan şart mecliste bulunursa, yine akit sahihtir. Çivi zâde bunu böyle zikretmiş, musannıf ise inceleme yaparak umumileştirmiştir. Lâkin Nehir'in sarf bahsinde babanın rızasına ta'lik meselesinde. "Hak olan mutlak bırakmaktır." denilmiştir. Binaenaleyh müfti düşünmelidir.

İZAH

«Yalancı şahitle dahi evlenmesi helâldir.» Başkasıyla evlenmesi evleviyetle helâldir. Çünkü o kimse hakikat hâli bilmez.

«Her ikisine helâl olmaz.» Her ikisinden murad, hüküm giyen kocayla ikinci kocadır. İkinci kocayla helâl olmaması zâhirdir. Şuna binaen ki. yalancı şahitliği ile verilen hüküm İmameyn'e göre bâtınen (hakikatta) geçersizdir. Birinciye helâl olmaması şundandır: Ayrılmak bâtınen olmasa da, Ebû Hanîfe'nin kavli şüphe doğurmuştur. Bir de bunu yaparsahalk nazarında zina etmiş sayılır. Ve kendisine had vururlar. Allâme Kasım'ın risalesinde böyle denilmiştir.

«İkinci ile zifaf olmadıkça birinciye helâldir.» İkinciye zifaf olmuşsa birinciye haramdır. Çünkü şüpheyle cima edilen nikâhlı kadın gibi buna da iddet vâciptir. Bahır.

«Nikâhı şarta bağlamak doğru değildir.» Bu ibareden murad, şarta bağlanan nikâh sahih olmaz demektir. Yoksa ibarenin îham ettiği gibi ta'lik hükümsüz kalır. Akit sahihtir mânâsına değildir. Nitekim aşağıdaki mesele de böyledir. Dürer sahibinin aşağıda gelen tevehhümü bundan neşet etmiştir.

«Dürer'in bu bâbtaki ibaresi söz götürür.» Orada şöyle denilmiştir: «Nikâhı şarta bağlamak sahih değildir. Meselâ bir kimsenin kızına, "Şu haneye girersen seni filana verdim" demesi, o filanın da aldım cevabını vermesi ta'lik sayılamaz. Çünkü nikâh sahih olsa da ta'lik sahih değildir.» Bu. söz götürür. Çünkü muallâk nikâhın sahih olmadığı, Fetih, Hulâsa, Asıl'dan naklen Bezzâziyye, Hâniyye, Tatarhâniyye, Fetevâ-i Ebulleys, Câmiu'l-Fusûleyn ve Kınye'de açıklanmıştır. Galiba Dürer sahibi, şarta muallâk nikâh ile fâsit bir şart koşulan nikâhı birbirine karıştırmış olacaktır. Halbuki bunların aralarında açık fark vardır. şurunbulâliyye.

«Lâkin fâsit şartla nikâh bâtıl olmaz ilh...» Fâsit şarta bağlanan nikâh ile, fâsit şartlı nikâh arasında Dürer sahibinin yaptığı gibi fark olmadığını tevehhüm edenler bulunduğundan, musannıf lâkin diyerek istidrak yapmıştır. Velev ki ikincisi müstakil bir mesele olsun. Onun için musannıftan sonra şarih, "Nikâhı şarta bağlamak bunun hilâfınadır." demiştir. Bunda, Dürer sahibinin vehminin nereden geldiğine tembih vardır.

«Yani fâsit bir şartla nikâh kıysa...» cümlesine, yani diye başlaması, musannıfın sözü buna birinci meselenin tamamı zannını verdiği içindir. Halbuki bu müstakil bir meseledir. Fâsit şart meselâ "Seni mehir olmamak şartıyla aldım." demekle olur. Bu takdirde nikâh sahih, şart fâsit olur ve mehr-i misil vermesi icabeder.

«Geçmîşte muhakkak olmuş» ve şimdiye kadar devam etmiş bir şarta bağlarsa demek istiyor. Bununla kayıtlaması yarının gelmesi gibi muhakkak olacak bir şarta bağlamaktan ihtiraz içindir.

«Keza ilh» cümlesi, "Ancak onu geçmişte muhakkak olmuş" cümlesi üzerine matuftur. Bunun misali, Minâh'ta Fusûl-i İmâdiyye'den naklen zikredilen şu sözdür: «Bir adam, "Filan bugün razı olursa seni bin dirheme tezevvüç ettim" der de, filan orada bulunup razı oldum cevabını verirse, nikâh istihsanen caizdir. Orada bulunmazsa caiz olmaz.»

«Musannıf ise inceleme yaparak umumileştirmiştir.» Musannıf İmâdiyye'nin sözünü naklettikten sonra şöyle demiştir: «Bu tafsilât, nikâhı babanın rızasına bağlama meselesinde de geçerli olmak gerektir. Çünkü görünürde oralarında fark yoktur.» Yani, "Babam razıolursa" sözü ile, "filan razı olursa" sözü arasında tafsilât hususunda fark yoktur.

Ben derim ki: Hattâ orada bulunan ecnebi filanın razı olmasına bağlamak caiz olunca, babanın razı olmasına bağlamak evleviyetle caiz olur. Çünkü babanın kısmen velâyet hakkı vardır. Dâmat kıza denk değilse, babanın itiraz hakkı vardır. Babanın şefkati tamdır. O kızına münasip olanı seçer. O halde nasıl olur da ecnebi hakkında caiz, baba hakkında caiz değil denilebilir? Şu da var ki, bu tafsilâtı yine baba meselesi hakkında Zahîriyye sahibi de yazmıştır. O şöyle demiştir: «Baba o mecliste bulunur da kabul ederse caizdir.» Binaenaleyh musannıfın bahsi nakle uygundur.

«Lâkin Nehir'in ilh...» cümlesi, musannıfın incelemesine ve Nehir sahibinin Zahîriyye'den naklettiği sözden sonraki ibaresine istidraktır. Nehir sahibi. "Bu müşkildir. Hak olan Hâniyye'dekidir." demiştir. Hâniyye'deki ifade şudur: «Bir kimsenin, eğer babam caiz görürse veya razı olursa seni aldım sözüne karşılık, kadının kabul ettim demesiyle akit sahih olmaz. Çünkü bu bir ta'liktir. Nikâhın ise ta'like ihtimali yoktur.»

Ben derim ki: Zâhir olan, Hâniyye'nin sözünü baba mecliste olmadığına hamletmektir. Yahut kıyas budur demelidir. Çünkü Hâniyye'de bu meseleden sonra filanın rızasına ta'lik meselesi zikredilmiş ve şöyle denilmiştir: «Eğer o filan mecliste hazır bulunup razı olursa, istihsanen caizdir. Aksi takdirde caiz değildir. Velev ki razı olsun.» Bu söylediklerimizle iki sözünün arasını bulmak kâbil olur. Bu da baba ile başkası arasında fark sabit olmadığına göredir. Zahîriyye'nin ibaresinden fark sabit olmadığını ve baba hakkında cevazın evleviyetle sabit olduğunu anladın. Bunun hilâfını doğrulayan bir kimse görmedik ki, ona tâbi olunsun.

 

 

 

 

 

 

VELİ BÂBI

 

METİN

Velî lügatta düşmanın hilâfıdır. Örfen velî, Allah Teâlâ'yı bilen kimsedir. Şer'an ise, âkil bâliğ ve mirasçı olan kimsedir. Mezhebe göre, perdesi patlamadıkça velev ki fâsik olsun. Çocuk ve vasî gibiler mezhebe göre bu tariften mutlak surette hariçtirler. Velâyet, başkası üzerinde ister istemez sözünü geçirmektir ki, dört şeyle sabit olur:

1 - Akrabalık,

2 - Milk,

3 - Velâ,

4 - İmamlık.

İZAH

Musannıf nikâhı, sözlerini ve nikâhın mahallini bildirdikten sonra onu akdedeni beyana başlıyor. Bunu geriye bırakması, bütün suretlerde nikâhın sıhhatinin şartlarında olmadığı içindir. Velî faîl vezninde ve faîl mânâsındadır. T.

«Örfen" Yani usul-i din ulemasının örfüne göre demektir. Bahır sahibi diyor ki: «Usul-i dinde velî, Allah Teâlâ'yı isimleriyle, sıfatlarıyla bilen kimsedir ki, bu, taatlara ve günahlardan kaçınmaya devam, şehvetlere ve lezzetlere düşkün olmamak nisbetinde mümkün olur. Nitekim Akâit şerhinde beyan olunmuştur.» H.

«Mirasçı» tabiri Fetih ve diğer kitaplarda vardır. Remlî diyor ki: «Bunu zikretmek gerekmez. Çünkü hâkim velîdir. Fakat mirasçı değildir.»

Ben derim ki: Kölenin efendisi de öyledir. şu halde tarif, akrabalık cihetinden velîye hastır.

«Mezhebe göre» demesi, Bezzâziyye'de şu ifade kullanıldığı içindir: «Baba ile dede fâsık olurlarsa, hâkim kızı dengine verebilir.» Fetih sahibi bu ifade için, "Mezhepte böyle bir şey mâlûm değildir." demiştir.

«Perdesi patlamadıkça» diye tercüme ettiğimiz 'mütehettik' kelimesi, Kâmûs'ta perdesinin yırtılmasına aldırış etmeyen adam şeklinde tefsir edilmiştir. Fetih sahibi kendisinden az yukarıda naklettiğimiz sözden sonra şunları söylemiştir: «Evet, perdesi patlak olursa. kızı mehr-i mislinden az mehirle ve denginden başkasına vermesi geçersizdir. Bu ileride gelecektir.» Hâsılı şudur: Fısk bize göre ehliyeti selbetmese de, baba perdesi patlak fâsık olursa, kızını evlendirmesi ancak maslahat şartıyla geçerli olur. Musannıfın aşağıda gelecek olan, "Ama geçerli olur. Velev ki çok aldanmayla veya dengi olmayana evlendirmek suretiyle olsun. Elverir ki velî, baba veya dede olup, kötü hareketleri görülmemiş olsun. Kötü hareketleri olduğu bilinirse, caiz değildir." ifadesi de bunun gibidir. Bundan anlaşılır ki, fâsıktan murad, perdesi patlak olandır. Bu söz. kötü hareketli manâsınadır. Ve velâyetini mutlak surette ıskat etmez. Çünkü kızı dengine mehr-i misille verirse sahih olur. Nitekimizahı gelecektir. Bu, yukarıda Bezzâziyye'den nakledilene muhaliftir. Onu bu mânâya yorumlamakla arabulmak da mümkün değildir. Çünkü Bezzâziye sahibinin, "Hâkim kızı dengine verebilir." demesi, babanın velâyetinin aslından sükutunu gerektirir.

«Çocuk gibiler» deliler ve bunaklardır. Ancak çocuk, bâliğ sözüyle; deli ile bunak da âkil tabiriyle tariften çıkmışlardır. T.

«Vasî gibiler» Yani mirasçı olmayan kimselerden köle ve müslüman kızı olan kâfir yahut kâfir kızı olan müslüman gibi kimselerdir. Nitekim gelecektir. Evet, vasî akrabadan yahut hâkim olursa, velâyeti îtibariyle kızı evlendirmeye hakkı vardır. Nitekim velîleri beyan ederken gelecektir.

«Mezhebe göre mutlak surette hariçtlrier.» Yani baba ona bu hususu vasiyet etsin etmesin birdir. Bir rivayete göre caiz olur. Keza vasiyet eden bunun için hayatında birini tayin etsin etmesin müsavidir. Fethu'l-Kadir'in ifadesi buna muhaliftir. Nitekim gelecektir.

«Velâyet, başkası üzerinde ister istemez sözünü geçirmektir.» Bu söz, velâyetin fıkhî tarifidir. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yoksa lügat itibariyle mânâsı sevgi ve yardımdır. Nitekim Muğrib'de beyan edilmiştir. Ancak musannıfın söylediği velâyetin iki nevinden birinin tarifidir ki, o da icbar velâyetidir. Buna karine, şarihin, "Burada o iki nevidîr." demesidir. Bu gösterir ki, metinde zikredilen bu bâba mahsus değildir. Vasinin velâyetî, vakfın kayyımı ve fitre sadakasının vücûbu velâyeti de bundandır. Şuna binaen ki, başkasına sözünü geçirmekten murad, nefiste veya malda yahut her ikisindedir. Bu bâbtakînden murad, birinci ile üçüncüye şâmildir. İkincîye şâmil değildir.

«Akrabalık...» Asabeler ile zevil-erham denilen hısımlar bunda dahildir.

«Milk»ten murad; sahibinin kölesine veya cariyesine mâlik olmasıdır. «Velâ»dan murad, mevlel-atâka ve mevlel-muvâlâttır ki, ileride gelecektir.

«İmamlık» sözünde. evlendirmeye mezun olan hâkim de dahildir. Çünkü hükümdarın naibidir. Musannıf, "ister istemez" ifadesiyle, vekilin velâyetinden ihtiraz etmiştir.

METİN

Burada velâyet iki nevidir. Birincisi; mendup olan velâyettir ki, mükellef olan kadına velî olmaktır. Velev ki bâkire olsun. ikincisi icbar velâyetidir ki, küçük kız üzerine olur. Velev ki dul veya bunak yahut cariye olsun. Nitekim musannıf bunu şu sözüyle ifade etmiştîr: Yani velî, küçük çocuğun, delinin ve cariyenin nikâhı sahih olmak için şarttır. Mükellef kadının nikâhında şart değildir. Binaenaleyh mükellef hür kadının nikahı, velînin rızası olmasa da geçerlidir.

İZAH

«Mendup olan velâyettir.» Yani kadının kötülüğe yorumlanmasın diye işini velîsine havaleetmesi müstehap olur. Bahır. Bir de bâkire hakkında imam Sâfiî'nin hilâfından çıkmak içindir. Bu, hakikatta vekâlet velâyetidir.

"Mükellef" kadından murad, âkil baliğ olandır.

«Velev ki bâkire olsun.» Burada evlâ olan, velev ki dul olsun demektir. Tâ ki bâkirenin işini velîsine havale etmesinin mendup olduğunu evleviyetle ifade etsin. Biliyorsun ki, mendup olmasının illeti, kadına kötülük nisbet edilmemesidir. Ancak şarihin muradı Şâfiî'nin hilâfına işaret etmekse o başkadır. Buna karine, bundan sonraki sözü, yanî, "Velâyet menduptur, vacip değildir. Bize göre velev ki bâkire olsun. Şâfiî buna muhaliftir." sözüdür.

«Velev ki dul» sözüyle Şâfiî'nin muhalefetine işaret etmiştir. Çünkü O'na göre icbar velâyeti bâkire olmaya bağlıdır. Bâkire olursa, velîsi onu izinsiz kocaya verebilir. Velev ki bulûğa ermiş olsun. Dul olursa, izni olmaksızın kocaya veremez. Velev ki küçük olsun. Demek oluyor ki, O'na göre küçük dul bülûğa ermedikçe kocaya verilmez. Çünkü babanın velâyeti sâkıttır.

«Mükellef kadının nikâhında şart değildir.» Burada evlâ olan, hür kadını ziyade etmekdi. Tâ ki cariyeye mukabil düşsün. T. Mükellef sözü, metnin mefhum-u muhalifidir. Şarihin bunu zikretmesi, musannıfın' binaenaleyh diye başladığı cümlenin buna teferru ettiğini anlatmak içindir.

«Geçerlidir ilh...» sözüyle musannıf nikâhın sahih olduğunu, talâk ve miras gibi hükümlerin bunun üzerine terettüp edeceğini anlatmak istemiştir. Yoksa nikâhın lâzım olacağını kasdetmemiştir. Çünkü bu onlardan daha hâstır. Zira bozulması mümkün olmayan bir şeydir. Bunun ise dengiyle evlendirilmeyen kız hakkında ortadan kaldırılması mümkündür. Binaenaleyh Şurunbulâliyye'nin, «Yani lâzım olarak münakittir." diye mutlak bıraktığı ifadesi söz götürür. Musannıf hür kadın sözüyle cariyeden ihtiraz etmiştir. Velev ki mükâtebe veya ümmü veled olsun. Mükellefe sözüyle de, küçük ve deliden ihtiraz etmiştir. Bunların nikâhı ancak velîyle sahih olur. Nitekim evvelce beyan etmişti.

"Hangi kadın kendini velîsinin izni olmaksızın evlendirirse, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır." hadisine gelince: Gerçi Tirmîzî bu hadisin hasen olduğunu söylemiştir. Bir de, "Velisiz nîkâh yoktur." hadisi vardır. Onu Ebû Dâvud ve başkaları rivayet etmişlerdir. Bunlar Peygamber (s.a.v.)'in, "Kocasız kadın, kendisini evlendirmeye velisinden daha haklıdır." hadisine muarızdır. Bu son hadisi Muslim, Ebû Dâvud, Tirmîzî, Nesâî, ve Muvatta'da İmam Mâlik rivayet etmişlerdir. Kocasız kadın dul da olabilir, bâkire de. Böyle bir kadının velîsi ancak onun rızasıyle nikâh akdine girişebilir. Hadis-i şerif, kadını akıt yapmak için velîsinden daha haklı göstermiştir. Bu hadis, senedinin kuvvetiyle ve sahih olduğuna ittifak edilmekle tercih olunur. İlk iki hadis böyle değildir. Zira onlar zayıf yahut hasendirler. Yahut tahsis suretiyle araları bulunur. Veya nikâh yoktur sözünden murad, nikâhın kemâli yoktur diye te'vil edilir. Yahut velîden murad, nikâh onun iznîne bağlı olan kimsedir. Yani nikâh ancak kâfirin müslüman kadınla evlenmesini önlemeye, bunak kadına, köle ve cariyeye velâyeti olan kimsenin izniyle kıyılır. Bâtıldan murad, velînin, kızı dengi olmayana vermesini sahih görmeyenlerin kavline göre kelimenin hakikatıdır. Yahut sahih görenlerin kavline göre hükmüdür. Mutlak olan nasslarda bunların hepsi geçerlidir. Murazayı def etmek için bunu irtikâb vâcip olur. Bu husustaki sözün tamamı Fetih'te izah edilmiştir.

METİN

Kaide şudur: Kendi malında tasarruf eden herkes nefsinde de tasarruf eder. Malında tasarruf edemeyen nefsinde de tasarruf edemez. Velî asabe olursa - Velev ki esah kavle göre amca oğlu gibi gayrı mahrem olsun. Hâniyye. Küf (denk) olmayan dâmat hakkında itiraz hakkı vardır. Zevi'l - erham anne ve hakim bundan hariçtir. Binaenaleyh evlendiği adamdan çocuk doğuruncaya kadar susmadıkça hakim nikâhı fesheder ve nikâhın yenilenmesiyle itiraz da yenilenir. Tâ ki çocuk zayi olmasın. Zâhir olan gebeliği buna katmak gerekir.

İZAH

«Kaide şudur...» Bahır'ın ibaresi şöyledir: «Burada kaide şudur ki, kendi malında kendi velâyeti hasebiyle tasarrufu caiz olan herkesin iln...» Bu ifade izinli çocuğu hariç bırakır. Çünkü çocuğun malında tasarrufu caiz ise de, kendi nefsine velî olması hasebiyle değildir. Lâkin aksine alırsak, tasarruftan men edilen kadın ile itiraz edilir. Çünkü o, İmameyn'in kavline göre malında tasarrufa mâlik olmasa da nikâha maliktir. İmameyn hür kimsenin tasarrufdan men edileceğine kaildirler. Fakat kaide İmam-ı Azam'ın kavline göredir.

«Velî asabe olursa..» Yani asabe bi nefsih (kendiliğinden asabe) ise demek istiyor. Binaenaleyh oğulla beraber kız gibi asabe bil-gayr ve kız kardeşle kız gibi asabe meal-gayr itirazı vârit değildir. Nitekim Bahır'da böyle denilmiştir. H.

«Küf olmayan...» Yani kız kendini dengi olmayan bir delikanlıya tezviç ettiği zaman ve ,keza kendini mehr-i misilden daha az bir miktarla tezviç ettiğinde velînin itiraz hakkı vardır. Ya mehr-i misli tamamlattırır, yahut hâkime onları biri birinden ayırttırır. Nitekim musannıf bunu kefâet bâbında söyleyecektir.

«Evlendiği adamdan çocuk doğuruncaya kadar susmadıkça...» cümlesinde, susmadıkça sözünü ziyade etmesi, doğurmazdan önce susmasının rıza sayılmayacağına işaret içindir. Bir de bu meselenin sükut söz yerine geçen meselelerden olmadığını anlatmak istemiştir. Nitekim bunlara ileride işaret edecektir. Bundan anlaşılır ki, gebeliğini duyarak susmaz da dâvâ ederse, evleviyetle hüküm budur. Lâkin hiç haberi olmaz da doğurursa, ne hüküm verileceği cevap ister. Acaba itiraz hakkı var mıdır? Metnin zâhirine bakılırsa yoktur. Şerhinzâhirine bakılırsa vardır.

«Hâkim nikâhı fesheder.» Ve bu ayrılık ancak hâkimin hükmüyle sabit olur. Çünkü ictihad götüren bir yerdir. İki hasımdan her biri bir delile dayanır. Binaenaleyh nikâh ancak hâkimin fiiliyle bozulur. Bundan önce nikâh sahihtir. Karı-kocadan biri hükümden önce ölürse, diğeri ona mirasçı olur. Bu ayrılma feshtir. Talâkın sayısını eksiltmez. Eğer zifaftan önce ayrıldılarsa mehirden hiçbir şey vâcip olmaz. Zifaftan sonra ise, kadına mehr-i müsemma verilir. Halvet-i sahihadan (baş başa kalmalarından) sonra dahi hüküm budur. Kadına iddet lâzım gelir. Ve kendisine hiddet nafakası verilir. Çünkü bu nafaka vâcip idi. Fetih. Velî razı oluncaya kadar o kadın cima için kocasına imkân vermeyebilir. Nitekim Fakîh Ebu'l-Leys bunu tercih etmiştir. Zira olur da velî aralarını ayırır ve şüpheyle cima meydana gelir. Ama aşağıda gelen müftabih kavle göre bu iş horamdır. Çünkü akit yoktur. Bunu Bahır sahibi ifade etmiştir.

«İtiraz da yenilenir.» Yani nikâhın yenilenmesîyle velînin itirazı da yenilenir. Meselâ kızı, izniyle velîsi dengi olmayan birisine verir de, o da boşarsa, sonra kız kendini ikinci defa o adama nikâhladığında bu velînin onları birbirinden ayırmaya hakkı olur. Ve ilk akde razı olmak ikinciye de rıza sayılmaz. Fetih. Nikâh yenilenir diye kaydetmesi şundandır. Kocası talâk-ı rîc'î ile boşar da sonra iddet içinde ona dönerse, velî için itiraz hakkı yoktur. Nitekim bunu Zahîre sahibi zikretmiştir.

«Tâ ki çocuk zayi olmasın.» Yani anne ve babası birbirinden ayrılmakla çocuk zayi sayılır. Zira bir arada bulunmaları şüphesiz ki çocuğun terbiyesini daha çok muhafaza eder.

«Zâhir olan gebeliği ilh...» cümlesi, Bahır sahibinin bir incelemesidir. H.

METİN

Denk olmayan dâmat hakkında akdin aslâ caiz olmadığına fetva verilir. Fetva için muhtar olan kavil budur. Çünkü zaman bozulmuştur. Binaenaleyh üç defa boşanan bir kadın, velîsi bunu bilip dururken onun izni olmaksızın dengi olmayan birine varırsa helâl olmaz. Bu bellenmelidir. Birinci kavle binaen - ki zâhir rivayettir - akitten önce veya sonra derecede müsavi iseler, velîlerden bazısının razı olması hepsinin rızası gibidir. Çünkü hepsi için kâmilen sabit olmuştur ve aman velâyetiyle kısas velâyeti gibidir. Bunu vakıf bahsinde tahkik edeceğiz.

İZAH

«Denk olmayan dâmat hakkımda ilh...» diye kayıtlaması, yukarıda söylediği, "Binaenaleyh hür ve mükellef bir kadının nikâhı ilh...» cümlesine döndüğü sanılmasın diyedir. Bir de mehr-i misilsiz evlenmesinden ihtiraz içindir. Biliyorsun ki velînin yine itiraz hakkı vardır. Zâhire bakılırsa, akdin sahih olduğunda hilâf yoktur ve bu fetva verilen kavil, şarihin işareti ettiği gibi denk olmayan dâmada mahsustur. Bu kavli her iki meselede geçerli sayan görmedim. Aralarındaki fark, mehr-i tamamlamak suretiyle istidrak imkânıdır. Onun için ulema, "Mehr-i misli tamamlayıncaya yahut hâkim aralarını ayırıncaya kadar velînin itiraz hakkı vardır. Mehr-i tamamladı mı itiraz sebebi ortadan kalkar. Denk olmamak bunun hilâfınadır." demişlerdir. Bana zâhir olan budur.

«Aslâ caiz olmadığına fetva verilir.» İmam Hasan'ın Ebû Hanife'den» rivayeti budur. Bu, kızın velîsi olup da akitten önce rıza göstermediğine göredir. Akitten sonra rıza göstermesini ifade etmez. Bahır. Fakat kızın' velîsi yoksa, bu akit bil ittifak mutlak surette sahih ve geçerlidir. Nitekim gelecektir. Çünkü bu rivayete göre sahih olmamasının vechi, velîlerden zararı def etmektir. Kıza gelince: O, hakkının ıskat edilmesine razı olmuştur. Fetih. Bahır sahibinin, "Ona razı olmamıştır." Demesi, hiç bilmediği surete şâmildir. Binaenaleyh razı olmadığını açık söylemek lâzım gelmez. Belki sükut etmesi, söylediğimiz gibi rıza değildir. Binaenaleyh bu takdirde akdin sahih olması için onun açık rızası lâzımdır. Bu izaha göre, bundan önce susar da sonra razı olursa faydası yoktur.

«Fetva için muhtar olan kavil budur.» Şemsü'l-Eimme diyor ki: «Bu ihtiyata daha yakındır.» Allâme Kâsım'ın tashihinde de böyledir. Çünkü her velî dâvâcılığı ve murafaayı beceremez. Her hâkim de âdil değildir. Velî becerikli olur hâkim de adalet gösterirse, mahkeme kapılarına gîdip gelmekten ar eder ve dâvâya çıkmayı ağır bir iş sayarak terk edilebilir. Böylece zarar tekarrur eder. Onu menetmek def sayılır. Fetih.

«Binaenaleyh üç defa boşanan bir kadın, dengi olmayana varırsa...»cümlesi, bilip de razı olmamaya, bilmemeye ve bilmeden razı olmaya sâdıktır. Bu üç surette kadın helâl değildir. Ancak dördüncü surette helâl olur ki, o da velînin bilerek dâmadın denk olmamasına rıza göstermesidir. H.

«Ben derim ki: Daha münasibi. "Onu aynen bildiği halde" demesidir. Çünkü Bahır'da şu ifade vardır: «Velî. "bu kızın, dengi olmayan biriyle evlenmesine razı oldum." der de, dâmadı aynen bilmezse, kâfi midir değil midir meselesi fetva hadisesi olmuştur. Ve kâfi gelmemesi gerekir. Çünkü meçhule razı olmak doğru değildir. Nitekim Hâniyye'de kadından velîsi izin ister de damadın ismini söylemezse meselesinde bu zikredilmiş; "Çünkü meçhule rıza tahakkuk etmez" denilmiştir. Ama ben bunun nakIini görmedim.» Bu sözü Nehir sahibi kabul etmiştir. Lâkin umumu üzere değildir. Çünkü şarihin ifadesinde gelecektir ki, kız emri velîsine havale ederse sahih olur. Nasıl ki "beni dilediğine tezviç et" ve benzeri sözler böyledir. Hayreddin-i Remlî diyor ki: «Bunun muktezası şudur: Velî o kıza, ben senin yaptığına razıyım yahut kendini dilediğine tezviç et gibi bir söz söylerse kâfi gelir. Bu zâhirdir. Çünkü emri kıza havale etmiştir. Bir de bu ıskat bâbındandır.»

«Bu bellenmelidir.» Manzume-i Nesefiyye şerhi Hakâyık'ta, "Bu, bellenilmesi vâcip olanşeylerdendir. Çünkü vuku çoktur." denilmiştir. Kemal diyor ki: «Çünkü muhallil (Hulleci) ekseriyetle denk olmaz. Ama muhallin akdini bizzat velî yaparsa, kadın birinciye helâl olur.» Bahır'da şöyle denilmiştir: «Bütün bunlar kızın velîsi olduğuna göredir. Velîsi yoksa akit bil ittifak mutlak surette sahihtir.»

«Zâhir rivayettir.» Ulemadan birçokları bununla fetva vermişlerdir. Şu halde fetva muhtelif demektir. Bahır. Lâkin biliyorsun ki, ikincisi ihtiyata daha yakındır.

«Akitten önce veya sonra» ifadesine şöyle itiraz olunabilir: Akitten önce gerek birinciye, gerek ikinciye razı olması sahihtir. Fakat yalnız bîrinci kavle iftira edene göre - ki akitten sonra razı olmaktır - sahihtîr. İkinciye göre - ki müftabihtir - sahih değildir. Nitekim Bahır'dan naklen arzettik. Metnin sözü, ikinciye göre bazılarının razı olması, hepsinin rızası gibi olmaz vehmini vermektedir. Bunun bir vechi yoktur. İhtimal şarih bu îhâmı def etmek istemiştir.

«Çünkü hepsi içîn kâmilen sabit olmuştur.» Çünkü bu bir haktır, parçalanmaz. Zira parçalanmayan bir sebeple sabit olmuştur. Bahır.

«Aman velâyetiyle kısas velâyeti gibidir.» Bir müslüman bir harbîye aman (koruyacağına söz) verirse, başka bir müslümanın o harbîye veya onun malına saldırmaya hakkı olmaz. Velîlerden biri kısası affederse, diğer velî onu isteyemez. H.

«Bunu vakıf bahsinde tahkik edeceğiz.» Şarih vakıf bahsinde buradakinden fazla olarak bazı vakıf müstahıklarını ilâve etmîş; bunların bütün hak sahipleri namına dâvâcı olabileceğîni söylemiştir. Mirasçılardan bazıları da öyledir. Keza alacaklılardan birine karşı fakirlik isbatında ve müslümanların yolundan umumi zararın giderilmesîni isteme velâyetinde hüküm hep böyledir.

METİN

Aksi takdirde onlardan en yakın olan için fesih hakkı vardır. Eğer kızı velisi yoksa akit sahihtir. Ve mutlaka surette bilittifak geçerlidir. Onun, yani itiraz hakkı olan velînin mehri ve benzeri rızaya delâlet eden bir şeyi alması - şayet dâmadın denk olmadığı dâvâya vermezden önce hâkim nazarında sabit ise - rızadır. Aksi takdirde rıza sayılmaz. Nitekim doğurmadıkça velînin susması da rıza değildir. Dâmadın kıza denk olduğunu tasdik etmesi ise, kalanların hakkım ıskat etmez. Mebsût. Bülûğa ermiş bir bâkire nikâha zorlanmaz. Çünkü bülûğ ile velâyet sona ermiştir.

İZAH

«Aksi takdirde...» Yani derecede müsavi değillerse, uzak velî razı olduğu zaman yakının itiraz hakkı vardır. Bunu Bahır sahibi Fetih ve diğer kitaplardan nakletmiştir.

«Eğer kızın velisi yoksa akit sahihtir.» Yani asabiden velîsi yoksa demek istemiştir. Asabi dese daha iyi olurdu. Musannıfın beyan ettiği bu hükmü Fetih sahibi de beyan etmiş; inceleme yaparak, "sahih olması gerekir" demiştir. Bunu, velîlerden zararı def etmek için diye yapılan ta'lilden almıştır. Bir de kız hakkının ıskatına razı olmuştur. Bahır sahibi bunu kesinlikle ifade etmiş, musannıf da O'na uymuştur. Zâhire bakılırsa, kızın küçük asabi velîsi varsa, yok hükmündedir. Çünkü küçük çocuğun velî olma hakkı yoktur. Keza asabisi köle veya kâfir olursa yine yok hükmündedir. Buna şarih dahi, "nikâhta velî asabidir ilh..." dediği yerde işaret edecektir. Biz de orada açıklayacağız. Bu izaha göre çocuk bülûğa erse, köle âzâd edilse veya kâfir müslüman olsa, itiraz hakkı yenilenmez. Fakat kızın gaipte asabisi varsa, o hâzır gibidir. Çünkü velâyeti kesilmez. Şu delil ile ki, küçük kızı bulunduğu yerde evlendirmiş olsa sahih olur. Velev ki kızın orada hâzır başka bir velîsi bulunsun. Mamafih mesele ihtilaflıdır. Nitekim gelecektir.

Yine zâhire bakılırsa bu, âkil bâliğ olan kızdadır. Küçük kızda sahih değildir. Çünkü o hakkının ıskatına razı olmamıştır. Görmüyor musun asabisi olur da onu dengi olmayan birine verirse akit sahih olmaz. Asabisi olmadığı zaman da böyledir. Bütün bunlar, bana ulemanın sözlerinden anlayarak zâhir oldu. Açıkça naklini görmedim.

«Mutlak surette...» Yani dengine varsın varmasın geçerlidir. H.

"Bilittifak" Yani bunda zâhir mezhebe kail olanlarla İmam Hasan'ın fetva verilen rivayetine kail olanlar ittifak etmişlerdir.

«İtiraz hakkı olan velinin» sözü, "kızın velîsi yoksa" ifadesinden murad, zevil - erhema da şâmilmiş zannını vermektedir. Halbuki öyle değildir. Münasip olan, bu açıklamayı orada yapmaktı. Tâ ki murad her iki yerde bilinsin ve bu îhâm ortadan kalksın.

«Ve benzeri...» Yani nafakayı alması yahut mehir ve nafakadan biri hususunda dâvâcı olması, bir de teçhiz gibi şeylerdir. Fetih.

«Şayet dâmadın denk olmadığı sabit ise ilh...» Zahîre sahibi de bunu böyle zikretmiş; Bahır, Nehir ve Şurunbulâliyye sahipleriyle Makdisî şarihi ikrar ve kabul etmişlerdir. Zâhirine bakılırsa, bu yalnız delâleten rızada şarttır. Mücerret denk olmadığını bilmek burada kâfi değildir. Açık açık razı olduğunu söylemek bunun hilâfınadır. Onda yalnız bilmek kâfidir. Lâkin bu, metinlerin mutlak olan ifadelerine muhaliftir. Fetih sahibi onu zikretmediği gibi; zâhir rivayet kitaplarını toplayan Hâkim dahi Kâfî'de zikretmemiştir. Keza bunun vechi de zâhir değildir. Meğer ki fark delâletin derece itibariyle sarahattan aşağı olduğu söylensin. Bu meselenin sureti şudur: Bu kadın dengi olmayan biriyle evlenir. velîsi bunu dâvâ eder ve hâkim huzurunda o adamın buna denk olmadığını isbat eder. Hâkim onları birbirinden ayırmadan velî mehri teslim alır yahut hâkim onları ayırır, sonra kadın velîsinin izni olmaksızın o adamla tekrar evlenir ve veli mehri teslim alır.

«Tasdik etmesi ise ilh... »Bahır sahibi diyor ki: «Rıza kaydını koyması şundandır: Çünküvelîlerden birinin dâmadın denk olduğunu tasdik etmesi, diğer etmeyenlerin hakkını düşürmez. Mebsût'ta beyan edildiğine göre; velîlerden biri dâmadın kıza denk olduğunu iddia eder de, diğeri denk olmadığını isbatlarsa, aralarının ayrılmasını isteyebilir. Çünkü tasdik eden vücup sebebini inkâr etmektedir. Bir şeyin sebebini inkâr ise, onu ıskat etmek değildir.» Fevaid-i Tâciyye'de şöyle denilmektedir: «Kızın velîsi damat kıza denk değildir diye iki şâhid getirir yahut dâmat denk olduğunu isbat etmek için şahit getirirse, şehadet lâfzı şart değildir. Çünkü bu bir ihbardır.»

«Bülûğa ermiş bir bâkire nikâha zorlanmaz.» Büluğa ermiş erkek ve mükâteb ile mükâtebe dahi zorlanmazlar. Velev ki küçük olsunlar. Bunu Halebî Kuhistânî'den nakletmiştir. Bâkire sözünü musannıf mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh daha önce evlenip de kızlığı bozulmadan boşanan ve bâkireler gibi evlenen kadına da şâmildir. Asıl'da bu beyan edilmiştir. Bahır.

METİN

Kızdan bizzat velî izin isterse - ki sünnet olan budur - yahut vekili veya elçisi izin isterse veya velisi nikâhlar da kıza onun elçisi yahut âdil bir fuzuli haber verirse, kendi arzusuyla onu reddetmekten sustuğu veya alay etmeksizin güldüğü yahut gülümsediği veya sessizce ağladığı taktirde bu izindir. Sesli ağlarsa bu, izin veya red sayılmaz. Hattâ ondan sonra razı olursa nikâh münakit olur. Bu, Mi'râc ve diğer kitaplarda bildirilmiştir. Vikâye ile Mültekâ'nın ifadeleri ise söz götürür.

İZAH

«Ki sünnet olan budur...» Nikâhtan önce kıza, "filan seni istiyor" yahut, "senin lâfını ediyor" der de susarsa izin sayılır, izin istemeden verirse, sünnet hususunda hata etmiş olur ve kızın rızasına bağlı kalır. Bunu Bahır sahibi Muhit'ten nakletmiştir. Rahmetî ise Şâfiîlerin sözünü beğenmiştir. Onlara göre izin istemekte sünnet, kıza güvenilir birkaç kadın gönderip onun niyetini anlamalarıdır. Bu hususta anne herkesten evlâdır. Çünkü o başka kadınların öğrenemeyeceklerini öğrenir.

«Vekili veya elçisi izin isterse...» vekiline velî, "seni filan kızdan şu hususta izin almaya vekil ettim" der. Elçisine ise, "filan kıza git de, de ki: filan kardeşin şu hususta senden izin istiyor" der.

«Kıza onun elçisi ilh...» ifadesi gösteriyor ki, musannıfın, "yahut kızı nikâhlarsa" sözü, o yokken nikâhlandığına yorumlanmıştır. Bu hatıra gelenin aksi ise de, aşağıdaki, "keza kızı yüzüne karşı nikâh eder de susarsa" ifadesiyle tekrar olmaktan kurtarmak için bunu tercih etmek gerekir. Bahır'da şöyle denilmiştir: Velîsi kızı dengi olmayan birine verir de kıza haber verildiği vakit susarsa, ne hüküm verileceğine ihtilâf edilmiştir. İmameyn bunun rıza sayılmayacağını söylemişler; bazıları Ebû Hanife'nin kavline göre nikâhı akdeden baba veyadede ise rıza sayılacağını, başkaları ise sayılmayacağını bildirmişlerdir. Nitekim Hâniyye'de dengine verilmeyen küçük kız meselesinden alarak böyle denilmiştir.

«Âdil bir fuzûli haber verirse...» Fuzûlide ya adalet yahut adet şarttır. Binaenaleyh Ebû Hânife'ye göre ya âdil bir kimsenin yahut hali kapalı iki kimsenin haber vermesi kûfidir. Adil olmayan bir kişinin haber vermesi kâfi değildir. Bu meselenin benzerleri vardır ki, kaza bahsinde gelecektir. (Fuzûli; işine girmeyen şeye karışan kimsedir.)

"Sustuğu" ifadesinden murad, bülûğa ermîş bâkiredir. Büluğa ermiş oğlan bunun hilâfınadır. Çünkü onun susması rıza sayılmaz. Razı olduğunu sözle bildirecektir. Hâkim'in Kârşısında böyle denilmiştir.

«Kendi arzusuyla...» haber verirken aksırık veya öksürük tutar da, o geçtikten sonra razı değilim derse; yahut o adam ağzını tutar da bıraktıktan sonra bunu söylerse, reddi sahihtir. Çünkü susması mecbur kaldığı içindir. Bahır.

«Onu reddetmekten...» diye kayıtlaması, mutlak susmak murad olmadığı içindir. Çünkü haber ulaştığı vakit ecnebi biriyle konuşursa, burada susmak sayılır ve rıza yerine geçer. "Elhamdülillah kendimi seçtim" yahut, "o tabaktır, ben onu istemem" derse, bir söz sayılır ve red cevabıdır. Bahır.

«Alay etmeksizin gülmesi izindir.» Alay ederek gülmek derhal anlaşılır. Zira gülmek rızaya delâlet ettiği için izin sayılmıştır. Rızaya delâlet etmezse İzin değildir. Bahır.

«Sessizce ağladığı takdirde izindir.» Fetva için tercih edilen budur. Çünkü bu, ailesinden ayrılacağı için üzüldüğündendir. Bahır. Yani bu ancak razı olduğu vakit olur. Mi'râc.

«Vikâye ile Mültekâ'da», "Tebessüm ve sessizce ağlamak izindir. Sesle ağlamak red sayılır." denilmiştir. Bu, söz götürür. Çünkü Mi'râc'ın ifadesine muhaliftir. Orada şöyle denilmiştir: Bunun söz götürdüğü şüphesizdir. Zira Vikâye ve Mültekâ'daki ifadenin misli Hikâye ve lslâh'ta da vardır. Ama metinler şerhlere tercih edilir. Kâdıhân'ın Câmi-i Sağîr şerhinde bildirildiğine göre; kız ağlarsa, Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre red sayılır. Diğer bir rivayete göre rızadır. Ulema diyorlar ki: "Ağlamak sesle ve çığlıkla olursa rıza sayılmaz. Sessiz olursa rızadır." Bundan anlaşılır ki, hilâfın aslı ağlamak red midir değil midir meselesidir.

«Ulema diyorlar ki ilh...» sözü, iki rivayetin arasını bulmaktır. Rıza sayılmaz demek red olur demektir. Nitekim Vikâye sahibi ve diğer ulema böyle anlamışlardır. Zahîre sahibi dahi bunu açıklamış; her iki rivayeti naklettikten sonra şunları söylemiştir: «Bazıları, "ağlamak yaygara ve sesle olursa reddir, değilse rızadır" demişlerdir. En güzeli budur. Fetva da buna göredir.» Nasıl buna göre olmasın! Sesle ağlamak, vaveyla koparmak, redde ve razı olmadığına karinedir. Onun içindir ki, Fetih sahibi iki rivayeti naklettikten sonra, "Ağlamak ve gülmek hususunda itimat ve itibar hâl karinelerinedir. Bunlar çatışır veya müşkil olursa, ihtiyatagidilir." demiştir. Şimdi anlamışsındır ki, Mi'râc'ın sözü zayıftır, itimat edilmez.

«Bu izindir.» Yani kız bunun izin olduğunu bilmese bile izin sayılır. Nitekim Fetih'te böyle denilmiştir.

METİN

Yani velî bir kişi ise, birincide tevkildir. Akdi yapanlar müteaddit olursa, kızın susması izin değildir. İkincide nikâh bâkî kalmak şartıyla izindir. Velînin ölmesiyle bâtıl olursa izin değildir. Velî öldükten sonra kız. "Beni babam iznimle evlendirdi." der de mirasçılar inkâr ederlerse söz kızındır. Mirasçı olur ve hiddeti bekler. "Benim iznim olmaksızın vermiş, ama duydum ve razı oldum." derse, söz mirasçılarındır. Kızın. "Başkası ondan daha lâyıktır." demesi akitten önceyse red'dir, sonra ise red değildir. Velî kızı kendine alırsa, akitten sonra susması red sayılır. Akitten önce susması red değildir. Veli muayyen bir şahıs hakkında kızdan izin ister de reddederse, sonra ona nikâhlandığında susmuş olsa, esah kavle göre akit sahih olur. Fakat duyar da reddeder, sonra, "razı oldum" derse caiz olmaz. Çünkü reddetmekle bâtıl olmuştur. Bundan dolayıdır ki ulema, zifafa girerken nikâh tazelemeyi iyi görmüşlerdir. Çünkü ekseriyetle, ansızın işitmekle nefret göstermek âdettir. Velî kızdan izin istediğinde susar, o da söylediği şahsa nikâhlamak için birini tevkil ederse, dâmat ve mehir belli olmak şartıyla caizdir. Nitekim Kınye'de böyle denilmiştir. Bahır sahibi bunu müşkil görerek; "Vekîlin izinsiz vekil tayinine hakkı yoktur." demiştir. Bu sözün muktezası caiz değil demektir yahut bu müstesnadır.

İZAH

«Birincide tevkildir.» Yani akitten önce izin istemesi tevkildir. Hattâ akitten sonra kız, "razı değilim" der de velî bunu bilmeyerek o kızı nikâhlarsa sahih olur. Nitekim Zahîriyye'de belirtmiştir. Çünkü vekil azledildiğini bilmedikçe ma'zûl sayılmaz. Bahır.

«Akdi yapanlar müteaddit olursa ilh...» Burada Bahır'ın ibaresi şöyledir: «Kızı, derecede müsavi iki velîden her biri bir adama nikâhlarsa. kız ikisine birden razı olduğu takdirde her iki akit bâtıl olur. Çünkü evleviyet yoktur. Susarsa kavlen veya fiilen birine razı oluncaya kadar her iki akit mevkuf kalır. Zâhir olan cevap budur. Nasıl ki Bedâyi'de de bildirilmiştir.» Şüphesiz ki bu razı olma hususundadır. Halbuki şimdi bizim sözümüz tevkildedir. Yani akitten önce izin hakkındadır. Lâkin zâhire göre iki velî izin aldıktan sonra o kızı beraberce nikâhlarlarsa, hükmen her iki yerde değişmez. İzin istedikleri zaman kız susar da onu aralıklı olarak iki adama nikâhlarlarsa, öncekinin akdinin sahih olması gerekir. Çünkü muarızı yoktur.

«İkincide nikâh bâki kalmak şartıyla izindir» Yani akitden sonra izin isterse, nikâh bâki kalmak şartıyla izindir. Esah olan budur. Bir rivayete göre akitten sonra susmak izinsayılmaz. Nitekim Fethu'l-Kadir'de beyan edilmiştir. Kızı dengi olmayan birine verir de, haber aldığı vakit susarsa, hükmün ihtilâflı olduğunu da evvelce arz etmiştir.

«Velînin ölmesiyle bâtıl olursa izin değildir.» Çünkü razı olmanın şartı, akdin bâki olmasıdır. Bahır.

«Söz kızındır.» Zira kaide şudur; Mükellef bir müslüman, ancak sahih ve geçerli olan akdi yapar.

«Söz mirasçılarındır.» Çünkü kız akdin tam olmayarak yapıldığını ikrar etmiş; sonradan geçerliliğini iddia etmiştir. Bu sözü kabul edilemez. Zira töhmet vardır. Bahır. O zaman mirasçı da olamaz. Acaba iddet bekler mi? Nefselemirde doğruyu söylerse, şüphesiz diyaneten iddet beklemesi icabeder. Aksi takdirde iddet gerekmez. Evet, evlenmek isterse kendisini kendi sözüyle muaheze etmek için mâni olunur. Fakat evlenirse, Zahîre' de şöyle denilmiştir: «Kadın evlenir de sonra iddet iddiasında bulunursa, kocası ben seni iddetin bittikten sonra aldım dediği takdirde söz kocasınındır. Çünkü doğruyu iddia etmektedir.» İhtimâl burada öyle denilir. Çünkü kadının sâbık ikrarı her vecihle sabit olmamıştır. Bana zâhir olan budur.

«Akitten önce ise reddir, sonra ise red değildir.» Ulema bunların arasında fark görmüş: "Çünkü bunun izin olmaya da, olmamaya da ihtimali vardır. Nikâhtan önce ise nikâh sayılmaz. Binaenaleyh şüpheyle caiz olmaz. Nikâhtan sonra nikâhtır. Binaenaleyh şüpheyle bâtıl olmaz." demişlerdir. Zahîriyye'de de böyledir. Fakat bu müşkildir. Çünkü susmak ancak sahih olduktan sonra nikâh olur. Sahih olması ise izinden sonradır. Zâhire bakılırsa, susmak her iki meselede izin değildir. Bahır. İşkâlin aslını meydana çıkaran Fetih sahibidir. Makdisî ona cevap vermiş; "Akit yapılıp da sonra onu hem kabule, hem redde yarayacak bir söz vârit olursa, kabul ihtimaline bakarak tercih olunur. Akitten sonra izin olmaya ve olmamaya ihtimalli bir söz vârit olursa, red olması tercih edilir. Çünkü akit yapılmamıştır. İzin tahakkuk etmediği için yapılmasına mâni olunur." demiştir.

«Velî kızı kendisine alırsa...» Yani velî amca oğlu gibi biri olur da, amcasının ermiş bâkire kızını onun izni olmadan kendine alırsa, kız duyduğunda sükût etse bile, bu razı olmak sayılmaz. Çünkü amca oğlu kendisi hakkında asil. kadın tarafından fuzûlidir. Binaenaleyh Ebû Hanife ile İmam Muhammed'in kavline göre akit tamam değildir; razı olmanın buna bir tesiri yoktur. Fakat kendisine olmak hususunda kızdan izin ister de susarsa. Bil ittifak caiz olur. Bunu Hâniyye'den naklen Bahır sahibi söylemiştir. Hâsılı fuzûli - velev bir taraftan olsun - akdin iki tarafını üzerine alırsa, Tarafeyn'e göre akdi izin almaya bağlı değildir. Bilâkis bâtıldır. Başkasıyla birlikte akde başlaması bunun hilâfınadır. Başkası, asil olsun, velî veya vekil olsun yahut başka bir fuzûli olsun fark etmez; ve akit bil ittifak izine bağlı olur. Nitekimkefâet bâbının sonunda gelecektir.

«Susmuş olsa akit sahih olur.» Ama duyduğu vakit, "Ben filancayı istemediğimi söylemiştim." diyerek başka bir şey söylemezse, nikâh caiz değildir. Çünkü kendisinin ilk defa razı olmadığında devam ettiğini haber vermiştir. Zahîre.

«Duyar da reddeder, sonra razı oldum derse caiz olmaz.» Çünkü evliliğin geçerliliği izin vermeye bağlıydı. O da reddetmekle bâtıl oldu. Birincide red, izin istemek hakkındaydı. Sonradan ârız olan evlenme hakkında değildi. Lâkin Fetih sahibi diyor ki: «En münasibi sahih olmamaktır. Çünkü bu açık red, sükûtun delâleten rıza olmasını zayıflatmaktadır. » Bahır sahibi bunu kabul etmiştir. Ama şöyle denilebilir: Kadın bundan sonra dâmadın güzel ahlâklı olduğunu öğrenmiş olabilir. İlk defa reddetmesi utandığından da olabilir. Çünkü ekseriyetle görülen hâl, ansızın işitince nefret göstermek olduğunu biliyorsun. Eğer bu kadın ilk rıza göstermediği halinde devam etseydi, evvelce söylediği gibi reddettiğini açık söylerdi.

«Dâmat ve mehir belli olmak şartıyla caizdir.» Bunun ihtilâflı olması gerekir. Nitekim metnin bundan sonra gelen meselesi ihtilâflıdır. H.

«Bahır sahibi bunu müşkil görmüştür ilh...» Nikâh bahsinin başında arzettiğimiz, "bana tezviç et" sözünün tevkil mi yoksa icap mı sayılacağı meselesi bunu te'yid eder. Hulâsa'dan naklen demiştik ki: «Vekil kızını filana hîbe et der, o da hîbe ettim cevabını verirse, bundan sonra vekil kabul ettim demedikçe nikâh münakit olmaz. Çünkü vekil temlike salahiyetdar değildir.» Bu da nikâhta vekilin tevkile hakkı olmadığını ve bunun ulema tarafından bu kaideden istisna edilen meselelerden sayılmadığını gösterir.

Orada Rahmetî şunları söylemişti: «Hamevî'nin Eşbâh üzerine yazdığı hâşiyede imam Muhammed'in Asıl adındaki kitabından naklen şöyle denilmiştir: Vekilin huzurunda vekilin vekilinin nikâh kıyması bizzat vekilin kıyması gibi değildir. Satışta iş bunun hilâfınadır. İsâm Muhtasar'ında, "Nikâh satış gibi kabul edilmiş, vekilin huzurunda vekilinin nikâh kıyması bizzat kendi kıyması gibidir' denilmiştir.» Şu halde Kınye'deki ifade İsâm rivayetine terfi edilmiş olabilir. Lâkin Asıl, yani Mebsût zâhir rivayet kitaplarındandır. Binaenaleyh zâhire göre caiz değildir.

METİN

Sükut vesairenin izin sayılması, kadının dâmadı bilmesi şartıyladır. Yani ona rağbet göstermek veya göstermemek için kim olduğunu bilecektir. Velev ki komşularım veya amca oğulları gibi umumi bir sözün zımnında olsun. Bunlar sayılabilirlerse, nikâh sahihtir; sayılamazlarsa emri ona havale etmedikçe caiz olmaz. Mehri bilmesi şart değildir. Ama şart olduğunu söyleyenler de vardır. Müteehhirin ulemanın kavilleri budur. Bunu Zahîre'dennaklen Bahır sahibi söylemiş; musannıf da kabul etmiştir. Dürer sahibinin Kâfî'den naklen sahihlediği sözü Kemâl reddetmiştir. Keza kızı velîsi onun huzurunda nikâh eder de susarsa, esah kavle göre dâmadı bildiği takdirde sahih olur. Nitekim yukarıda geçti. Eşbâh'ta zikredilen otuz yedi meselede susmak konuşmak gibidir. Kızdan, ecnebi veya uzak velî gibi yakın velîden başkası izin isterse, susmasına itibar yoktur.

İZAH

«Umumi bir sözün zımnında olsun.» Keza filan veya filan diye birkaç isim sayar da kız susarsa, onu bu saydıklarından dilediğine verebilir. Bahır.

«Sayılabilirlerse nikâh sahihtir» Feth'in ibaresi, "Bunlar sayılı olurlar, kız tarafından bilinirlerse" şeklindedir. Bu sözün muktezası, kız onları bilmezse, sayılı da olsalar nikâhın sahih olmamasıdır.

«Sayılamazlarsa...» Meselâ seni bir adama veriyorum yahut seni Temîm oğullarından birine veriyorum derse, emri ona havale etmedikçe caiz olmaz. Ama velî, "Seni birçok kimseler istiyor" dedikten sonra, "Ben senin yaptığına razıyım." yahut, "Beni dilediğine ver." gibi bir söz söylerse bu sahih izindir. Nitekim Zahîriyye'de belirtilmiştir. Bu sözle velîsi o kızı evvelâ nikâhını reddettiği kimseye veremez. Çünkü bu umumdan murad, o kimseden başkalarıdır. "Bana bir kadın bul." diye tevkil etmek gibi ki, vekil o adamın karısını boşadığını ve ondan şikayet ettiğini bilip dururken boşadığı kadını ona nikâh edemez. Nitekim Zahîriyye'de bildirilmiştir. Bahır.

«Mehri bilmesi şart değildir. Ama şart olduğunu söyleyenler de vardır.» Şarih bununla, şarttır diyenlerin sözünün zayıf olduğuna işaret etmiştir. Velev ki Fetih'te bu daha münasiptir denilmiş olsun. Çünkü Hidâye sahibi birinci kavli sahihlemiştir. Bahır sahibi de bunun, mezhebin kavli olduğunu bildirmiştir. Çünkü Zahîre'de, "İmam Muhammed'in kitaplarının işaretleri buna delâlet etmektedir." denilmiştir.

Ben derim ki: Mehir konması şarttır diyen kavle göre. bunun mehr-i misil olması şarttır. Binaenaleyh bu mehir olmaksızın susması rıza sayılamaz. Nitekim Zeylâî'den naklen Bahır'da böyle denilmiştir. Şimdi şu kalır:Şart değildir diyen kavle göre acaba o kızı mehr-i misli ile nikâhlaması şart mıdır ve ondan eksik bırakırsa kızın rızasını almaksızın akit sahih olmaz mı? Bu, fetva hadisesi olmuştur. Bezzâziye'nin on birinci faslında gördüm ki: "Mehri zikretmez ve vekil insanların aldanmadıkları şeyde mehr-i misilden ziyadeyle yahut insanların aldanmadıkları şeyde mehr-i misilden daha az!a evlendirirse, İmam-ı Âzam'a göre sahihtir, İmameyn'e göre sahih değildir. Lâkin velîlerin kendilerinden âr'ı def için kadın tarafından itiraza hakları vardır." denilmiştir. Yani kadın buna razı olduğu takdirde demektir. Bu sözün muktezası şudur: Vekil, hadisemizde olduğu gibi velînin kendisiyse kız da bunarazı olursa sahihtir. Aksi takdirde sahih olmaz.

«Dürer sahibinin Kâfî'den naklen...» Yani Kâfi'nin sahihlediğini naklederek söylediği tafsilât ki şudur: «Velî baba veya dede olur da, dâmadı zikrederse kâfidir. Çünkü baba mehr-i misilden aza razı olursa. bu ancak ondan daha yararlı bir şeyden dolayı olur. Babayla dededen başkası ise, mutlaka dâmadın ve mehrin adını söylemesi gerekir.»

«Bunu Kemâl reddetmiştir.» Kemâl'in sözü şudur: «Onun zikrettiği tafsilât bir şey değildir. Çünkü bu, zorlama hükmüyle küçük kızı kocaya vermesi hakkındadır. Bizim sözümüz ise babanın müşaveresi gereken büyük kız hakkındadır. Bu hususta baba ecnebi gibidir»

«Dâmadı bildiği takdirde sahih olur.» Mehire gelince: Bu hususta Bahır sahibinin tembih ettiği gibi, yukarıda geçen sözler vardır.

«Otuz yedi meeslede, susmak konuşmak gibidir.» Yani, "Susana söz nisbet edilmez." kaidesînde otuz yedi mesele vardır. Hâşiyeci onun ibaresini tamamıyla zikretmiş; Tahtâvî de Hamevî'den naklen birtakım meseleler katmıştır ki, bunları şarih vakıf bahsiyle satışlar bahsinin arasında zikrettiği faydalarda bildirecektir. Orada inşaallah bunların hepsi hakkında söz edeceğiz.

"Ecnebî"den murad, velîliğe hakkı olmayan kimsedir. Şu halde kâfir olan babaya, köleye veya mükâtebe de şâmildir. Lâkin velînin elcisi onun yerini tutar. Binaenaleyh o izin isterken kızın susması rıza sayılır. Nitekim Fetih'te bildirilmiştir. Vekil de öyledir. Nitekim Bahır'da Kınye'den naklen belirtilmiştîr.

«Uzak velî...» babayla beraber kardeş olup, baba çok uzaklarda bulunmamaktır. Nitekim Hâniyye'de böyle denilmiştir.

«Susmasına itibar yoktur.» Kerhî'den bir rivayete göre kızın susması kâfidir. Fetih.

METİN

Bilâkis bülûğa ermiş dul gibi mutlaka konuşması lâzımdır. Bunların arasında fark yalnız susmaktır. Zira her ikisinin rızaları delâletle olur. Nitekim bunu musannıf şu sözüyle beyan etmiştir: «Veya söz mânâsını ifade eden ve rıza gösteren fiil olması lâzımdır. Mehrini ve nafakasını istemesi ve cimasına imkân vermesi, yani kendi rızasıyla ona cima etmesi - Zahîriyye -, tebriki kabul etmesi, sevinçten gülmesi gibi şeyler bu kabildendir.» Hizmetinde bulunmak veya hediyesini kabul etmek bunun hilâfınadır.

İZAH

«Bülûğa ermiş dul gibi konuşması lâzımdır.» Küçük dul hakkında ise, küçük bâkirede olduğu gibi izin isteme yoktur. Fetih.

«Yalnız susmaktadır.» Bülûğa eren bâkirenin susması. yakın velî hakkında izindir. Fakat susmak bülûğa eren dul hakkında mutlak surette izin değildir. Buradaki istisna münkatıdır. Çünkü musannıfın, "dul gibidir" sözü, kendisinden uzak velînin izin istediği bâkireye benzetmedir. Bununla, bülûğa eren dul arasında susmak hususunda fark yoktur.

«Zira her ikisinin rızaları delâletle olur.» ifadesiyle şarih Zeylâî'nin Kenz ve diğer kitaplara yaptığı itiraza işaret etmiştir. Onlarda şöyle denilmiştir: «Her ikisinin rızası söze münhasır değildir. Çünkü izin istemenin şart olmasında, rızada ve her ikisinin rızalarının bazen şarih, bazen delâlet yoluyla olmasında aralarında fark yoktur. Şu kadar var kî, bâkirenin susması delâlet yoluyla rızadır. Çünkü utanır. Dul böyle değildir. Çünkü bu işler başından geçmekle onun utanması azalmıştır.» Musannıf bunu hülâsa etmiş; yalnız, "Veya söz mânâsını ifade eden ilh...» cümlesîni katmıştır. Lâkin Fetih sahibi cevap vererek şöyle demiştir: «Hak şudur ki, cimasına imkân vermesinden maada zikredilenlerin hepsi söz kabilindendir. Binaenaleyh delâlet yoluyla sabit olur. Çünkü o sözden üstündür.» Yani rıza sözle sabit olunca, cimaya imkân vermekle sabit olması evleviyette kalır. Çünkü rızaya bu daha çok delâlet eder demek îstemîştir. Bahır sahibi kendisine itiraz etmiş; "Tebrik kabulü söz değil sükuttur." demiştir. Nehir sahibi de, "Onun için de ulema onu sükut meseleleri arasında saymışlardır." cümlesini ziyade etmîştir.

Ben derim ki: Bu, söz götürür. Çünkü Fetih sahibinin sözû şunu iktiza eder: Tebrik kabulünden murad, dille söylenen sözdür. Mücerret susmak değildir. Zira onun maksadı, hepsini söz altında toplamaktır. Onun için cimaya imkân vermekten başkasını istisna etmiştir. Söz kabilindendir sözü buna aykırı değildir. Çünkü onun maksadı. "Bu açıkça razı olduğunu söylemek kabilindendir." demektir. Kadının razı oldum demesi ve benzeri sözler bu kabildendir. Şu delil ile ki; bundan önce, "Rıza, ya, evet razı oldum, Allah bize bereket versin ve iyi ettin gibi sözlerle olur, yahut mehri veya nafakayı istemek gibi delâlet yoluyla olur..." demiştir. Yine orada beyan edildiğine göre, sükut meselelerinin arasında ulemanın şu kavli de vardır: «Baba susar da tebrik müddeti içerisinde çocuğu benden değildir diye nefyetmezse, çocuğun nesebi kendisine lâzım gelir.» Bu sözün mânâsı, çocuk benden değildir demeyip susarsa demektir. Tebrike cevap vermekten susarsa demek değildir. Bahır sahibinin itirazına, "Feth'in söz kabilindendir demesi, hakikaten söz değildir mânâsınadır. Belki o söz yerine geçer." diye verilen cevap, tebrik zamanında susmayı reddetmez. Yine Bahır'da denilmiştir ki: Muradı bu olmuş olsaydı, cimaya imkân vermeyi istisnaya muhtaç olmazdı. Burada Zeylâî'nin yaptığı itirazı defy yoktur. Çünkü Zeylâî, "Delâlet. ilzâm hususunda söz yerine geçer" demektedir. Evet, Zeylâî'nin sözünün zâhir olduğu anlaşılıyor. Çünkü zâhire göre mehir istemek ve benzeri şeylerin sözle olması lâzım gelmez. Onun için şarih. "rızaya delâlet eden fiil" sözüyle ifade etmiştir. Bunun muktezası, mehir ve benzerini almak rızadır. Nitekim yukarıda geçtiğî vecihle bazıları onu velî hakkında rıza saymışlardır. Hâniyye sahibi onu şu sözüyle açıklamıştır: Velî dul kadını evlendirir de kalbiyle razı olup diliyle rızasını söylemezse, reddetmeye hakkı vardır. Çünkü burada muteber olan dildir, yahut rıza bildiren fiildir. Cimaya imkân vermek, mehrî istemek ve mehri kabul etmek bu kabildendir. Hediye kabulü böyle değildir.

«Kendi rızasıyla ona cima etmesi...» cümlesi, tekrar edilmiştir. Zâhîre bakılırsa bu yanlıştır. Doğrusu. "Kadınla baş başa kalması"dır. Çünkü Zahîriyye'den naklen Bahır'da bildirilen şudur: «Kadının rızasıyla onunla baş başa kalırsa, acaba bu rıza mıdır? Bu meselenin rivayeti yoktur. Bana kalırsa bu, rıza göstermektir.» Bezzâziye'de, "Zâhir olan bu cevaz vermektir." denilmiştir.

«Sevinçten gülmesi,» alay ederek gülmekten ihtirazdır. Bahır sahibi diyor ki: «Gülmeye gelince: Fethu'l-Kadir sahibi evvelâ onun susmak gibî kâfi olmadığını söylemiş, burada kâfi geldiğini teslim etmiş ve onu söz kabilinden saymıştır. Çünkü harflerden ibarettir.»

Ben derim ki; Zeylâî ve başkalarının açıkladıklarına uygun olan buradakidir.

«Gibi şeyler»den murad, mehri kabul etmektir. Nitekim Hâniyye'den naklen yukarıda geçti. Zâhire bakılırsa, nafakayı kabul etmek de öyledir.

«Hizmetinde bulunmak bunun hilâfınadır.» Yani önceden hizmetinde bulunuyordu ise, ona devam etmesi rıza sayılmaz. Bahır'da Muhit ve Zahîriyye'den naklen, "Kadın onun yemeğinden yer veya eskiden yapmakta olduğu hizmetinde bulunursa, delâleten rıza sayılmaz." denilmektedir.

METİN

Bir kızın bekâreti, atlamakla veya hayzının çok akmasıyla yahut yara veya beklemek yani yaşlanmak sebebiyle bozulursa, o hakikaten bâkire sayılır. Nasıl ki kocasının âleti kesik veya kalkınamaz olduğu için; yahut cimadan önce halvetten sonra boşadığı veya öldüğü için ayrılmaları da böyledir. Zinadan dolayı bekâreti bozulmuşsa, yalnız bu surette hükmen bâkiredir. Fakat tekerrür etmemiş ve bundan dolayı had vurulmamış olmak şarttır. Aksi takdirde şüpheyle yahut fâsit nikâhla cima edilen gibi duldur.

İZAH

«Yaşlanmak"tan murad; bülûğa erdikten sonra evlenmeden uzun süre babasının evinde kalması ve bâkirelerden sayılmaz olmasıdır.

«O hakikaten bâkire sayılır.» Zahiriyye'de bildirildiğine göre bâkire, nikâhlı veya nikâhsız cima edilmeyen kadındır. Ulemanın bu bâbta söylediklerinin hülasası şudur: Bu meselelerde bozulduğundan bahsedilen şey, o mahâldeki zardır. Onun için bir cariye bâkire diye satın alınır da zarı yırtılmış çıkarsa, alan kimse onu reddedebilir. Çünkü bekâret şartından kasd edilen örfî mânâ, zarın sıfatıdır. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Nasıl ki kocasının âleti kesik ilh...» cümlesi, kızın hakikaten ve hükmen bâkire sayılacağına tanzîrdir, temsil değildir. Binaenaleyh, "Bu kızın zarı yırtılmamıştır. Onu nasıl olup da zarı yırtılana benzetiyor." diye bir itiraz vârit olamaz. H.

«Halvetten sonra» sözünden anlaşılıyor ki, boşamak veya ölüm halvetten önce olsa, evleviyetle hem hakikaten, hem hükmen bâkire sayılır. Cimadan önce diye kayıtlaması, cimadan sonra ölürse hakikaten ve hükmen dul sayılacağı içindir. H.

«Hükmen bâkiredir.» ifadesiyle, hakikaten bâkire olmadığını kasd etmiştir. Nitekim mukabeleden bu anlaşılır.

«Tekerrür etmemiş ve bundan dolayı had vurulmamış olmak şarttır.» Ulemanın. "Zinası şöhret bulmamışsa, susmasıyla iktifa olunur. Çünkü halk onu bâkire bilirler. Konuşursa ayıplarlar. Binaenaleyh işleri bozulmasın diye susmasıyla yetinilir." demelerinin mânâsı budur. Gerçekten Teâlâ Hazretleri zinanın gizlenmesini dilemiştir. Onun için şer'an bâkire sayılır. Zinası şöhret bulan bunun hilâfınadır.

«Aksi takdirde» sözü üç surete sâdıktır: 1) Zinası tekerrür edip de had vurulmamışsa. 2) Had vurulmuş da zinası tekerrür etmemişse. 3) Zinası tekerrür etmiş ve had vurulmuşsa dul sayılır. H.

«Şüpheyle cima edilen» hakikaten ve hükmen duldur. H.

«Fâsit nikâhla cima edilen duldur.» Fakat cima edilmemişse, o kadın hakikaten ve hükmen bâkiredir. Nasıl ki sahih nikâhta da öyledir. T.

METİN

Kocası bâliğ olan bâkireye, "Sen nikâhı duydun da sustun." der, kadın da, "ben nikâhı reddettim" derse, bu hususta birinin beyyinesi bulunmadığı ve esah kavle göre o kadına kendi rızasıyla cima da etmediği takdirde söz, yeminiyle birlikte kadınındır. Fetva buna göredir. Erkeğin, kadın susmuştur diye getirdiği beyyinesi kabul edilir. Çünkü dudaklarını yummakla vücudîdir.

İZAH

«Kadın, ben nikâhı reddettim derse...» Yani ondan razı olduğunu gösterecek bir şey zuhur etmediyse demektir. Nitekim Şurunbulâliyye'de belirtilmiştir. T.

«Birinin beyyinesi bulunmadığı takdirde...» diye kayıtlaması şundandır: Zira hangisi beyyine getirirse beyyinesi kabul edilir. Bahır. îkisi de beyyine getirirse meselesi aşağıda gelecektir.

«O kadına kendi rızasıyla cima da etmediği...» ifadesinden murad, ya hiç cima etmemiş yahut zorla cimada bulunmuş olmasıdır. Musannıf bu kayıtla. kadının rızasıyla cimadan ihtiraz etmiştir. Zira esah kavle göre bu takdirde reddettim iddiası tasdik edilmez. Çünkü cimaya imkân vermek ikrar gibidir. Bundan dolayıdır ki, Valvalciyye sahibi, bu kadın zifaftan sonranikâhı reddettiğine beyyine getirse, kabul edilmeyeceğini sahihlemiştir. Lâkin Gazzî'nin Eşbâh üzerine yazdığı haşiyede, "Kadının zifaftan sonra razı olmazdan önce nikâhı reddettiğine dair beyyinesi kabul edilip edilmeyeceği hususunda sahihleme ihtilâfı vâki olmuştur. Bezzâziye'de, kitaplarda zikredilen kabul edileceğidir denilmiş; Vâkıât'da kabul edilmeyeceği sahihlenmiştir. Çünkü kadın dâvâda çelişkiye düşmüştür. Sahih olan kabul edilmesidir. Çünkü dâvâ bâtıl olsa da, beyine bâtıl değildir. Zira kadının haram olduğunu isbat içindir. Bunun için getirilen beyine dâvâsız makbuldür. Üstadımız Allâme Alî Makdisî bu bâbta bir risale yazmış; o risalede kabul edildiğinin sahih olduğuna itimat etmiştir.» denilmiştir.

«Söz, yeminiyle birlikte kadınındır.» Çünkü erkek akdin geçerliliğini ve kendisinin kadından istifadeye mâlik olduğunu iddia; kadın ise bunu def etmektedir. Binaenaleyh kadın inkâr ediyor demektir. Velîsinin kadın aleyhinde rıza ile oldu demesi kabul edilmez. Çünkü kadının aleyhine milk sübut bulduğunu ikrar ediyor demektir. Halbukî kadın bülûğa erdikten sonra velîsinin onun aleyhine nikâh ikrarı sahih değildir. Fetih'te böyle denilmiştir. Velîsi başka bir şahitle birlikte razı idi diye şehadette bulunursa, kabul edilmemek gerekir. Çünkü kendinden sâdır olan bir işi tamamlamaya çalışmış olur ve müttehemdir. Ama ben bunun naklini görmedim. Bahır.

Ben derim ki: Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde şöyle denilmektedir: «Bir adam kızını evlendirir de, kız razı olduğunu inkâr ederse. aleyhinde babasının ve kardeşinin şahitliği caîz olmaz.» Sonra bil ki, Bahır'da mehir babında fâsit nikâhtan bahsedilirken şöyle denilmiştir. «Kadın nikâhın fesadını. kocası ise sahih olduğunu iddia ederse, söz kocasınındır. Aksi halde araları ayrılır, kadına iddet beklemek düşer. Zifaf olmamışsa, kendisine yarını mehir, olmuşsa bütün mehir verilir. Hâniyye'de böyle denilmiştir. Ama Hâkim-i Şehid'in Kâfî'de zikrettiğini bundan müstesna saymak gerekir. Onun zikrettiği şudur: Karı-kocadan biri nikâhın erkek küçükken yapıldığını iddia ederse, söz erkeğindir. Bülûğa ermeden kadınla zifaf olmamışsa, aralarında nikâh yoktur. Kadına mehir de verilmez.» Bahır'ın sözü burada biter.

Ben derim ki: Bu son meseleyi Bezzâziyye sahibi Muhit'ten naklen, «Çünkü akdin mevcudiyetinde ihtilâf etmişlerdir." sözüyle ta'IiI etmiş; Zahîre sahibi ise onu, "Çünkü küçüklük halinde velî razı olmadan önce yapılan nikâh mânen nikâh değildir ilh...» şeklinde illetlendirmiştir. Ondan önce şunu zikretmiştir: «Eğer ihtilâf, sahih veya fâsit olduğunda ise, zâhirin şahitliği ile söz, sahih olduğunu iddia edenindir. Asıl akdin bulunup bulunmamasında ise söz, bulunduğunu inkâr edenindir.»

Ben derim ki: Bu izaha göre istisna yoktur. Çünkü Hâniyye'nîn sözü birinciden. Kâfî'nin sözü ikincidendir. Hâniyye sahibinin, "Aksi halde araları ayrılır ilh...» sözünün vechi, herhalde ikrarıyla muahaze olunması ve kendine sirayet etmesidir. Onun için de kadına mehir verilir. Sonra bizim üzerinde durduğumuz mesele, zâhire bakılırsa asıl akdin mevcud olup olmadığı hususundaki ihtilâf kabilindendir. Çünkü red icabı kabulsüz bırakmıştır. Aşağıdaki mesele de öyledir. Bana zâhir olan budur.

«Fetva buna göredir.» Bu, İmameyn'in kavlidir. İmam-ı Âzam'a göre kadına yemin verdirilmez. Nitekim ileride altı şey dâvâsında gelecektir. Bahır.

«Çünkü vücudîdir ilh...» sözü bir sualin cevabıdır. Sual şudur: Erkeğin, kadın susmuştur diye getirdiği beyyinesi nefy üzerine beyyinedir. Bu ise makbul değildir. Şarih buna şöyle cevap veriyor: «Sükut vücudîdir. Çünkü dudaklarını yummaktan ibarettir. Bundan da konuşmamak lâzım gelir. Nitekim Mi'râc'da beyan edilmiştir.» Bahır sahibi buna şunu da ilâve etmiştir: «Yahut bu şahidin ilminin ihata ettiği bir nefydir. Binaenaleyh kabul edilir. Nitekim kadın, kocasının mecliste irtidat sayılacak bir şey söylediğini iddia eder de, kocası orada konuşmadığına beyyine getirirse kabul edilir. Keza şahitler, "biz kadının yanındaydık, ama konuştuğunu işitmedik" derlerse, kadının sustuğu sabit olur. Nitekim Cevami'de beyan edilmiştir.» Âşikârdır ki, birinci cevap teslim etmemeye, ikincisi teslim etmeye mebnîdir. Sa'diyye sahibi birincisi hakkında. Akât şerhindeki. "Susmak, konuşmayı terk etmektir." sözüyle bahsetmiş; bu hususta Nehir sahibi kendisini tasdikde bulunmuştur.

Ben derim ki: Şöyle de cevap verilebilir: Bu. sözü lâzımıyla tefsirdir. İkinci hakkında dahi incelemede bulunmuş; "Bu, Hidâye'nin yeminler bahsindeki sözüne muhaliftîr. Orada hacc ve namaz hakkındaki yemin bâbında, nefye şahitlik mutlak surette makbul değildir. Şahidin bilgisi olsun olmasın müsavidir denilmiştîr." demiştir. Orada Bahır sahibî dahi bunları söylemiştir. Hasılı maksut bir nefye şahitlik kabul edilmez. İster sureten, ister mânen nefyolsun ve ister şahit bilsin, ister bilmesin müsavidir.

Ben derim ki: Bu, şartlardan başkasındadır. "Bu haneye bugün girmezsem şöyle olsun...» der de, şahitler girdiğine şahitlik ederlerse kabul olunur.

METİN

İkisi birden beyyine getirirlerse, kadının beyyinesi tercih edilir. Meğerki kocası kadının rızasına yahut cevaz verdiğine beyyine getirsin. Meselâ kızı, babası bülûğa ermedi zannederek kocaya verir de kız, "ben bülûğa erdim" derse, bu nikâh sahih değildir, kız mürâhikadır. Baba yahut koca, bilâkis kız küçüktü derlerse, yaşının dokuz olduğu sübut bulmak şartıyla söz kızındır. Keza mürâhik bir çocuk bülûğa erdiğini iddia ederse hüküm yine budur. İkisi birden beyyine getirirlerse, esah kavle göre bülûğ beyyinesi tercih edilir. Küçük kızın, "ben bülûğa erdiğim de reddettim" deyip, kocasının onu yalanlaması bunun hilâfınadır. Söz kocasınındır. Çünkü milkinin elinden gittiğini inkâr etmektedir. Bu, bülûğzamanından sonra ihtilâf ettiklerine göredir. Bülûğ halinde ihtilâf ederlerse, söz kadınındır. Vehbâniyye şerhi. Bellenmelidir.

İZAH

«Kadının beyyinesi tercih edilir.» Bu beyyine, ziyadeyi isbat içindir. Ziyadeden maksat, reddir. Çünkü o sükut üzerine ziyadedir. Bahır.

«Meğer ki kocası kadının rızasına yahut cevaz verdiğine beyyine getirsin.» Yani o zaman kocasının beyyinesi tercih olunur. Çünkü isbat hususunda ikisi de müsavidir. Kocanın beyyinesinin ziyadeliği lüzumu isbat etmekledir. Şerthe böyle denilmiştir. Bu sözü Nihaye sahibi Timurtâşi've nisbet etmiştir. Birçok fıkıh kitaplarında da böyledir. Lâkin Hulâsa'da Hassaf'ın Edebü'l-Kâdî adlı kitabından naklen kadının beyyinesinin tercih edileceği bildirilmiştir. Bu surette ulemanın ihtilâfı vardır. Vechi ihtimal şudur: sükut icazeyi tahakkuk ettiren şeylerden olunca, icazeye şahitlik yapmaktan açıkça söylemezlerse, onun sükut üzerine ziyade bir şey olması lâzım gelmez. Fetih'te böyle denilmiş; Bahır sahibi de ona uymuştur. îki kavlin arasını bulmak da bundan çıkarılmış; birincî kavli, şahitler kadının cevaz verdim yahut razı oldum dediğini açıkladıkları hale: ikincisi de kadının cevaz verdiğine veya razı olduğuna şahitlik ettikleri hale yorumlanmıştır. Zira susmakta cevaz vermesi ihtimali vardır.

«Meselâ babası kızı kocaya verirse ilh... Yani bâliğ olup olmadığındaki ihtilâf, susup susmadığındaki ihtilâf gibidir. Nitekim Nehir'de belirtilmiştir. Meselâdan muradı, mücbir velî olduğunu anlatmaktır.

«Söz kızındır.» Çünkü kız mürâhika (bülûğa yaklaşmış) ise, haber verilen şey sübuta ihtimallidir. Binaenaleyh kızın haberi kabul edilir. Zira kendisinin başkasının milki olduğunu inkâr etmektedir. Bunu Bahır'dan naklen Halebî söylemiştir.

«Keza mürâhik bir çocuk bülûğa erdiğini iddia ederse...» Meselâ babası malını satar da oğlu. "Ben bülûğa erdim, bu satış sahih değildir." Derse, müşteri ve baba. "bu çocuk küçüktür" dediklerinde, söz oğlunundur. Çünkü o milkinin elden gittiğini inkâr etmektedir. Bunun hilâfına söyleyenler de olmuştur. Ama birincisi esahtır. Bunu Zahîre'den naklen Bahır sahibi söylemiştir.

İkisi birden beyyine getirirlerse ilh...» Bu meseleyi Bezzâziye sahibi birinci meseleden sonra zikretmiştir. Galiba şarih onu her iki meselede hüküm bir olduğunu anlatmak için sonraya bırakmıştır. Bazı hâşiye yazarları bülûğ için beyyine tasavvurunu müşkil saymışlardır.

Ben derim ki: O, gebe kalmak, gebe bırakmak, bülûğ yaşına ermek, kan veya meni görmek gibi şeylerle mümkündür. Nitekim zinaya şehadet meselesinde de böyledir.

«Esah kavle göre...» sözü. mürâhikle mürâhika meselesine râcîdir. Onlar hakkında sahihkabul edilen kavli Bahır sahibi Zâhîre'den nakletmiştir.

«Küçük kızın... » Yani baba ile deden başka velînin evlendirdiği küçük kızın, "ben bülûğa erdiğinde reddettim" demesi bunun hilâfınadır. Ama baba ile dedenin evlendirdiklerine muhayyerlik yoktur. T. Yani kız bülûğa erdikten sonra, "ben nikâhı reddettim ve bülûğa erdiğim an kendimi tercih ettim" derse, sözü kabul edilmez. Çünkü üzerinde milk sabittir. O, bu sözle üzerinde sabit olan milki iptal etmek istemektedir. Nitekim Zahîre'de belirtilmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o bu sözü bülûğa erdikten sonra söylemiştir. Şarihin ona küçük demesi, herhalde akit zamanındaki halini itibara aldığı içindir. Yani o zaman küçük olduğu muhakkak idi. Mürâhika bunun hilâfınadır. Çünkü o zaman bülûğa ermiş olması muhtemeldir.

«Bülûğ halinde ihtilâf ederlerse...» ve kadın hâkim yahut şahitler huzurunda, "şimdi bülûğa erdim ve nikâhı feshettim" derse sahih olur. Nitekim beyanı gelecektir.

METİN

İleride beyan edilecek velînin küçük oğlan ve kızı cebren nikâhlamaya hakkı vardır. Velev ki dul olsun, velev ki bunak ve bir ay delirmiş büyük olsun nikâh geçerlidir. Velev ki çok aldanmayla yapılmış olsun. Bu, kızın mehrini eksiltmek, oğlanınkini arttırmakla olur. Yahut bizzat aldanarak akit yapan velî baba veya dede ise. keza mevlâ ve deli kadının oğlu olup kötü niyetleri, fisku fücurları bilinmiyorsa, dengi olmayan biriyle evlendirmesi sahihtir.

İZAH

İleride beyan edilecek velî» musannıfın, «Nikâhta velî bizzat asabe olandır..." ifadesinde gelecektir. Bununla o, itiraz hakkına mâlik olan velîden ihtiraz etmiştir. Çünkü itiraz hakkı yalnız asabe olan velîye mahsustur. Nitekim yukarıda geçmişti. Akraba olmayan vasîden de ihtiraz etmiştir. Nitekim geçti ve tekrar gelecektir.

«Küçük oğlan ve kızı nikâhlamaya» diye kayıtlaması, onların aleyhine nikâhı ikrar etmesi sahih olmadığı içindir. Bu, ancak şahitlerle yahut bülûğa erdikten sonra o küçüklerin tasdikiyle sahih olur. Nitekim musannıf bâbın sonunda bundan bahsedecektir. Böyle diyeceğine, "velî mükellef olmayanları ve köleleri nikâh edebilir" deseydi, bunak ve emsaline de şâmil olurdu.

T E T İ M M E : Baba ile dededen başkası, örfen alınması âdet olan mehri almadan küçük kızı teslim edemez. Ama baba teslim ederse, men etmeye de hakkı vardır. Bunu Tahtâvî beyan etmiştir, tamamı Bahır'dadır.

Ben derim ki: Ama cimaya dayanacak gelişmenin önce zifaf için teslime hakkı yoktur. Yaşın itibarı yoktur. Nitekim bunu şarih mehir bâbının sonunda söyleyecektir.

«Velev ki dul olsun.» sözünü musannıf, Şâfiî muhalif olduğu için söylemiştir. Çünkü onagöre nikâha icbar edebilmenin illeti bekârettir. Bize göre ise, aklı olmamak veya aklı eksik bulunmak suretiyle âcizliktir. İzahı usul-ü fıkıh kitaplarındadır.

«Velev ki bunak ve bir ay delirmiş büyük olsun.» Bundan murad, bunamış bir şahıs gibi demektir ve erkeğe kadına şâmildir. Nehir sahibi diyor ki: «Şayet delilik devamlı ise - ki fetvaya göre bir aydır - velî bunakla deliyi nikâhlayabilir.» Münyetü'l-Müftî'de, "Çocuk deli veya bunak olarak bülûğa ererse, babanın velâyeti eskisi gibi kalır. Bülûğa erdikten sonra delirir veya bunarsa, esah kavle göre velâyet hakkı sabit olur." denilmektedir. Hâniyye'de de şöyle ifade edilmiştir: «Bir kimse bülûğa ermiş oğlunu evlendirir de oğlu delirirse, ulema babasının, "Nikâhı oğluma geçerli kıldım." demesi gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü delirdikten sonra onun nikâh hakkı vardır.»

«Nikâh geçerlidir.» Yani kimsenin cevaz vermesine bağlı değildir. Baba, dede ve mevlâ nikâh ederlerse, muhayyerlik de sabit olmaz. Oğul da öyledir. Nitekim gelecektir.

«Velev ki çok aldanmayla yapılmış olsun.» Çok aldanmaktan murad, herkesin aldanmayacağı miktardır. Yani umumiyetle halk o kadar aldanmayı taşımazlar. Bunu az aldanmaktan ihtiraz için söylemiştir. Onu herkes yapar Cevhere sahibi diyor ki: "insanların aldanabildikleri miktar, yarım mehirden aşağısıdır. Üstadımız Muvaffakuddin böyle söylemiştir. Onda birden aşağıdır diyenler de vardır.» Birinci kavle göre çok aldanmak, yarı yarıya veya fazla olandır. İkinciye göre, onda bir ve fazlasıdır.

"Bizzat" sözüyle, evlendirmeye vekil olandan ihtiraz etmiştir. Bunun beyanı yakında gelecektir. H.

«Keza mevlâ...» Yani köle olan küçük oğlan veya küçük kızı sahipleri evlendirir de sonra âzâd eder, sonra bülûğa ererlerse, nikâhları geçerlidir. Velev ki kızı dengine vermemiş yahut mehr-i misilsiz nikâhlamış olsun. Her ikisi için bülûğa erdiklerinde muhayyerlik yoktur. Çünkü sahiplerinin velâyeti mükemmeldir. O, baba ile dededen dahi yakındır. Bir de âzâd muhayyerliği buna hâcet bırakmaz. T. Doğru tasvir budur. Bu meseleyi evlendirmezden önce âzâd etmişse diye tasvir etmek doğru değildir. Çünkü bu surette her ikisine bulûğ muhayyerliği sabit olur. Nitekim ileride anlatacağız. Sözümüz muhayyerlik olmaksızın akdin geçerliliğindedir. Nitekim baba ile dedenin akitleri böyledir.

«Deli kadının oğlu» deli erkek de deli kadın gibidir. Bahır sahibi diyor ki: «Deli erkekle deli kadını oğlu evlendirir de sonra ayrılırlarsa, kendilerine muhayyerlik yoktur.»

«Kötü niyetleri bilinmiyorsa...» cümlesindeki zamir, baba ile dedeye râcîdir. Oğlun da onlar gibi olması gerekir. Köle sahibi bunun hilâfınadır. Çünkü o kendi milkinde tasarruf eder. Binaenaleyh sair mallarında olduğu gibi tasarrufu mutlak surette geçerli olmak gerekir. Rahmetî.

«Fisku fücurları bilinmiyorsa.» Mecma şerhinde şöyle denilmiştir:«Hattâ babamın akılsızlığından veya tamahından dolayı kötü davranışı bilinirse, yaptığı akit bil ittifak caiz olmaz.»

«Dengi olmayan biriyle evlendirmesi sahihtir.» Meselâ oğluna bir cariye alması. kızını bir köleye vermesi caiz olur. Fakat bu İmam-ı Âzam'a göredir. İmameyn'e göre kızını dengi olmayan birine vermesi caiz değildir. Onlara göre mehirde fiyat indirimi bindirimi de caiz değildir. Ancak herkesin aldanabileceği miktarda olabilir. Bunu Halebî Minâh'tan nakletmiştir. Birinci misali zikretmemeliydi. Çünkü kadın tarafında erkek için denk olmak muteber değildir. Bunu şurunbulâliyye sahibi söylemiştir. Tahtâvî'de de benzeri vardır.

Ben derim ki: Bundan dolayı şarih fazla aldanma meselesini umumileştirdiği halde, "yahut kadını evlendirirse" diyerek sözü müennes zamirine izafe etmiştir ki, uyanıklığı methe şâyandır. Lâkin burası söz götürür. Yakında izah edeceğiz.

METİN

Kötü niyetleri ve fisku fücurları bilinirse, nikâh bil ittifak sahih olmaz. Sarhoş olur da kızı fâsık veya kötü yahut fakir ve kıymetsiz sanat sahibi biriyle evlendirirse, hüküm yine budur. Çünkü kötü tutumu meydana çıkmıştır. Onun zannedilen şefkati buna muaraza edemez. Bahır.

İZAH

«Kötü niyetleri bilinirse nikâh sahih olmaz.» Fethu'l-Kadir sahibi bunu Nevâzil'in şu ifadesi karşısında müşkil saymıştır: «Baba küçük kızını sarhoşluk veren içkiler içtiğini inkâr eden birine verir de o kimse ayyaş çıkar ve kız büyüdükten sonra ben nikâha razı değilim derse, babası dâmadın içkici olduğunu bilmemek ve ailesi ekseriyetle iyi kimseler olmak şartıyla bu nikâh bâtıldır. Çünkü o adam kızını dâmat küf'dür (denktir) zannıyla vermiştir.» Fethu'I-Kadir sahibi, "Çünkü baba onun sarhoş olduğunu bilse nikâhın geçerli olması gerekir. Halbuki hayır ve şer her ahlâkı kabul edecek küçük bir kızını içkici fâsık birine bile bile verirse, onun kötü niyeti açıktır." demekte; sonra cevap vererek, "Bu husustaki kötü niyetinin tahakkukundan, kötü niyetli olmakla tanınması lâzım gelmez. Binaenaleyh kötü niyet tahakkuk ettiği zaman nikâhın bâtıl olması lâzım gelmez. Halbuki halk nazarında kötü niyetle tanınması tahakkuk etmemiştir.» demektir.

Hâsılı mâni, babanın akitten önce kötü niyetle meşhur olmasıdır. Bununla meşhur değil de kızını bir fâsıkla evlendirirse akit sahihtir. Velev ki bununla kötü niyetli olduğu tahakkuk edip halk nazarında şöhret bulsun. İkinci bir kızını bir fâsıkla evlendirirse, ikinci akit sahih olmaz. Çünkü akitten önce kötü tutumu ile meşhur idi. Birinci akit bunun hilâfınadır. Zira ondan önce mâni yoktur. Mâni sırf kötü niyetli bulunması olup, şöhret bulması şart olmasaydı, meseleyi, yani ulemanın, "Nikâh; çok aldanmakla veya dengi olmayana vermekle geçerli olur" sözünü velî, baba veya dede olduğu surete havale etmek lâzım gelirdi. Sonra bil ki, yukarıda Nevâzil'den naklen, "Nikâh bâtıldır." demesi, bâtıl olacaktır mânâsınadır. Nitekim Zahire'de böyle denilmiştir. Çünkü mesele kız büyüdükten sonra razı olmadığına göre farz edilmiştir. Nitekim Hâniyye ve Zâhire sahipleriyle diğer ulema bunu açık söylemişlerdir. Kınye'nin şu ifadesi de ona ham olunur: «Bir kimse küçük kızını aslen hür zannetiği bir adama verir de âzâdlı çıkarsa, bu nikâh bil ittifak bâtıldır.» Hınye'nin ibaresinden anlaşılıyor ki, kıza denk olmama hususunda fâsıklıkla başkasının arasında fark yoktur. Hattâ kızını fakir birine yahut kıymetsiz bir sanat sahibine verir de kızına denk olmazsa, sahih değildir. Demek ki Kemâl b. Hümam'ın ulemanın sözlerini fâsıka münhasır bırakması, yakışmayan hallerdendir. Nitekim bunu Bahır sahibi söylemiştir. Bu söylediğimiz bülûğa erdikten sonra kızın muhayyer olması, küçük kız hakkındadır. Velîler büyük kızı onun izniyle evlendirirler de dâmadın denk olmadığını bilmezler, sonra denk olmadığı meydana çıkarsa, hiçbirine muhayyerlik yoktur. Nitekim şarih bunu gelecek bâbın başında söyleyecektir. Bu hususta sözün tamamı orada gelecektir.

«Kızı fâsık biriyle ilh...» Keza mehir de çok aldanmak suretiyle evlendirirse bil ittifak caiz olmaz. Ayık biriyle evlendirirse caiz olur. Çünkü sarhoşun halinden zâhir olan, onun düşünmemesidir. Onun tam düşüncesi yoktur. Binaenaleyh eksiklik hâlis zarar olarak kalır. Ayık bir kimsenin halinden zâhir olan, onun düşünmesidir. Bahır. Sonra şöyle demiştir: «Dengi olmayana kız veren sarhoş da öyledir. Nitekim Hâniyye'de beyan edilmiştir. Bununla anlaşılır ki, babadan murad, sarhoş olmayan ve kötü tutumuyla bilinmeyen kimsedir.»

Ben derim ki: Ta'lilin muktezası şudur: Sarhoş yahut kötü tutumuyla mâruf olan kimse kızını bir dengine mehr-i misille verirse sahih olur. Çünkü ortada sırf zarar yoktur.

«Zâhire göre ayık kimsenin hali düşünüldüğünü gösterir.» sözünün mânâsı; o kimse baba olması dolayısıyla şefkati çok olduğundan, kızını dengi olmayana ve çok aldanarak az bir mehirle vermez. Bunu ancak bu zarardan daha büyük bir maslahat için yapar. Meselâ, kızıyla güzel geçineceğini ona eziyet etmeyeceğini vesaireyi bilir. Sarhoşta ve kötü tutumlu kimsede bu yoktur. Çünkü onun fikir sahibi olmadığı, bu hususta kötü tutumlu olduğu meydandadır.

 

Mühim Bahis: Asabenin Küçük Çocuğa Küf'ü Olmayan Bir Kadını Alması

 

METİN

Evlendiren kimse onlardan, yani babayla onun babasından başkasıysa, velev ki anne veya hâkim yahut babanın vekili olsun. Denginden başkasına vermekle veya çok aldanmakla nikâh astâ sahih olmaz. Lâkin Nehir'de inceleme neticesi. "Vekiline miktarı tayin ederse sahih olur." denilmiştir. Sadru'ş-Şeria'da, "Sahih olur. Ama kızla oğlan onu bozabilirler." denilmişse de vehimden ibarettir.

İZAH

«Yani baba ile onun babasından başkasıysa» ifadesine, oğul ve mevlâyı da ziyade etmesi daha iyi olurdu. Sebebi yukarıda geçti.

«Velev ki anne veya hâkim olsun.» Esah kavil budur. Çünkü bunların velâyetleri, kardeşle amcanın velâyetinden geridir. Hacbedenin muhayyerliği yoktur. Tamamı orada gelecektir.

«Denginden başkasına vermekle nikah sahih olmaz.» Kenz'in şu sözü de bunun gibidir: «Çocuğunu dengi olmayanla veya çok aldanarak evlendirse sahih olur. Ama bu, babayla dededen başkasına caiz değildir.» Bu sözün muktezası şudur: Bir kardeş küçük kardeşine ondan daha aşağı bir kadın olsa sahih olmaz. Burada Şurunbulâliyye'den naklettiğimiz, "Denklik koca için muteber değildir." İtirazı ortaya çıkar. Nitekim bâbında da gelecektir. Şarihin de buna işaret ettiğini söylemiştik. Ben çok araştırdım. Lâkin bu hususta açık bir şey bulamadım. Evet , Bedâyi'de Kenz'dekinin benzerini gördüm. Orada şöyle denilmiş: «Baba ile dedenin küçük oğlan ve kızı nikâh etmelerine gelince: Ebû Hanife'ye göre burada kefâet (denklik) şart değildir. Çünkü akit görüşü mükemmel birinden sâdır olmuştur. Onun şefakâti tamdır. Kardeş ile amcanın denk olmayan birine nikahlamaları bunun hilafınadır, bilittifak caiz değildir. Çünkü halis zarardır.»

«Kardeş ile amcanın denk olmayan birine iIh...» cümlesinde zamirlerin küçük oğlanla küçük kıza ait olduğu açıktır. Şu halde damat için denkliğin muteber olmamasının mânâsı; bir adam kendine rütbesinden daha aşağı bir kadın alırsa, asabelerine itiraz hakkı yok demektir. Zevce bunun hilâfınadır. Baba ile dedenin evlendirdikleri küçük oğlanla küçük kız da bunun hilâfınadır. Bana zâhir olan budur. Kefâet bâbının başında bunu teyid eder sözler söyleyeceğiz. Allahu a'lem.

"Aslâ"dan murad; geçerli olmayarak bülûğdan sonra razı olmaya da bağlı kalmayarak demektir. Fethu'l-Kadir sahibi diyor ki: «Mâruf olan fer'î mesele buna göre kurulmuştur. Şöyle ki: Amca, dedenin hürre küçük kızını dedenin âzâdlısına nikâhlasa da, kız büyükse ve nikâha razı olsa nikâh sahih olmaz. Çünkü bu mevkuf bir akit değildir. Zira ona cevap veren yoktur. Amca ve benzeri kimselerin denk olmayan birine kız vermeleri sahih değildir.» Bahır sahibi de şöyle demiştir: «Onun içindir ki, Hâniyye ve diğer kitaplarda bildirildiğine göre, baba ile dededen başkası küçük kızı evlendirdiği vakit, ihtiyat olan ona iki defa akit yapmalarıdır. Bir defa mehr-i müsemma ile bir defa da müsemmasız akit yapmalıdır. Çünkü mehr-i müsemmada fazla noksanlık bulunur da birinci nikâh sahih olmazsa. ikincisi sahih olur.» Görülüyor ki denk olmayana kız vermek hususunda hile (çare) yoktur.

«Vekiline miktarı tayin ederse sahih olur.» Yani çok aldanma sayılan miktarı tayin ederse demek istiyor. Nehir. Keza ona denk olmayan bir erkeği tayin ederse hüküm yine budur. Nitekim bunu Allâme Makdisî araştırmıştır.

T E M B İ H : Mecma şerhinde zikredildiğine göre, babanın küçük oğlanla küçük kızı dengi olmayan biriyle yahut fazla aldanarak evlendirmesi, İmam-ı Azam'a göre caiz, İmameyn'e göre caiz değildir. Sonra aynı eserde şöyle denilmiştir: «Muhit'te beyan edildiğine göre, nikâha vekil olan kimse mehr-i misilden azaltır veya çoğaltırsa, hüküm yine bu ihtilâfa göredir.» Bu söz şarihin Bahır'a uyarak Kınye'den naklettiğine muhaliftir. Ama şöyle cevap verilebilir: Mecma şerhinin ibaresindeki vekilden murad, babanın vekili değil, bülûğa ermiş zevc veya zevcenin vekilidir. Buna karine. Bedâyi'nin ibaresidir. Bedâyi sahibi sâbık hilâfı zikretmiş, sonra şunları söylemiştir: «Tevkil de bu hilâfa göredir. Meselâ bir adam kendisine bir kadın nikâhlamak için birini vekil tayin eder de, o da kadının mehr-i misline herkesin aldanmayacağı bir miktarı ziyade ederse; yahut bir kadın kendisini birine nikâhlamak için bir adama vekalet verir de, o da mehr-i misilsiz yahut dengi olmayan birine nikahlarsa, İmam-ı Azam'a göre caiz, İmameyn'e göre caiz değildir.» Biz bunu Bezzaziye'den de rivayet etmiştik. Şu halde zıddiyet yoktur.

«Ama onu bozabilirler» Yani bülûğa erdiklerinde bozabilirler demek istemiştir. Sadru'ş-Şeria'nın metin ibaresi şöyledir: «Baba ile dedenin küçük oğlanı ve kızı çok aldanarak ve dengi olmayan birine nikâhlamaları sahihtir. Onlardan başkası bunu yapamaz.» Şerhinde de şöyle denilmiştir: «Yani baba, yahut o bulunmaz da dede bunu yaparsa, küçük oğlanla küçük kızın bülûğa erdikten sonra nikâhı bozmaya hakları yoktur. Bunu baba ile dededen başkaları yapmış olsa, bülûğa erdikten sonra bozabilirler.» Aşikârdır ki vehim, şerhin ibaresindedir. Buna İbn-i Kemâl ile muhakkık Taftazânî Telvîh'in avariz bahsinde tembih etmişlerdir. Taftazânî bunun aslâ rivayeti bulunmadığını söylemiştir. Kuhistânî buna cevap vermiş;"Çok aldanmakla beraber nikâhın sahih olduğunu Cevahir sahibi bazı ulemadan nakletmiştir. Dengi olmayana nikâhlamayı da Cami sahibi bazılarından nakletmiştir. Bu, rivayet bulunduğunu gösterir." demiştir.

Ben derim ki: Bu söz götürür. Çünkü ulemadan birinin kavlidir diye o sözün mezhep imamlarından rivayet edilmiş olması lâzım gelmez. Bilhassa zayıf ve mezhebin güvenilir meşhur kitaplarında bildirilene muhalif ise hiç lâzım gelmez.

METİN

Şayet dengine ve mehr-i misille verilirse sahih olur. Lâkin küçük oğlanla küçük kız ve o hükümde olanlar bülûğa erdikten yahut bülûğdan sonra, nikâhı öğrendiklerinde kendileri için nikâhı bozma muhayyerliği vardır. Velev ki zifaftan sonra olsun. Çünkü annede şefkat eksiktir. Âzâd olma muhayyerliği buna hâcet bırakmaz. Kız bülûğa erer de oğlan küçük bulunursa, fesh için hâkimin hükmü bulunmak şartıyla babasının veya vasîsinin huzurunda aralan ayrılır. Bu ayrılmada birbirlerine mirasçı olurlar ve mehrin bütünü lâzım gelir.

İZAH

«Nikahı bozma muhayyerliği vardır.» cümlesiyle musannıf "sahihtir" sözünden akla gelen geçerlilik vehmini gidermiştir. T. Sözü mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh küçüklerin her ikisinin zımmî ve her ikisinin müslüman olmaları hallerine ve keza küçük kız kendini nikâhladığında velîsinin razı olmasına şâmildir. Çünkü cevaz velînin caiz görmesiyle sabit olur ve bizzat kendi yaptığı nikah kalır. Bunu Muhit'ten Bahır sahibi nakletmiştir.

«O hükümde olanlar» deli olan küçük kızla küçük oğlandır. Bunları baba ile dededen ve oğuldan başkaları nikâhlarlarsa, küçük oğlanla küçük kız hükmünde olurlar. Oğuldan murad, kardeş veya amcadır. Fetih sahibi asabeleri beyan ettikten sonra şöyle demiştir: «Bunların hepsi için kızın ve oğlanın üzerinde icbar velâyetleri vardır. Bu velâyet, küçüklüklerinde de, delirirlerse büyüdükleri vakit de sabittir. Meselâ bir oğlan aklı başında iken bülûğa erer de sonra delirir ve babası onu evlendirirse, delilik daimî olduğu takdirde caizdir. Ayıldığı vakit artık muhayyerlik hakkı yoktur. Ama kardeşi evlendirir de ayılırsa, muhayyerlik hakkı vardır.»

«Bülûğdan sonra nikâhı öğrendiklerinde...» Yani nikâhlı olduklarını bilmeyerek bülûğa erdikten sonra nikâhlı olduklarını öğrendikleri vakit, nikâhı feshetmeye hakları vardır.

«Çünkü annede şefkat eksiktir.» Bu cümle, İmam Ebû Yusuf'un, "Onlara muhayyerlik yoktur." sözüne cevaptır. O bunu, baba veya dedenin evlendirmelerini itibara olarak söylemiştir.

«Âzad olma muhayyerliği buna hâcet bırakmaz.» Bilmelisin ki âzâd olma muhayyerliği, büyük olsun küçük olsun sadece kadın için sabittir. Erkek için bu muhayyerlik yoktur. Cariyeyi sahibi evlendirir de sonra âzâd ederse, onun için muhayyerlik hakkı vardır. Çünkü evvelce kocasının onun üzerindeki milkiyet hakkı iki talâkla biterdi. Şimdi üç talâkla biter oldu. Lâkin kadın küçükse, bülûğa ermedikçe muhayyer olamaz. Bülûğa erdiğinde onu hakim muhayyer bırakır ve bu muhayyerlik bülûğ muhayyerliği değil âzâd muhayyerliğidir. Büluğ muhayyerliği dahi sabit olur ise de, birincisi daha umumidir. Bülûğ muhayyerliği onun şümulüne girer. Bazıları bu kadına bülûğ muhayyerliği olmadığını söylemişlerdir. Esah olanda budur. İmam Muhammed Cami'inde böyle demiştir. Çünkü sahibinin velâyeti kâmil velâyettir. Zira milk sebebiyledir. Binaenaleyh baba ve dedede olduğu gibi bülûğ muhayyerliği sabit olmaz. Bir kimse küçük kölesine hür bir kadın nikâhlar da sonra köleyi âzâd eder, o da bülûğa ererse, kendisi için ne bülûğ muhayyerliği vardır, ne de âzâd muhayyerliği. Çünkü sahibinin nikâhlaması milk itibarı ile idi. Ona fayda ve yardım yoluyla değildi. Âzad ettikten sonra küçük olduğu halde evlendirmesi bunun hilâfınadır. Çünkü bu yardım yoluyladır. Bu satırlar Zahîre'nin onyedinci faslından hulâsa edilmiştir. Bunun bir benzeri de İmam Üsturişnî'nin Camiu's-Saffar adlı kitabındadır.

Bahır'da isbicâbî'den naklen, "Bir kimse evvelâ küçük cariyesini âzâd eder de sonra evlendirir ve cariye bülûğa ererse, ona bülûğ muhayyerliği vardır." denilmektedir. Yani yukarıda geçtiği vecihle, o kimsenin cariye üzerindeki velâyeti himaye yoluyladır. Bir de bu âzâd velâyetidir. Adı geçen velayet, bütün asabelerden sonra gelir. Binaenaleyh bu kadına kardeş ve amca velâyetinde olduğu gibi, bülûğ muhayyerliği sabit olur. Hattâ onlardan evlâdır. Azâd etmezden önce evlendirip sonra bülûğa ermesi bunun hilâfınadır. Çünkü yukarıda geçtiği vecihle, ona bülûğ muhayyerliği yoktur. Zira milk velâyeti baba ve dedenin velâyetinden daha kuvvetlidir.

Hâsılı âzâd muhayyerliği, büyük olsun küçük olsun erkeğe sabit olmaz. Kadına, cariye iken evlendirdiği takdirde mutlak surette sabittir. Küçük oğlanla küçük kızı âzâd ettikten sonra evlendirirse, kendilerine bülûğ muhayyerliği sabit olur. Azâd etmezden önce evlendirirse sabit olmaz. Sahih kavle göre bu ne müstakil olarak, ne de küçük kızın azâdlık muhayyerliğine tâbi olarak sabit olmaz. Binaenaleyh şarihin, "Azâd olma muhayyerliği buna hâcet bırakmaz." sözü zayıf kavle mebnidir.

«Babasının veya vasîsinin huzurunda aralan ayrılır.» Bunlardan biri bulunmazsa, hâkim dâvâya çıkacak bir vasî tayin eder ve onu celbederek kendisinden küçük kız için ayrılık dâvâsını iptal edecek bir huccet ister. Aksi takdirde dâvâcı kızdan yemin ister. Yemin ederse, hâkim dâvâcının huzurunda aralarını ayırır. Küçük çocuğun bülûğa ermesini beklemez.

Ben derim ki: Zâhire bakılırsa, babanın vasîsi dededen ileridir. Nitekim ulema bunu bâbında açıklamışlardır. Sonra ben onu burada Camiu's Saffar'da gördüm. Şöyle diyor: «Küçük çocuğun karısı, o çocuğu tenasül âleti kesilmiş bulursa, kadının dâvâsıyla hâkim aralarını ayırır. Karısı o çocuğu âleti kalkmaz bulursa, bülûğa ermesi beklenir.» Bundan sonra şunları söylemiştir: «Çocuğun babası veya vasîsi yoksa, dedesi veya onun vasîsi bu dâvada hasım olur ilh...»

«Hâkimin hükmü bulunmak şartıyla» demesi, aslı zayıf olduğu içindir. Bu sözde, koca gaip ise, o gelmeden araları ayrılmayâcağına işaret vardır. Çünkü ayrılırsa gaip aleyhine hükümvermek lâzım gelecektir. Nehir.

Ben derim ki: Üsturişnî Cami'inde bunu açıklamıştır.

«Fesh için...» Yani bu şart sadece fesh içindir. Muhayyerliğin sübut bulması için değildir. Hâsılı küçük oğlanla küçük kızın nikâhlarını yapan baba ile dededen başkasıysa, bülûğa erdikten sonra yahut nikahlı olduklarını öğrendikten sonra küçüklere bülûğ muhayyerliği vardır. Zira feshi tercih etmek, feshi ancak mahkeme karan şartıyla isbat eder. Onun için musannıf onun üzerine, "Bu ayrılmada birbirine mirasçı olurlar." meselesini tefri etmiştir. Yani bu nikâhta feshi sabit olmadan birbirlerine mirasçı olurlar demek istemiştir.

«Mehrin bütünü lâzım gelir.» Çünkü zifafla -velev halvet-i sahiha gibi hükmen olsun- mehrin bütünü lâzım geldiği gibi; zifaftan önce karı-kocadan birinin ölmesiyle de lâzım gelir. Bu olmazsa sâkıt olur. Velev ki muhayyerlik erkekten gelsin. Çünkü muhayyerlikten dolayı ayrılmak. akdi feshetmek demektir. Akit feshedildi mi, hiç yokmuş gibi olur. Nitekim Nehir'de beyan edilmiştir.

METİN

Sonra ayrılık kadın tarafından gelirse fesholur; talâkın sayısını eksiltmez. Bu kadına talâk lahîk olmaz. Yalnız irtidat halinde lahîk olur. Ayrılık erkek tarafından gelirse talâktır. Yalnız milk veya dinden dönmek yahut âzâd muhayyerliği ile talâk olmaz. Bize zifaftan önce erkek tarafından gelen bir ayrılma yoktur. Erkeğin mehir vermesi de icabetmez. Meğer ki âzâd muhayyerliği ile kendisini seçmiş olsun.

İZAH

«Ayrılık kadın tarafından gelirse...» Yani kocası tarafından gelen bir sebeple ayrılmazlarsa demektir. Nehir'de böyle denilmiştir. Şarih bununla muhayyer bırakmaktan ve emrin elindedir demekten ihtiraz etmiştir. Çünkü bunların ikisinde ayrılık kadın tarafından gelse de, sebebi kocasından geldiğinden talâk olur. H.

«Talakın sayısını eksiltmez.» Ondan sonra akdi yenilerse üç talâka mâlik olur. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir.

«Bu kadına talâk lahik olmaz.» Yani nikâh feshedildikten sonra iddet bekleyen o kadına talâk yapılamaz. Velev ki açık talâk olsun. H. Ona iddet lâzım gelmesi de, ancak fesh zifaftan sonra yapıldığına göredir. Şarihin söylediklerini Bahır sahibi Nihaye'den nakletmiştir. Bu, Fetih'te bahsedilenin hilâfınadır. Fesihten sonra diye kayıtlaması. Fetih'te, "Talâk suretiyle vaki olan her ayrılığa iddet içinde talâk laîk olur. Ancak liân müstesnadır. Çünkü o ebedî hürmet icabe eder." denildiği içindir. Bunların yeter derecede beyanı, inşallah talâkın tefvîzi bâbından önce gelecektir.

«Yalnız irtidat halinde laik olur.» Yani irtidat eden bir kadına iddeti içinde açık talâk laîk olur. Velev ki ayrılması fesholsun. Çünkü dinden dönmekle meydana gelen horam hükmü ebedî değildir. Müslüman olmakla ortadan kalkar. Binaenaleyh kocasının o kadına iddeti içinde yaptığı talâkı müstetbi olarak (yani arkasından başkasını getirerek) vâki olur. Bunun faydası üç talâktan sonra o kadının kendisine başka kocanın cimasına kadar haram olmasıdır. Fetih'te böyle denilmiştir. Nehir sahibi buna itiraz ederek şöyle demiştir: «Bu söz, iddet içinde talâk vuku bulmamanın yalnız ayrılmaları öpmek ve emzirmek gibi müebbed hürmet icabeden bir sebeple olduğu zamana münhasır kalmayı gerektirir. Bunda ise ulemanın zâhir olan sözlerine açık acık muhalefet vardır. Kitap karıştıran bunu bilir.» Yani ulema âzâd ve bülûğ muhayyerliği iddeti içinde denklik olmadığı için, ayrılarak iddet beklerken mehir noksanlığından dolayı esirlik, muhacirlik sebebiyle beklenen iddetlerde talâk laîk olamayacağını açıklamışlardır demek istiyor.

Fetih sahibi nâmına şöyle cevap verilebilir: Onun ebedî demekten muradı, fesih cihetinden olandır. Bahır sahibi talâk bahsinin başında beyan etmiştir ki; fesih iddeti içinde talâk yapılamaz. Ancak karı-kocadan birinin dinden dönmesi veya birinin İslâmdan yüz çevirmesi sebebiyle, hâkimin ayırması ile iddet lâzım gelir. Lâkin şarih talâkın tefvîzi bâbından önce Minâh sahibine uyarak şunları söylemiştir: «Talâk katılmakla beklenilen irtidat iddetine talâk laîk olmaz.» Binaenaleyh Bahır sahibinin buradaki sözü. katılamaz sözüyle kayıtlanır. Nitekim âşikârdır. Ben bunu şöyle nazma çektim:

«Talâk ayrılığına talâk katılır.

Yahut imtina veya dinden dönme ayrılığına başka talâk katmazsızın laîk olur.»

Halebî diyor ki: «Yine orada görülecektir ki, İslâmiyet sebebiyle ayrılmadan beklenen iddete talâk laik olmaz. Düşün ve araştır!»

Ben derim ki: Halebi'nin son olarak söylediği söz hakkında Hayreddin-i Remlî, "Bu, ehl-i harbin talâkı hakkındadır." demiştir. Yani karı-kocadan biri müslüman olarak hicret ettiği zamandır. Çünkü o kadına iddet yoktur. Meselenin tamamı inşaallah orada ve kâfirin nikâhı bâbında gelecektir.

«Ayrılık erkek tarafından gelirse talâktır.» ifadesi söz götürür. Çünkü ayrılma, öpme, esir alma, müslüman olma, bülûğ muhayyerliği, dinden dönme ve birinin diğerîne mâlik olması gibi şeylerin talâk sayılmasını gerektirir. Velev ki bunlar erkek tarafından gelmiş olsun. Halbuki öyle değildir. Nitekim ileride göreceksin. Birbirine mâlik olmayı, dinden dönmeyi ve âzâdlık muhayyerliğini istisna etmesi de bir fayda sağlamaz. Çünkü diğer dördü yine kalır. Binaenaleyh doğrusu şöyle demektir: «Eğer ayrılık erkek tarafından gelir de kadın tarafından sayılmasına imkân olmazsa, bu talâktır.» Nitekim üstadımız merhum böyle demiştir. Bahır sahibi de şu sözüyle buna işaret etmiştir: «Fesih tabirini kullanması, bu ayrılığın, talâk değil, fesih olduğunu anlatmak içindir. Binaenaleyh talâkın sayısı eksilme Çünkü fesih kadın tarafından da caizdir. Kadının boşamaya hakkı yoktur. Fetevâ'l-Hindiyye'de bunun benzeri vardır. İbaresi şöyledir: Sonra bülûğ muhayyerliği ile ayrılmak talâk değildir. Çünkü o, sebebinde erkekle kadının ortak oldukları bir ayrılmadır. O zaman birincisi hakkında şöyle denilir: "Eğer ayrılık kadın tarafından gelir de erkek tarafından bir sebeple olmazsa, veya erkek tarafından gelir de kadından gelmesi de mümkün olursa fesihtir. Bu söze sarıl! Çünkü o dağınık sözlerden daha faydalıdır!" H.

Ben derim ki: Lâkin buna kocanın müslümanlıktan yüz çevirmesi ile itiraz olunur. Çünkü bu talâktır. Halbuki kadından gelmesi de mümkündür. İlân da öyledir. Çünkü her ikisinden gelir. Ama talâktır. Birinciye şöyle cevap verilebilir: «Bu, Ebû Yusuf'un kavline göredir. Ona göre İslâmiyet'ten yüz çevirmek fesihtir. Velev ki kocadan gelsin.» İkinciye de şöyle cevap verilir: «İlânın başlangıcı erkekten geldiğinden, ilânı yalnız o yapmış gibi olur.»

«Yahut âzâd muhayyerliği ile» sözü, köle için âzâd muhayyerliği olmasını gerektirir. Halbuki bu şarihin hatasıdır. Biz yukarıda Bahır'la Fethu'l - Kadir'den naklen arzetmişdik ki, âzâdlık muhayyerliği yalnız kadına mahsustur. Bunu şarih de kölelerin nikâhı bâbında açıklayacak, "Oğlan için sabit değildir." diyecektir. H.

«Azâd muhayyerliği ile kendisini seçmiş olsun.» ifadesi yanlıştır. Doğrusu, "bülûğ muhayyerliği ile kendisini seçmiş olsun" dur. Buna Bahır sahibinin şu sözü de delildir: «Bizim için zifaftan önce koca tarafından gelen ve kocaya mehir icabettirmeyen bir ayrılık varsa, ancak budur.» Zira bu söz bülûğ muhayyerliğine râcîdir. Bahır sahibinin sözü âzâd muhayyerliği değil, bülûğ muhayyerliği hakkındadır. Nitekim müracaat edersen anlarsın. Sonra Bahır sahibi şunları söylemiştir: «Bu sınırlama doğru değildir. Çünkü Zahîre'de nafakalar bahsinden önce beyan edildiğine göre;hür bir kimse bir mükâtebeyle sahibinden izin alarak evlense ve mehir olarak muayyen bir cariye verse de, mükâtebe cariyeyi teslim almadan onu kocasına yüz dirheme nikâhlasa her ikî nikâh caizdir. Koca evvelâ mükâtebeyi, cariyeyi boşarsa, mükâtebe boş düşer, cariye boş düşmez. Çünkü mükâtebenin boşanması ile cariye yarıya bölünür ve yarısı o talâkla kocasına döner ve cariyenin nikâhı kendisine talâk gelmeden bozulur. Artık boşanmasının bir tesiri kalmaz. Cariyenin bütün mehri bâtıl olur. Kocasının ödemesi lâzım gelmez. Halbuki bu ayrılık cariyeye zifaf olmazdan önce koca tarafından gelmiştir. Çünkü ayrılık koca tarafından gelirse, ancak talâk olduğu vakit bütün mehri ıskat etmez. Fakat zifaftan önce koca tarafından gelir de her vecihle fesih sayılırsa, bütün mehrin sükutunu icabeder ve bülûğa eren çocuk gibi olur. Şu da var ki, bir kimse nikâhlısını onunla zifaf olmadan satın alırsa, bütün mehir sâkıt olur. Halbuki ayrılık koca tarafından gelmiştir. Çünkü nikâhın bozulması milke bağlı bir hükümdür. Milke bağlı olan herhüküm, müşterinin kabulüne havale edilir. Satıcının icabına havale edilmez. Mehrin hepsinin sâkıt olması, her vecihle fesholduğundandır. Zahîre sahibine şu itiraz vârit olur: Koca zifaftan önce dinden dönerse, bu her cihetçe fesih sayılan bir ayrılıktır. Halbuki bütün mehri ıskat etmez. Mehrin yarısını vermesi icabeder. Şu halde hak olan, bu mesele için bir kaide koymamak. her ferdi için delilin ifade ettiği hükmü vermektir.» Bahır sahibinin sözü burada sona erer.

Nehir sahibi de şöyle demiştir: «Ben derim ki: Cariyenin tamamına veya bir kısmına mâlik olduğu vakit ayrılığın erkekten geldiğini dâvâ etmek söz götürür. Bedâyî'de bildirildiğine göre, karısına veya karısının bir kısmına mâlik olmakla meydana gelen ayrılık talâksız ayrılmadır. Çünkü bu ayrılık koca tarafından bir sebeple olmamıştır. Binaenaleyh talâk sayılması mümkün değildir, fesih sayılır. Bunun izahı yerinde gelecektir.» Nehir sahibinin sözü do burada sona erer.

 

Nikâhta Ayrılmalar

METİN

Bunların her biri için hüküm şarttır. Bundan yalnız sekiz mesele müstesnadır. Nehir sahibi bunları nazma çekerek şöyle demiştir:

«Nikâh ayrılıkları sana toptan faydalı olarak geldi.

Bunlar fesih ve talâktır. Bu inci onları hikâye etmektedir.

Memleket değişikliği ile beraber mehir noksanlığı.

Keza akdin fâsitliği ve denk bulunmaması kadına ölümünü haber verir.

Öpmek, esir olmak ve dar-ı harp dekinin müslüman oluşu.

Yahut ortağını emzirmek de ayrılıklardan sayılmıştır.

Azâdlık muhayyerliği, bülûğ muhayyerliği, dinden dönmek.

Keza bir kısmına mâlik olmak bu fesihtir, hepsini toplar.»

İZAH

«Bundan yalnız sekiz mesele müstesnadır.» Çünkü bunlar açık bir sebebe dayanır. Başkaları böyle değildir. Zira gizli sebebe dayanır. Meselâ kefâet (denklik) hisle bilinmeyen bir şeydir. Sebepleri çeşitlidir. Keza mehri misil noksanlığı ve bülûğ muhayyerliği, şefkat eksikliğine dayanır. Bu da bâtıl bir şeydir. Müslümanlıktan yüz çevirmek bazen vardır, bazen yoktur. Bahır'da böyle denilmiştir. H.

«Nikâh ayrılıkları ilh...» Beytin bu kısmı Bahr-i Kamil'den, geri kalanı Bahr-i Basîttendir. Bu caiz değildir. Onun için ben değiştirerek şöyle dedim: «Nikâh için ulemanın sözlerinde ayrılıklar vardır.» H.

«Bu inci» den murad, manzumedir. Nefis olduğu için Nehir sahibi onâ inciye benzetmiştir.

«Memleket değişikliği» hakikaten ve hükmen olur. Nitekim harbî olan karı-kocadan biri pasaportsuz müslüman veya zımmî olarak İslâm memleketine çıksa; yahut bizim memleketimizde müslüman veya zımmi olsa, hakikaten ve hükmen memleketler değişmiştir. Pasaportlu olarak çıkarsa böyle değildir. Çünkü memleketler yalnız hakikaten değişiktir. Bir müslümanın veya zımmînin dar-ı harpte bir harbîyye ile evlenmesi de bunun hilâfınadır. Çünkü memleketler sadece hükmen değişiktir. Bunu ziyade ederek Halebî bildirmiştir.

«Mehir noksanlığı...» Yani bir kadın mehr-i mislinden daha azıyla nikâhlanır do velîsi kocasından ayırırsa bu fesih olur. Ama zifaftan önce ise kadına mehir verilmez. Sonra ise mehr-i müsemması verilir. Nitekim gelecektir. T.

«Keza akdin fâsitliği...» Meselâ hürriyetin üzerine cariyeyi nikâhlar. T. Yahut şahitsiz nikâh kıyarsa akit fâsit olur.

«Ve denk bulunmaması...» Yani kadın dengi olmayan birine varırsa, velîlerinin o nikâhı feshetmeye hakları vardır. Bu, zâhir rivayete göredir. imam Hasan'ın rivayetine göre ise akitfâsittir. T. Yukarıda görmüştük ki müftabih kavil budur.

«Kadına ölümünü haber verir.» Bu söz tekmiledir. Nehir sahibi bununla, dengiyle evlenmeyen kadın ölmüş gibi sayılacağına işaret etmiştir. T.

"Öpmek" Yani erkeğin kadının, kadın olan fürûna ve usûlüne hürmet-i musahare icabeden şeyi yapması yahut kadının bunu erkeğin erkek olan asıl ve fer'lerine yapmasıdır. T.

«Esir olmak» ifadesi söz götürür. Çünkü kâfirin nikâhı bâbında, "Kadın, memleketlerin birbirine zıd düşmesiyle kocasından ayrılır, esir edilmekle ayrılmaz." denilmektedir. Şayet murad. memleketlerin bir birine zıd olmasıyla birlikte esir almaksa, memleket değişikliği buna hâcet bırakmaz. H.

«Ve dar-ı harplinin müslüman oluşu...» Yani dar-ı harpte (küffar memleketinde) karı-koca iki mecûsîden biri müslüman olur da diğeri müslümanlığı kabul etmeden üç hayız veya üç ay geçerse, kadın kocasından ayrılır. Bu ayrılığın şartı olan hayız veya ayların geçişini sebep yerine koymakla olur; Sebep müslüman olmayışıdır. Çünkü velâyet olmadığı için müslümanlığı ona arzetmek imkânsızdır. Binaenaleyh bu müddetin geçmesi hâkimin ayırması yerine tutulur. Bu ayrılık Tarafeyn'e göre talâk, Ebû Yusuf'a göre fesihtir Bahır sahibi kafirin nikâhı bâbında, «Kadın müslüman olduğu takdirde buna talâk demek gerekir. Çünkü müslümanlıktan yüz çeviren hükmen kocasıdır. Kocası müslüman olursa fesih sayılır." demiştir.

«Yahut ortağını emzirmek» Yani büyük kadın bebek olan ortağını iki sene zarfında emzirirse nikâh feshedilir. Nitekim radâ bâbında gelecektir. Çünkü o adam anne ile kızını bir nikâh altına toplamış sayılır. T. Ortak sözü kayıt değildir. Zira Bedâyi sahibinin verdiği misâl de bu kabildendir. O, "Küçük kızı kocasının annesi emzirir yahut bir adamın iki küçük zevcesini ecnebi bir kadın emzirirse, nîkâh bozulur." demi^tir.

«Âzâdlık muhayyerliği...» Biliyorsunuz ki ancak kadın tarafından olur. Ondan sonra zikredilenler bunun hilâfınadır. H.

«Dinden dönmek» den murad, yalnız birinin dönmesidir İkisi birden dönerlerse, beraberce tekrar müslüman olduklarında nikâhları bâkidir, tazelemeye gerek yoktur.

«Bir kısmına mâlik olmak» ifadesinden anlaşılıyor ki, tamamına mâlik olmak evleviyetle aynı hükümdedir. H.

«Bu fesihtir, hepsini toplar.» Ve hepsinde fesih tahakkuk eder. İsm-i işaret, yukarıda sayılan on iki şeye aittir. Esirin sâkıt olduğunu gördün Onun yerine Bedâyi'deki şu sözü zikretmeliydi: «Bir müslüman, Ehl-i Kitap'tan yahudi veya hıristiyan bir kadınla evlenir de, kadın mecûsiliğe dönerse, aralarında ayrılık sabit olur. Çünkü mecûsî kadın müslümanın nikâhına elverişli değildir. Sonra bu, zifaftan önce olursa, kadına mehir ve nafaka verilmez. Çünkü bu talâksız bir ayrılmadır, fesih sayılır. Zifaftan sonra ise, kadına mehir verilir, nafaka verilmez. Çünkü ayrılık onun tarafından gelmiştir.»

METİN

"Talâka gelince: Aletin kelimesi. kalkınamamak ve keza erkeğin îlâ yapması ve ilândır. Bunu hâkimin hükmü takip eder ki hepsinin şartıdır Yalnız milk, âzâd etmek, dâr-ı harpte müslüman olmak müstesnadır. Öpmek, esir olmak, îlâ ile birlikte a canım! Memleket değişikliği akdin fesadıyla birlikte bunun peşindedir."

İZAH

«Talâka gelince...» Talâk suretiyle ayrılık, aleti kesik olmakla, kalkınmamakla, îlâ ve ilânla bir birlerinden ayrılmaktır. Bir beşinci daha vardır ki, o da kocanın müslümanlığı kabulden çekinmesidir. Bunu Fethu'l-Kadir sahibi söylemiştir. Bir zımmînin karısı müslüman olur da kendisi müslümanlıktan çekinirse, bu talâktır. Aksi bunun hilâfınadır. Zira kadın müslüman olmaktan çekinirse nikâh bâkîdir. İmameyn'in kavline göre harbî olan karı-kocadan birinin, müslümanlığı kabul etmesi talâkla ayrılıktır. Lâkin musannıf fesih olduğuna göre hareket ettiğinden, biz bundan bahsetmedik.

TETİMME: Fetih'ten naklen arzetmiştik ki, talâk suretiyle olan her ayrılık iddetinde başka talâk yapılabilir. Bundan yalnız ilân müstesnadır. Çünkü o ebedî haramdır.

«Yalnız milk ilh...» Burada milkten murad, karı-kocadan birinin diğerine yahut onun bir kısmına mâlik olmasıdır. Azâd olmaktan murad, cariyenin muhayyerliğidir. Cariyeyi sahibi kocaya verir de sonra âzâd ederse, bu talâk olmaz. Köle bunun hilâfınadır. Müslüman olmaktan murad da, iki harbîden birinin müslümanlığı kabul etmesidir.

Öpmekten murad, hürmet-i musahareyi icabeden filidir. Çünkü halleri üzere kaldıktan veya hâkim onları ayırdıktan sonra aralarında nikâh bâkîdir. Nitekim mahrem kadınlar bahsinde geçmişti. Binaenaleyh ayırmak taayyün etmez. Biliyorsun ki esiri zikretmeye mahâl yoktur. Hâsılı şarihin söylediği hükme muhtaç olmayan şeyler sekizdir. Buna, dinden dönmekle ayrılık da katılır. İleride göreceğiz ki, karı ile kocadan birinin dinden dönmesi, o anda irtidat sayılır.

METİN

Bâkire nikâhın aslını bilir de kendi ihtiyarıyla olursa, muhayyerliği susmakla bâtıl olur. Kız halvetten önce mehrin miktarını veya dâmadın kim olduğunu sorarsa; yahut şahitlere selâm verirse muhayyerliği bâtıl olmaz. Bunu inceleme suretiyle Nehir sahibi söylemiştir. Muhayyerliği meclisin sonuna kadar uzamaz. Çünkü şuf'a gibidir.

İZAH

"Bâkire"den murad, bâkire haliyle bülûğa eren kızdır. «Kendi ihtiyarıyla olursa muhayyerliğibatıl olur.» Fakat haber kendisine ulaştığında öksürük veya aksırık tutar da, o geçtikten sonra razı değilim derse, ara vermeden söylediği takdirde red caizdir. Keza erkek onun ağzını tutar da, bıraktığında razı değilim derse, red yine caizdir. Bunu Tahtâvî Hindiyye'den nakletmiştir.

«Nikâhın aslını bilirse muhayyerliği bâtıl olur.» Muhayyerlik hakkı olduğunu bilmesi şart değildir yahut bilmesi meclisin sonuna kadar devam etmez. Nitekim Mültekâ şerhinde beyan edilmiştir. Câmiu'l-Fusuleyn'de şöyle denilmektedir: «Kıza nikâh haberi ulaşır da, elhamdülillah kendimi seçtim derse, muhayyerliğinde bâkîdir. Ama bülûğa erer ermez hemen kendimi seçtim ve nikâhı bozdum demesi gerekir. Ondan sonra cimaya temkin bulununcaya kadar gecikmekle hakkı bâtıl olmaz.»

«Halvetten önce mehrin miktarını ilh...» meselesine burada yer yoktur. Bilâkis burası istidrak yeridir. Çünkü nikahın aslını bilirse muhayyerliğin bâtıl olması bu meselelerde onun evleviyetle bâtıl olmasını gerektirir. Bâtıl olmamasını gerektirmez. Çünkü bu meseleler nikâhın aslını bildikten sonra olur. Daha önce olduğunu farzetsek, bunlara nikâhın bâtıl olmaması hususunda niza bulunmazdı. Halbuki niza vardır. Nitekim yakında göreceksin.

«Bunu inceleme suretiyle Nehir sahibi söylemiştir.» Yani Zeylâî, Muhıt ve Zahîre'de nakledilenlerin hilâfına olarak inceleme yapmıştır. Asıl incelemeyi yapan muhakkık İbn-i Hümam'dır. Şöyle demiştir: «Gerçi kız dâmadın adını veya mehri sorarsa; yahut şahitlere selâm verirse, muhayyerliği bâtıl olur denilmişse de, bu delilsiz bir sözdür. Olsa olsa bu hâl nikâhın iptida hali gibidir. Bâkire bir kız dâmadın adını sorsa, aleyhine geçerli olmaz. Mehri sorması da öyledir. Gelene selâm vermesi dahi rızaya delâlet etmez. Nasıl etsin ki, kız onu nikâhı feshe şahit çağırmak için göndermiştir.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Bahır sahibi selâm meselesinde onunla münazaa ederek şöyle demiştir: «Bâkirenin muhayyerliği mücerret susmakla bâtıl olur. Şüphesiz ki selam vermekle meşgul olmak susmanın üzerindedir.»

Nehir sahibi de şunları söylemiştir: «Ben derim ki: Kabul edemeyiz. Ulemanın şuf'a bahsinde naklettiklerine göre, şefîin müşteriye selâm vermesi, şuf'ayı iptal etmez. Çünkü Peygamber (S.A.V.). "Selâm, kelâmdan öncedir." buyurmuştur. Şüphesiz ki satışı bildikten sonra hemen girişmeyi istemek, susmakla bâtıl olur. Bülûğ muhayyerliği gibidir. Selâm ondan daha üstün olsa o da bâtıl olurdu. Ulema demişlerdir ki: Şefi, bunu kim aldı ve kaca aldı diye sorsa, şuf'ası bâtıl olmaz. Nitekim Bezzâziyye'de beyan edilmiştir. Bu da Fethu'l-Kadir'in sözünü teyid eder. Evet, mehir hakkında söyledikleri ancak kızla başbaşa kalmadığı zaman tamamdır. Fakat halvet-i sahiha ile onunla başbaşa kalırsa, bunun miktarını öğrenmeye kalkmak faydasız bir işle meşgul olmaktır. Çünkü mehir onunla vâcip olur. Binaenaleyh sâkıt olmadığını mutlak söylemek gerekmeyen sözlerdendir.» Nehir sahibinin sözü burada biter. Bu son sözünden dolayı şarih, "halvetten önce" demiştir.

Hâsılı bu üç mesele hakkında nakil, muhayyerliğin bâtıl olmasıdır. Fetih sahibi bâtıl olmamasını araştırmış; Bahır sahibi yalnız selâm meselesinde onunla münazaa etmiştir. Nehir sahibi ise her üç meselede Fethu'l-Kadir sahibine taraftar olmuştur. Makdisî ile Şurunbulâlî de öyledir. Galiba hükmün aslı, bazı mezhep âlimleri tarafından çıkarılmış olacaktır. Fetih sahibi bu hüküm çıkarmanın sahih olup olmadığı hususunda bunlarla münazaa etmiştir. Çünkü Fetih sahibi Bahır'ın kaza bahsinde belirtildiği gibi ehl-i tercihten olsa da, ictihad mertebesine ermiştir. Nitekim bunu Makdisî ' kölenin nikâhı bâbında zikretmiştir. Lâkiri mezhebe muhalif olduğu yerlerde kendisine tâbi olunmaz. Şayet bu hüküm üç imamımızın birinden nakledilseydi, bu zevata onun mezhepten nakledilen rivayete muhalif olarak yaptığı incelemeye uymak caiz olmazdı. Buhun bazı ulemanın sözü olduğunu; mezhebin bir rivayeti olmadığını Kemâl b. Hümam'ın, "Gerçî denilmişse de ilh...» sözü de teyid eder.

«Muhayyerliği meclisin sonuna kadar uzamaz.» Meclisten murad, bulûğa erdiği yahut nikâhlı olduğunu öğrendiği andır. Nitekim Fetih'le beyan edilmiştir. Yani nikâhlı olduğunu bilerek bülûğa erer yahut bülûğa erdikten sonra öğrenirse, o anda mutlaka feshetmesi gerekir. Susarsa -az bile olsa- muhayyerliği batıl olur. Velev ki meclis değişmeden olsun.

«Çünkü şuf'a gibidir.» Yani şuf'anın sübutu için nasıl bir yerin satıldığını duyar duymaz zâhir rivayete göre şefiin istemesi şartsa, burada da öyledir. Hattâ bir lâhza susar veya mânâsız bir söz ederse hakkı bâtıl olur. Şuf'a bâbında şarih hak istemenin meclisin sonuna kadar devam edeceğini sahihlemiş ise de bu zayıftır. Nitekim gelecektir inşaallah.

METİN

Bülûğ muhayyerliği şuf'a ile birlikte bulunursa, kadın; "Her iki hakkı isterim." der, sonra bülûğ muhayyerliğinden boşlar. Çünkü o dînîdir ve, "Şimdi bülûğa erdim." diyerek şahit çağırır. Bunu hakkı ihya zaruretinden dolayı yapar. Velev ki bilmesin. Çünkü ilim için vakit bulabilir. Âzâd edilen cariyenin muhayyerliği bunun hilâfınadır. Onun muhayyerliği meclisin sonuna kadar uzar. Çünkü kendisi sahibinin işiyle meşguldür.

İZAH

«Sonra bülûğ muhayyerliğinden başlar.» Bu bir kavildir. Diğer bir kavle göre şuf'adan başlar. Bezzâziye'nin şuf'a bahsinde şöyle denilmektedir: «O kimseye hem bulûğ muhuyyerliği, hem de şuf'a muhayyerliği vardır. Ben şuf'ayı istedim ve kendi nefsimi ihtiyar ettim derse, sonraki batıl olur, önceki ise sübut bulur. Çünkü ikisini de istedim veya ikisine de cevaz verdim yahut hem kendimi hem şuf'ayı ikisini birden ihtiyar ettim diyebilirdi. KadıEbû Câfer'in beyanına göre, bülûğ muhayyerliği öne alınır. Çünkü şuf'a muhayyerliğinde bir nevi genişlik vardır. Çünkü yukarıda geçtiği vecihle; kim satın aldı ve kaça satın aldı diye sorsa bâtıl olmaz. Bazılarına göre o kimse; benim için sabit olan iki hakkı yani şuf'ayı ve nikâh reddini istedim der. Hayreddin-i Remlî tayinin vechi hususunda duraklayarak bir şey diyememiş; bu husustaki hilâfı uzak görmüştür. Çünkü zâhire göre, evvelki ulemadan bazısı temsil yoluyla, "İkisini de istedim. Hem kendimi hem şuf'ayı." demiş; bazısı da, "şuf'ayı ve kendimi" demekle yetinmiştir. Onun için müteehhirin ulemadan bazıları bunun mutlaka söylenilmesinin vâcip olduğunu zannetmiştir. Halbuki öyle değildir. Çünkü iki hakkı birden istemek yok mu, sükûta mâni işte budur. Bu, geçen icma ile sabit olunca, beyan hususunda birini diğerinden öne almak zarar etmez. Hattâ tefsire hâcet yok denilse, bunun güzel bir vechi olur.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Ben derim ki: Dula gelince: O hilâfsız şuf'adan başlar. Çünkü onun muhayyerliği devam eder. Nitekim gelecektir.

«Şahit çağırır ilh...» Bezzâziye sahibi diyor ki: «Kız hayızla bülûğa ererse, kanı gördüğü anda ihtiyarını kullanır. Geceleyin ise o anda ihtiyarını kullanır, sabahleyin şahit çağırır ve; "Kanı şimdi gördüm." der. Zira geceye isnat etse fâsit olur. Bu, hâlis yalan söylemek değil, belki hakkı ihya için caiz görülen maruzat kabilindendir. Çünkü uzayan fiilin devamı için iptida hükmü vardır. Zaruret bunu gerektirmektedir. Başkasını gerektirmez.»

Bu sözün hâsılı şudur: Kadın, "şimdi bülûğa erdim" sözüyle, "şimdi ben bâliğayım" demek ister. Tâ ki söylediği açık yalan olmasın. Çünkü ta'rîz suretiyle hakkı ihya mümkün olan yerde -ki ta'rîzden murad; konuşan kimsenin sözünden anlaşılanın hilâfını kasdetmesidir- açık yalan söylemekten evlâdır. Camiu'l-Fusuleyn'de şöyle denilmektedir: «Şayet ne zaman bülûğa erdin diye sorarlarsa, bülûğa erdiğim gibi onu bozdum der. Bundan fazla bir şey söylemez. Çünkü bundan önce bülûğa erdim der de büluğa erdiğinde bunu bozarsa tasdik edilmez. Kendi nefsini ihtiyar etmesi için şahit çağırmak şart değildir. Lâkin kendisinden yemin sâkıt olması için beyyineyle isbat ederken şahit çağırmak şarttır. Kızdan kendi nefsini ihtiyar ettiğine yemin almak, şefi'den şuf'a için yemin almak gibidir. Hâkime. "Ben bülûğa erdiğim an kendimi ihtiyar ettim." derse, yeminiyle tasdik edilir. Fakat, "Ben dün bülûğa erdim ve ayrılmayı istedim." derse kabul edilmez. Beyyineye muhtaç olur. Şefi de öyledir. "Öğrendim gibi hakkımı istedim." derse söz onundur. Ama "dün öğrendim ve istedim" derse beyyinesiz kabul edilmez.»

Ben derim ki: Bunların mecmuundan şu hâsıl olur: Kız; "Şimdi bülûğa erdim ve nikâhı fesheyledim." derse, beyyinesiz, yeminsiz tasdik olunur. "Bülûğa erdiğim zaman feshettim." derse, beyyine veya yeminiyle tasdik olunur. "Dün bülûğa erdim ve nikâhı feshettim." derse, mutlaka beyyine lâzım gelir. Çünkü o anda yeni fesih yapmaya mâlik değildir. ikinci suret bunun hilâfınadır. Orada vak'ayı geçmişe isnat etmemiş, sadece yenilemeye mâlik olduğu şeyi hikâye etmiştir. Böylece iki suret arasındaki fark meydana çıkmıştır. Velev ki Fusuleyn sahibine gizli kalmış olsun. Nitekim Nûr'ul-Ayn'da ifade edilmiştir.

«Velev ki bunu bilmesin.» Yani kendisine bülûğ muhayyerliği olduğunu yahut hakkının uzadığını bilmesin. Kuhistânî, "Bu Şeyhayn'a göredir. İmam Muhammed'e göre ise kızın muhayyerliği, muhayyerlik hakkı olduğunu öğreninceye kadar devam eder. Nitekim Netif'te bildirilmiştir." demiştir.

«Çünkü ilim için vakit bulabilir.» Yani kız şeriat hükümlerini öğrenmek için kendine vakit ayırabilir. Memleket de ilim memleketidir, Dâr-ı İslâm'dır. Binaenaleyh cehaletten dolayı mazur sayılmaz. Bahır. Velev ki bülûğa ermezden önce bununla mükellef olmasın.

«Meclisin sonuna kadar uzar.» Meclisten kalkmakla bâtıl olur. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Keza hâkimin hükmüne de muhtaç değildir. Yukarıda geçtiği vecihle bâkirenin muhayyerliği bunun hilâfınadır.

Hâsılı Nehir'de beyan edildiği gibi, âzâd muhayyerliği beş meselede bülûğ muhayyerliğine muhaliftir. Bu beş mesele:

1) Yalnız kadına sabit olması,

2) Mecliste susmakla bâtıl olmaması,

3) Hâkimin hükmünün şart olmaması,

4) Bilmemenin özür sayılması,

5) Yüz çevirmeye delâlet eden bir şeyle bâtıl olmasıdır. Bu sonuncusu, dul ile çocuğun muhayyerliği hilâfınadır. Nitekim gelecektir. Âzâd edilen cariyeden murad, küçük olsun büyük olsun sahibi tarafından âzâd edilmeden evlendirilen cariyedir. Bu cariyeye âzâdlık muhayyerliği sabittir. Küçük ise bülûğ muhayyerliği sabit değildir. Meğer ki onu âzâd ettikten sonra evlendirmiş olsun. Bu takdirde ona muhayyerlik sabit olur. Küçük köleye dahi bülûğ muhayyerliği sabittir. Azâd muhayyerliği bunun hilafınadır. Çünkü yukarıda beyan ettiğimiz gibi; gerek küçükken gerek büyüdüğünde onu

âzâd etmeden evlendirirse, kendisine âzâd muhayyerliği sabit olmaz.

METİN

Küçük oğlan ile dul kız bülûğa erdikleri vakit; açık rıza veya öpmek, dokunmak ve mehir vermek gibi rızaya delâlet edecek bir şey bulunmaksızın susmakla muhayyerlikleri bâtıl olmaz. Meclisten kalkmaları ile dahi bâtıl olmaz. Çünkü onun vakti ömürdür. Binaenaleyh rıza bulununcaya kadar devam eder. Kız zorla cimaya imkân verdiğini iddia ederse tasdik olunur. Bunun mânâsı şudur: Şayet valinin muhafazasındaysa, söz zorlamayı iddiaedenindir. Bellenmelidir. Nikâhta velî -malda değil- binefsihi asabe olandır.

İZAH

«Dul kız» tabiri, aslından dul olanla, evvelce bâkire olup sonradan zifaf olan ve bülûğa erene şâmildir. Nitekim Bahır ve diğer kitaptarda beyan edilmiştir.

«Mehir vermek gibi» sözünü Fetih sahibi zifaftan önceki hale yorumlamıştır. Fakat erkek bülûğa ermeden cimada bulunursa, bülûğa erdikten sonra mehir vermesi rıza sayılmamak gerekir. Çünkü nikâhlı kalsa da, nikâhı feshetse de bunu mutlaka verecektir. Bahır. Aynı sözün benzeri, cimadan veya halvetten sonra kadının mehri kabulü hakkında da söylenebilir. Bunu Tahtâvî ifade etmiştir. Kadın tarafından delâleten rıza sayılan şeylerden biri, kocasına cima imkânı vermek ve vâcip olan nafakayı istemektir. Kocasının yemeğinden yemek ve onun hizmetinde bulunmak bunun hilâfınadır. Bunu Nehir sahibi Hulâsa'dan nakletmiştir. Biz bülûğa ermiş bir kızdan nikâh izni isterken hizmeti. "önceden hizmetinde bulunuyordu ise" diye kayıtlamıştık. Zâhire göre aynı kayıt burada da câridir.

«Çünkü onun vakti ömürdür ilh...» Bûtün ulemanın sözleri bu şekildedir. Nitekim Gâyetü'l-Beyân'da bildirilmiştir. Binaenaleyh Tahâvî'den nakledilen, "Açık iptal ile yahut iptale delâlet eden bir meşguliyetle bâtıl olur. Meselâ kızın bir şeyle meşgul olması iptale delâlet eder." sözü müşkildir. Çünkü meclisle mukayyet olmasını gerektirir. Fetih. Buna cevap şudur: Tahâvî'nin kızın bir şeyle meşgul olması sözünden muradı, temkin ve benzeri gibi rızaya delâlet eden emeldir. Çünkü kendisi meclisten kalkmakla bâtıl olmayacağını açıklamıştır. Bahır.

«Tasdik olunur.» Çünkü zâhir kızı tasdik etmektedir. Fetih. «Bunun mânâsı şudur...» Minâh sahibi diyor ki: «Bu fer' gösteriyor ki, Bezzâzî'nin naklettiği ve üstadımız Bahır sahibinin fetva verdiği, "Söz, zorlamayı iddia edenindir." İfadesi, velînin muhafazasında olduğu zamandır.» H.

«Malda değil.» Çünkü malda velî: sade baba ile onun vasîsi, dede ile onun vasîsi, hâkim ve naibidir. H. Sonra âşikârdır ki, "malda değil" sözü, sadece mânâsınadır. Yani burada velîden murad, nikâhtaki velîdir. ister baba ile dede ve hâkim gibi malda dahi velâyeti olsun; ister kardeş gibi malda velâyeti olmasın fark etmez. Sade malda velî değildir. Bununla Şurunbulâliyye'deki sözler defedilir. Şurunbulâliyye'de, "Burada baba ile dedeye nisbetle çelişme vardır. Çünkü onlar için malda dahi velâyet vardır." denilmişti.

«Binefsihî asabe olandır.» Bununla, asabe bilgayr olan hariç kalır. Meselâ kız oğlanla asabe olur. Ama kendisinin deli annesine velî olması caiz değildir. Asabe maalgayr da böyledir. Kızkardeşlerle kızlar gibi ki, bir kızkardeşin deli olan kızkardeşine velâyeti yoktur. Nitekim Minah ile Bahır'da beyan edilmiştir. Maksat, bunların öne alınma derecesindençıkarılmalarıdır. Yoksa onların kısmen velâyetleri vardır. Buna musannıfın, "Asabe değilse ilh..." sözü delâlet etmektedir.

Hâsılı bu zikredilenlerin velâyeti, asabelikle değil rahim dolayısıyladır. Velev ki asabe oldukları halde olsun. Meselâ küçük oğlanla kız böyledir. Bu kız deli olan annesini kardeşi ile birlikte asabe olduğu için değil zîrahim olduğu için evlendirir.

METİN

Binefsihi asabe, ölen kimseyle hattâ âzâd edilen cariye ile araya kadın girmemek şartıyla nesebi birbirine eklenen kimsedir. Araya kadın girmeksizin sözü, öncekinin beyanıdır. Miras ve hacb tertibine göre hürriyet, mükellef olmak ve evlenmek isteyen müslüman bir kadın ve müslüman bir çocuk hakkında müslümanlık şartıyla sıralanır. Çünkü velâyet yoktur ve deli bir kadının oğlu, kadının babasına tercih edilir. Çünkü onu hacb-i noksanla hacb (yani mirastan men) eder.

İZAH

«Binefsihî asabe» Nehir'de şöyle tarif edilmiştir: «Binefsihî asabe, yalnız olduğu vakit ölenin bütün malını; hisse sahipleriyle olursa, malın kalanını alan kimsedir.» Bu tarif, "Binefsihî asabe, araya kadın girmeksizin nesebi ölüye bitişen erkektir." diye yapılan tariften daha güzeldir. Çünkü âzâd edilen cariyenin de kendisini âzâd eden küçük çocuk üzerinde nikâh velâyeti vardır. Çünkü çocuğun ondan daha yakını yoktur. Şarih, erkek yerine kimse tabirini kullanmış; bu suretle âzâd edilen cariye de tarife dahil olmuştur. O bununla Nehir sahibinin itirazını def etmek istemiştir. Lâkin Rahmetî'nin dediği gibi, kendisine âzâd edilen cariyenin asabeleriyle itiraz olunur. Çünkü cariye öldükten sonra asabelerinin velâyet hakları vardır. Halbuki onlar kadın vasıtasıyla ölene eklenmektedirler. Binaenaleyh evlâ olan Nehir sahibinin tarifidir. Nehir sahibine şu itiraz da vârit değildir: «Burada asabe bütün malı almadığı gibi, o maldan bir şey de almamaktadır.» Çünkü sebebini yukarıda arzetmiştik. Bunun benzeri, ulemanın zevil-erhamın nafakasında "Mirasçıya nafaka alacağı miras miktarı vâcip olur." sözleridir. Halbuki, sözümüz diriye verilecek nafaka hakkındadır. Yahut şöyle denilir: «Murad, evlendirilmesi istenen şahıs ölü farzedilse asabe adı verilecek kimsedir.» Ne olursa olsun, mânâ anlaşılınca te'vîl tekellüfüne girişmek lâzım değildir. Hatıra gelmeyen bir şeyle itiraz vârit değildir. Hattâ böyle bir itiraz yapan ayıplanır. Nitekim ulemanın akarsuyu tarif ederken, "O, saman çöpünü götüren sudur." demelerine, "Bu tarif saman çöpünü taşıyan eşeğe de sâdıktır." diye itirazda bulunan kimse ayıplanmıştır.

«Öncekinin beyanıdır.» Yani binefsihi asabenin beyanıdır. Çünkü binefsihî asabe, ancak araya kadın girmemek şartıyla olur. Yani nesep cihetinden olursa böyledir. Ama nesep cihetinden olursa, bazen âzâd edilen cariyenin asabesi gibi olur. Aşikârdır ki bu beyan, metnin sözüne nisbetledir. Şarihin sözündeki ise tarifin bir cüzüdür. Çünkü ölene annenin babası gibi kadın vasıtasıyla nesebi ekleneni çıkarmayı ifade etmektedir.

«Deli bir kadının oğlu, kadının babasına tercih edilir.» Bu, Şeyhayn'a göredir. İmam Muhammed buna muhaliftir. O, babayı tercih etmiştir. Hindiyye'de Tahâvî'den naklen, "Efdal olan, babanın oğula nikahı emretmesidir. Tâ ki hilâfsız caiz olsun." denilmiştir. Oğlunun oğlu oğul gibidir. Sonra baba tercih edilir. Sonra onun babası, sonra ana-bababir kardeş, sonra bababir kardeş gelir. Kerhî'nin beyanına göre, dedeyi kardeşe tercih etmek İmam-ı Âzam'ın kavlidir. İmameyn'e göre ikisi ortaklaşa velî olurlar. Esah olan, bunun hepsinin kavli olmasıdır. Sonra ana-bababir kardeşin oğlu, sonra anabir kardeşin oğlu, sonra ana-bababir amca, sonra bababir amca, sonra onun oğlu yine bu şekilde, sonra babanın amcası yine bu şekilde, sonra onun oğlu yine bu şekilde, sonra dedenin amcası yine bu şekilde, sonra onun oğlu yine bu şekilde gelir. Bunların hepsi için küçük kızla oğlanı icbar etme hakkı vardır. Büyük oğlanla büyük kız delirdikleri vakit, onları da icbar edebilirler. Sonra âzâdlı köle gelir. Velev ki kadın olsun. Sonra onun oğlu gelir. Velev ki aşağı doğru insin. Sonra onun nesepten asabesi tertipleri sırasıyla gelir. Bunu Bahır sahibi Fetih ve diğer kitaplardan nakletmiştir.

T E M B İ H : Azad edilen kölede velâ hakkının kendinde olması şarttır. Tâ ki annesi aslen hürre, babası azâd edilmiş köle olan cariye tariften çıksın. Çünkü böyle cariyeye babanın âzâdlısının velâyet hakkı yoktur; ona mirasçı da olamaz ve nikâhına da velî olamaz. Nitekim Dürer sahibi velâ bahsinde buna tembihte bulunmuştur. Böyle bir cariyenin annesiyle babanın âzâdlısından başka kimsesi bulunmazsa, velâyet hakkı annenindir. Ama ben buna burada tembihte bulunana rastlamadım. Bunu Ebussuud Efendi şeyhinden naklen söylemiştir.

«Çünkü onu hacb-i noksanla hacb eder.» Burada şöyle denilebilir:Baba muayyen hisse olarak altıda birden fazla alamaz. Altıda biri de oğluyla, oğlunun oğluyla, kızıyla birlikte alır. Kızla beraber ölene muayyen hisseyle mirasçı olur. Kalanı asabe olmak suretiyle alır. Çocuk yoksa, sadece asabe olmakla alır. Asabe olmakla miras aldığı ma! belli değildir ki, ondan birşeyler eksiltilsin. Binaenaleyh evlâ olan, o oğulla beraber asabe olmaz diye ta'lil etmektir.

«Hürriyet şartıyla ilh...» Ben derim ki: Bir de baba veya dedenin kötü tutumlu olduğu, küçük oğlanı veya kızı denginden başkasına yahut fazla aldanışla evlendirdiğinde Tâsık fâcir olduğu meydana çıkmamak şartıyla ve yukarıda beyan edildiği vecihle sarhoş dahi olmaması şartıyla sıralanır. Musannıf hürriyet kaydıyla köleden ihtiraz etmiştir. Kölenin - velev mükâteb olsun - o kimsenin çocuğuna velâyeti yoktur. Yalnız cariyesine velâyeti vardır, kölesine yoktur. Çünkü mehir ve nafakada eksikliği vardır. Nitekim bâbındagelecektir.

Mükellef olmak kaydıyla küçük oğlanla deliden ihtiraz etmiştir. Böylesi, geçici olsun devamlı olsun deliliği halinde evlendirilemez. Delilikten ayıldığı vakit her iki kısmıyla evlendirilebilir. Lâkin daimî delirmişse velâyeti alınır, ayılması beklenmez. Daimî olmayan deli için velâyet sabittir. Onun ayılması beklenir. Uyuyan gibidir. Yerinde iş yapmış olmak için denk bir dâmat gelir de bunun ayılması beklendiği takdirde fırsat kaçarsa, - velev ki deliliği daimî olmasın - velâyeti altındaki kız evlendirilir. Aksi takdirde müteehhirinin tercihine göre beklenir. Nitekim ileride beyan edeceğiz. Fetih. Daimî delilik bir aydır. Fetva buna göredir. Bahır.

T E M B İ H : Zeylâî bu zikredilenlerin başkalarına velî olamamalarını, kendilerine velî olamamakla illetlendirmiştir. Binaenaleyh kendilerine veli olmayınca başkalarına evleviyetle veli olamazlar. Çünkü başkasına velî olmak, kendine velî olmanın fer'idir. Ebussuud Efendi'nin şeyhinden naklen bildirdiğine göre bu söz sorulan bir hadisenin nassan cevabıdır. Hadise şudur: Hakim, bir şeyhin nüfuzu altındaki hayratın gelirini toplamak ve oradakilere ekmek dağıtmak ve işlerine bakmak için bir çocuk tayin etmiş; üstad bu zikredilenden alarak tayinin bâtıl olduğunu söylemiştir.

«Evlenmek isteyen müslüman bir kadın hakkında» sözüyle şarih, müslüman kadından muradın bülûğa eren olduğuna işaret etmiştir. Çünkü evlenmeyi ona isnadetmiştir. Bunu, "müslüman olan çocuğu" sözüyle tekrar etmiş olmamak için yapmıştır. Çünkü çocuk kelimesi erkek ve kıza şâmildir. O zaman sözünde kâfirin müslüman olan küçük kızının malında tasarruf hakkı olmasını gerektirecek bir şey yoktur. Bu söylediğimize göre, müslüman bir kadın kendini nikâh ederse ve onun bir kâfir kardeşi veya amcası bulunursa itiraza hakkı yoktur. Çünkü kâfirin velâyeti yoktur. Bâbın başında geçmişti ki, velîsi olmayan kadının nikâhı sahih ve mutlak surette geçerlidir. Yani isterse dengi olmayana varmış olsun, isterse mehr-i misilsiz evlenmiş olsun. Kâfir babanın müslüman olan çocuğuna velâyeti sâkıt olunca müslüman kızkardeşine yahut kardeşikızına itiraz hakkı evleviyetle sâkıt olur. Yine bundan şu çıkarılır ki, o kadının köle veya küçük asabesi bulunursa, asabesi yok hükmündedir. Çünkü köle ile küçüğün velâyetleri yoktur. Nitekim biliyorsun. Biz bunu bâbın başında arzetmiştik.

METİN

Kezâ gerek nikâhta gerek malda, bir müslümanın kâfir bir kadın üzerinde velâyeti yoktur. Bu ancak, umumi bir sebeple olabilir. Meselâ müslüman, kâfir bir cariyenin sahibi olur; yahut müslüman. sultan veya onun naibi veya şahittir. Fakat kâfirin kendi gibi bir kâfir üzerine bilittifak velâyeti vardır. Asabe yoksa velâyet onaya düşer. Sonra babanın anasına geçer. Kınye'de bunun aksi beyan edilmiştir.

İZAH

«Çünkü velayet yoktur.» sözü, mefhum-u muhalifin ta'lilidir. Yani kâfir, müslüman bir kadınla kendi müslüman çocuğuna velî olamaz. Çünkü Teâlâ Hazretleri, "Allah, müminler aleyhine kâfirlere aslâ yol verecek değildir." buyurmuştur.

«Bir müslümanın kâfir bir kadın üzerinde velâyeti yoktur.» Çünkü Teâlâ Hazretleri. "Küfredenler birbirlerinin velîleridir." buyurmuştur.

«Bu ancak, umumi bir sebeple olur ilh...» Ulema diyorlar ki: «Burada ancak, müslüman, kâfir bir cariyenin sahibi veya sultan olursa caizdir demek icabederdi.» Surûcî, "Ben bu istisnayı bizim ulemamızın kitaplarında görmedim. O ancak şâfî ve Mâlik'e nisbet olunur." demiştir. Mi'râc'da şöyle denilmiştir: «Murad, olması gerekir. Ben bir yerde Mebsût'a nisbet edilmiş olarak gördüm ki, umumî sebeple velâyet kâfir üzerine müslüman için sabit olur. Saltanat ve şehadet velâyeti gibi diyor. İşte bu istisnanın mânâsını zikretmiş demektir.» Bahır, Fetih ve Makdisî. Bunu Zeylâî dahi, "gerekir" sözüyle zikretmiş: Dürer sahibi, Aynî ve başkaları da ona tâbi olmuşlardır. Bu zevatın hepsi. "gerekir" sîgasını kullandıklarına göre, musannıfa da gereken onlara uymaktı. Tâ ki söylediği mezhebin kitaplarında açıkça nakledilmiştir zannını vermesin.

«Veya onun naibi...» hâkim gibi ki, tayininde kaydedilmişse, velîsi olmayan yetim bir kâfir kızı evlendirebilir. Nehir.

«Asabe yoksa...» Yani nesep cihetinden asabe olmadığı gibi, sebep cihetinden de âzâdlı, velev kadın veya asabeleri gibi kimseler de yoksa demektir. Böyleleri anneye tercih edilirler.

«Velâyet anaya düşer» Yani İmam-ı Azam'a göre böyledir. Esah kavle göre Ebû Yusuf da onunla beraberdir. İmam Muhemmed, "Asabelerden başkasına velâyet hakkı yoktur. Velâyet hakimin olur." demiştir. Birinci kavil istihsandır. Onunla amel olunur. Ancak birkaç mesele müstesnadır ki, bu mesele onlardan değildir. Fetva^ikinci kavle göredir diyenler olmuşsa da, bu söz gariptir. Çünkü fetva için yazılan Bahır ve Nahir gibi metinlere muhaliftir.

«Kınye'de bunun aksi beyan edilmiştir.» Orada şöyle denilmiştir: «Tercih hususunda babanın annesi anneden evlâdır.» Nehir sahibi diyor ki:«Haherzâde ile Ömer-i Nesefî'den, kızkardeşin anneye tercih edîleceği hikaye edilmiştir. Çünkü kızkardeş babanın kavmindendir. Kınye'nîn ifadesi bu kavle göre izah edilmek gerekir.» Yani babanın kavmini tercih eden baba bir nineyi ve kızkardeşi anne üzerine tercih eder. Lakin metinler anneyi asabelerin akabinde zikretmişler ve onun kızkardeşi tercih edileceğîni bildirmişlerdir. Cevhere sahibi ninenin kızkardeşe tercih edileceğini açıklamış ve "BirinciIeri anne, sonra nine, sonra anne-bababir kızkardeştir." demiştir. Şurunbulâlî bunu bîr risalesinde AIIâme Kâsım'ın Nikâye şerhînden nakletmiş ve, "Ama ninenin annebir veya bababir olduğunukaydetmemiştir." demiştir. Şu kadar var ki, sözün gelişi annebir nine olmasını gerektirir. Acaba babanın annesi buna tercih edilir mi, yoksa sonra mı gelir yahut ona muaraza mı eder? Kınye'nin sözü, tercih edileceğini gösterir. Allâme Kâsım'ın sözünün gelişi ikinciye delâlet eder. Tercih sebebi bulunmadığı için bunlar bir derecededir denilebilir. Şöyle de denilebilir: Babanın akrabalığına asabe hükmü yerilir. Binaenaleyh babanın annesi tercih edilir. Düşünülmelidir. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Ben derim ki: Hayreddin-i Remlî kesinlikle bu son kavli almış ve şöyle demiştir: «Kınye sahibi anne ile kayıtlamıştır. Çünkü bababir nine, annebir nineden tek sözle evlâdır ve şöyle olur: Anneden sonra babanın annesi, sonra annenin annesi, sonra cedd-i fâsit gelir. Düşün!» Remlî'nin kesin olarak benimsediği kavil ile Hâmidiyye'de fetva verilmiş, sonra, "Bu, babaannedir. Anneanne ise cedd-i fâsit (annenin babası) gibidir. Nitekim yakında gelecektir." denilmiştir.

METİN

Sonra kızına, sonra oğlunun kızına, sonra kızının kızına, sonra oğlunun oğlunun kızına, sonra kızının kızının kızına geçer ve bu tertiple devam eder. Sonra annenin babasına, sonra anne-bababir kızkardeşe, sonra bababir kızkardeşe, sonra anne çocuklarına geçer. Bunların erkek ve kadını müsavidir. Sonra onların çocuklarına, sonra zevil-erham halalara, sonra dayılara, sonra teyzelere, sonra amca kızlarına sıra gelir. Onların çocukları da bu tertip üzere sıralanır, Şumunnî. Sonra mevlel-muvâlât gelir. Sonra sultana, sonra fermanında velî olabileceği yazılı hâkime, sonra onun naiplerine sıra gelir. Fakat bunun için fermanında yine velî olabileceği yazılmak şarttır. Yazılı değilse naibinin buna hakkı yoktur.

İZAH

«Sonra kızına.» Bu sıralama, "ve bu tertiple devam eder" cümlesine kadar Ahkâmu's-Sıgâr adlı kitapta annenin arkasından zikredilmiştir. Fethu'l-Kadir ile Bahır'da da öyledir. Kenz'in, "Asabe yoksa velâyet anneye, sonra kızkardeşe geçer ilh...» demesi buna muhaliftir. Lâkin onun namına Bahır sahibi özür dilemiş; "Kenz'de bu anneden sonra zikredilmemiştir. Çünkü bu, erkek ve kadın deliye mahsustur." demiştir.

«Ve bu tertiple» fürûun sonuna kadar devam eder. Velev ki aşağı insinler. T.

«Sonra annenin babasına geçer.» Bahır sahibi diyor ki: «Musannıfın sözünden anlaşılan şudur ki: Annenin babası kızkardeşten sonra gelir. Çünkü o zevil-erhamdandır. Musannıf Müstesfâ'da beyan etmiştir ki: Annenin babası Ebû Hanife'ye göre kızkardeşten evlâdır. Ebu Yusuf'a göre velayet mirasta olduğu gibi ikisinin hakkıdır. Fetu'l-Kadir'de şöyle denilmiştir: Dede ile kızkardeş meselesinde dedenin tercih edileceği sahih kabul edildiğine göre, cedd-i fâsit (annenin babası) kızkardeşe tercih edilir. Bununla sabit olur ki mezhep, anneden sonra, kızkardeşten önce cedd-i fâsidin (annenin babasının) tercih edilmesidir.» Bahır sahibinin sözü burada biter. Yani erkek ve kadın deliden başka yerlerde anneden sonra bunlar gelir. Yoksa bildiğin gibi kız cedd-i fâsitten önce gelir.

Ben derim ki: Kıyasın vechi şudur: Ulemanın zikrettiklerine göre esah olan kavil, babanın babası bütün imamlarımıza göre kardeşten önce gelmektir. Velev ki İmameyn'e göre mirasta kardeşle ortak olsun. Çünkü velâyet şefkat üzerine ibtina eder. Dedenin şefkati ise kardeşin şefkatinden üstündür. O zaman kızkardeşle beraber annenin babası da buna kıyas olunur. Zira onun şefkati de kızkardeşinkinden daha kuvvetlidir. Bunun muktezası, anneannenin de böyle olmasıdır. Bunu şu da teyid eder ki:Annenin babasını kızkardeşten sonraya bırakan, onunla birlikte anneanneyi zikretmiştir. Dürerü'l-Bihâr şarihi bu yolu takip etmiş; "Ebû Hanife'ye göre evvelâ anne, sonra babaanne, sonra ana-bababir kızkardeş, sonra bababir kızkardeş, sonra annebir kardeş veya kızkardeş gelir. Bunlardan sonra zevil-erhama geçilir. Meselâ annenin babasına, annenin annesine sıra gelir. Sonra anne-bababir yahut bababir kızkardeşin çocuklarına, sonra annebir kardeşin çocuklarına, sonra halaya, sonra dayıya, sonra teyzeye, sonra amca kızına sıra gelir. Böylece yakın akrabadan yakın akrabaya geçilir." demiştir.

«Bunların erkek ve kadını müsavidir.» Çünkü çocuk kelimesi her iki sınıfa şâmildir. Bunun muktezası, her ikisinin bir rütbede bulunmalarıdır. Dayıların teyzelerden önce zikredilmesinin muktezası, erkeğin burada tercih edilmesidir. Nitekim gelecektir.

«Sonra onların çocuklarına...» Yani ana-bababir kızkardeşin çocuklarına sıra gelir. Bunun üzerine atfedilenler de bu tertip üzere sıralanır. Nitekim Dürerü'l-Bihâr şerhinden naklettiğimiz satırlardan anladın.

«Onların çocukları da bu tertip üzere sıralanır.» Yani evvelâ hala çocukları, sonra dayı çocukları, sonra teyze çocukları, sonra amca kızı çocukları gelir. T.

«Sonra mevlel-muvâlât gelir.» Mevlel-muvâlât o kimsedir ki, küçük kızın babası onun elinde müslüman olmuştur. Onunla yakınlık kurmuştur. Çünkü mirasçı olur, evlendirme velâyeti de vardır. Fetih. Yani babanın nesebi meçhul olur da bir kimseyle yakınlık kurarak, "Ben bir cinayet işlersem diyetini sen vereceksin, ölürsem mirasımı sen alacaksın." derse, o kimse mevlel-muvâlât olur. Bazen muvâlât iki taraftan olur. Nitekim bâbında gelecektir. Mevlâ kelimesi kadına da şâmildir. Nasıl ki Mültekâ şerhinde beyan olunmuştur.

«Sonra fermanında ilh...» Kuhistânî Nazım'dan naklen hâkimin anneden önce geldiğini söylemiştir.

Ben derim ki : Bu, metinlerin ve diğer kitapların ifadelerine muhaliftir. Ferman; sultanın, "Ben filanı falan yere hâkim tayin ettim" diye yazdığı emirnamedir.

«Yazılı değilse naibin buna hakkı yoktur.» Zira Müctebâ'da şöyle denilmiştir: «Sonra fermanında küçük oğlanlarla kızları evlendireceği şart koşulmuşsa, hâkim ve naipleri bunu yaparlar. Aksi takdirde yapamazlar.» Bahır sahibi diyor ki: «Bu, şartın yalnız hâkim hakkında olduğuna, naipleri hakkında olmadığına binaendir. Ama her ikisi hakkında şart edilmiş olabilir. Baş hâkimin fermanında yazılı ise, naibinin de buna salahiyeti olduğu belirtildiği takdirde, naibi evlendirmeye salahiyettardır. Aksi takdirde evlendiremez. Ben bu hususta sarih bir nakil görmedim.»

Hâsılı hâkim evlendirmeye mezun ise, acaba bu onun naibi için de kâfi midir, yoksa hâkim naibine izin verdiğini mutlaka yazacak mıdır? Müctebâ'nın ibaresi ihtimaldir. Ondan akla gelen birincisidir. Nehir'de, "Müctebâ'nın ibaresi Bahır sahibinin tevehhüm ettiği gibi asilin naibe havalesinin şart olmadığını ifade etmez." denilmişse de, Remlî bunu reddetmiş; "Naipleri hakkında mutlak olmakla beraber, nasıl ifade etmezmiş! Mutlak, ıtlakı üzere bırakılır." demiştir. Bunun vechi şudur: Hâkim naiplerine kendi salahiyeti dahilindeki işleri havale etmiştir. Bunlardan biri de evlendirme meselesidir. Binaenaleyh evlendirmeyi onlara havale etmiş gibi olur. Tekarrur etmiştir ki, naipler sultan namına iş görürler. Çünkü hâkime sultan namına iş görmesi için izin verilmiştir. O da naiplerine havale etmiştir.

Ben derim ki: Lâkin Enfeu'I-Vesâil'de şöyle denilmiştir: «Zâhire bakılırsa, hâkimin yazı ile küçükleri evlendirmesini emretmediği naip bunu yapamaz. Çünkü naibine halk arasında hüküm vermeyi havale etmişse, bu davalara mahsustur. Evlendirmeye geçmez. Keza seni hüküm vermek hususunda naip tayin ettim derse, yine evlendirmeye hakkı yoktur. Ama sultanın bana havale ettiği bütün işlerde seni naip tayin ettim derse, ta'mim ettiği için evlendirme hakkına mâlik olur.» Sonra Enfeu'l-Vesâil sahibi, naibin evlendirmeye hakkı olsa da, bu hususta başkasına izin vermeye hakkı olmadığını zahir bulmuştur. Çünkü naip hâkimin vekili yerindedir. Vekilin ise vekil tayinine hakkı yoktur. Meğer ki buna izin verilmiş olsun.

METİN

Vasî için vasî olmasına bakarak, yetimi mutlak surette evlendirme salahiyeti yoktur. Mezhebe göre velev ki baba ona bunu vasiyet etmiş olsun. Evet vasî akraba veya hâkim olursa, velâyetiyle evlendirmeye salahiyettardir. Nitekim bu âşikârdır.

F E R' Î M E S E L E L E R: 1) Hâkim küçük kızı kendine nikâh edemediği gibi, lehinde şehadeti kabul edilmeyen birine de nikâh edemez. Nitekim Muinnu'l-Hukkâm'da beyan edilmiştir. Musannıf da bunu kabul eylemiştir. Bundan anlaşılır ki, onun fiili hükümdür. Velev ki dâvâdan hâli olsun.

2) Küçük bir kız kendini nikâh eder de, akit yerinde bir velî veya hâkim bulunmazsa, nikâhmevkuf olur ve bülûğa erdikten sonra cevaz vermesiyle yürürlüğe girer. Çünkü buna bir cevaz veren vardır. O da sultandır.

İZAH

«Vasî îçin...» Yani küçük oğlanla küçük kızın vasîsi için demektir. Bahır. Yetim kelimesi bunlara şâmildir.

«Vasi olmasına bakarak» sözüyle, aşağıda gelen, "Evet, akraba veya hâkim olursa buna salahiyeti vardır." ifadesinden ihtiraz etmiştir.

«Mezhebe göre» demesi, Hâkim'in Kâfî'sinde mutlak zikredildiği içindir. Orada, "Vasî velî değildir." denilmiştir. Zahîre'de buna şu ibare de ilâve edilmiştir: «İster baba kendisine nikâhı vasiyet etsin, ister etmesin.» Evet, Hâniyye ile diğer kitaplarda şöyle denilmektedir: «Hişâm'ın Nevâdir'inde Ebû Hanife'den rivayetine göre, baba bunu vasiyet ettiyse yapabilir.» Zeylâî buna göre hareket etmiştir. Bahır sahibi, "Bu zayıf bir rivayettir." demiş; Fetih sahibi de vasiyet eden şahıs hayatında ona bir adam tayin ettiyse bunun müstesna olduğunu söylemiştir. Bahır sahibi buna itiraz etmiş: "O kızı tayin edilen şahıs vasiyet edenin hayatında evlendirirse kendisi vekildir, vasî değildir. Ölümünden sonra evlendirirse vekâlet bâtıl olmuş; akrabası yoksa velâyet hâkime intikal etmiştir." demiştir.

«Lehinde şehadeti kabul edilmeyen» usulüne fürûuna da, ne kadar yukarı çıksalar, aşağı inseler de nikâh edemez.

«Onun fiili hükümdür.» Yani kendisi için hüküm vermeye hakkı yoktur. Zira kendisi hakkında o halktan biridir. Sultan da öyledir. Bunu Halebî Hindiyye'den nakletmiştir.

T E M B İ H : İbn-i Nüceym fetva vermiştir ki, hâkim yetim kızla evlenirse, hilâf ortadan kalkar. Başka biri bu hükmü bozamaz. Yani biliyorsun ki onun bu yaptığı hükümdür. Sonra onun verdiği fetvayı Enfeu'l-Ve-sâîl'de gördüm.

«Velev ki dâvâdan hâli olsun.» Ulemanın, "İçtihad götüren yerlerde hükmün geçerli olmasının şartı, hâdise olması için de hâkim huzurunda sahih dâvâ cereyan etmesi, dâvâcı ve dâvâlı bulunmasıdır." demiş olmaları, kavlen verilen hükme yorumlanmıştır. Fiili hükümde ise bu şart değildir. Ulemanın sözlerinin bu suretle arası bulunmuş olur. Nehir.

Ben derim ki: Zımnî hüküm de böyledir. Onun için de dâvâ ve husumet şart değildir. Nitekim şahitler bir hak huzurunda bir dâvalı aleyhine şahitlik yaparlar da, ismini, babasının ve dedesinin isimlerini zikrederlerse, bu hak hususunda verilen hüküm zımnen o kimsenin nesebi hakkında da hüküm olur. Velev ki nesep hadisesi hakkında olmasın. Keza şahitler filanın karısı filane, kocası filanı şu hususta inkâr eden bir hasım aleyhine vekil etti ve onun tevkiliyle hüküm verildi diye şahitlik yaparlarsa, bu onların karı-koca olmalarına hüküm sayılır. Bunun bir benzeri de vekâlet dâvâsının zımnında ramazanın sübut bulmasıdır. Tamamı Eşbâh'ın kaza bahsindedir.

«Küçük bir kız kendini nikâh ederse ilh...» Yani kendini mehr-i misli ile bir dengine nikâh ederse demektir. Aksi takdirde nikâh mevkuf olmaz. Çünkü bununla hâkim onun akdini yapmaya mâlik değildir. O akde cevaz vermeye de mâlik değildir. Binaenaleyh cevaz veren olmaksızın yapılmış bir akittir. Evet, kızın babası veya dedesi olur da kendini bu şekilde nikâhlarsa, nikâh mevkuf olur. Çünkü akit esnasında ona cevaz veren vardır. Zira baba ve dede bununla akde maliktirler. Küçük oğlan da küçük kız gibidir. Çünkü Hâniyye'de "Küçük bir oğlan bülûğa ermiş bir kızla evlenir de sonra kaybolursa, kız da başkasıyla evlenirse, çocuk küçüklüğünde başladığı akdi bülûğa erdikten sonra geçerli kıldığı takdirde bakılır: Verdiği cevaz ikinci akitten sonra ise, ikinci akit caizdir. Çünkü kız, o cevaz vermeden nikâhı feshe mâliktir. ikinci akitten evvel ise, birinci akit mehr-i misille veya fazla aldanmakla yapılmış olup, küçük oğlanın babası veya dedesi varsa, çocuğun bülûğa erdikten sonraki cevaz vermesi geçerli olur. Aksi halde ikincisi caizdir." denilmiştir.

«Nikâh mevkul olur ilh...» Bu söz bazı müteehhirine aittir. Ahkâmu's-Sıgâr'da şöyle deniliyor: «Kız, hakim bulunmayan bir yerde ise, o yer o beldenin hakiminin velâyetinde bulunduğu takdirde, nikâh münakit olur fakat o hâkimin cevap vermesine bağlıdır. Aksi takdirde münakit olmaz. Müteehhirinden bazılarına göre, nikâh münakit olur. Kızın bülûğa erdikten sonra cevap vermesine bağlı kalır.»

Bahır sahibi onu müşkil görerek şöyle demiştir: «Ulema, yapılırken cevaz vereni olmayan her akit bâtıldır, tevakkuf etmez demişlerdir.» Sonra; "Buradaki tevakkuf, cevap verenin sultan olması itibariyledir. Nitekim âşikârdır." demiştir. Bu söz, o yerin, sultanın velâyeti altında olması kâfidir. Velev ki bir hâkimin velâyeti altında olmasın diyenlerin kavline göredir. Buna göre akdin bâtıl olması, dâr-ı harpte veya denizde yahut çöl gibi bir yerde tasavvur edilebilir. Köy ve kasabalar bunun hilâfınadır. Fethu'l-Kadir'in nikâha vekâlet faslındaki sözü de buna delâlet eder. Orada şöyle denilmiştir: «Cevap vereni olmayan yani cevaz vermeye muktedir biri bulunmayan yerde bâtıldır. Nitekim bir kimsenin nikah altında hür bir kadın bulunur da, fuzûli ona bir cariye yahut kansının kızkardeşini veya beşinci bir kadını nikâhlarsa; yahut onu iddet bekleyen veya deli yahut küçük bir yetim kız ile dâr-ı harpte evlendirirse; yahut sultan veya hâkim bulunmayan bir yerde nikâhlarsa, akit halinde nikâhı geçerli kılmaya muktedir bir kimse bulunmadığı için bâtıl olur.» Bunun tamamı bundan sonraki bâbın sonunda gelecektir. Biz bu meselenin izahı hususunda Tenkîhu'l-Fetevâ'nın mezun bahsinde uzun uzadıya söz ettik.

METİN

Kızı, bir derecede bulunan iki velî evlendirirse, önce evlendiren tercih olunur. Bilinmezseyahut beraber yapmışlarsa ikisi de bâtıl olur. Yakın velî, kasr mesafesi uzakta bulunduğu vakit, uzak velînin evlendirmeye hakkı vardır. Yakın velî orada iken uzak velî evlendirirse, yakının icazesine mevkuf olur. Velâyet ona değişirse, ancak değiştikten sonra icazesiyle caiz olur. Kuhistânî ve Zahîriyye. Mültekâ sahibi, kızı isteyenin cevabını beklemeyecek kadar uzakta bulunmasını ihtiyar etmiş, Bakânî de buna itimat etmiştir. İbn-i Kemâl fetvanın buna göre olduğunu nakletmiştir. Hilâfın semeresi şehirde gizlenen hakkında zâhir olur. Acaba bu gaybet-i munkatıa olur mu?

İZAH

«Bir derecede bulunan iki velî» ye misâl; ana-bababir iki kardeştir. Velîlerden biri daha yakın olursa, o varken uzak velîye velâyet hakkı yoktur. Ancak haber alınamayacak şekilde uzaklara giderse, uzak velînin nikâhı yakın velînin akdinden evvel olmak şartıyla caizdir. Bahır. Yani iki kavilden birine göre caiz olur. Bu hususta az ileride söz gelecektir.

«Bilinmezse ilh...» Kadına nikâh haberi ulaşır da, iki velîden birinin önce nikahlandığını iddia ederse, kabul edilmek gerekir. Çünkü Fetih'te şöyle denilmektedir: «Bülûğa ermiş bâkire bir kızı kendi emriyle babası evlendirir, kız da kendini başka birine nikâhlarsa. kız hangisinin önce olduğunu söylerse, söz kendinindir. Dâmat da odur. Çünkü kız o kimsenin kendi nefsine nikâh milkiyle mâlik olduğunu ikrar etmiştir. İkrarı kendi aleyhine tam bir huccettir. Önce kimin akdettiğini bilmiyorum derse, ondan başka bilen de yoksa, araları ayrılır. Kendi emriyle kızı iki velî evlendirirlerse hüküm yine budur.»

«Uzak velînin evlendirmeye hakkı vardır ilh...» Uzak velîden murad; akrabalıkta kaybolandan sonra gelendir. Nitekim Hâkim'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir. Bu izaha göre, kaybolan velî babasıysa, kızın bir de dedesi ve amcası varsa, velâyet hakkı amcanın değil dedenindir. İhtiyar sahibi, "Velayet sultana intikal etmez. Çünkü sultan velîsi olmayanın velîsidir. Bu kızın ise velîleri vardır. Zira sözümüz buradadır." demektedir. Bu sözün bir misli de Fetih ve diğer kitaplardadır. Bundan anlaşılır ki, buradaki uzak velîden murad, hâkim değildir. Gerçi Şurunbulâliyye sahibi, "Ondan murad hakimdir, başkası değildir. Çünkü bu zulmü defetmek kabîlindendir." demişse de, bunu o aşağıda gelen mesele hakkında, yani yakın velî mâni olduğu zaman söylemiştir. Nitekim beyanı gelecektir. Zulmü defetmek kabilinden diye ta'lilde bulunması da bunu gösterir. Çünkü kaybolmakta bir zulüm yoktur. Mâni olmak bunun hilâfınadır. Binaenaleyh Şurunbulâliyye sahibine, "Metinlerin mutlak ifadesine muhalefet etmiştir." diye itirazda bulunmak, iki meseleyi birbirine karıştırmaktan neşet etmiştir.

«Yakın velî orada iken» ve kendisi velâyete ehil iken demektir. Küçük veya deli olmak suretiyle velâyete ehil değilse, uzak velînin nikâhlaması caizdir. Zahîre.

«Yakının icazesine mevkuf olur.» Yukarıda geçmişti ki, bülûğa eren bir kız kendini dengiolmayan birine nikah ederse, velîsi açıkça veya mehri almak gibi delâlet yoluyla razı olmadıkça itiraza hakkı vardır. UIema, velînin susmasını cevaz vermek saymamışlardır. Zâhire bakılırsa buradaki susması da öyledir. Binaenaleyh susması uzak velînin nikâhını caiz gördüğü için değildir. O mecliste hazır bulunsa bile, açıkça veya delâleten razı olmadıkça caiz görmüş sayılmaz.

«Velâyet ona değişirse...» Yani yakın velî ölür veya haber kesilecek derecede kaybolursa, velâyet hakkı uzak velîye intikal eder. T.

Kaybolmanın hududu hakkında ihtilâf edilmiştir. Musannıf Kenz'e uyarak bunun sefer mesafesi olduğunu tercih etmiştir. Hidâye sahibi bu kavli bazı müteehhirine; Zeylâî ise ekserisine nisbet etmişlerdir. Zeylâî, "Fetva buna göredir." demiştir. Zahîre sahibi diyor ki: «Esah olan şudur ki: Velî bir yerde bulunur da gelmesi veya reyinin anlaşılması beklendiği takdirde gelen ve kıza denk olan dâmat beklemeyip gidecekse, bu gaybet-i munkatıadır (haber alınamayan gayptır). Kudûrî'de buna işaret olunmuştur.» Bahır'da Müctebâ ve Mebsût'tan naklen, "Esah olan budur." denilmiştir. Nihaye'de dahi, "Ekser-i ulema bunu tercih etmiş; İbn-i Fadi sahih olduğunu söylemiş; Hidâye'de fıkha en yakın kavil bu olduğu bildirilmiş, Fetih'te ise fıkha en yaraşır bu olduğu ve ekser-i müteehhirin ile ekser-i ulema arasında çatışma olmadığı bildirilmişdir" denilmiştir. Çünkü ulemadan murad, eskilerdir. Mültekâ şerhinde Hakâyık'tan naklen, "Kavillerin en sahihi budur. Fetva buna göredir." denilmiştir. İhtiyar ve Nikâye sahipleri bunu tercih etmiştir. Nehir sahibinin sözü de onu seçtiğine işaret etmektedir. Bahır'da, "En güzeli, ekser-i ulemanın kavliyle fetva vermektir." denilmektedir.

«Acaba bu gaybet-i munkatıa olur mu?» Yani birinciye göre olmaz, ikinciye göre olur demektir. Çünkü sefer mesafesini itibara almamıştır.

Ben derim ki: Lâkin burada şöyle bir itiraz vârit olur: İkinci gelen ve küf'ü olan dâmadın kaçırılacağını itibara almıştır. Binaenaleyh burada küf'e bakması gerekir. Ortalarda olmayan yakın velînin geleceği ümit edilen müddette beklemeye razı ise, uzak velînin nikâhı caiz olmaz. Aksi takdirde caizdir. Herhalde Mültekâ sahibi bunu ekseriyetle beklenilmediğine bina etmiş olacaktır.

METİN

Kızı yakın velî bulunduğu yerde evlendirirse, zâhir olan kavle göre nikâh caizdir. Zahîriyye. Neseben velîlerin uzak olanına yakın velînin evlendirmekten imtina etmesiyle evlendirme hakkı bilittifak sabit olur. Vehbâniyye şerhi. Lâkin Kuhistânî'de Gıyâsî'den naklen, "Yakın velî evlendirmezse, küf'ü kaçırılacağından korkulduğu takdirde hâkim evlendirir." denilmektedir.

İZAH

«Zâhir olan kavle göre nikâh caizdir.» Yani kaybolan velîyle beraber yakın velînin hakkı bâkîdir kavline binaen caizdir. Bedayi'de bu hususta ulemanın ihtilâf ettikleri bildirilmiş; esah kavle göre velâyet hakkının yakın velîden uzak olana intikal ettiği zikredilmiştir. Mi'râc ve Muhit sahipleri bu hususta rivayet olmadığını söylemişler; "Caiz olmaması gerekir. Çünkü onun velâyeti kesilmiştir." demişlerdir. Mebsût'ta dahi "Caiz değildir. Teslim edilse bile kadın onun reyinden istifade etmiştir diye teslim edilir. Lâkin bu bilittifak kadın için hasıl olmuş bir menfaattir. Binaenaleyh onun üzerine hüküm kurulamaz." denilmiştir. Keza Hidâye'de evvelâ men edilmiş. sonra, "teslim edilse bile" denilerek teslim edilmiştir. Fetih sahibi "Bu tenezzüldür." demiştir. Zeylâî, rivayet ve akıl cihetinden memnu olmasını teyid etmiştir. Bedâi sahibi de öyle yapmıştır. Bundan anlaşılır ki, "zahir olan kavle göre" sözünden murad, zâhir rivayet değildir. Zira biliyorsun ki bu hususta rivayet yoktur. Bu ancak iki kavilden birini daha zahir bulmaktan ibarettir. Gördün ki bunun hilâfı sahihlenmiş; ekseri kitaplarda men edilmiştir.

Ben derim ki: Bundan evleviyetle şu mâna çıkarılır: İki velî aynı derecede bulunurlar da, meselâ iki kardeş olup biri gaipte bulunur; onun yerine öteki evlendirirse sahih olmaz. Çünkü uzak velînin huzuru ile gaip olan yakın velînin evlendirmesi sahih olmazsa, derecede müsavi olan velînin bulunmasıyla gaip velînin akdi evleviyetle sahih olmaz.

«Lâkin Kuhistâni'de ilh...» sözü, Vehbâniyye şerhine istidraktır. Çünkü Vehbâniyye açık bir nakle istinat etmemiştir. Kuhistânî'deki ise nakledilmiş bir delildir. Bunu Allâme Şurunbulâlî dahi, "Keşfu'l-Mu'dil" adını verdiği bir risalesinde teyid etmiş; Enfeu'l-Vesâil'de Müntekâ'dan naklen "Küçük kızın babası olup onu nikâhlamaktan kaçınırsa, velâyet dedeye intikal etmez. Bilâkis onu hâkim evlendirir." demiştir. Bu sözün mislini İbn-i Şıhne Gâye'den nakletmiştir. Keza Makdısî Gâye'den, Nehir sahibi Muhit'ten, Feyz sahibi de Müntekâ'dan nakletmişlerdir. Zeylâî dahi "Yakın velî bulunmadığında uzak velînin evlendirmesi meselesi" diyerek buna işarette bulunmuştur. İmam Şâfiî "Bilâkis velînin mâni olmasına bakarak onu hâkim evlendirir." demiştir. Bedâyi sahibi dahi "Velâyetin sultana nakli -yani yakın velî bulunmadığı zaman- bâtıldır. Çünkü sultan velîsi olmayanın velîsidir. Burada ise kızın bir veya iki velîsi vardır. Binaenaleyh sultana velayet ancak velî mâni olduğu zaman sabit olur. Böyle bir şey de yoktur." demiştir. Keza Teshil'de, kaybolmakla mâni olmanın arasında fark olduğu bildirilmiş; "Mâni olan velî evlenmeye razı olmamakla zâlimdir. Binaenaleyh zulmü def için sultan onun yerini tutar. Gaip bunun hilâfınadır. Bilhassa hac için gitmişse zulümle alâkası yoktur." denilmiştir. Mekkî'nin Mecma şerhinde bunun benzeri vardır. Allâme İbn-i Şilbî bununla fetva vermiştir.

Bu nakiller gösteriyor ki, bize göre yakın velî mâni olursa, velâyet bilittifak yalnız hakim içinsabit olur. Hulâsa ile Bezzâziye'de "Yakın veli mâni olursa, velâyet bilittifak uzak velîye intikal eder." denilmişse de, uzak veliden murad hâkimdir. Çünkü o, velilerin sonudur. Binaenaleyh söz yemindedir. Bahır sahibi onu velîlerin en uzak olanına yorumlamış; iki satır sonra kendi kendini nakzederek "Ulema demişlerdir ki: kızı dengi olan biri ister de velî mâni olursa, mâni olanın yerine niyabeten velâyet hâkime sabit olur. O evlendirebilir. Velev ki fermanında yazılı olmasın." demiştir. Bu satırlar risaleden hulasa edilmiştir. Sonra yine Hulâsa'da Vehbâniyye şerhinden, o da Müntekâ'dan naklen bildirildiğine göre, yakın veli mâni olup kızı hâkim evlendirirse, bülûğa ermekle kendisine muhayyerlik sabit olur. Mücerret adlı kitaptan sabit olmadığı nakledilmiştir. Birinci kavil hâkimin evlendirmesi velâyet yoluyla olduğuna göre, ikinci kavil mâni olan velînin yerine niyabet yoluyla olduğuna göredir. Şurunbulâlî ulemanın sözleri arasında çelişmeyi def için bunu tercih etmiştir.

Ben derim ki: Yukarıda Teshil'den naklettiğimiz İfade dahi bunu teyid eder. Ulemanın "Evlendirebilir. Velev ki fermanında bu olmasın." demeleri de öyledir. Mücerred'deki İfadeyi, mâni. baba veya dede olduğu surete yorumlamak icabeder. Çünkü onlardan başkası evlendirirse, kız için muhayyerlik sabit olur. Hâkim niyabeten evlendirirse hüküm yine böyledir.

«Yakın velînin evlendirmekten imtina etmesiyle...» Yani kızı mehr-i misliyle dengine vermekten çekinmesiyle evlendirme hakkı uzak velîye sabit olur. Fakat kızın dengi olmayan birine vermekten çekinir yahut mahir onun mehr-i mislinden az olduğu için vermezse, mani olmuş sayılmaz. T. Yakın velî başka bir dengine vermek için kızı istemeye gelen dengine vermezse, Bahır sahibi mâni sayılacağını zâhır bulmuş; "Ama ben bunu görmedim." demiştir. Makdisî ile Şurunbulâiî ona tâbi olmuşlardır. Remli kendisine itiraz ederek "Mâni olmakla velâyet niyabeten kızdan zararı def etmek için hâkime İntikal eder. Başka bir dengine vermek istemekle mâni olma diye bir şey bulunmamıştır." demiştir.

Ben derim ki: Bu da söz götürür. Çünkü her ne zaman kıza denk bir isteyici gelirse, kaçırılacağından korkularak başkası beklenmez. Onun için yukarıda geçtiği gibi, yakın velî bulunmazsa velayet uzak veliye intikal eder. Evet, öteki denk talip dahi hazır bulunur da yakın velî kızı birinci tâlibine vermekten imtina ederse, mani olmuş sayılmaz. Zira zâhire göre küçük kıza olan şefkatinden dolayı ona daha faydası olanı seçmiştir. Çünkü kıza denk olan talipler ahlâk ve sıfat itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. Binaenaleyh bu tafsilâtla amel etmek taayyün eder. Allahu alem.

METİN

Yakın velî gurbetten dönmekle sabık tezvici bâtıl olmaz. Çünkü bu tezviç tam velayetle hâsıl olmuştur. Nikâhta deli kadın ile deli erkeğin velîsi -velev ki delilikleri ârızî olsun- aşağı doğruinse de oğludur, babası değildir. Nitekim yukarıda geçmişti. Fakat malda tasarruf hususunda velâyet hakkı bilittifak babanındır. Evlâ olan, babanın oğluna emretmesidir. Tâ ki bilittifak sahih olsun. Küçük bir oğlanın veya kızın velîsi yahut bir adamın veya kadının vekili veya bir kölenin efendisi nikahı ikrar etseler geçerli olmaz. Çünkü başkası aleyhine ikrardır.

İZAH

«Sâbık tezvici bâtıl olmaz.» Yani önceliği muhakkak olan nikah bâtıl olmaz. Bu söz, yakın olan gaip akrabanın orada mevcut uzak valîden önce nikâhlamasından ihtiraz içindir. Çünkü sonraki akit hükümsüz kalır. Bir de tarih bilinemediği suretten ihtirazdır. Çünkü bu surette her iki akit bâtıl olur. Bu, gaibin velâyeti devam ettiğine binaendir. Velayeti kesildiğine bina edilirse, o zaman itibar mutlak surette yeni akdedir.

«Nikâhta deli kadın ile deli erkeğin velisi» delilikleri umumi ise oğludur. Umumi delilikten murad bir aydır. Nitekim geçmişti. Bunaklığın da aynı hükümde olduğunu görmüştük.

«Velev ki delilikleri ârızi olsun.» Yani velev ki bülûğa erdikten sonra delirmiş olsunlar demektir. İmam Züfer buna muhaliftir.

«Babası değildir.» Dedesi de böyledir. Maksat şudur: Deli kadının oğluyla beraber babası veya dedesi bulunursa, velâyet Şeyhayn'a göre oğlunun hakkıdır. Babanın veya dedenin hakkı değildir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Diğer asabeler dahi onu yukarıda geçen tertip üzere evlendirirler. Nitekim bu tertibi Fetih'ten nakletmiştik.

«Malda tasarruf hususunda velâyet hakkı bilittifak babanındır.» Nikah bunun hilâfınadır. Nikâhta imam Muhammed'e göre velayet babanındır.

«Nikâhı ikrar etseler geçerli olmaz.» Hâkim-i Şehid zâhir rivayet kitaplarını içine olan Kafî'de şöyle demiştir: «Valîlerden baba veya başkası, küçük oğlan veya küçük kız aleyhine, dün nikah oldu diye ikrar ederse, bu sözü şahitsiz veya küçüğün bülûğa erdikten sonra ikrarı olmaksızın Ebû Hanife'nin kavline göre kabul edilmez. Köle sahibinin kölesi aleyhindeki ikrarı dahi makbul değildir. Ama böyle bir şeyi cariyesi aleyhine ikrarı caiz ve makbuldür. İmam Ebû Yusuf'la İmam Muhammed'e göre; bunların bütün bu hususatta ikrarları caizdir. Vekilin müvekkili aleyhine ikrarı da bu ihtilâfa göredir.» Fethu'l-Kadir'de Musaffâ'dan nakledildiğine göre hilâf, velînin bu çocuklar küçükken ikrarı hususundadır. Mebsût ve diğer kitaplarda buna işaret olunmuştur. Mebsût'ta "Sahih olan budur." denilmiştir. Bazıları hilâfın çocuklar bülûğa erdikten sonra inkâr etmeleri, velîninse ikrarda bulunması hakkında olduğunu söylemişlerdir. Çocuklar küçükken ikrar ederse bilittifak sahihtir denilmiştir. Fetih sahibi bunu zâhir görmüştür. Biliyorsun ki birincisi zâhir rivayettir; sahih olan odur.

METİN

Cariyenin efendisi bunun hilâfınadır. Onun akdi bilittifak geçerlidir. Çünkü cariyeden cimaistifadesi onun mülküdür. Ancak şahitler nikâha şehadet ederse -hâkim küçük namına bir hasım tayin eder. O inkâr ederse, beyyine onun aleyhine getirilir- yahut küçük oğlan veya kız bülûğa erer de îkrar eden velîyi tasdikte bulunursa; yahut Ebû Hanife'ye göre müvekkil veya köle tasdik ederse, o zaman geçerli olur. İmameyn'e göre bu hususta ikrar edenin sözü tasdik olunur. Bu mesele ulemanın "Bir şeyi yapmaya mâlik olan, onu ikrara da mâliktir." sözünden çıkarılmıştır. Onun benzerleri de vardır.

F E R' Î B İ R M E S E L E : Acaba delinin ve bunağın velîsi onu birden fazla kadınla evlendirebilir mi? Bunu görmedim. İmam Şâfiî bunun caiz olmadığını söylemiş; çocuk hakkında ise ihtiyaçtan dolayı cevap vermiştir.

İZAH

«Cariyenin efendisi bunun hilâfınadır.» Yani bir adam cariyenin nikâhını iddia eder de efendisi ikrarda bulunursa, beyyinesiz ve tasdiksiz nikâhına hüküm verilir. Dürer. Yani cariye âzâd olursa tasdikine hâcet yoktur. Şarihin ta'liline göre âzâd ettikten sonra efendisinin onun aleyhine ikrarı sahih değildir.

«Hâkim küçük namına bir hasım tayin eder.» Çünkü baba ikrar etmektedir. Küçüğün inkârı ise sahih değildir. Dâvâda hasım olacak biri mutlaka lâzımdır. Onun için hâkim bir hasım tayin eder. Beyyine onun aleyhine getirilir, o da inkâr eder. Böylece küçük çocuğun nikâhı sabit olur. Bunu Fetih sahibi söylemiştir.

«İmameyn'e göre ilh...» İkrar eden şahıs bu meselenin geçen bütün fer'lerinde cariye sahibinin cariyesi aleyhine ikrarı gibi tasdik olunur. Nitekim fâfî'nin ibaresinde bunu açıkça gördün. Bir misli de Bedayi'dedir.

«Bu mesele...» Yani küçük oğlanın veya kızın velîsinin, vekilin ve kölenin efendisinin ikrarlarının kabul edilmemesi İmam-ı Azam'ın kavline göre "Bir şeyi yapmaya mâlik olan, onu ikrara da mâliktir. Meselâ îla yapan îlâ müddeti içinde döndüğünü ikrar ederse, iddet bekleyen bir kadının kocası iddet içinde sana müracaat ettim derse tasdik olunur." kaidesinden istisna edilmiştir. İmameyn'e göre burada kabul edilmesinin vechi bu kaidedir. Nitekim cariyesini evlendirdiğini ikrar ederse, yine bu kaideye göre tasdik olunur. İmam-ı Azam'ın kavlinin vechi "Nikâh ancak şahitlerle caiz olur." hadisidir. Bir de bu, mâlik olmadığı bir şeyde başkası aleyhine ikrardır. Meselenin tamamı Bedâyi'dedir. Fethu'l-Kadir sahibi küçükler meselesinde bunu zâhir bulduğuna göre, bu mesele İmam-ı Azam'ın kavline göre kaidenin mefhumunda dahildir. Çünkü o velî, çocukların bülûğa erdikleri an nikâh înşasına mâlik değildir. Binaeneleyh ikrara da mâIik olamaz. İmameyn'in kavline göre ise kaideden çıkmıştır.

«Onun benzerleri de vardır.» Vasînin yetim aleyhine borç aldığın» ikrari gibi "ki, sahihdeğildir. Velev ki borç alma inşasına malik olsun. Bunu Bahır sahibi Mebsût'tan nakletmiştir ve bir kimsenin muayyen bir kölesîni âzâd etmek için birini vekil yapması gibi ki vekil "Ben onu dün âzad ettim." der de müvekkil kendisini dünden önce vekil etmiş bulunursa, beyyinesiz tasdik olunmaz. Tamamı Hamevî'nin Eşbâh hâşiyesinde ikrar bahsindedir.

«Acaba 'delinin velisi ilh...» Buradaki inceleme Nehir sahibine aittir. Zâhire bakılırsa, küçük çocuk dahi bu hükümdedir. T.

«İmam Şafii bunun caiz olmadığını söylemiş.» Çünkü zaruret bir kadınla giderilmiştir. Nehir.

«Çocuk hakkında cevap vermiştir.» Yani çocuğun birden fazla kadınla evlendirilmesine ihtiyaçtan dolayı cevap vermiştir.

 

 

 

KEFÂET BÂBI

 

METİN

Kefâet; 'kâfee" fiilinden alınma bir mastardır. Denk olmak mânâsınadır. Burada murad, hususi bir denkliktir. Yahut kadının daha aşağı olmasıdır. Kefaet (denklik) nikâhın geçerli veya sahih olması için nikâhın başında erkek tarafından muteberdir. Çünkü şerefli bir kadın, alçak bir adama kadınlık etmekten çekinir. Onun için kadın tarafından kefâet itibara alınmaz. Zira kadını alan kocasıdır. Kadının aşağılığı onu rencide etmez. Bu, sahih kavle göre bütün imamlarımızca böyledir. Nitekim Habbâziye'de beyan edilmiştir. Lâkin Zahîriyye ve diğer kitaplarda "Bu, İmam-ı Azam'a göredir; İmameyn'e göre kadın tarafında da itibara alınır." denilmiştir.

İZAH

Kadın kendi nikâhını bizzat akdettiği vakit, kefâet veliye lüzumun şartı olduğundan ve kefaet yoksa velî akdi bozabileceğinden, kefâet velinin bunmasının fer'i olmuştur. Bu da velâyet hakkının sübutuyladır. Bu sebeple musannıf önce velîleri ve velâyetin kima sabit olacağını beyan etmiş; sonra arkasından kefâet faslını getirmiştir. Fetih.

«Yahut kadının daha aşağı olmasıdır.» Bu cümleye Hayreddin-i Remlî itiraz etmiş; kısaca şunları söylemiştir: «Kadının aşağı olması kefâet değildir. Şu kadar var ki kadın tarafından kefâet muteber değildir.»

«Kefâet nikâhın geçerli veya sahih olması için nikâhın başında erkek tarafından mutaberdir.» Geçerli olması zâhir rivayete göredir. Sahih olması İmam Hasan'ın rivayetine göredir. Geçen bâbın başında bu iki kavilden, hangisiyle fetva verileceği hususunda ihtilâf edildiğini ve İmam Hasan rivayetinin daha ihtiyatlı olduğunu arzetmiştik. Erkek tarafından muteber olması, ileride zikredeceğimiz vasıflarda kadına denk olup olmadığının araştırılmasıdır. O vasıflarda kadından daha aşağı olmamalıdır. Kadın tarafından kefaet itibara alınmaz. Bu vasıflar hususunda kadın erkeğe denk midir değil midir bakılmaz. Erkekten aşağı olsa da caizdir.

Muteberdir sözünün mânâsı; ulemanın beyanına göre velîlere lâzım gelmesi hakkındadır. Hattâ kefâet bulunmazsa, velînin akdi fesih hakkı vardır. Fetih. Bu, zâhir rivayete binaendir. Zâhir rivayete göre akit sahihtir, velî için itiraz hakkı vardır. Fakat İmam Hasan'ın fetva için tercih edilen rivayetine göre akit sahih olmadığından, sahih olup olmamakta mânâ muteberdir. Keza zevce küçük bir kız olup akdi yapan da baba ve dededen başkası olursa, akdin sahih olmayacağı yukarıda geçmişti.

«Onun için kadın tarafından kefâet itibara alınmaz.» Bu cümle, mefhumun ta'lilidir. Mefhum şudur: Şerefli bir adam cariye ve kitâbiyye gîbi alçak soylu bir kadını almaktan çekinmez. Çünkü bu onun hakkında ayıp sayılmaz. Bilâkis kadın hakkında ayıp sayılır. Çünkü nikâhkadın için köleliktir. Koca ise mâliktir.

T E M B İ H : Yukarıda geçmişti ki, baba ile dededen başkası küçük bir oğlanı veya kızı küf'ü olmayanla evlendirirse, nikâh sahih olmaz. Bu sözün muktezası, kefaetin koca için de muteber sayılmasıdır. Yine arzetmiştik ki bu, küçük koca hakkındadır. Zira bu koca aleyhîne zarardır. Buradaki ise büyük kocaya yorumlanır. Az yukarıda Fetih'ten naklen arzettiğimiz "Kefâetin muteber olmasının mânâsı, velîlere lazım gelmesîni itibara almaktır ilh..." ifadesi dahi buna îşaret etmektedir. Zira bu îbarenin hâsılı şudur: Kadın kendini küf'ü ile evlendirirse, bu nikâh velîlere de geçerlidir. Küf'ü olmayanla evlendirirse geçersizdir; yahut sahih değildir. Erkek tarafı bunun hilâfınadır. Zira erkek kendi dengi olsun olmasın bir kadını kendi alırsa, nikâh sahih ve geçerlidir. Kuhîstânî diyor ki: «Kefâet lügatta müsavi olmak demektir. Şeriatta ise; erkeğin kadına aşağıdaki hususatta müsavi olmasıdır. Bu gösterir ki, şerefli bir odamın şerefsiz kadını nikâh etmesi geçerlidir. Velî için itiraz hakkı yoktur. Aksi bunun hilâfınadır.» Bu ifadeden anlaşılıyor ki, erkek tarafında nikâhın geçerli olması, erkek büyük olup evlendiği zamandır. Küçük olup velîsi evlendirdîği zaman değildir. Nitekîm kendini evlendîren kadın hakkında dahi sözümüz, büyük olduğuna göredir. Binaenaleyh iki küçük evlendirilirken baba ve dede bulunmazsa, evvelce îzah ettiğimiz gibi iki tarafta kefâet sabit olur. Allahu a'lem.

METİN

Kefâet velînin hakkıdır, kadının hakkı değildir. Kadın kendini bir odama nikâh eder de onun halini bilmezse, köle çıktığı vakit kadına muhayyerlik yoktur. Muhayyerlik velîleredir. Velîler kadını kendi rızalarıyla kocaya verirler de küf'ü olmadığını bilmezlerse, sonradan öğrendikleri vakit hiçbirine muhayyerlik yoktur. Meğer kî kefaeti şart koşmuş olsunlar. Yahut akit yapılırken kefâet bulunduğunu velîlere haber vermiş de bu şartla kızı evlendirmişler, sonra küf'ü olmadığı meydana çıkmış olsun. Bu takdirde velîler için muhayyerlik vardır. Valvalciyye. Bu mesele bellenmelidir.

İZAH

«Kefâet vlinin hakkıdır, kadının hakkı değildir.» Bahır'da böyle denilmiştir. Bahır sahibî buna şarihin Valvalciyye'den naklettiği meseleyi şahit getirmiştir. Fakat söz götürür. Bilakis o dahi kadının hakkıdır. Delili şu ki: Veli küçük kızı küf'ü olmayan birine verirse ve baba veya dede değilse,nikah sahih olmaz.Bir de şunun için ki; Zahîre'de altıncı fasıldan az önce "Ebû Hanife'ye göre kadının mehr-i mislini tamamlamak hususunda hak kefaet hakkı gibi kadının ve velîlerinindir. İmameyn'e göre sadece kadınındır."denilmiştir. Kefaet hakkı gibi dediğine bakılırsa, bu hak her birinin olduğuna ittifak etmişlerdir. Bahır'da dahi Zahiriyye'den naklen şöyle denilmiştir. «Kocası karsına kendi nesebinden başka bir nesep gösterse, ondan aşağıolduğu anlaşılırsa, erkek de küf'ü değilse, fesih hakkı hepsine sabittir. Erkek küf'ü işe, fesih hakkı yalnız kadınadır. Velîlerine bu hak yoktur. Vaziyet haber verdiğinden daha üstün çıkarsa, hiçbirinin feshe hakkı yoktur. İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre, kadının feshe hakkı vardır. Çünkü olabilir, onunla beraber yaşamaktan âciz kalabilir.»

Şarihin iddet bâbından az önce söylediği de bu kabildendir. Orada şöyle demiştir: «Kadın, kocası hürdür veya sünnîdir yahut mehir ve nafakaya kâdirdir diye evlenir de aksi çıkarsa; yahut filanın oğlu filan diye evlenir de bulma veya veled-i zina olduğu anlaşılırsa, kadına muhayyerlik vardır.» Bu hususta sözün tamamı orada gelecektir. Bedayi sahibi Zahîriyye'den naklettiğimîz îfadeye şunu ilave etmiştir: «Bunu kadın yapar da adam onunla evlenir sonra göründüğünün aksi zuhur ederse, kocası için muhayyerlik yoktur. Kadın ister hürre, ister cariye görünsün fark etmez. Çünkü kadınlar tarafında kefâet muteber değildir.» şöyle cevap verilebilir: Sözümüz, evvelce geçtiği gibi, kadın kendini velîsinin izni olmaksızın nikâh ettiğine göredîr. O zaman kefâet hakkında kadının bir hakkı kalmaz. Çünkü kefâetin düşürülmesine razı olmuştur. Hak yalnız velî için kalmıştır. O feshedebilir.

«Kadın kendini bir adama nikâh eder de ilh...» cümlesi, "kadının hakkı değildir" sözü üzerine tefri edilmiştir. Burada şöyle denilebilir: Taksir kadın tarafından gelmiştir. Çünkü adamın halini araştırmamıştır. Nitekim velîleri onu kendi rızasıyla evlendirirler de kefâet bulunmadığını bilmezlerse, sonra öğrendiklerinde, kusur hem kadında hem velilerinde aranır. Rahmetî. Valvalciyye'nin sözünde bu mânâyı ifade eden cümleler vardır. Nitekim az ileride gelecektir. Verdiğimiz bu cevaba göre tefri sahihtir. Çünkü hakkında sâkıt olması, razı olduğu vakittir. Velev ki bir vecihle olsun. Burada da öyledir. Onun için kefâeti şart koşarsa hakkı bâkîdir.

«Hiçbirine muhayyerlik yoktur.» Bu büyük kadın hakkındadır. Nitekim mesele onun hakkında farzedilmiştir. Şu delil ile ki: "Bir adama nikâh olursa" ve "kendi rızasıyla" demektedir. Binaenaleyh bundan önceki bâbta Nevâzil'den naklettiklerimize muhalif değildir. Orada şöyle demiştik: «Bir kimse küçük olan kızını içki içtiğini inkâr eden biriyle evlendirir de, o kimse daimi sarhoş çıkarsa, kız büyüdükten sonra ben bu nikâha fazı değilim dedîkte, şayet babası dâmadın içiyor olduğunu bilmez, dâmadın aile tarafı da iyi kimseler ise, bu nikâh bâtıldır. Çünkü kızını ancak küf'üdür zannıyla ona vermişti.» Makdisî'nin zannı bunun hilâfınadır. O, aralarında muhalefet isbat etmiştir. Nitekim Hayreddin-i Remlî buna tembihte bulunmuştur.

Ben derim ki: Farkın vechi şu olsa gerektir: Baba, şefkati fazla olduğu için küçük kızını küf'ü olmayan birine verebilir. O, bu kefâeti ondan daha büyük bir maslahat karşılığında feda etmiştir. Ama bu ancak küf'ü olmadığını bildiğine göre sahihtir. Bunu bilmezse, adı geçenmaslahat için evlendirdiği zâhir olmaz. Nitekim baba sapık veya sarhoş olursa hâl böyledir. Lâkin zâhire göre akit aslâ sahih olma? demeliydi. Nitekim sapık ve sarhoş baba hakkında söylenen budur. Halbuki açıklanan şudur: Kadın bülûğa erdikten sonra bu nikâhı iptal edebilir. İptal ise sahih olmanın fer'idir.

«Bu takdirde veliler için muhayyerlik vardır.» Çünkü kefâeti şart koşmayınca, kefâetin bulunmamasına razı olmamak velîden ve kadından bir vecihte sabit olmuş, bir vecihte olmamış demektir. Çünkü demiştik ki; kocanın hali, küf'ü olmakla olmamak arasında ihtimallidir. Nass, fesih hakkını ancak kefâet bulunmamaya razı olmamak halinde onun her vecihle yokluğu sebebiyle isbat etmiştir. Binaenaleyh bir vecihle kefâet bulunmamaya rıza varsa, bu hak sabit "değildir. Bunu Bahır sahibi Valvalciyve'den nakletmiştir.

METİN

Kefâet, İmam Mâlik'e muhalif olarak nikâhın lâzım olması için neseben muteberdir. İmdi Kureyş kabilesi birbirlerinin küf'üdürler. Sair Araplar da birbirlerinin küf'üdürler. Mültekâ sahibi Hidaye'ye uyarak Benî Bâhile kabilesini hasislikleri dolayısıyla istisna etmiştir. Hak olan, mutlak bırakmaktır. Bunu Bahır ve Nehir sahipleri gibi musannıf da söylemiştir. Kenz ve Dürer sahibi gibi musannıfların mutlak bırakması bunu teyid eder,

«İmam Mâlik'e muhalif olarak...» Kefâetin muteber olup olmaması hususunda İmam Malik, Sevri ve bizim ulemamızdan Kerhi bize muhaliftir. Fethu'l-Kadir'de böyle denilmiştir. Şarih Kerhî'yi zikretse daha iyi olurdu. Allâme Nûh Efendi'nin Dürer hâşiyesinde bildirdiğine göre, İmam Ebu'l-Hasen Kerhî ile Ebû Bekir Cessâs -ki Irak ulemasının büyüklerindendirler- ve onlara uyan bazı Irak uleması, nikâhta kefâeti nazar-ı İtibara olmamışlardır. Ebû Hanife'den gelen bu rivayet onlarca sabit olmasa onu tercih etmezlerdi. Ulemamızın cumhuru ise, nikâhta kefâetin muteber olduğuna kaildirler. Kâdi'l-Kudât Sirâcuddin Hindi'nin kefâet hakkında müstakil bir te'lifi vardır. O kitapta her iki kavli tafsilâtiyle beyan etmiş: herbirinin senet ve delilini göstermiştir.

"Neseben" Yani nesep cihetinden aranır. Allâme Hamevî kefâetin nerede aranacağını manzum olarak şöyle beyan etmiştir: «Nikâhta kefâet altı şeyde aranır. Bu altı şeyi zapteden güzel bir beyit vardır: Nesep, İslam, kezalik sanat, hürriyet, diyanet ve sadece mal.»

Ben derim ki: Fetevâ-i Hâmidiyye'de Vâkiat'tan naklen bildirildiğine göre, baba ile dededen başka bir velî, küçük kızı cinsî iktidarı olmadığı bilinen birine verse caiz olmaz. Çünkü cimaya kudreti olmak, kefâetin şartıdır. Nehir ve nafakaya kudreti olmak gibidir. Hattâ ondan evlâdır. Büyük kıza gelince: Bahır'dan naklen bildireceğiz ki; onu vekil, aleti kesik bir zengîne verse caiz olur. Velev ki sonra kadının ayrılmaya hakkı olsun.

«İmdi Kureyş ilh...» İki Kureyşli, nesepleri Nadr b. Kinâne denîlen babada veya ondanaşağıda bîrleşen kimselerdir. Ondan yukarı bir babaya intisabeden kimse Araptır. Fakat Kureyşli değildir. Nadr, Peygamber (S.A.V.)'in onikinci dedesidîr. Zira nesebi şöyledir: Muhammed b. Abdillah b. Abdülmuttalip b. Haşîm b. Abdimenâf b. Kusavr b. Kitâb b. Mürra b. Ka'b b. Lüey b.Galip b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kînane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizâr b. Muad b. Adnân. Buhârî bu kadarıyla yetinmiştir. Dört halifenin hepsi Kureyştendir. Tamamı Bahır'dadır.

«Kureyş kabilesi birbirlerinin küfüdürler.» Bu sözle musannıf, aralarında Hâşimî, Nevfeli, Teymî vesaire gibi farklar gözetilmediğine işaret etmiştir. Onun için Hz. AH, kendi Hâşimî olduğu halde, kızı Ümmü Gülsüm'ü Hz. Ömer'e vermiştir. Ömer (r.a.) Adevî'dir. Kuhistânî. Hâşimî bir kadın Hâşimî olmayan bir Kureyşli ile evlenirse akdi bozulmaz. Kureyşli olmayan bir Arapla evlenirse, reddetmeye hakları vardır. Nasıl ki bir Arap kadınının Acemle evlenmesi de böyledir. Bahır.

«Sair Araplar da bîrbirlerinin küf'üdürler.» Araplar iki sınılar: Birine Arab-ı Âribe denilir, Bunlar Kâhtan oğullarıdır, Diğerine Arab-ı Mütearribe denilir. Bunlar Hz. İsmail'in oğullandır. Acemler İsmail'in kardeşi Ferrûh'un oğullarıdır. Bunlar mevâlî ve âzâdlılardır. Acemilerden murad. Arap olmayanlardır. Velev ki kendilerine kölelik isabet etmiş olmasın. Bunlara mevâlî denilmesi; ya Araplar memleketlerinî fethettiği zaman onları köle olarak almak ellerinde olduğu halde hür bıraktığı içindir. Binaenaleyh sanki onlârı âzâd etmiş gibi sayılırlar. Yahut kâfirlerle harb ederken Araplara yardımcı oldukları için kendilerine bu isim verilmiştir. Yardımcıya mevlâ denir. Nehir.

«Benî Bâhile...» Fetih sahibî diyor kî: «Aslında Bâhile, Henedanlı bir kadının ismidir. Muan b. A'sar'ın nikâhı altında idi, Çocukları kendisine nisbet edilmiştir. Benî Bahile, hasislikleriyle meşhurdur. Söylenildiğine göre, yemek kalıntılarını ikinci defa yerler, ölü hayvanların kemiklerini toplayarak pişirirler, yağlarını alırlarmış. Onun için şair bunlar hakkında şöyle demiştir: "Eğer kişi Bâhiledense, aslın Hâşim'den olması fayda vermez." Köpeğe, ey bâhilî denilse, bu nesebin alçaklığından köpek ulur. »

«Hak olan mutlak bırakmaktır.» Çünkü delil aralarında fark yapmamıştır. Halbuki Peygamber (s.a.v.) Arap kabilelerini ve onların ahlâkın! herkesten iyi bilirdi. Böyle iken mutlak beyan etmiştir. Bâhile kabilesinden olan herkes hasis değildir. Onların içinde cömertler de vardır. İçlerinden bir oba veya kabilenin, fakir olup böyle yapması, hepsi hakkında geçerli değildir. Fetih.

«Bunu teyid eder.» Ben derim ki: İmam Muhammed'in mutlak olan sözü de bunu takviye eder. Hâkim'in Kâfî'sinde şöyle denilmiştir: «Kureyş; kabilesi birbirlerinin küf'üdürler. Araplar da bîrbirlerinin küf'üdürler. Ama Kureyş'e küf'ü değildirler. Mevâlîden her kiminİslâm'da iki veya üç babası varsa, onlar birbirlerine küf'üdürler. Fakat Araplara küf'ü değildirler.» Hâsılı Kureyş arasında değişiklik itibara alınmadığı; hattâ en iyilerî Benî Hâşim'e küf'ü oldukları gibi, başkalarına da küf'üdürler. Diğer Arap kabileleri hakkında da istisnasız böyledir. Bundan şu anlaşılır ki; bir kimsenin annesi meselâ şerefli babası Acem olursa, Acem o kadına küfüdür. Velev ki kadının bir nevi şerefi olsun. Çünkü nesep babalara aittir. Onun içindir ki böyle bir kadına zekât vermek caizdir. Annenin şerefi cihetinden aralarında meydana gelen fark itibara alınmaz. Ben bunu açıklayan görmedim. Allahu a'lem.

METİN

Bu Araplardadır. Acemlere gelince: Onlarda hürriyet ve İslâm cihetinden kefâet aranır. Yalnız kendisi müslüman olan; yahut âzâd edilen kimse babası müslüman veya hür; yahut babası âzâdlı annesi aslen hür olana küf'ü değildir. Babası müslüman yahut hür olan kimse, iki babası müslüman olan kadına küf'ü değildir. İslâm ile hürriyette iki baba çok babalar gibidir. Çünkü nesep dede ile tamam olur. Fetih'te "Bizzat müslüman olân bir kimsenin bizzat âzâd edilene küf'ü olması uzak görülemez. Fakat şerefsizin âzâdlısı, şerefli bir kimsenin âzâd ettiği kadına küfü' değildir." denilmiştir.

İZAH

«Bu Araplardadır.» Yani nesebi itibara almak ancak Araplardadır. Onlarda İslâmiyet itibara alınmaz. Nitekim Muhit, Nihâye ve diğer kitaplarda böyle denilmiştir. Diyanet de muteber değildir. Nitekim Nazım'da beyan edilmiştir. Sanat da muteber değildir. Nitekim Muzmerât'da beyan edilmiştir. Çünkü Araplar bu sanatları kendilerine geçim vasıtası yapmazlar. Geri kalanına, yani hürriyetle mala gelince: Ulemanın ibarelerinden anlaşıldığına göre, bunlar muteberdir. Kuhistâni. Lâkin bu söz götürür. Onu yerlerinde göreceksin.

«Acemlere gelince» onlardan murad, Arap kabilelerinden birine müntesip olmayanlardır. Bunlara mevâlî ve âzâdlılar denir. Nitekim yukarıda geçti. Zamanımızda umumiyetle köy ve kasabaların halkı Arapça konuşsun konuşmasın bunlardandır. Ancak mâruf nesebi olanlar müstesnadır. Meselâ dört halifeden birine veya Ensar gibilerine müntesip olanlar böyledir.

«Onlarda hürriyet ve İslâm cihetinden kefâet aranır.» Bundan şu anlaşılır ki İslâm Araplar hakkında muteber değildir. Nitekim Ebû hanife ile İmameyn bunda müttefiktirler. Çünkü Araplar İslâmîyette övünmezler. Onlar ancak neseple övünürler. Şu halde bir babası kâfir olan Arap, İslâm'da birçok babaları olan Arap kızına küfü'dür.

Hürriyete gelince: O Araplara lâzımdır. Çünkü onları köle yapmak caiz değildir. Evet, İslâm Araplarda zevcin kendine bakarak babasının ve dedesine bakarak değil muteberdir. Şu izaha göre nesep yalnız Araplarda muteberdir. Babanın ve dedenin müslüman olması yalnız Acemlerde; hürriyet ise hem Acemlerde hem Araplarda muteberdir. Kocanın müslümanoluşu da böyledir. Bahır'daki ifadenin hulâsası budur.

«Annesi aslen hür olana küfü değildir.» Çünkü âzâd edilen kocada kölelik eseri vardır ki, o da vefâdır. Kadının annesi esasen hür ise, o kadında aslen hürdür. Bunu Bahır sahibi Tecnîs'ten nakletmiştir. Fakat annesi cariye ise, o kadın cariyelik hususunda annesine bağlıdır. Binaenaleyh âzâdlı bir erkek ona küfü olur. Annesi âzâdlı olan kadın bunun hilâfınadır. Çünkü o kadının hürriyette bir babası vardır. Zira Bahır'da "Hürriyet İslâm'ın nâziridir." denilmiştir. Bunu Tahâvî söylemiştir.

«İki babası...» Yani hem İslâm'da, hem hürriyette demektir. T.

«İslâm ile hürriyette iki baba çok babalar gibidir.» Yani bir kimsenin İslâm'da yahut hürriyette bir babası ve dedesi varsa, o kimse İslâm'da babaları olana küfüdür. Fethu'l-Kadir sahibi diyor ki: «İmam Ebû Yusuf bir kişiyi ikiye katmıştır. Nasıl ki tarifte mezhebi budur. Yani şehadetlerle dâvâlarla onun mezhebi budur. Derler ki: Ebû Yusuf bunu ancak baba müslüman olduktan sonra dedenin küfü ayıp sayılmayan yerde söylemiştir. Tarafeyn ,ise ayıp sayılan yerde söylemişlerdir. Buna delil, hepsinin "Araplar hakkında ayıp değildir. Çünkü onlar bu hususta ayıplanmazlar." demeleridir. Bu güzeldir, hilâf bununla ortadan kalkar.» Nehir sahibi de ona tâbi olmuştur.

«Bizzat âzâd edilene küfü olması uzak görülemez ilh...» Zâhirine bakılırsa, Fetih sahibi bunu kendi anlayışıyla söylemiştir. Ben bunu Zahîre'de de gördüm. İbaresi şudur: «İbn-i Semâa, müslüman olan bir adamın âzâd edilen bir kadına küfü olduğunu söylemiştir.» Bunun vechi şudur: O adam hür olarak müslümanlığı kabul eder, kadın da müslüman olarak âzâd edilirse, erkekte küfrün eseri, kadında da cariyeliğin eseri kalır. Bunların ikisi de noksanlık veren şeylerdir. Ama erkekte aslen hür olmanın şerefi, kadında aslen İslâm olmanın şerefi vardır. Bunlar da kemâl veren şeylerdir. Böylece her ikisi müsavi olurlar. Şimdi şu kalır: İş aksine olursa, yani kadın müslüman olur erkek âzâd edilirse, zâhire göre İslâm'ı ârızî olmamak şartıyla hüküm yine böyledir. Aksi takdirde o adamda hem küfrün eseri, hem köleliğin eseri beraberce bulunurlar ve kendisi yalnız küfrün eseri bulunan kadına küfü olamaz.

«Şerefsizin âzâdlısı ilh...» cümlesini Bahır sahibi Müctebâ'ya nisbet etmiştir. Bedâyi'de de bunun bir misli vardır. Bedâyi sahibi şöyle demiştir: «Hattâ Arabın mevlâsı, Benî Hâşim'in mevlâlına küfü olamaz. Hattâ beni Hâşim'in mevlâtı kendini Arabın mevlâsına nikâh etse, âzâd eden için itiraz hakkı vardır. Çünkü vefâ hakkı nesep mesabesindedir. Peygamber (s.a.v.) "Vefâ, nesep hısımlığı gibi bir hısımlıktır." buyurmuştur.» Bu ifadenin bir misli de Zahîre'dedir. Şarihin vefâ bahsinde zikrettiğine göre, âzâd edilenin vefâsında kefâet muteberdir. Binaenaleyh bir tacirin âzâd ettiği, ataların âzâd ettiğine küfüdür. Tabağın âzâd ettiğine küfü değildir. Bunun üzerine yine Bedâyi sahibinin arzettiğimizden önce söylediklerimüşkil kalır. Şöyle demiştir: «Arabın mevlâları Kureyş'in mevlâlarına küfüdürler. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'in "Mevlâlar birbirlerine küfüdürler." hadis-i şerifi umum ifade eder.»

T E M B i H : Mevlel-muvâlât mevlel-atakâya küfü değildir. Zahîre sahibi diyor ki: «Muallâ'nın Ebû Yusuf'tan rivayetine göre, bir İnsanın elinde müslüman olan kimse mevlel-atakâlara küfü olamaz.» Tahâvî şerhinde de şöyle denilmiştir: «Bir kavmin en şereflisinin âzâd ettiği kadın, mevâliye küfü olur. Çünkü o kadının vefâ şerefi vardır. Mevâlinin ise İslâm'da babalan bulunma şerefi vardır»

METİN

Müslüman olan mürted dinden dönmeyene küfü'dür. İki zımmî arasında kefâret ise, ancak bir fitneden dolayı muteberdir. Araplara Acemler arasında diyanet, yani takva cihetinden kefâret muteberdir, Binaenaleyh bir fâsık bir salihaya yahut iyi adamın kızı olan fâsıkaya, ilân ederek olsun etmeyerek olsun zâhire göre küfü olamaz. Nehir.

İZAH

«Müslüman olan mürted ilh...» cümlesini Bahır sahibi Kınye'den nakletmiş; fakat bir şey söylememiştir. Galiba bu, dinden dönme müddeti uzun sürmeyen mürted hakkında olacaktır. Onun için de dâr-ı harbe iltihak ederse diye kayıtlamamıştır. Çünkü İslâm memleketinde dininden döner müslüman olmazsa öldürülür. Fakat dininden döner de üzerinden uzun zaman geçer ve bununla şöhret bulur da evvelâ dâr-ı harbe iltihak eder sonra müslüman olursa, hiç irtidat etmemiş bir kadına küfü olamaması gerekir. Zira kadına bu sebeple ârız olacak ayıplama, aslen kâfir olup da sonradan müslümanlığı kabul eden kimse sebebiyle gelecek ayıplamadan daha büyüktür.

«Ancak bir fitneden dolayı...» Yani bir fitneyi def etmek için muteberdir. Fetih sahibi Asıl'dan naklen şöyle demiştir: «Ancak nesebi meşhur olursa, meselâ krallarından birinîn kızını bir dokumacı veya seyis aldatırsa, araları ayrılır. Bu, kefâet yok diye değil, fitneyi yatıştırmak içindir. Hâkim, müslümanlar arasında olduğu gibi, onların arasında da fitneyi yatıştırmakla memurdur.»

«Araplarla Acemler arasında kefâet muteberdir ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Ulemanın zahir olan sözleri gösteriyor ki, tâkva Araplarla Acemler hakkında muteberdir. Binaenaleyh fâsık bir Arap, Arap olsun Acem olsun salih bir kadına küfü olamaz.» Nehir sahibi "İzahü'l-İslâh'ta, mezhebin bu olduğu açıklanmıştır." demektedir. Yine Bahır'da belirtildiğine göre, ulemanın zâhir olan sözleri, her ikisinde kefâetin mal cihetinden muteber olduğunu göstermektedir.

Ben derim ki: Sanat da öyledir. Nitekim Bedâyi'den nakledeceğimiz ifadeden anlaşılacaktır.

"Diyanet" cihetinden kefâet Şeyhayn'a göre muteberdir. İmam Muhammed muteber olmadığını söylemiştir. Meğer ki dövülerek kendisiyle alay edilsin yahut pazar yerlerinesarhoş çıkarak kendisiyle çocuklar oynasın. O zaman diyanet muteber olur. Çünkü onunla alay eder. Hidâye. Fetih'te Muhit'ten nakledildiğine göre, fetva İmam Muhammed'in kavline göredir. Lâkin Tatarhâniyye'de Muhit'ten naklen "Fetvanın buna göre olduğu söylenir." denilmiştir. Muhit-i Burhâni'den naklen Makdisî'de de öyledir. Bunun bir misli de Zahîre'dedir. Bahır sahibi diyor ki: «Bu, Mebsût'un sahihlediğine uygundur. Hidâye'nin sahihlediği buna aykırıdır. Fakat metinlerdeki kaville fetva vermek evlâdır.»

«Binaenaleyh bir fâsık ilh...» Mâlûmun olsun ki Bahır sahibi şunları söylemiştir: «Kadın saliha olur da babası sâlih olmazsa; yahut babası salih olur da kızı böyle olmazsa, fâsık bir kimse bu kıza küfü olur mu olmaz mı tereddüd ettim. Şarihlerin zâhir olan sözlerine göre, itibar kızın babasıyla dedesinin salâhınadır. Çünkü şarihler; fâsık bir kimse salih kimselerin kızına küfü olamaz demişlerdir. Mecma sahibi kızın salâhını itibara alarak; fâsık bir kimce salihaya küfü olamaz demiş; Hâniyye'de dahi fâsık, salih kimselerin kızı olan salih bir kadına küfü olamaz denilerek hepsinin salâhı nazar-ı itibara alınmıştır. Zâhire bakılırsa, kadının veya babalarının salih olması, fâsıkın ona küfü sayılamaması için kâfidir. Ama ben bunu açık olarak görmedim Nehir sahibi onunla münakaşa ederek "Hâniyye'nin sözü dahi, fâsık, muhterem ve insanlarca sultanın avanesi gibi tazim görürse, salih kimselerin kızma küfü olur merkezindedir. Bazı Belh ulemasının beyanına göre, ilân etsin etmesin küfü olmaz. İbn-İ Fadi bunu ihtiyar etmiştir." demiştir ki, bu söz sadece babaların salâhı îtibar edileceğini gösterir. Zâhir olan budur. O zaman kadının fıskına itibar yoktur. Yani kadın iyi adam kızı fakat fâsık olursa, fâsık birisi ona küfü olamaz. Çünkü itibar babanın salâhınadır. Kızın fıskına bakılmaz. Bunu şu da teyid eder ki, kefâeti kadın ıskat ederse, o velîlerin hakkı olur. Çünkü salih bir kimse, fâsık dâmadıyla ayıplanır. Lâkin Bahır sahibinin Hâniyye'den naklettiği söz, kadının salâhının, da itibara alınacağını gerektirir. Nitekim yukarıda geçti. O zaman Hâniyye'nin ikinci sözünü buna yorumlamak mümkün olur. Şuna binaen ki, salih kimsenin kızı ekseriyetle salih olur. Yakûbiyye hâşiyelerinde şöyle denilmektedir: «Fâsık bir kimse salih kimsenin kızına küfü olamaz ifadesi söz götürür. Şöyle ki: Salih bir kimsenin kızı fâsık olabilir. O zaman ulemanın açıkladıkları gibi küfü olur. Evlâ olan Mecma'nın ifadesidir ki şudur: Fâsık, saliha bir kadına küfü değildir. Meğerki ekseriyetle salih kimsenin kızı da salih olur. Musannıfın sözü de ekseriyetle vâki olana binaendir denilsin.» Kuhistânî'nin sözü de böyledir. O şöyle demiştir: «Yanı kadın da salihadır. Bunu zikretmemesi, ekseriye babasının salâhıyla kızı da saliha olduğu içindir.» Makdisî de böyle demiştir.

Ben derim ki: Ulemanın, kadının salâhını ailesinin salâhına bina ederek bununla yetinmeleri, kadının hali ekseriyetle gizli kaldığı içindîr. Bilhassa bekârlarla küçüklerin hali bilinmez. Zahîre'de bildirildiğine göre Şeyhülislâm "Fâsık bir kimsenin Ebû Hanife'ye göre âdilkimseye küfü olamayacağını söylemiştir. Ebû Yusuf'la İmam Muhammed'den bir rivayete göre içki içen kimse bunu gizler de kimseye belirtmezse, iyi ailelerden salih bir kadına küfü olabilir. Aşikâre içerse olamaz. Fetvanın bunun üzerine olduğu söylenir.

Ben derim ki: Hâsılı ulemanın sözlerinden anlaşılan, hepsinin salâh halini itibara almalarıdır. Kadının yahut babalarının salâhını söylemekle yetinenler, ekseriyetle görülen hale bakmışlardır ki, evlâtla babanın salâhı birbirine bağlıdır. Buna göre fâsık, iyi adam kızı bir salih kadına küfü olamaz. O ancak fâsık kızı fâsık bir kadına küfü olur. İyi adam kızı fâsık bir kadına da küfü olamaz. Nitekim Yakûbiyye'de nakledilmiştir. Kızın babası için itiraz hakkı yoktur. Çünkü kızı sebebiyle ayıplanması, dâmadı sebebiyle ayıplanmasından daha çoktur. Fâsık kızı saliha bir kadın, kendini bir fâsık adama nikâhlarsa, onun babası için de itiraz hakkı yoktur. Çünkü o da öteki gibidir. Kadın fâsıkla yaşamaya razı olmuştur. Fakat kız küçük olur da babası onu bir fâsık ile evlendirirse, fıskını bildiği halde olursa akit sahihtir. Büyüdüğünde kıza muhayyerlik yoktur. Çünkü babanın bundan önceki bâbta geçtiği vecihle sâpık olmamak şartıyla bunu yapmaya hakkı vardır. Ama baba iyi bir adam olup dâmadın da iyi olduğunu zannederse, akit sahih değildir. Bezzâziye sahibi diyor ki: «Bir adam kızını verir de onun iyi olduğunu, içki içmediğini zanneder, fakat dâmat sarhoş çıkarsa, kız büyüdüğünde; ben nikâha razı değilim, dediği taktirde bakılır: Babası içki içmez, içkicilerle tanınmaz ve ailesinin ekserisi iyi insanlarsa, bu nikâha bilittifak bâtıldır. » Bu izahı ganimet bil. Çünkü tektir.

«İyi adamın kızı» sözü, gerek salihanın, gerekse fâsık kadının sıfatıdır. Binaenaleyh muteber olan sadece babaların salâhıdır. Kadın iyi kimselerin kızı olduktan sonra kendisinin fıskına bakılmaz. Nehir'den naklettiğimiz de budur. Evet bu, Yâkubiyye'den naklettiğimize muhaliftir.

«İlân ederek olsun etmeyerek olsun.» Fıskın; ilân edenin hail zâhirdir. ilân etmezse; şahit çağırarak bu adam fâsıklık sayılan filan işi yapmıştır. Ama bunu âşikâre yapmaz, diye isbatla bilinir ve velîlerin isteği ile araları ayrılır. T.

«Zâhire göre» sözü, Nehir sahibi tarafından zâhir görülerek söylenmiş bir sözdür. Zannolunduğu gibi zâhir rivayet değildir. Zira Hâniyye'de Serahsî'den naklen açıklandığına göre, zâhir rivayette Ebû Hanife'den bu hususta bir şey nakledilmemiştir. Sahih olan ona göre fâsıklığın kefâete mâni olmamasıdır. Evvelce arzetmiştik ki, Hidâye'nin sahih dediği kavil buna muarızdır.

METİN

Kefâet mal ve sanat cihetinden de muteberdir. Meselâ dâmat sanat sahibi değilse, mehr-i muacceli ve karısının bir aylık nafakasını vermeye muktedir olmalı, aksi takdirde kadın cimaya elverişli ise her gün onun günlük yiyeceğini kazanabilmelidir. Sanat yönünden: meselâ bir dokumacı, terziye; terzi manifaturacı ve tâcire; bunların ikisi de, âlim ve kadıya küfü olamazlar.

İZAH

«Kefâet, mal cihetinden» Arab olanlarla olmayanlar için muteberdir. Nitekim Bahır'dan naklen yukarıda geçmişti. Çünkü mal ile öğünmek, âdeten başka şeylerle öğünmekten daha çoktur. Bilhassa zamanımızda böyledir. Bedâyi.

«Mehr-i muaccel» den murad, peşin verilmesi âdet olan mehirdir. Velev ki bütünü olsun. Fetih. Bütününü vermeye kudreti olmak şart değildir. Zâhir rivayete göre zenginlikte kadına müsavi olmak da şart değildir. Sahih olan kavil budur. Zeylâî. Dâmat çocuk olursa, babasının veya annesinin yahut dedesinin zenginliği ile o da zengin sayılır. Nitekim gelecektir. Bu söz, mehir miktarı borcu olana da şâmildir. Böylesi de küfü sayılır. Çünkü iki borçtan hangisini dilerse ödeyebilir. Nitekim Valvalciyye'de belirtilmiştir. Yine bu söz, fakir bir ailenin fakir kızına da şâmildir. Nitekim Vâkıat sahibi bunu açıklamış; mehir ve nafaka kocaya aittir; binaenaleyh bu vasıf onun hakkında muteberdir diye ta'lilde bulunmuştur. Keza bu söz sultan ve âlim gibi mevki sahibine de şâmildir. Zeylâi diyor ki:«Bazıları nafakadan hiçbir şeye mâlık olmasa yine küfü olacağını söylemişlerdir. Çünkü bozuk düzen bununla yoluna girer. Onun içindir ki ulema "Arap olmayan bir fâkih, cahil bir Araba küfüdür." demişlerdir.

«Bir aylık nafaka» yı Tecnîs sahibi sahihlemiştir. Müctebâ sahibi ise, kazanmak suretiyle nafakaya muktedir olmayı kâfi ve sahih bulmuştur. Şu halde sahih kabul edilen kavil muhtelif demektir. Bahır sahibi ikinci kavli zâhir bulmuş; Nehir sahibi ise şarihin söylediği şekilde iki kavlin arasını bulmuş, Hâniyye'de buna işaret edildiğini söylemiştir.

«Kadın cimaya» elverişli değilse, yani buna tâkat getiremeyecek kadar küçük ise, erkek ona küfüdür. Velev ki nafakaya kudreti olmasın. Çünkü böyle bir kadına nafaka yoktur. Fetih. Bu ifadenin bir misli de Zahîre'dedir.

«Sanat» cihetinden kefâet, Kerhî'nin beyanına göre İmam Ebû Yusuf indinde muteberdir. Ebû Hanife bu hususta işi Arapların âdetine bina etmiştir ki, Araplara mevâlî olanlar bu işleri yaparlar, ama bunlardan sanat kasdetmezler ve bunlar sebebiyle ayıplanmazlar. Ebû Yusuf beldeler halkının âdeti ile cevap vermiştir. Onlar bu işleri sanat ittihaz ederler ve bunların aşağı olanıyla ayıplanırlar. Binaenaleyh hakikatta İmam-ı Âzam'la Ebû Yusuf arasında hilâf yoktur. Bedâyi. Bu izaha göre Araplardan şehirlerde yaşayan ve sanat ittihaz edenler hakkında bu işlerde kefâet muteberdir. O zaman bunlar Araplarla Acemler orasında muteber sayılır.

«Meselâ bir dokumacı ilh...» Mültekâ ile şerhinde şöyle denilmiştir: «Bir dokumacı, kan alıcı, süpürgeci, tabak, berber, baytar, demirci veya bakırcı, sair sanat ehline meselâ atlara, manifaturacıya veya kumaş satana küfü değildir. Bu sözde sanatın iki cins olduğuna ve bir sanat ehlinin diğerine küfü olmayacağına işaret vardır. Lâkin her sanat ehlinin fertleri birbirlerine küfüdürler. Bununla fetva verilir. Zâhidî.»

Yani sanatlar birbirinden uzaklaşınca, birinin ehli diğerininkine küfü olamaz. Yalnız birinin efradı birbirine küfüdürler. Bu söz şunu da ifade eder ki; iki tarafın sanatta birleşmesi târafın değildir. Birbirine yakın olması kâfidir. Binaenaleyh dokumacı kan alıcıya, tabak süpürgeciye, bakırcı demirciye, attar manifaturacıya küfüdür. Hulvânî "Fetva buna göredir." demiştir. Fetih'te "Mucip, örf sahiplerinin azımsamasıdır. Hüküm buna göre devreder." denilmiştir. Şu halde İskenderiye'de dokumacı attara küfü olmak gerekir. Çünkü dokumacılığın orada itibarı iyidir, küçümsenmez. Meğerki onunla birlikte başka bir sanatın düşüklüğü olsun. Bu ifade gösterir ki, sanatlar birbirine yakın olduğu veya birleştiği vakit, kalan cihetlerden kefâetin itibara alınması icabeder. Meselâ Acem attar Arap attara veya manifaturacıya küfü olamaz. şimdi tabak ve berber Arap olursa. Acem attara veya manifaturacıya küfü sayılırını sayılmazmı meselesi kalır. Öyle görünüyor ki; nesep veya ilim şerefi. sanat noksanlığını tamamlar. Hattâ şair sanatlan geçer bile. Binaenaleyh cahil bir Acem attar Arap berbere veya âlime küfü olamaz. Fetih'in sözü de bunu teyid eder. Orada bildirildiğine göre, İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayette, kendisi müslüman olan veya âzâd edilen kimse karşı tarafın nesebine karşı fazilet sahibi olursa, ona küfü'dür.

«Bunların ikisi de âlim ve kadıya küfü olamazlar.» Nehir sahibi şöyle diyor: «Binâye'de Gâye'den naklen bildirildiğine göre süpürgeci, kan alıcı, tabak, bekçi, seyis, çoban ve kayyim yani tellâk, dikicinin kızına küfü değillerdir. Terzi de manifaturacıyla tacirin kızına küfü değildir. Manifaturacıyla tacir dahi âlim ve kadının kızına küfü olamazlar. Dokumacı çiftlikçinin kızına küfü değildir. Velev ki kız fakir olsun. Bazılarının küfü olduğunu söylemişlerdir.»

Ben derim ki: Zâhire bakılırsa, terzi gibi biri usta olur da iş kabul eder ve yanında çalışan çırakları bulunursa, zamanımızda manifaturacının ve tacirin kızına küfü olur. Nitekim Fethu'l-Kadir'in yukarıda geçen sözünden de anlaşılmaktadır. Çünkü örf-ü âdette bu noksan sayılmaz. Gerçi Mülteka şerhinde Kâfî'den naklen "Kunduracı manifaturacıya ve attâra küfü değildir." denilmişse de, zâhire göre bundan murad, mest veya ayakkabılarını eliyle yapandır. Usta olur da çırakları bulunursa; yahut onları dikilmiş alıp dükkânında satarsa, bizim zamanımızda manifaturacı ile attârdan daha aşağı sayılmaz. Tahtâvî diyor ki: «Ulema âlimle kadı hakkında mutlak söz etmiş, âlimi amel eden diye kayıtlamadıkları gibi; kadıyı da rüşvet almayan diye kayıtlamamışlardır. Zahire göre kayıtlamak lâzımdır. Zira o takdirde kadı zâlim sayılır. İlmi ile amel etmeyen âlim de onun gibidir. Bunu kaydetmelidir.»

Ben derim ki: İhtimal bunu mutlak bırakmaları diyanet hususunda kefâeti söylemelerinden anlaşıldığı içindir. Zâhire göre o zaman, fasik âlim ile fâsık kadı iyi insanların salih kızına küfü olamazlar. Çünkü salâh şerefi fıskla birlikte yürüyen ilim ve kaza şerefinden üstündür.

METİN

Zâlimlerin yolundan gidenler ise hepesinden aşağıdır. Vazifelere gelince: Bunlar sanatlardan sayılır. Binaenaleyh vazife sahibi -şayet vazifesi kapıcılık gibi aşağı bir sanat değilse- tacire küfü'dür. Müderris veya nâzır şehirdeki emîrin kızına küfü'dür. Bahır. Kefâetin itibara alınacağı yer akdin başıdır. Ondan sonra yok olması zarar etmez. Akdi yaparken küfü olur da sonra yoldan çıkarsa, akıt feshedilmez. Ama tabak olur da sonra işi ticarete çevirirse. ayıplanması devam ettiği takdirde küfü olamaz; devam etmezse olur. Bunu inceleme neticesi Nehir sahibi söylemiştir. Bir Acem, Arap kızına küfü olamaz. Velev ki âlim veya sultan olsun. Esah kavil budur. Bunu Yenâbî'den naklen Fetih sahibi söylemiştir. Bahır sahibi ise zâhir rivayet olduğunu iddia etmiş; musannıf da onu tasdiklemiştir.

İZAH

«Hepsinden aşağıdır» Yani isterse faziletli ve çok zengin olsun. Çünkü kendisi kan dökenlerden ve başkalarının mallarını yiyenlerdendir. Nitekim Muhit'te beyan edilmiştir. Evet, bunlar kendi aralarında birbirlerine küfü'dürler. Mültekâ şerhi. Nehir'de Binâye'den naklen şöyle denilmiştir: «Mısır'da bir cins vardır ki, bütün cinslerden aşağıdır. Bunlar lağımcılar taifesidir.»

Ben derim ki: "Yolundan gidenler" diye kayıtlaması gösterir ki, emir ve sultan gibi metbu böyle değildir. Çünkü o örfen tacirden daha şereflidir. Nitekim şarihin Bahır'dan naklen aşağıda söyleyeceği de bunu ifade etmektedir. Anladın ki vâcip, örf sahiplerinin noksan görmeleridir. Hüküm onunla beraber devreder. Bu izaha göre bir kimse emîr veya emîre tabi bulunur da; varlıklı, insanlar arasında sevilip sayılan biri olursa, şüphesiz örf-ü âdette kadın tabak, dokumacı ve emsalinde olduğu gibi onunla ayıplanmaz. Her gün hatâlara inerek müslüman - kâfir bütün evlerin pisliğini taşıyan lağımcıyı geç. Velev ki bununla insanların veya mescitlerin pisliklerden temizlenmesini kasdetmiş olsun. Velev ki emîr veya ona tâbi olanlar âlemin mallarını yesinler. Çünkü burada istinat noktası dünyadaki alçaklık ve yüksekliktir. Onun içindir ki imam Muhammed "Diyanet hususunda kefâet mutebar değildir. Çünkü diyanet âhiret hükümlerindendir. Dünya hükümleri onun üzerine kurulamaz." dediği vakit, ulema ona şöyle cevap vermişlerdir: «Her yerde muteber olan, âhiret hükümlerinden olsun olmasın delilin iktiza ettiği şeydir. Bilâkis diyaneti itibara almak dünyevî bir şeye mebnîdir ki, o da dâmadın fıskı ile iyi insanların kızının ayıplanmasıdır.»

Ben derim ki: ihtimal Muhit'ten yukarıda naklettiğimiz "Zâlime tâbi olan kimse hepsindenaşağıdır." sözü onların zamanına aittir. O zaman din ve takva ile öğünmek galip idi. Bizim zamanımızda öyle değildir. Şimdi dünya ile öğünmek modadır. Allahu a'lem.

«Vazifelere gelince...» Bundan murad. Evkaf'taki memuriyetlerdir. «Bunlar sanatlardan sayılır.» Çünkü bunlar Mısır'da sair sanatlar gibi birer kazanç yolu olmuşlardır. Bahır.

«Aşağı bir sanat değilse...» Yani örfen kapıcılık, şoförlük, odacılık, el ulaklığı gibi bayağı sayılmıyorsa demektir. Bahır. "Müderris" Yani şer'î bir ilim okutan.

"Nâzır" Vakıf işlerine bakan memurdur. Bu söz Bahır sahibinin yaptığı bir incelemedir. Lâkin şimdi nâzır şerefli bir insan sayılmamaktadır, bilâkis herkes gibidir. Bazen âzadlı bir zenci olabilir. Çok defa vakfın maIını yer; kötü yerlere sarfeder. Şu halde bu zikredilenlere nasıl küfü olabilir. Meğerki faziletli bir nâzır ve mescit nâzırı gibi kayıtlarla kayıtlanmış ola. Vâkıfın şartıyla bir vakfa tayin edilen nâzır bunun hilâfınadır. Çünkü o bununla yükseklik kazanmaz. T.

«Şehirdeki emirin kızına küfü'dür.» Şüphesiz ki emîrin kızı diye tahsisi mubalâğa içindir. Yani tacirin kızına evleviyetle küfû olur ve emîrin tacirden daha şerefli olduğunu ifade eder. Nitekim örfen de böyledir. Bu, bizim yukarıda geçen bahsimizi teyid eder. Nitekim buna tembihte bulunmuştuk.

«Kefâetin itibara alınacağı yer akdin başıdır.» Ben derim ki: Buna Zahîre'nin şu ifadesiyle itiraz olunur: «Bir kan alıcı, nesebi bilinmeyen bir kadınla evlenir de, sonra Kureyş'ten biri onu iddia ederek kendi kızı olduğunu isbat ederse, aralarını ayırabilir. Ama kadın bir adamın cariyesî olduğunu ikrar ederse nikâhı iptal ettiremez.» Buna şöyle cevap verilebilir: Nesebin sübutu gebe kalma vaktine istinat ettiği için, nikâh kıyılırken kefâet yoktur. Vardı da sonra yok oldu demek değildir kî, akit zamanındaki itibara aykırı olsun. îkrar meselesine gelince: Kadının kendine münhasırdır. Kocası onunla ilzam edilemez. Zira tekarrur etmiş bir kaidedir ki, ikrar huccet-i kâsıradır. Yalnız ikrarı yapan hakkında geçerlidir.

«Sonra yoldan çıkarsa» yerine, sonra kefâeti kalmazsa dese daha iyi olurdu. Çünkü yoldan çıkmak diyanetin mukabilîdir. Diyanet ise kefaette nazar-ı itibara alınan şeylerdendir. T.

«Ama tabak olur da ilh...» Bu cümleyi Bahır sahibi "Küfü olması gerekir." diyerek yukarki cümleye tefri etmiş; sonra istidrakta bulunmuştur. Çünkü ulema "Sanatı terk etmek mümkün ise de, ayıplaması kalır." demislerdir. O, ulemanın bu sözüne muhaliftir. Nehir sahibi yatıştırma yaparak şunu söylemiştir: «Ayıplaması devam ederse küfü olmaz. Ama zaman geçmekle unutulursa küfü olur dese iyi olurdu.»

METİN

Lâkin Nehir'de şöyle denilmiştir: «Eğer şereflilik, mevki ve itibar sahibi diye tefsir edilirse. o zaman Hz. Ali cinsinden bir kadına küfü olamaz. Nitekim Yenâbi'de beyan edilmiştir. Alimdiye tefsir edilirse küfü'dür. Çünkü ilmin şerefi, nesep ve mal şerefinden daha üstündür. Nitekim Bezzâzî kesinlikle buna hükmetmiş; Kemâl ve başkaları da bunu kabul etmişlerdir. Bunun vechi zâhirdir. Onun için Aişe, Fâtıma (r.a.)'dan daha faziletlidir denilmiştir. Bunu Kuhistânî söylemiştir.»

İZAH

«Lâkin Nehir'de ilh...» şöyle denilmiştir: «Onun sözü gösteriyor ki, Arap olmayan bir kimse Araba küfü değildir. Velev ki şerîf olsun. Lâkin Kâdıhân'ın Câmi'inde bildirildiğine göre ulema; şerîf bir kimse soyluya küfü'dür demişlerdir. Şu halde bir Acem cahil Araba ve şerîfe (Hz. Ali sülâlesine) küfü olur. Çünkü ilmin şerefi nesep şerefinden yüksektir.» Fethu'l-Kadir sahibi bunu kabul etmiş; Bazzâzî kesinlikle buna kâil olarak şunu da ilâve etmiştir: «Fakir bir âlim cahil zengine küfü'dür. Bunun vechi zâhirdir. Çünkü ilmin şerefi nesep şerefinin üstündedir. Mal şerefinin üstünde olacağı ise evleviyette kalır. Evet, şereflilikten bazen mevki ve itibar kasdedilir. Nitekim Muhit sahibi Sadru'l-İslâm'dan naklen onu böyle tefsir etmiştir. Böylesi Arap kızına küfü değildir. Nitekim Yenâbi'de bildirilmiştir.» Nehir sahibinin sözü kısaltılmış olarak burada sona erer.

Ben derim ki: Mademki Yenâbi'de bir şerîfin Arap kızına küfü olamaması, şerîfi mevki ve itibar sahibi diye tefsir etmeye bağlıdır. O halde musannıfın ölüm hakkında küfü değildir diye sahihlemesi ve şarihin de bunu Yenâbi suhibine nisbet etmesi doğru değildir. Hayreddin-i Remlî'nin Mecmau'l-Fetevâ'dan naklen bildirdiğine göre bir âlim şerefli bir kıza küfü'dür. Çünkü hasep şerefi, nesep şerefinden daha kuvvetlidir. Bundan dolayıdır ki Aişe (r.a.) Hz. Fatıma'dan efdaldir denilmiştir. Çünkü Hz. Aîşe'nîn ilmî şerefi vardır. Muhit'te böyle denilmiştir. Remlî şunu da söylemiştir: Buna Muhit sahibi ile Bezzâziye, Feyz, Câmiu'l-Fetevâ ve Dürer sahipleri kesinlikle kali olmuşlardır. Sonra musannıfın buradaki ibaresini naklederek;"Anlaşılıyor ki burada ihtilâf edilmiştir. Lâkin zâhir rivayete göre küfü olmadığı sahihlenmiştir. Mezhep budur, Bahusus Yenâbi sahibi onun esah olduğunu da söylemiştir." demiştir.

Ben derim ki: Yenâbi sahibinin sahihlediğinin musannıfın benimsediğinden başka olduğunu gördün. Söylediği zâhir rivayete gelince: O bu hususta Bahır sahibine tâbi olmuştur. Şarihin "Bahır sahibi ise bunun zâhir rivayet olduğunu iddia etmiş ilh..." ifadesi gösteriyor ki. zâhir rivayet olduğu mücerret bir dâvâdır. Delili yoktur. Delil nâmına yalnız fukahanın metinlerde ve başka yerlerde "Araplar birbirlerine küfüdürler." sözü gösterilebilir. Yani başkaları onlara küfü olamaz. Şüphesiz ki bu söz zâhiren mutlak ise de, ulema onu, "âlim olmayan" diye kayıtlamışlardır. Bunun nice benzerleri vardır. Çünkü mezhep ulemasının yaptıkları küllî kaidelerden yahut fer'î meselelerden veya naklî delillerden alarak mutlak ibarelere birtakımkayıt ve şartlar koymaktır. Burada da öyledir. Fetevâ'i Hayriyye'nin sonunda zikredilmiştir ki, Kureyşli bir cahil, bir mecliste âlimin önüne geçerse haram işlemiş olur. Çünkü bütün ulemanın yazdıklarına göre, âlim bir insan Kureyşliden üstündür. Teâlâ Hazretleri "Hiç bilenlerle bilmiyenler bir olur mu?" âyet-i kerîmesinde, Kureyşli iIe başkasının arasında fark yapmamıştır ilh... Fetevâ-i Hayriyye sahibi sözü uzatmıştır. Ona müracaat edebilirsin. Âyet-i kerîmenin delâleti ve ulemanın acık beyanları ile ilmin şerefi nesep şerefinden daha kuvvetlî olunca, ulemanın burada mutlak bıraktıklarını kayıtlamak gerekir. Binaenaleyh ulemanın söyledikleri zâhir rivayete muhalif değildir. Bir kimsenin "Ebû Hanife, Hasan-ı Basrî ve bunlardan başka Arap olmayan biri cahil bir Kureyşlinîn yahut topuklarına sîldiren bir Arabın kızına küfü değildir." demesi nasıl doğru olabilir! Öyleyse bildiğin gibi Muhit sahibi ve başkaları ulemanın söylediklerine kesin olarak kail oldularsa, muhakkık İbn-i Hümam ile Nehir sahipleri bunu kabul ettiler; şarih de onlara uyduysa bu çok görülmez. AIIahu a'Iem,

«Onun için...» Yani ilmin şerefi nesep şerefinden daha kuvvetli olduğu içindir ki, Ayşe (r.a.) efdaldir denilmiştir. Çünkü onun ilmi çoktur. Bu sözün zâhirine bakılırsa "Nesep cihetinden Fâtma efdaldir." denilemez. Çünkü sözün gelişi, iImin şerefinîn nesep şerefinden daha kuvvetli olduğunu beyan hususundadır. Lâkin şöyle denilebilir: «Bu, Fâtıma (r.a.)'yı bundan çıkarmakla olur. Çünkü onun hakkında vasıtasız cüz'iyyet tahakkuk etmiştir.» Onun için İmam Mâlik "Fâtıma, Peygamber (s.a.v.)'in bir cüzüdür. Onun bir cüzü olan kimseden daha faziletli kimse olamaz." demiştir. Ama bundan onun alelıtlak faziletli olması lâzım gelmez. Aksi takdirde Peygamber (s.a.v.)'in diğer kızlarını Hz. Ayşe'den hattâ dört halifeden üstün tutmak lâzım gelir ki bu, icmâya muhaliftir. Nitekim bunu İbn-i Hâcer Fetevâ'sında beyan etmîştir. O halde ekseri ulemadan nakledilen "Ayşe, Fatma'dan efdaldir." Sözü; ilim gibi Cennet'te Peygamber (s.a.v.) ile beraber olması gibi bazı hususta yorumlanır.

METİN

Bir Hanefî Şâfînin kızına küfüdür. Bize ne zaman onun mezhebini sorarlarsa, kendi mezhebimizle cevap veririz. Nitekim bunu musannıf Cevâhiru'l-Fetevâ'ya nisbet ederek anlatmıştır. Köylü kasabalıya küfüdür. Beldeye itibar yoktur. Nitekim güzelliğe de itibar yoktur. Hâniyye. Akla ve satışın feshine sebep olan kusurlara da itibar yoktur. Şâfî buna muhaliftir. Lâkin Nehir'de Merginânî'den naklen "Deli bir erkek akıllı kadına küfü değildir." denilmiştir. Keza bir çocuk babasının veya annesinin yahut dedesinin zenginliği ile mehire nisbetle küfü olur. Bunu Nehir sahibi Muhit'ten nakletmiştir. Maksat mehr-i muacceldir. Nitekim geçti. Nafakaya nisbetle küfü değildir. Çünkü âdete göre babalar oğulları nâmına mehri üzerlerine alır, nafakayı almazlar. Zahîre.

İZAH

«Bir Hanefî şâfi'nin kızına küfü'dür ilh...» Burada küfü sözünden murad, akdin sahih olmasıdır. Yani bir Hanefî Şâfî'nin kızıyla evlenirse, biz akdin sahih olduğuna hükmederiz. Velev ki kızın babasının mezhebine göre kız bâkire olursa, bu akit ancak velîsinin girişmesiyle sahih olsun. Çünkü biz kendi mezhebimizde sahih olduğuna inandığımız şeyle hüküm veririz. Bezzâziye sahibi diyor ki: «Şeyhülislâma Şâfiîlerden bülûğa ermiş bir kız kendini bir Hanefî'ye yahut Şâfî'ye babasının izni olmaksızın nikâhlarsa, sahih olur mu diye sorulmuş. O da evet, her ne kadar ikisi de sahih olmadığına îtikat etseler de sahihtir. Çünkü biz mezhebimize göre cevap veririz. Hasmın mezhebine göre cevap vermeyiz. Zira onun sevaba ihtimalli hata olduğuna inanırız. Bize bu hususta Şâfî'nin mezhebi nasıldır diye sorarlarsa, onun mezhebine göre cevap vermeyiz demiştir.»

«Zira onun sevaba ihtimalli hata olduğuna inanırız ilh...» sözü, "Mukallide, efdal olanı taklit gerekir. Tâ ki mezhebinin daha üstün olduğuna inansın." sözüne istisna eder. Fakat usül ulemasınca mutemet kavil bunun hilâfıdır. Nitekim kitabın başında arzetmiştik. Sonra anlattıklarımızdan pekâlâ anlaşılır ki, bu fer'i meseleyi kefâet bâbında zikretmek münasip değildir.

«Beldeye itibar yoktur» Yukarıda geçen kefâet nevileri bulunduktan sonra beldeye itibar yoktur. Bahır sahibi diyor ki: «Köylerde dolaşan tacir, şehirdeki tacirin kızına küfüdür. Çünkü birbirlerine yakındırlar.»

«Nitekim güzelliğe de itibar yoktur.» Lâkin dürüstlük, velîlerin yakışıklılık ve güzellikte mücânezete dikkat etmeleridir. Bunu Tatarhâniyye'den naklen Hindiyye sahibi söylemiştir.

«Akla itibar yoktur.» Kâdıhân Câmi' şerhinde şöyle demiştir: «Akla gelince: Mütekaddimin ulemamızdan onun hakkında bir rivayet yoktur. Müteehhirin ise ihtilâf etmişlerdir.» Yani kefâette akıl mutebermidir değilmidir diye ihtilâf etmişlerdir.

«Kusurlara da itibar yoktur.» Yani kefâetle satışın bozulmasını gerektiren cüzzam, delilik ve bars gibi kusurlardan selâmet aranmaz.

«Şâfî buna muhaliftir.» Kadının kocasıyla oturmaya tâkatı yoksa, ilk üçünde İmam Muhammed de muhaliftir. Şu kadar var ki, ayrılmak veya fesih zevceye aittir, velîye alt değildir. Nitekim Fetih'te bildirilmiştir.

«Deli bir erkek akıllı kadına küfü değildir.» Nehir sahibi diyor ki: «Çünkü nikâhtan beklenen maksatlar elden gider. Binaenaleyh bu fakirlikten ve sanat bayağılığından daha kötüdür.» Bu söze itimat gerekir. Zira insanlar deliyi evlendirmek sebebiyle bayağı sanat sahibi olmaktan daha çok tayib ederler.

«Annesinin yahut dedesinin» sözünü Nehir sahibi Muhit'e nisbet etmiştir. Fetih'te nine de ziyade edilmiştir. Lâkin yine orada beyan edildiğine göre, bir çocuğu babasının zenginliği ileküfü saymak zikredildiği vecihle mehri üzerine almak âdetine mebnîdir. Anne ile dedede bunu teslim ederiz. Fakat ninede onu üzerine alma âdeti yoktur. Velev ki bazı zamanlarda bulunsun.

«Nitekim geçti.» Musannıfın "Mal cihetinden mehir muteberdir." dediği yerde geçmişti.

«Çünkü âdete göre ilh...» ifadesinin muktezası zamanımızda olduğu gibi küçük oğlu nâmına nafakayı üzerine almak dahi âdet olsa küfü sayılmasıdır. Hattâ zamanımızda baba hanesinde yaşayan büyük oğlu nâmına bile nafakayı üzerine almaktadır. Zâhire bakılırsa bununla oğul küfü olur. Çünkü maksat nafakanın koca tarafından milk, kazanç veya başka bir yolla hâsıl olmasıdır. Bunu şu da teyid eder ki, Hidâye ve diğer kitapların sözlerinden hatıra gelen bu bâbta sözün, büyük veya küçük olsun mutlak koca hakkında olmasıdır. Çünkü Hidâye sahibi şöyle demiştir: «Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre kendisi nafakaya kudreti nazar-ı itibare almış, mehri almamıştır. Çünkü mehirde müsamaha cereyan eder. Kişi babasının zenginliği ile ona kâdir sayılır.» Evet, Bedâyi'de şu ziyade vardır: «Zâhir rivayete göre nafaka ile mehir arasında fark yoktur.» Lâkin musannıfın benimsediği kavli Bahır sahibi Müctebâ'dan nakletmiş, Müctebâ sahibinin onu sahih kabul ettiğini söylemiştir. Onu küçük çocuğa tahsis etmesi, büyük çocuğun öyle olmamasını gerektirir. Bunun vechi şudur: Küçük çocuk zekât bâbında babasının zenginliği ile zengin sayılır. Büyük çocuk öyle değildir. Lâkin sebep babanın üzerine alması âdetî olduğuna göre, ikisi arasındaki fark zâhir olmadığı gibi; örf olan yerde büyükle küçük hakkında mehirle nafaka arasındaki fark da zâhir değildir. Allahu a'lem.

METİN

Kadın kendini mehrinden daha az bir malla nikâhlarsa, asabe olan velî için mehri mislini tamamlayıncaya yahut ârı def için hâkim aralarını ayırıncaya kadar itiraz hakkı vardır. Kocası velî ayırmadan ve zifaf olmadan karısını boşarsa, karısına müsemmanın yarısı verilir. Zifaftan önce onları birbirinden velî ayırırsa kadına mehir yoktur. Zifaftan sonra ayırırsa, kadına mehr-i müsemma verilir. Keza araları ayrılmadan biri ölürse, ölümle nikâh sona erdiği için velînin tamamlatmayı istemeye hakkı yoktur. Cevâhiru'l-Fetevâ. Bir kimse birine, kendisine bir kadın nikâhlamasını emreder de, o da bir cariye nikâhlarsa caiz olur. İmameyn sahih olmadığını söylemişlerdir. İstihsan da budur. Bunu Hidâye'ye tebean Mültekâ sahibi söylemiştir. Tahâvî şerhinde fetva için İmameyn'in kavlinin daha güzel olduğu bildirilmiştir. Ebu'l-Leys bunu tercih etmiş; musannıf da bunu ikrar eylemiştir.

İZAH

«Mehrinden daha az bir malla ilh...» Yani herkesin aldanmayacağı şekilde nikâhlarsa demektir. Bundan muradın ne olduğunu önceki bâbta anlatmıştık.

«Asabe olan veli için itiraz hakkı vardır.» Kadın akılsızsa, başka akrabalarına ve hâkime itiraz hakkı yoktur. Nitekîm Zahîre'de beyan edilmiştir. Nehir. Zahîre'nin ifadesi şudur: «Hacredilen kadın mehr-i mislinden daha az bir malla evlenirse, hâkimin ona itiraza hakkı yoktur. Çünkü harç maldadır, nefiste değildir.» Bahır.

Ben derim ki: Lâkin Zahîriyye'nin harç bahsinde şöyle denilmektedir: «Kocası o kadınla zifaf olmamışsa, bazılarına göre ona "Karının mehr-i mislini tamamla" denilir. Razı olursa ne âlâ; olmazsa araları ayrılır. Zifaf olmuşsa, mehri tamamlaması gerekir, araları ayrılmaz. Çünkü ayrılık mehr-i misil noksanlığından ileri gelecekti. Mehr-i mislini ödeyînce bu ortadan kalkar.» İtiraz hakkı vardır sözünden, akdin sahih olduğu anlaşılır. Evvelce görmüştük ki, kadın dengi olmayan biriyle evlenirse, fetva için tercih edilen kavil imam Hasan'ın riayetidir. Yanî akit sahih olmaz. Böyle bir rivayeti burada zikreden görmedim. Bunun muktezası, akdin sahih olduğunda hilâf bulunmamaktır. Vechi herhalde şu olsa gerektir: Burada mehr-i misli tamamlamak suretiyle istidrak mümkündür. Kefâet bulunmamak bunun hilâfınadır. Allahu a'lem.

«Yahut hâkim araları ayırıncaya kadar ilh...» Hindiyye'de Sirâc'dan naklen şöyle denilmiştir: «Bu ayrılık ancak hâkim huzurunda olur. Hâkim aralarının ayrılmasına hükmetmemiştir. Binaenaleyh talâk, zıhâr, îlâ ve mirasın hükmü bâkîdir.»

«Ârı def için» sözüyle şarih İmameyn'in "Velî için itiraz hakkı yoktur." sözüne cevap vermeye işaret etmiştir. Çünkü on dirhemden yukarısı kadının hakkıdır. Kendi hakkını ıskat edene itiraz olunmaz. Ebû Hanife'nin delili şudur: Veliler mehirlerin pahalılığı ile övünürler. Azlığı ile de ayıplanırlar. Böylece kefâete benzer. Bahır. Metinler İmam-ı Azam'ın kavline göre yazılmıştır.

«Müsemmanın yansı verilir.» Yani velîler mehri tamamlamasını isteyemezler. Çünkü bu nikâh devam ettiği zaman olur. Halbuki nikâh kalmamıştır.

«Kadına mehir yoktur.» Çünkü ayrılık hak sahibi tarafından gelmiştir. Bu ayrılık fesihtir. Bunu Tahtâvî Mültekâ şerhinden nakletmiştir.

«Mehr-i müsemma verilir.» Bu, akılsız kadından başkaları hakkındadır. Akılsız kadın hakkında ise zifaftan sonra ayırma yoktur ve bildiğin gibi mehr-i misil lâzım gelir.

«Ölümle nikâh sona erdiği için» velînin fesih istemeye hakkı yoktur. Mehr-i mislini tamamlamak da lâzım gelmez. Çünkü kocanın buna katlanması ancak fesih korkusundandır.Halbuki ölümle nikâh sona ermiştir.T.

«Bir kimse birine ilh...» cümlesi ile musannıf bazı vekil ve fuzûli meselelerin boşlamaktadır. Bunları velî bâbında zikretmesi, vekâlet velâyetin bir nevi olduğundandır. Çünkü onun tasarrufu müvekkili nâmına geçerlidir. Fuzûli'nin yaptığı akit de razı olmakla geçerlidir veonu vekil hükmüne koyar. Kenz ve diğer kitaplarda bu hususta ayrı bir fasıl yapılmıştır. Mâlûmun olsun ki nikâha vekil olmak için şahitlik şart değildir. Şahitlik vekilin yaptığı akit için şarttır. Vekâlet için şahit bulundurmak, müvekkilin onu inkârından korkulduğu zaman gerekir. Fetih.

«Bir kadın nikâhlamasını...» Yani belirsiz bir kadın almasını demektir. Bununla neden ihtiraz ettiği ileride gelecektir. Musannıf cariyeyi mutlak söylemiştir. Binaenaleyh mükâtebe ile ümmüvelede de şâmildir. Yalnız cariyenin vekilin malı olmaması şarttır. Çünkü töhmet vardır. Cariye sözü; kör, elleri kesik, felçli ve deli olan cariyeye de şâmildir. İmameyn buna muhaliftir. Cima edilemeyecek kadar küçük olursa, bil ittifak caiz değildir. Bazıları bunun da ihtilâflı olduğunu söylemişlerdir. Fetih. Bahır'da şu da ziyade edilmiştir: «Yahut kitâbiyye veya talâkına yemin edilmiş olsun veya kocası îlâ yapmış yahut müvekkilin iddeti içinde bulunsun; yahut mehirde fazla aldatma olsun.»

«Caiz olur.» Bazı nüshalarda geçerli olur denilmiştir. En münasibi de odur. Çünkü sözümüz cevazda değil; geçerli olup olmadığındadır. H.

«İmameyn sahih olmadığımı söylemişlerdir.» Yani âmir reddettiği zaman caiz olmadığını söylemişlerdir. Burada evlâ olan, geçerli olmadığını söylemişlerdir demekti. Tâ ki akdin mevkuf olduğunu ifade etsin. İmam-ı Âzam kavlinin vechi şudur: Bu, sözü mutlak bırakmaya ve töhmet bırakmamaya dönmektir. İmameyn'in kavlinin vechi de şudur: Mutlak olan söz örfe göre anlaşılır. Örf-ü âdet ise, küfü ile evlenmektir. Bunun cevabı şudur: Örf, evlenme meselesine küfü olanlarla olmayanlar arasında müşterektir. Tamamı Fetih'tedir.

«İstihsan da budur.» Hidâfye'de şöyle denilmiştir: «Vekâlet bâbında zikredilmiştir ki, burada kefâete itibar etmek, İmameyn'e göre istihsandır. Çünkü herkes mutlak evlenmekten âciz değildir. Binaenaleyh küfü ile evlenmek hususunda başkasından yardım istenilmiştir.» Fetih sahibi diyor ki: «Bu sözde, İmameyn'in kavlini tercih ettiğine işaret vardır. Çünkü istihsan başkasına tercih edilir. Yalnız mâlûm birkaç meselede edilmez. Hak şudur ki, İmam-ı Âzam'ın kavli kıyas değildir. Çünkü o, söylenen sözün kendini ele almıştır. Şu halde iki istihsandan hangisinin evlâ olduğuna düşünmek kalır.» Söylenen sözden murad, müvekkilin sözüdür.

METİN

İmamlarımız şuna ittifak etmişlerdir ki, o kimse buna kendi küçük kızını veya velîsi bulunduğu bir kadını nikâhlasa caiz olmaz. Nitekim muayyen bir kadını yahut hürre veya cariye nikâhlamasını emretse de, emrine uyması; yahut kadın kendisini evlendirmeyi emrederek kiminle olacağını tayin etmese, bu da onu küfü olmayan birine verse bil ittifak caiz olmaz. Bir kadın nikâhlamak için memur olan kimse ona bir akitle iki kadın nikâhlasa geçerli olmaz. Çünkü emre uymamıştır. Ama âmir, kadınların her ikisine veya birine razıolabilir. Kadınları iki akitle nikâhlarsa birinci akit geçerli, ikincisi mevkuf olur. Âmir ona bir akitle iki kadın nikâhlamasını emreder de, o bir kadın nikâhlar yahut iki akit!e iki kadın nikâhlarsa caiz olur. Ancak âmir "Bana bir akitle iki kadından başkasını alma!"; yahut "İki akitle iki kadından başkasını alma." derse, buna muhalefet etmesi caiz değildir.

İZAH

«Kendi küçük kızını» demesi şundandır: Çünkü büyük kızını onun rızasıyla nikâhlarsa, İmam-ı Âzam'a göre caiz olmaz; İmameyn'e göre olur. Ama kendi büyük kız kardeşini onun rızasıyla nikâhlarsa bil ittifak caiz olur. Bahır. Bu ifadenin bir misli de Zahîre'dedir.

«Nitekim muayyen bir kadını» sözü. musannıfın, "bir kadın nikâhlamasını" sözünden ihtirazdır. Meselâ bin dirhem olacak diye mehri tayin eder de vekil daha fazlasıyla nikâhlarsa, hüküm yine böyledir. Bunu bilmeyerek o kadınla zifaf olursa muhayyerdir. Kadından ayrılırsa, mehr-i misille mehr-i müsemmanın az olanını verir. Vekili kadın tayin ederse, mehrinin bin dirhem olacağını söyler de onu nikâhlarsa, kocası -velev ki zifaftan sonra olsun- "ben seni bir altın mehirle aldım" der, vekil de tasdik ederse. kocası onun bir altına vekâlet vermediğini ikrar ettiği takdirde kadın muhayyerdir. Reddederse, kaça çıkarsa çıksın mehr-i misli verilir. Ona iddet nafakası yoktur. Çünkü reddetmekle anlaşılır ki zifaf mevkuf bir nikâh esnasında olmuştur. Bu da mehr-i misli icabeder, iddet nafakasını icabetmez. Kocası onu yalanlarsa, yemini ile beraber söz kadınındır. Bunu reddederse, cevabın geri kalanı hali üzeredir. Bunda ihtiyat icabeder. Çünkü çok defa kadının ondan çocukları olabilir de, sonra kadın vekilin kendisini ne kadar mehirle nikâhladığını inkâr eder. Söz kadının olur. O da nikâhı reddeder. Bu satırlar kısaltılarak Fetih'ten alınmıştır. Bezzâziye sahibi diyor ki: «Bu, mehri söylediğine göredir. Mehirden bahsetmez de vekil onu mehr-i mislinden fazlasıyla ve kimsenin aldanmayacağı bir miktarla yahut mehr-i mislinden daha azla kimsenin aldanmayacağı bir şekilde nikâhlarsa, İmam-ı Âzam'a göre akit sahih olur. İmameyn buna muhaliftir. Lâkin velîler için kadın tarafından itiraz hakkı vardır. Bu, kendilerinden ârı def etmek içindir.» Velî bâbında söylediklerimize bak!

«Bil ittifak caiz olmaz.» Çünkü kefâet kadın hakkında muteberdir. Dâmat küfü olur da; kör, kötürüm, çocuk veya bunak çıkarsa, bu caizdir. Enenmiş veya aleti kalkmaz çıkarsa, hüküm yine böyledir. Velev ki bundan sonra kadın için ayrılma hakkı olsun. Bahır. Bundan sonra Bahır sahibi şöyle diyor: «Vekil kadını kendi babasına veya oğluna nikâhlasa. İmam-ı Âzam'a göre caiz olmaz. Her nerede vekilin fili geçersiz sayılırsa, akit de müvekkilin icazesine mevkuf olur. Bütün bu söylediklerimiz hususunda elçinin hükmü de vekilin hükmü gibidir. Evlenen bir kadının boşanıp iddetini bitirdikten sonra nikâhına vekil tayin etmek sahihtir. Meselâ birini, evlenen kadını kendisine nikâhlamasına vekil etmiştir. Kadın boşanır veiddetini bitirir de onu bu müvekkile nikâhlarsa sahih olur.

«Bir kadın nikâhlamak için» diyerek kadını belirsiz bırakması şundandır: Muayyen bir kadın söyler de başka bir kadınla onu da nikâhlarsa, muhalif hareket etmiş sayılmaz. Tayin ettiği kadın hakkında nikâh geçerlidir. Hâniyye'de şöyle denilmiştir: «Bir kimseyi, ya filan kadını yahut filanı nikâhlamak için vekil tayin ederse, hangisini nikâhlasa caiz olur. Bu kadarcık bilinmezlikle tevkil bâtıl olmaz.» Nehir.

«Çünkü emre uymamıştır. » Bu talih yetersizdir. Hidâye'nin ibaresi şöyledir: «Çünkü birinin nikâhını geçerli saymaya imkân yoktur. Buna sebep muhalefettir. Muayyen olmayarak birinin nikâhını geçerli saymaya da imkân yoktur. Çünkü belli değildir. Tâyine de imkân yoktur. Çünkü evleviyet yoktur. Binaenaleyh aralarını ayırmak düşer.»

«Ama âmir kadınların her ikisine veya birine razı olabilir.» Bununla Zeylâî, Hidâye'nin, "Binaenaleyh ayırmak düşer." sözüne itiraz etmiştir. Bahır sahibi buna cevap vererek; "Onun maksadı. cevaz bulunmadığı vakittir. Her ikisinin yahut birinin nikâhına cevaz verirse geçerli olur" demiştir.

«İkincisi mevkuf olur.» Çünkü vekil onun hakkında fuzûlidir. T.

«Ancak âmir ilh...» Gâyetü'l-Beyân'da şöyle denilmiştir: «Vekile bir akitle iki kadın nikâhlamasını emreder de vekil bir kadın nikâhlarsa caiz olur. Fakat bana bir akitle ancak iki kadın nikâhlayacaksın derse caiz olmaz.» Yani bir kadın nikâhlaması caiz olmaz. Ona iki akitle iki kadın nikâhlarsa, zâhire göre caiz olmaz. Çünkü bir akitle sözü, inhisarda dahildir. Şarihin sözünden anlaşılan da budur. Muhit'te şöyle denilmiştir:«Vekile bir akitle iki kadın emreder de, vekil iki akitle iki kadın nikâhlarsa caiz olur. Ama, "Bana iki kadını ancak iki akitle nikâhla." der de, onları bir akitle nikâhlarsa caiz olmaz. Fark şudur: Birincide vekâleti toplu halde isbat etmiş; ayrı ayrı olurlarsa kabul etmeyeceğini resmen söylemeyip susmuştur. Toptan diye söylemek, ondan başkasını nevi değildir. ikincide ayrı ayrı olursa vekâleti nefyetmiştir. Bu nevi bir mânâ ifade eder. Çünkü toplu olmakta, maksadının hemen hâsıl olması vardır. Binaenaleyh ayrı ayrı nikâhlamaya vekil olmamıştır.» Zahire bakılırsa, bu şekilde nefyeder de vekil ona bir kadın nikâhlarsa sahih olur, ayrı akitle ikinciyi nikâhlamasına tevakkuf etmez. Keza şarihin dediği şekilde nevi derse, yani bana iki akitte ancak iki kadın nikâhla derse, hüküm yine budur. Ama bu onun sözünden anlaşılanın hilâfınadır,

METİN

Sair akitlerde, nikâh olsun satış veya başkası olsun icap mecliste olmayan birinin kabulüne tevakkuf etmez. Bilâkis icap bâtıl olur. Ona bil ittifak cevaz laîk olmaz. Nikâhın iki tarafını bir kişi üzerine alabilir. Yani bir kişi, kabul yerine geçecek bir icapla beş surette nikâh yapabilir:

1) iki taraftan velî,

2) İki taraftan vekil,

3) Bir taraftan asil, bir taraftan vekil.

4) Bir taraftan asil, bir taraftan velî,

5) Bir taraftan velî, diğer taraftan vekil olur. Buna misal. "Kızımı müvekkilime verdim" demektir. Ancak bu bir kişi, hiçbir taraftan fuzûli olmamalıdır. Râcih kavle göre velev ki her iki sözü söylesin. Çünkü onun kabulü şer'an muteber değildir. Tekarrur etmiş bir kaidedir ki icap, gaip bir kimsenin kabulüne tevakkuf etmez.

İZAH

«Mecliste olmayan birinin kabulüne tevakkuf etmez.» Yani mecliste bulunan kimse bir taraftan veya her iki taraftan fuzûli olarak icap yaparsa, gaibin kabulüne tevakkuf etmez, bâtıl olur.

«Sair akitlerde...» Musannıf Minah'ta şöyle demiştir: «Bu tabir Kenz'deki gaipte olup nikâh edenin kabulüne, sözünden daha iyidir. Çünkü onun sözü bunun nikâha mahsus olduğu zannını verebilir. Halbuki öyle değildir. »

«Bilâkis icap bâtıl olur.» Tevakkuf etmeyince, yalnız icapla yetinerek sözün tam olduğu zannedileceğinden şarih bu zannı gidermek için bilâkis icap bâtıl olur demiştir. Bâtıl olduğu yer, gaip namına fuzûlî kabul etmediği vakittir. Onun namına kabul ederse, onun kabulüne tevakkuf eder. T.

«Ona bilittifak cevaz laîk olmaz.» Yani diğerine icap varır da kabul ederse, akit sahih değildir. Çünkü bâtıla cevaz yoktur. T.

«Kabul yerine geçecek bir icapla...» Meselâ filan kızı kendime aldım demekle nikâh olur. Çünkü bu, iki tarafın sözlerini tazammun eder ve ondan sonra bir kabule hâcet yoktur. Bazıları, kendisinin asil olduğunu gösteren bir söz söylemesi. meselâ filan kızı zevceliğe aldım demesi şarttır demişlerdir. Naip olarak nikâh kıyması bunun hilâfınadır. Onda filan kızı kendime tezviç ettim der.

«İki taraftan veli» olur ve oğluma kardeşimin kızını nikâh ettim der.

«İki taraftan vekil» müvekkilime müvekkilem filan hızı nikâhladım der. Tahtâvî diyor ki: «Onun ve kadının vekil olduğuna ve akde iki şahit kâfidir. Çünkü bir şahit birçok şahitlikleri üzerine alabilir.» Evvelce arzetmiştik ki, vekâlete şahitlik ancak inkâr edildiği zaman lâzımdır.

«Bir taraftan asil, bir taraftan vekil olur.» Meselâ bir kadın kendisini ona nikâhlamak için onu vekil eder.

«Bir taraftan asil, bir taraftan veli olur.» Meselâ küçük bir amca kızı olur da ondan başka volîsi yoktur. Bu takdirde onu kendine nikâh ederken, müvekkilemi yahut amcam kızınıkendime aldım der.

«Kızımı müvekkilime verdim. » cümlesi beşinci surete misâldir. Adıyla, nesebiyle tarif mutlaka lâzımdır. Musannıfın bunu söylememesi, evvelce geçtiği içindir.

«Hiçbir taraftan fuzûli olmamalıdır.» İki taraftan yahut birisi tarafından fuzûli olup diğer taraftan asil veya vekil yahut velî olursa, bu dört surette nikâh mevkuf olmayıp İmam-ı Azam'la İmam Muhammed'e göre bâtıl olur. İmam Ebû Yusuf buna muhaliftir. Ona göre gaibin kabulüne mütevakkıf olur. Nasılki gaip namına başka bir fuzûli kabul etse bil ittifak nikâh mevkuf olur. Geçen beş suret bil ittifak geçerlidir. Onuncu bir suret kalır ki aklidir. O da iki taraftan asil olmaktır. Ama bu imkânsız olduğu için musannıf onu zikretmemiştir.

«Velev ki her iki sözü söylesin.» Yani filanı tezviç ettim ve onun namına kabul ettim diyerek hem icabı hem kabulü yapmış olsun. Bu cümle, mefhum üzerine yapılan bir mubalâğadır. Mefhum şudur: İmam-ı Azam'la imam Muhammed'e göre bir kişi fuzûli olursa, velev bir taraftan fuzûli olsun ve ister icapla kabulden birini söylesin, ister ikisini de söylesin nikâhın iki tarafını üzerine olamaz. Hidâye hâşiyelerinin ve Kâfî şerhinin ifadeleri buna muhaliftir. Onların ifadelerinde, "Tarafeyn'e göre nikâhın bâtıl olması, ancak fuzûli icapla kabulden birini söylediği zamandır. ikisini de söylerse nikâh bâtıl olmaz. Bilâkis bil ittifak gaibin kabulüne mütevakkıf olur." denilmiştir. Fakat Fetih sahibi bunu reddetmiş; "Hak bunun hilâfınadır. Mezhep sahiplerinin ifadelerinde bu kayıt yoktur Onlardan nakledilen sadece İmam-ı Azam'la İmam Muhammed'e göre bir kişinin nikâhın iki tarafını üzerine alamamasıdır ki, bu söz mutlaktır." demiştir.

«Çünkü onun kabulü...» Yani iki tarafı üzerine olan fuzûlinin kabulü muteber değildir.

«Tekarrur etmiş bir kaldedir ki ilh...» Bunun hâsılı şudur: icap fuzûli tarafından yapılıp o mecliste velev ki başka bir fuzûli tarafından olsun kabul eden bulunmayınca bâtıl olur. Gaibin kabulüne tevakkuf etmez. Artık akdi yapanın ondan sonra kabul etmesi de fayda vermez. Bununla o kimse iki taraftan fuzûli olmaktan çıkmaz. Fetih sahibi diyor ki: «Bir kişinin iki sözünün tam bir akit sayılması, iki taraftan yahut tarafların birinden memur olmasının eseridir. O kimse öteki tarafı üzerine alabilir.»

METİN

Köle ve cariyenin efendisinden izinsiz kıyılan nikâhı icazesine mevkuftur ve fuzûlinin nikâhı gibidir. Satışlar bahsinde gelecektir ki, akit zamanında cevaz veren bulunursa, fuzûlinin bütün akitleri mevkuf olur. Bulunmazsa bâtıldır.

İZAH

«Kölenin nikâhı» velev ki müdebber veya mükâteb olsun, «Cariyenin nikâhı» velev ki ümmüveled olsun.

«İcazeye mevkuftur.» Yani efendisinin iznine yahut akitten sonraya kalan izinden sonra kölenin icazesine bağlıdır. Zira Bahır'da Tecnis'ten naklen, "Köle efendisinden izinsiz evlenir de sonra izin verirse, geçerli değildir. Çünkü izin vermek icaze değildir. Binaenaleyh akdi yapan kölenin cevaz vermesi mutlaka tâzımdır. Velev ki akdi kendi yapsın." denilmiştir.

«Ve fuzûlinin nikâhı gibidir.» Yani fuzûlinin asil, veli veya vekil yahut fuzûli olsun bir başkasıyla beraber yaptığı nikâh mevkuftur. Ama iki taraftan yahut tarafların birinden fuzûli olarak akdin her iki tarafını üzerine alırsa, bu nikâh mevkuf değildir. Yukarıda geçtiği vecihle imam Ebû Yusuf bunu muhaliftir. Bahır sahibi diyor ki: «Fuzûli, velâyet veya vekâleti olmaksızın başkası namına tasarrufta bulunan yahut ehil olmadığı halde; kendi namına tasarruf eden kimsedir. Bunu, yani kendi namına sözünü ziyade etmemiz, izinsiz nikâh eden kölenin nikâhı dahil olsun diyedir. Buna fuzûli dersek dahildir.Aksi takdirde. hükümde fuzûliye mülhaktır.» Küçük çocuk köle gibidir. Bahır sahibinin akdedendir demeyip, tasarruf eden demesi, yemin dahil olsun diyedir. Nasıl ki bir kimse başkasının karısının talâkını; meselâ hâneye girmeye tâlik etse, kocanın icazesine tevakkuf eder. Cevaz verirse tâlik caizdir. Cevaz verdikten sonra girdiği takdirde kadın boş düşer. Daha önce girerse; kocası, bu talâkı aleyhime geçerli kıldım demedikçe boş düşmez. Bu yemini aleyhime geçerli kıldım derse, kendisine yemin lâzım gelir. İcazeden sonra söylemedikçe talâk vâki olmaz. Nitekim Fetih'te Câmi ve Müntekâ'dan nâklen böyle denilmiştir.

«Cevaz veren bulunursa ilh...» Cevaz vereni Nihâye sahibi, fuzûli olsun, vekil veya asil olsun, icabı kabul eden biri varsa diye tefsir etmiştir. Nihâye sahibi fuzûlinin satışı faslında şunları söylemiştir: «Bir çocuk malını satar veya satın alırsa; yahut evlenir veya cariyesini evlendirirse veya kölesini mükâteb yaparsa, bu gibi şeylerde tasarrufu velînin icazesine mevkuf olur. Çocuk bulûğa erer de cevaz verirse geçerli olur. Karısını boşar veya hul' olursa; yahut kölesini mal karşılığında veya karşılıksız olarak âzâd ederse; yahut hîbe veya sadaka verir veya kölesini evlendirirse; yahut malını çok aşağı fiyatla satarsa veya fazla aldanarak satın alırsa, hâsılı velisi yapmış olsa geçersiz sayılacak buna benzer şeyler yaparsa bâtıl olur. Çünkü akit zamanında cevaz veren yoktur. Ancak icaze sözü iptidaen akit yapmaya elverirse, inşa yoluyla sahih olur. Meselâ bülûğa erdikten sonra bu talâkı veya âtâkı îkâ ettim derse olur.»

Fetih sahibi diyor ki: «Bu, burada cevaz verenin mutlak surette bul eden veya velî olan değil de, akdi yürürlüğe koymaya kudreti olan o tefsirini gerektirir. Çünkü bu suretlerde akît mevkuf değildir. Velev ki başka bir fuzûli yahut velî kabul etsin. Çünkü velînin onu geçerli kılmaya kudreti yoktur. Bu izaha göre cevaz vereni bulunmayan yani cevaz vermeye muktedir kimsesi bulunmayan akit bâtıl o!ur. Nasıl ki bir kimsenin nikâhı altında hür bir kadınbulunur da, fuzûli birisi ona bir cariye yahut karısının kız kardeşini veya beşinci bir kadın yahut iddet bekleyen bir kadın veya deli bir kadın dâr-ı harpte kalmış yetim küçük bir kıza nikâhlarsa; yahut sultan veya hâkim bulunmazsa, akit zamanında yürürlüğe sokabilecek bir kimse bulunmadığı için bâtıl olur. Hattâ sâbık karısının ölümüyle ve iddet bekleyenin iddeti geçmekle mâni ortadan kalkar da cevaz verirse geçerli olmaz. Ama akit zamanında yürürlüğe sokabilecek bir kimse bulunursa mevkuf olması icabeder. Çünkü yürürlüğe sokacak kimse mevcuttur.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«Mevkuf olması icabeder.» sözünün mânâsı; kadın âkıl bâliğ olduktan sonra cevaz verirse geçerli olur demektir. Çünkü akit zamanında cevaz veren bulunması lâzım gelir sözünden. bunun mutlaka neseben velîlerden olması icabetmez. Nitekim Önceki bâbta geçmişti.

METİN

Amca oğlunun amcasının küçük kızını kendine almaya hakkı vardır. Kız büyük olursa ondan mutlaka izin istemek gerekir. Hattâ izin almadan onunla evlenir de susarsa; yahut açıkça razı olduğunu söylerse. İmam-ı Âzam'la İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. İmam Ebû Yusuf caiz olduğunu söylemiştir. Âzâd edilen mevlâ ile hâkim ve sultan da böyledir. Cevhere. Yani yukarıda geçtiği gibi küçük kızın hilâfınadır. Nitekim geçti. Düzeltilmelidir. Bu takdirde amca oğlu bir taraftan asıl, diğer taraftan velî olur. Nitekim vekil için de bu hak vardır. Yani kadının kendine alabilirsin diye vekil tayin ettiği kimse onu kendine nikâhlayabilir ve bir taraftan asıl, diğer taraftan vekil olur.

İZAH

«Amca oğlunun ilh...» Bu mesele, bir taraftan fuzûli olmayan bir kimse nikâhın iki tarafını üzerine alabilir, meselesinin ferlerindendir. Burada onu kendi tarafından asaleten, kadın tarafından velâyeten üzerine alır. Bunak ve deli kadınlar da küçük kız gibidirler. Şüphesiz ki murad, kendisinden daha yakın veli bulunmadığı zaman demektir.

«Ondan mutlaka izin istemek gerekir.» Yani onunla kendisi evlenmek isterse, akitten önce mutlaka iznini almak gerekir.

«İmam-ı Azam'la İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. » Çünkü kız tarafından fuzili olarak nikâhın icap ve kabulünü üzerine almıştır.

Binaenaleyh Tarafeyn'e göre bu nikâh mevkuf değil bâtıldır. Mevkuf olmayınca, sonradan susmak veya açık cevaz vermekle yürürlüğe girmez. Ama bu, söylediğimiz gibi kızla kendisi evlendiğine göredir. Kızı izin almadan başkasına nikâhlar da kız bâkire olup susarsa; yahut dul olup razı olduğunu acık söylerse bu, cevaz vermek sayılır. Çünkü mevkuf olarak akit mevcuttur. Çünkü iki taraftan birine velî olmamış, asil veya velî yahut vekil veya fuzûli olan bir başkasıyla akdi birlikte yapmıştır. O zaman mesele, ve fuzûlinin nikâhı gibidir sözününfertlerinden olur.

«Cevhere...» Amca oğlunun diye başlayıp buraya kadar devam eden söz Cevhere'nin ibaresidir. H.

«Yani küçük kızın hilâfınadır.» Bunun izahı şöyledir: Cevhere'nin, "Azâd edilen «mevlâ ilh..." sözü, evvelâ amca oğlunun zikredilmesinin kayıt olmadığına işarettir. Ondân murad, evlenip evlendirmeye velâyeti olan kimsedir. Zâhirine bakılırsa, bu ta'mim küçük ve büyük kızlarda da câridir. Yani velî küçük kızla evlenebilir. Büyük kızla de evlenebilirse de bu izin almak suretiyle olur. Büyük kız hakkkında bu doğrudur. Küçük kıza gelince: Onun hakkında doğru değildir. Çünkü hâkimle sultanın kendilerinden başka velîsi olmayan küçük kızı evlendirmeye hakları yoktur. Zira onların fiili hükümdür. Binaenaleyh Cevhere'nin, "Âzâd edilen mevlâ da böyledir ilh..." sözü, "kız büyük olursa" sözüne râcî olmak gerekir. Tâ ki yalnız onun hakkında velîyi tamim etmiş olsun. Şarihin, "Yukarıda geçtiği gibi küçük kız bunun hilâfınadır." sözünün mânâsı budur. Yani bundan önceki bâbın fer'î meselelerinde. "Hâkim küçük kızı kendine nikâhlayamaz ilh..." dediği yerde geçmişti.

Lâkin Cevhere'nin sözünü buna yorumladıktan sonra bir işkâl daha kalır. O da şudur: Hâkim ve sultan, küçük kızı kendilerine alamazlar. Çünkü onların fiili yukarıda geçtiği vecihle hükümdür. Ama bu, âzâd edilen mevlâ hakkında zâhir değildir. Onu bunlarla beraber zikretmesi büyük kıza nisbetle zâhir olsa bile, büyük kız diye yaptığı kayıttan anlaşılan küçük kıza nisbetle zâhir değildir. Onun için şarih düzeltilmelidir demiştir. Öyle anlaşılıyor ki, âzâd edilen mevlânın âzâd ettiği küçük kızı kendine nikâh etmesine mâni yoktur. Çünkü ondan daha yakın velî yoktur. Bu takdirde mücbir mevlâ odur ve amca oğlu gibi kendi tarafından asıl, kız tarafından velî olur. Böylece ulemanın, "Bir taraftan fuzûli olmayan bir kimse nikâhın iki tarafını üzerine alabilir." sözünde dahildir. Bu söz Cevhere'nin düzeltilmemiş olan ifadesine aykırı değildir. Zira hâkimde mâni bulunmasa ki bu mâni onun fiilinin hüküm sayılmasıdır. O da bu kaidede dahil bulunurdu. Mevlâ hakkında bir mâni yoktur. Binaenaleyh o kaidede dahildir. Şu da var ki, mevlâ hâkim gibi olsa, o kızı oğluna ve lehine cehaleti kabul edilmeyen emsaline nikâhlamaya hakkı olmamak lâzım gelir.

Fetih sahibinin Tecnis'ten naklettiği şu ibare ona muhaliftir: «Hâkim velîsi bulunduğu küçük kızı oğluna nikâhlarsa, vekil gibi caiz olmaz. Sair velîler bunun hilâfınadır. Çünkü hâkimin tasarrufu bir hükümdür. Onun oğlu için hükmetmesi caiz değildir. Velînin tasarrufu bunun hilâfınadır.» Sair velîler bunun hilâfınadır sözü, âzâd edilen mevtâya şâmildir. Bu onun hâkim gibi olmadığını açık göstermektedir.

T E M B İ H : Yukarıda geçmişti ki, âzâd edilen kimse asabilerin sonudur. Onun evlendirme hakkı vardır. Velev ki kadın olsun. Sonra sıra oğullarına gelir. Velev ki aşağı doğru insinler. Sonra tertiplerine göre neseben asabilerine sıra gelir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Görüyorsun ki küçük kızla onun bizzat evlenmeye hakkı vardır. O halde oğulları ile asabileri de öyledir. Keza bir kadın kendini âzâd eden küçük çocukla evlenirse hüküm budur. Allahu a'lem.

Vekîl için de bu hak vardır.» Yani kadını şahitlere tanıtmak yahut kadını kendi adıyla, babasının ve dedesinin adlarıyla söylemek şartıyla kendine nikâh edebilir. Kadın peçeli olarak orada bulunursa, ona işaret etmek de kâfidir. Hassâf'a göre bunların hiçbiri şart değildir. "Kendimi müvekkilem ile evlendirdim." demesi yeter. Nitekim Fetih ve Bahır sahiplerî izah etmişlerdir. Biz evvelce musannıfın, "iki şahit bulunmak şartıyla" dediği yerde bu hususta söz etmiştik.

METİN

Kadının kendini bir adamla evlendirmek için onu vekil etmesi, onun da kadım kendine olması bunun hilâfınadır. Çünkü kadın onu evlenmek için değil evlendirmek için tayin etmiştir. Kadının onu kendi işlerinde tasarruf için vekil etmesi; yahut ona, beni dilediğin kimseyle evlendir demesi de bunun hilâfınadır. Onunla kendisînin evlenmesi sahih değildir. Nitekim Hâniyye'de beyan edilmiştir. Kaîde şudur: Vekil hitap ile marifedir. Nekireye dahil olamaz. Cevaz vermeye hakkı olan bir kimse, fuzûlinin nikâhına onun ölümünden sonra cevaz verse sahih olur. Çünkü şart, akdin sahibiyle, akdi yapanlardan birinin yalnız kendisî için bulunmasıdır. Satışına cevaz vermesi bunun hilâfınadır. Çünkü dört şeyin bulunması şarttır. Nitekim satışlar bahsinde gelecektir.

FER'î MESELELER: Fuzûli cevaz verilmeden nikâhı bozmaya salâhiyettar değildir. Satış bunun hilâfınadır. Vekilin akdi yürürlüğe girmek için mehr-i müsemmaya razı olması şarttır. Elçinin hükmü de vekil gibidir.

İZAH

«Bir adamla...» Yani belli olmayan bir adamla evlendirmeye vekil etmesi doğru değildir. Belli bir odamla evlendirmek için vekil etmesi evleviyetle caiz olamaz Hindiyye'de Muhit'ten naklen şöyle denilmektedir: «Bir adam kendini evlendirmek için bir kadın vekil etse, o da ona kendini nikâhlasa caiz olmaz.»

«Onun da kadını kendine alması» keza babasına veya oğluna alması Ebû Hanife'ye göre caiz değildir. Nitekim Bahır'dan naklen arz etmiştik. Çünkü vekil töhmet sebebiyle lehine şehadeti kabul edilmeyen bir kimseyle akit yapamaz.

«Çünkü kadın iIh...» cümlesi, o kadını babasına veya oğluna nikâhlasa caiz olur zannını vermektedir. Halbuki caiz olmadığını biliyorsun.

«Kadının onu kendi işlerinde tasarruf için vekil etmesi» de bunun hilâfınadır. Yani o kadınıalması doğru değildir. Çünkü kadın ona, beni kocaya ver diye emretse onu kendine atamazdı. Burada evleviyetle olamaz. Bunu Tecnis'ten naklen Hindiyye kaydetmiştir.

Ben derim kî: Talil gereğince kadını başkasıyla evlendirmesi caizdir. Bunu karine ile kayıtlamak gerekir ve kadının onunla evlenmeye niyeti olduğuna bir karine varsa caiz olur demelidir. Meselâ kadının kendine ister de, o da sen benim bütün işlerimde vekilimsin derse, onunla evlenmesi caiz olur.

«Onunla kendisi evlenmesi sahih değildir.» Yani geçerli değildir. Yaptığı akit kadının kabulüne bağlıdır. Çünkü kendisi kadın tarafından fuzûli olmuştur.

«Kaide şudur...» Kadının, "beni bir adama vermeye seni vekil ettim" sözünde, muhatap olan vekil belirli olmuştur. Halbuki kadın. "bir adama" diyerek belirsiz birini söylemişti. Belirli adam başka, belirsiz başkadır.

«Beni dilediğine ver.» sözü de böyledir. "Beni dilediğin herhangi bir odama ver." demektir.

«Akdi yapanlardan birinin» sözünden murad; kendisi için akit yapandır. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. Yani asil olsun, velî veya vekil olsun fark etmez. Çünkü o kendisi için akit yapar. Şu mânâya ki fuzûli değildir. Fuzûli olduğunu kabul edersek, yani akdi yapanlarda her biri fuzûli olursa, zâhire göre şart sadece kendilerine akit yapılanların bulunmasıdır.

«Çünkü dört şeyin bulunması şarttır.» Bunlar; akdi yapan iki kişi, satılan mal ve Sahibidîr. Eşya ise fiyat arttırılır. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir,

«Nikâhı bozmaya salâhiyettar değildir.» Yani kavlen olsun, fiilen olsun nikâhı bozamaz. Hâniyye sahibi diyor ki: Fesih hakkında akdi yapanlar dört kısımdır:

Birincisi; kavlen ve fiilen feshi yapamayan âkit ki, bu fuzûlidir. Hattâ bir adamı izni olmaksızın bir kadınla evlendirir de sonra o adam razı olmadan nikâhı feshettim derse, nikâh feshedilmez. Keza o adamı kadının kız-kardeşiyle evlendirirse, ikinci akit mevkuf olur. Birinci nikâhın feshi sayılmaz.

İkincisi; nikâhı sözle fesheden âkittir ki. o da muayyen bir kadını fuzûli istediği vakit, o kadının nikâhına vekil olan kimsedir. Bu vekil sözle nikâhı feshedebilir. O adama bu kadının kız kardeşini nikâhlasa birinci nikâh feshedilmiş olmaz.

Üçüncüsü; yalnız fiilen nikâhı fesheden âkittir ki, o da fuzûlidir. Fuzûli bir adamın izni yokken ona bir kadın nikâhlar da sonra o adam kendisine gayrı muayyen bir kadın nikâhlamak için bunu vekil eder, o da birinci kadının kız kardeşini nikâhlarsa, birincinin nikâhı münfesih olur. Ama sözle feshederse sahih olmaz.

Dördüncüsü; hem sözle hem fiille fesheden âkittir ki, o da muayyen bir kadını nikâhlamak için vekil edilen kimsedir. Bu vekil o adama fuzûlinin istediği bir kadını nikâhlarsa. bu nikâhı vekil feshedebildiği gibi; o kadının kız kardeşini nikâhlarsa akit fiilen bozulur.

«Satış bunun hilâfınadır.» Fark şudur: Satmakla o adam bir garanti elde etmiştir. Zarar çekmemek îçin o malı dönebilir. Nikâh böyle değildir. Çünkü onun bütün hakları akit sahibine râcîdir. İmâdiye.

«Elçinin hükmü de vekil gibidir.» Fetih sahibi diyor ki: « Elçi hakkında Asıl Mebsût'un meselelerinden bahisle şöyle denilmiştir: Bir kimse kadına bir elçi gönderir de, bu elçi hür olsun, köle olsun, küçük olsun, büyük olsun, filan senden kendini ona tezviç ettiğine şahit çağırdığı ve şahitler her ikisinin yani kadınla elçinin sözlerini işittikleri takdirde, koca bu elçiliği ikrar ettiği veya beyyineyle sabit olduğu zaman bu caizdir. Bunlardan biri olmazsa, aralarında nikâh yoktur. Çünkü elçilik sabit olamayınca, öteki odam fuzûli olur. Koca onun yaptığına razı değildir.» Şüphesiz ki bu aynen vekilde de böyledir. Bundan sonra Fetih sahibi birtakım fer'î meseleler zikretmiştir ki, hepsi vekil hakkında câridir. Biz nikâh bahsinin başında mektupla evlenmenin hükümlerinden bahsetmiştik, Allahu a'lem.

 

 

 

 

 

MEHİR BÂBI

 

METİN

Mehirin isimlerinden bazıları; sadâk, sadaka, nihle, atiyye ve ukrdur. Cevhere'nin istilâd bâbında, "Hür kadınlarda ukr mehr-i misildir. Cariyelerde ise bâkirenin kıymetinin onda biri, dul kadının kıymetinin onda birinin yarısıdır." denilmektedir. Mehrin en az miktarı on dirhemdir. Çünkü Beyhâkî'nin ve başkalarının rivayet ettiği bir hadiste, "On dirhemden az mehir yoktur." buyrulmuştur. Az rivayeti mehr-i muaccele yorumlanır.

İZAH

Musannıf nikâhın rüknünü ve şartını beyan ettikten sonra hükmünü beyana başlıyor. Hükmü mehirdir. Çünkü mehr-i misil akitle vâcip olur. Binaenaleyh hükümdür. İnâye'de böyle denilmiştir. Sadiyye sahibi buna itiraz etmiş; "Mehr-i müsemma da nikâhın hükümlerindendir." demiştir. Mehir sahibi kendisine şu cevabı vermiştir: «Ayrıca mehr-i misli söylemesi şundandır: Çünkü bir şeyin hükmü o şeyle sabit olan eseridir. Akitle vâcip olan ancak mehr-i misildir. Onun içindir ki ulema nikâh bâbında aslî mûcip mehr-i misildir derler. Mehr-İ müsemmaya gelince: O ancak iki taraf ona razı oldukları için mehr-l misil yerine geçmiştir.»

Sonra inâye sahibi mehri şöyle tarif etmiştir: «Mehir; nikâh kıyarken bud' (cima istifadesi) karşılığında kocaya vâcip olan malın adıdır. Bu, ya adını söylemekle yahut akitle olur.» Bu tarife; şüphe ile cimada ne lâzım geldiğine şümulü yoktur diye itiraz olunmuştur. Bundan dolayı bazıları mehri: "Kadının nikâh akdiyle yahut cima ile hakettiği malın ismidir." diye tarif etmişlerdir. Nehir sahibi buna cevap vermiş; "Tarif edilen şey, akitle hâsıl olan nikâhın hükmüdür." demiştir.

«Mehirin isimlerinden bazıları» sözü, mehrin birçok isîmleri olduğunu ifade eder ki: ecr, alaîk, hibâ' da bunlardandır. Nehir sahibi diyor ki: «Bu isimleri ulemadan biri şu beytte toplamıştır:

«Sadâk, mehir, nihle ve ferîda,

Hibâ', ecr sonra ukr, alaîk.» Lâkin atiyye ile sadakayı zikretmemiştir.

«Hür kadınlarda ukr mehr-i misildir.» İzahı ve tafsilâtı ileride gelecektir.

«Cariyelerde ise ilh...» Bâkire cariyede kıymetinin onda biri, dul cariyede kıymetinin onda birinin yarısıdır. Zâhire bakılırsa, onda birin yahut yansının on dirhemden aşağı olmaması şarttır. On dirhemden az olursa, onu tamamlamak vâcip olur. Çünkü on dirhemden aşağı mehir yoktur, Bu hususta mehr-i misille mehr-i müsemma birdir. H.

Ben derim ki: Feyz sahibi şarihin bazı muhakkıklardan naklettiklerini söyledikten sonra şöyle demiştir: «Cariyeler hakkında gerek güzellik gerek sahip cihetînden o cariyenin misline bakılır. O kaça nikâhlandıysa bu da o kadara itibar edilir denilmiştir. Mühtar olan kavilbudur» Anlaşılıyor ki, aşağıda mehr-i misilden bahsederken, "Cariyenin mehri ona gösterilen rağbete göredir." sözünden murad bu olacaktır, Fethu'l-Kadir'in kölelerin nikâhı bâbında şöyle denilmiştir: «Ukr, güzellikte kadının misli olan bîrinin mehridir. Yani onun gibi bir kadının sadece güzelliği hususunda gösterilen rağbettir. Bazıları, caiz olsa, bu kadın gibi birine zina için verilen ücrettir demişlerse de mânâ doğru değildir. Bilâkis âdet, zina için verilen paranın mehir için verilenden az olmasıdır. Çünkü mehir için verilen, nikâhın devamı içindir. Zina için verilen böyle değildir.»

«Beyhâki'nin» rivayet ettiği hadisin senedi zayıftır. Onu İbn-i Ebû Hâtim de rivayet etmiştir. Hâfız İbn-i Hacer, "Bu isnatla bu hadis hasendir." demiştir. Nitekim Fethu'l-Kadir'de kefâet bâbında zikredilmiştir.

«Az rivayeti ilh...» Yani rivayet edilen hadislerden zâhire göre ûn dirhemden aşağı mehir caiz olacağını gösterenlerin hepsi zayıftır. Yalnız, "Ara! Velev ki demirden bir yüzük olsun." hadisi müstesnadır. O zayıf değildir. Onu mehr-i muaccele yorumlamak icabeder. Çünkü Araplarca âdet, zifaftan evvel mehrin bir kısmını peşin vermek idi. (Mehr-i muaccel. peşin mehir demektir.) Hattâ ulemadan bazıları Peygamber (s.a.v.)'in, Fâtma (r.a.)'ya bir şey vermeden Hz. Ali'nin zifafına razı olmamasıyla istidlâl ederek, kadına peşin bir mehir ödemeden zifaf yapılamayacağını söylemişlerdir. Hz. Ali, "Ya Rasulallah! Verecek bir şeyim yok!" demiş; bunun üzerine Rasulallah (s.a.v.), "Ona zırhını ver." buyurmuşlar. O da zırhını vermiştir. Bu hadisi Ebû Dâvud ve Nesaî rivayet etmişlerdir. Malûmdur ki bu mehir, dört yüz dirhem gümüş idi. Lâkin muhtar kavle göre zifaftan önce vermek caizdir. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste, Âişe (r.a.). "Bana Rasulullah (s.a.v.) kocası bir şey vermeden kadını onun yanına salmamı emretti." demiştir. Bunu Ebû Dâvud rivayet etmiştir. Binaenaleyh Rasulullah (s.a.v.)'ın zikri geçen razı olmayışı mendup mânâsına yorumlanır. Yani kadını sevindirmek ve kalbini yatıştırmak için ona peşin bir şey vermek mendup olur. Bu mâlûm olunca, rivayet ettiğimize muhalif olanları buna yorumlamak icabeder. Hadislerin araları böyle bulunur. Her ne kadar bu; "Ara! Velev ki demirden bir yüzük olsun!" hadisinin zâhirine muhalif olduğu söylenirse de, lâkin bununla amel vâciptir, Çünkü yüzük hadisinin sonunda Peygamber (s.a.v.) "Ezberindeki Kur'an-la onu sana tezviç ettim." buyurmuştur. Hadis, bildiği Kur'an'ı kadına öğretmesi mânâsına yorumlansa veya hiç mehir olmayacak mânâsına alınsa, Allah'ın kitabına aykırı düşer. Kitaptan murad. "Mallarınızla akit yapmanız size helâl kılındı." âyet-i kerîmesidir. Bu âyette helâl kılınmak mal vermekle kayıtlanmıştır. Binaenaleyh hadisin buna muhalif olmaması icabeder. Aksi takdirde hiç kabul edilmez. Çünkü haber-i vâhittir. Haber-i vâhit, delâleti kesin ol

METİN

Dirhemler, zekâtta olduğu gibi yedi miskal ağırlığında gümüş olacaktır. Madrub otmuş olmamış fark etmez. Velev ki alacak borç veya akit zamanında on dirhem kıymetinde eşya olsun. Ama cimadan önce boşayarak ödenirse, teslim aldığı günkü kıymeti itibara alınır.

İZAH

«Yedi miskal ağırlığında» demek, her dirhem on dört kırat (yani takriben üç gram) olarak demektir. Şurunbulâliyye.

«Madrub olmuş olmamış fark etmez.» On dirhem külçe gümüş veyâ o kıymette eşya mehir konulsa sahih olur. Para haline getirilmiş olması, el kesmek için hırsızlık nisabında şarttır. Bu, had vurmak az bulunsun diyedir. Bahır.

«Velev ki alacak borç...» Yani kadının veya başkasının zimmetinde olsun. Kadının zimmetinde olması zâhirdir. Başkasının zimmetinde olması şöyle tasavvur edilir: Kadını Zeyd'de alacağı olan on dirhem mehir ile alır. Bu sahihtir. Kadın on dirhemi hangisinden isterse alır. Borçludan isterse. kocası ondan teslim almak için kadını tevkil etmeye zorlanır. Nitekim Nehir'de böyle denilmiştir. Yani borcu, borçlu olmaksızın temlik lâzım gelmesin diye böyle yapılır. H. Lâkin nikâh kadının zimmetindeki dirhemlere izafe edilirse, misle değil ayna taallûk eder. Borcun başkasının zimmetinde olması bunun hilâfınadır. Çünkü borçlu olmaksızın borç temliki lâzım gelmesin diye o misle taallûk eder. Bunun izahı Zahîre'dedir.

«Velev ki eşya olsun. » Evinde oturmak, hayvanına binmek ve arazisini ekmek gibi menfaatler dahi müddet bilinmek şartıyla böyledir. Nitekim Hindiyye'de belirtilmiştir.

Ben derim ki: Mukabilinde mal lâzım olan şeylerden olması mutlaka lâzımdır. Tâ ki aşağıda gelen hür kocanın hizmeti ve Kur'an öğretmek gibi şeylerin mehir tesmiyesinin sahih olmadığı çıkarılmış olsun.

«Akit zamanında on dirhem kıymetinde eşya olsun.» Yani teslim zamanında sekiz dirhem etse de kadın ancak onu olabilir, Bunun aksi olursa, kadın mehir eşya ile birlikte iki dirhem alır. Bu hususta eşyanın elbise veya ölçülen yahut tartılan şeylerden olması fark etmez. Çünkü mehir olarak konulan şey haddi zâtında değişmez. Değişen sadece insanların rağbetidir. Bunu Bedâyi'den naklen Bahır sahibi söylemiştir.

«Ama cimadan önce ilh...» Yani buradaki ödeme hükmü, teslim aldığı günkü kıymetine göredir. Meselâ kadına on dirhem kıymetinde bir elbise vermek üzere evlense. kadın elbiseyi teslim aldığı gün kıymeti yirmi dirhem olsa, zifaftan önce kadını boşadığında elbise istihlâl edilmiş bulunsa, kadın kocasına on dirhem çevirir. Çünkü elbise kadının garantisine teslim almakla girmiştir. Binaenaleyh o günkü kıymeti itibara alınır. (Zifaftan önce boşanan kadının hakkı yarım mehir olduğu için, yirmi dirhemin yarısını iade eder.) Bunu Muhit'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Helâk olmak da istihlâk etmek gibidir. Çünkü istihlâkta teslimaldıktan sonra artan kıymet hususunda kadın mesul tutulmayınca, kendiliğinden helâk olduğu surette evleviyetle mesul tutulmaz. Bu şunu ifade eder ki, elbise mevcut olsa, boşadığı günkü kıymeti itibara alınır. Teslim aldığı günkü kıymetine itibar edilmez. Hem kadından onu alıp da kıymetinin yarısını da veremez. Bilâkis ölçülen, tartılan şeyler gibi bölmekle kusurlu sayılmayan şeylerden olursa yarısını alır. Aksi takdirde hâkimin hükmünden veya razı olduktan sonra aralarında müşterek kalır. Zira ileride göreceğiz ki, o mehir kadına teslim edilmişse, kadının milkî bâtıl olmaz. Kocasının mîlkine dönmesi hâkimîn hükmüne veya anlaşmalarına bağlıdır. Hattâ bundan önce kadının o malda tasarufu geçerlidir. Kocasınınki geçersîzdir. Bunu Muhammed Ebussuud böyle söylemiştir. Şunu da ifade etmiştir ki, kadın o eşyanın yarı kıymetînî kocasına vermek îstese, zâhire göre kocası kabule mecbur edilîr.

Ben derim ki: Bu, söz götürür. Çünkü hâkimin hükmü veya anlaşma olmadan adamı îcbar etmenin bir mânâsı yoktur. Zira hakkını istemekten tamamen feragat edebilir. Hükümden sonra da böyledir. O mal aralarında müşterek olunca, hissesine düşenin kıymetini kabule mecbur etmenin bir mânâsı yoktur.

METİN

Mehri on dirhem veya daha az koyarsa on dirhem, fazla koyarsa fazlası vâcip olur. Mehir cima ile yahut koca tarafından halveti saliha ile yahut karı kocadan birinin ölümleriyle veya iddet içinde ikinci defa evlenmekle yahut bekâretini taş gibi bir şeyle bozmakla teekküd eder. İtmekle bozulması bunun hilâfınadır. Çünkü cimadan önce boşamakla bunda yarım mehir vâcip olur.

İZAH

«Mehri on dirhem ilh...» Bu, mehir olarak konulan dirhemler geçmez olmadığına göredir. Şayet geçmez olur da yerlerine başka para kullanılırsa, muhtar kavle göre geçmez olduğu günkü kıymetini öder. Satış bunun hilâfınadır. Zira para geçmez olmakla satış bâtıldır. Fetih.

«Fazla koyarsa fazlası vâcip olur.» Kaça çıkarsa çıksın on dirhemle takdir, daha azı caiz olmayacağı içindir.

«Veya ikinci defa evlenmekle ilh...» Bu dördüncü müekkittir. Bahır sahibi inceleme neticesi ziyade etmiştir. İbaresi şudur: «Dördüncü bir müekkit daha murad edilmek gerekir. O da şudur: Zifaftan sonra kadını talâkı bâinle boşar da sonra iddet içinde tekrar alırsa, kadına iddet vâcip olur. Kocasına da halvet ve zifaf olmaksızın ikinci bir mehrin tamamı vâcip olur. Çünkü kadına iddetin vâcip olması halvetten üstündür.» Nehir sahibi bunu kabul etmiştir. Fakat söz götürür. Çünkü bunu öncekine katmak mümkündür. O da cimadır. Zira iddet bâbında görüleceği vecihle, bu surette adama tam mehir, kadına yeni iddet vâcip olur. Çünkü kadın ilk cima ile erkeğin elindedir. Zira ilk cimanın eseri bâkîdir. O da iddettir. Bu mesele on meseleden biridir. Bunlarda birinci nikâhta zifaf olmak. ikinci nikâhta zifaf yerini tutar.

«Yahut bekâretini taş gibi bir şeyle ilh...» Bu beşinci müekkittir. Bunu da Bahır sahibi ziyade etmiştir. ibaresi şudur: «Beşinci bir müekkit daha ziyade etmek gerekir ki, o da şudur: Kadının bekâreti taş ve benzeri bir şeyle bozulursa. kendisine mehrin tamamı verilir. Nitekim ulema bunu açıklamışlardır. İtip kakmak suretiyle bozması bunun hilâfınadır. Çünkü o zaman kadını zifaftan önce boşarsa, mehr-i müsemmanın yarısı verilir. Ecnebi biri iter de bekâreti bozulur ve zifaftan önce boşanırsa, kocasına mehr-i müsemmanın yarısı, ecnebiye de mehr-i mislinin yarısı vâcip olur.» Nehir sahibi bunu da kabul etmiştir. Bu da söz götürür. Zira bana öyle geliyor ki, bu da öncekinde dahildir. Öncekinden murad halvettir. Çünkü âdeten eğer bekaret taş ve parmak gibi bir şeyle bozulacaksa, ancak tenha bir yerde bozulur. Onun için de mehrin tamamı vâcip olur. İterek bozmak bunun hilâfınadır. Çünkü murad, bunun tenhada olmamasıdır. Sonra bu mânâyı ifade eden bir sözü Muhit'ten naklen Fetavâ'l-Hindiyye'nin cinayetler bahsinde gördüm. Şöyle deniliyor: «Kendisiyle zifaf olmadığı karısını iter de kızlığı bozulursa, sonra onu boşadığında yarım mehir vermesi gerekir. Başkasının karısını iter de kızlığı bozulur ve sonra onunla evlenerek zifaf olursa, iki mehir vermesi icabeder.» Yani nikâh hükmüyle zifaf olduğu için bir mehir; iterek kızlığını bozduğu için ayrı bir mehir verecektir. Nitekim Hâniyye'nin cinayetler bahsinde beyan edilmiştir.

Demek oluyor ki: "Kansını iter de zifaf olmadan kızlığı bozulursa ilh..." ifadesinin misli, Hâniyye'nin cinayetler bahsinde de vardır. Fetih'te onun bir misli buradadır. Bu, itme meselesinde bizim söylediğimiz hususta açıktır ve taş meselesinin tenhada olduğuna işaret etmektedir. Çünkü mücerret taşla bozmakla, iterek bozmak arasında fark zâhir değildir. Buna şu da delâlet eder ki; itme meselesinde yarım mehir vâcip olmasından anlaşılan, hangi sebeple olursa olsun karısının bekâretini bozduğunda kocasına ödeme lâzım gelmemesidir. Çünkü yarım mehrin ona vâcip olması, ancak zifaftan önce boşaması hükmünce idi. Aksi takdirde itmekle bozduğu için ona başka bir mehir vâcip olurdu. Nitekim başkasının karısını ittiğinde lâzımdır. Bundan anlaşılır ki, taşla bozduğu için bütün mehir lâzım gelmesi, ancak halvetten sonraki talâk hükmüncedir. Taşla bozduğu için değildir. Aksi takdirde iki mehir vermesi vâcip olurdu. Hattâ kadına taşla vurarak halvet bulunmaksızın bekâretini bozsa, bundan dolayı ona bir şey lâzım gelmez. Halvetten önce boşadığı zaman dahi yarım mehir lâzım gelmesi talâk hükmüncedir.

Bu söylediklerimize, yani bekâretini taşla veya itmekle bozmak arasında fark bulunmadığınaşu da delâlet eder ki; Hâniyye'de, "Büyük olsun küçük olsun ecnebi bir bâkireyi iter kızlığı bozulursa mehir vermesi lazım gelir" denilmekte; kızlığını taş veya benzeri bir şeyle bozduğu zaman da bunun misli zikredilmektedir. Şu halde ecnebi kız hakkında, itmekle taş kullanmak arasında bir fark yapmamıştır. Bundan anlaşılır ki; zevce hakkında bunların arasında fark, halvet bulunup bulunmaması cihetindendir. Çünkü mücerret iterek bozmakla kocaya bir şey lâzım gelmez. Zira o buna akitle mâlîktir. Binaenaleyh bundan dolayı ödemesinin bir mânâsı yoktur. Ecnebi bunun hilâfınadır. Mademki mücerret itmekle bir şey lâzım gelmez. O halde mücerret taş ve benzeri bir şeyle bozmakla da bir şey lâzım gelmez. Çünkü bu bozmada bir âletle başka âlet arasında fark yoktur. O halde itmek kayıt değildir. Sonra Ahkâmü's-Sıgâr'ın cinayetler bahsinde gördüm ki, kocası karısının kızlığını parmakla bozarsa bir şey ödemez. Yalnız tazir olunur, diye açıklıyor. Bunun muktezası, sadece mekruh olmasıdır. Acaba bâkire iken cimadan âciz kaldığı için parmakla bozarsa kerahet kalkar mı? Zahire bakılırsa kalkmaz. Çünkü bununla o ınnin olur. Kadının ayrılık istemeye hakkı vardır. Bu caiz olsa, bu aczinden ınninliği sabit olmazdı. Allahu a'lem.

«Teekküt eder.» Yani on dirhemden veya fazlasından ibaret olan mehr-i müsemmanın vücûda kuvvet bulur. Bu gösterir ki, mehir nefs-i akitle vâcip olur. Lâkin kadının dinden dönmesiyle veya kocasının oğlunu öpmesiyle sükûta ihtimali vardır. Yahut zifaftan önce boşamakla yarıya inmek ihtimali vardır. Mehr-i tamamının vâcip olması ancak cima ve benzeriyle kuvvet bulur. Bedâyi sahibi diyor ki: «Bu söylenilenlerle kuvvet bulduktan sonra, artık ayrılık kadın tarafından da gelse mehir sükût etmez. Zira bedel kuvvet bulduktan sonra sükûta ihtimali kalmaz. Ancak ibre ile sâkıt olur. Nitekim satılan malı teslim almakla kuvvet bulan kıymeti böyledir.

METİN

İtmek ecnebi biri tarafından olursa, zifaftan önce boşandığı tâkdirde ecnebiye dahi kadının yarım mehr-i misli ödettirilir. Aksi takdirde hepsi ödettirilir. Bunu inceleme yoluyla Nehir sahibi söylemiştin Cimadan veya halvetten önce boşanmakla mehrin yarısı vâcip olur. Şayet kadını beş dirhem kıymetinde bir şeyle nikâh ettiyse, kadına onun yarısı ile iki buçuk dirhem verilir.

İZAH

«Ecnebiye dahi...» yani kocasına mehr-i musemmanın yarısı lâzım geldiği gibi, ecnebiye de mehr-i mislinin yarısı vâcip olur.

«Bunu inceleme yoluyla Nehir sahibi söylemiştir.» Ve şöyle demiştir:

«Câmiu'l-Fusuleyn'de bildirildiğine göre, bir cariye başka bir cariyeyle çarpışır da bekareti bozulursa, ona mehr-i misil vacip olur. Mutlak olan bu ifade, çarpan kadının evli olmasına daşâmildir. Bundan alınarak, kocası zifaftan önce boşanmadığı zaman ecnebi bir adama mehrin tamamının lâzım geleceği söylenir.» Nehir sahibinin sözü burada sona erer. Yine Nehir'de bildirildiğine göre; Câmiu'l-Fusuleyn'in ibaresi, zifaftan önce boşamakla boşamamak arsında tafsilât vermeksizin mutlak surette mehr-i mislin tam olarak vâcip olduğuna delâlet etmektedir. Bu âşikârdır. O zaman kocası zifaftan önce boşarsa, ecnebiye yarım mehr-i misil vâcip görmeleri hususunda ulemanın sözleri çelişkili düşer. H. Câmiu'l-Fusuleyn'in ibaresi, Hâniyye, Bezzâziye ve diğer kitaplarda da zikredilmiştir. Doğrusu odur.

Biliyorsun ki kocadan başka ecnebi birinin bekâreti bozması mehr-i misli bozana vâcip kılar. Bu, itmekle veya taşla olmuş fark etmez ve bu, zifaftan önce boşamakla kocaya yarım mehr-i müsemma vâcip olmasına aykırı değildir. Çünkü sebep muhteliftir. Zira iten kimseye tam mehir vâcip olmasının sebebi cinayettir. Kocaya yarım mehir vâcip olmasının sebebi ise talâktır. Kocaya vâcip olan cinayeti azaltsaydı da cinayet işleyene yarım mehir vâcip olsaydı, koca halvet-i sahihadan sonra boşadığı vakit cinayet işleyene bir şey lâzım gelmemek icabederdi. Çünkü mehrin tamamı kocaya vâcip olur. Bir do Minah'ta Cevahiru'l- Fetevâ'dan naklen şöyle denilmiştir: «Bir deli parmağı ile bir kadının bekâretini bozarsa, Mebsût ile Câmi-i Sağîr'de işaret edildiğine göre, parmağı ile yahut taş veya hususi bir âletle zorla bozarak iki yolunu birleştirirse, mehrini vermesi icabeder. Lâkin ulemamızın belirttiklerine göre bu yanlış olmuştur. Mehir ancak şehveti gidermek ve cima için tahsis edilen âletle bozulduğu zaman vâcip olur. Diyeti, bozanın malından vâcip olur.»

Ben derim ki: Bu müşkildir. Çünkü bozmak bekâreti yok etmektir. İfdâ ise iki pislik yolunu birleştirmektir. Ellerde dolaşan güvenilir meşhur kitaplara göre bekâreti bozmanın mûcebi mehr-i misildir. Velev ki cima âletinden başka bir şeyle olsun. İki pislik yolunu birleştirmenin mûcebi sidiğini tutamaz olmuşsa, tam diyettir. Aksi takdirde diyetin üçte biridir. Çünkü bu bir iç yarasıdır. Bu hüküm cinayet ecnebiden geldiğine göredir. Koca tarafından gelirse. birincide evvelce geçtiği vecihle ödeme yoktur. Tarafeyn'e göre ikincide de yoktur. Ebû Yusuf buna muhaliftir. O burada kocayı ecnebi gibi saymıştır. İbn-i Vehbân bu kavle itimat etmiştir. Çünkü ulema sidiğini tutamayan hakkında diyet vâcip olduğunu açıklamışlardır. Şurunbulâlî Vehbaniyye şerhinde bunu reddetmiş: kocadan başkası hakkında olduğunu söyleyerek sözü hayli uzatmıştır. Allahu a'lem.

Mehrin yarısı vâcip olur. Yani zikredilen mehrin ki, on dirhem veya daha aşağı dediyse on dirhem; fazla söylediyse fazlasıdır. Hatıra gelen, akdi yaparken söylediği mehirdir. Bu suretle akitten sonra konulan veya ziyade edilen mehir hariç kalır. Çünkü o müt'ada olduğu gibi yarıya bölünmez. Nitekim gelecektir. Bedâyi'de şöyle denilmiştir: «Mehr-i müsemma ilebirlikte mal sayılmayan bir şeyi söylerse, meselâ kadını bin dirhem mehirle ve öteki karısını boşamak şartıyla nikâh ederse; yahut memleketinden çıkarmamak şartıyla alır da sonra zifaftan önce boşarsa, o kadına mehr-i müsemmanın yarısı verilir. Şart sâkıt olur. Çünkü onu îfa etmezse mehr-i mislin tamamı vâcip olur. Halbuki zifaftan önce boşamakla mehr-i misil sabit olmaz. Şu halde itibardan sâkıt olur ve mehr-i müsemmadan başka bir şey kalmaz. O yarıya bölünür. Keza mehr-i müsemma ile birlikte meçhul bir şeyi şart koşarsa, meselâ kadına bir hediye verecek olursa, zifaftan önce onu boşadığında kadına mehr-i müsemmanın yarısı verilir. Çünkü hediyeyi vermeyince mehr-i misil vâcip olur. Zifaftan önce boşamada mehr-i mislin bir tesiri yoktur. Binaenaleyh bu şart itibardan düşer. Keza bin dirhem veya iki bin dirhem şartıyla nikâh ederse hüküm yine böyledir, mehr-i misil vâcip olur.

«Cimadan veya halvetten önce boşamakla ilh...» Kenz sahibinin, "zifaftan önce" demesinin mânâsı budur. Çünkü zifaf halvete de şâmildir. Halvet hükmen cimadır. Nitekim Müctebâ'dan naklen Bahır'da belirtilmiştir. İleride metinde gelecektir ki, kadın cimayı iddia eder de kocâsı inkârda bulunursa. söz kadınındır. Çünkü kadın yarım mehrin sûkutunu inkâr etmektedir. Burada "boşamakla" diyeceğine, "erkek tarafından gelen her ayrılıkla" dese daha şümullü olur. Erkeğin dinden dönmesine, zinasına, halvetten önce kaynanasını ve karısının kızını öpmesine ve ona sarmaşmasına şâmil olurdu. Bunu Kuhistânî Nazım'dan nakletmiştir.

«İki buçuk dirhem verilir.» Çünkü kıymeti on dirhemden aşağı olan bir şeyi mehir tayın edince, onu tamamlamak için ikinci bir beş daha lâzım gelir. Kadını zifaftan önce boşayınca, hem müsemmanın yarısını, hem de tekmilenin yarısını vermesi icabeder.

METİN

Mehir kadına teslim edilmemişse, mücerret talâkla yarım mehir kocanın mülkine döner. Teslim edilmişse, kadının ondaki mülki bâtıl olmaz. Sadece kocasının mülkine dönmesi hâkimin hükmüne veya anlaşmaya bağlı kalır. Onun için kocası hüküm ve benzerinden önce kansını boşadıktan sonra mehir köleyi âzâd ederse geçersiz olur. Çünkü hükümden önce mülki yoktur. Hükümden önce kadının her şeyde tasarrufu geçerlidir. Çünkü mülki bâkîdir. Aslın teslim aldığı günkü kıymetinin yarısını ödemesi icabeder. Çünkü ayrılmış mehrin ziyadesi teslim almazdan önce yarıya bölünür, aldıktan sonra bölünmez.

İZAH

«Yarım mehir kocanın mülkine döner.» Yani velev ki onun namına başkası teberru etmiş olsun. Ayrılık zifaftan önce kadın tarafından gelirse, bütünü kocasının mülkine döner. Bahır sahibi Kınye'den naklen şöyle demiştir: «Koca namına mehri biri teberru ederse, sonra zifaftan önce kadını boşar veya ayrılık kadın tarafından gelirse, birincide mehrin yarısı; ikincide hepsi kocasının mülkine döner. Borç ödemeyi teberru suretiyle yapan bununhilâfınadır. Sebep ortadan kalkınca, emri olmadan teberru ettiyse hâkimin mülkine döner.

«Mehir kadına teslim edilmemişse...» Keza alacak borç olup kadın teslim almamışsa, talâkla mehr-i müsemmanın yarısı düşer, yarısı kalır. Nitekim Bedâyi'de de böyle denilmiştir.

«Hâkimin hükmüne bağlı kalır ilh...» Çünkü akit talâkla feshedilmiş de olsa, teslim alma bâkîdir. O akitle hâsıl olmuş bir müsadeyle ele geçmiştir ve mülk sebeplerinden biridir. Binaenaleyh mülk ancak hâkim tarafından fesih suretiyle elden çıkar. Zira hâkimin feshi mülkin sebebini fesihtir. Yahut da kadının teslim etmesiyle elden çıkar. Çünkü o, teslim almayı hakikaten bozmak demektir. Bedâyi.

«Mehir köle»den maksat yarısıdır. Bütünü dahi evleviyetle öyledir. Çünkü ikinci yarıda onun zaten hakkı yoktur.

"Benzeri"nden murad, razı olmaktır. H.

«Çünkü hükümden önce mülki yoktur.» Hattâ âzâd edildikten sonra hâkim yarısının ona verileceğine hükmetse, bu âzâdlık geçersizdir. Çünkü mâlik olmadan âzâd etmektir. Fâsit satışla alınan bir köleyi satan, âzâd eder de sonra geri çevirirse, çevirmeden önceki âzâd etme geçersiz kalır. Fetih.

«Aslın teslim aldığı günkü kıymetinin yansını ödemesi icabeder.» Çünkü tasarrufu geçerli olunca, yarısını geri çevirmesi imkânsız kalmıştır. Halbuki geri çevirmek vâciptir. Binaenaleyh teslim âldığı günkü kıymetinin yarısını kocasına öder. Bahır. Çünkü teslim almakla kadının garantisi altına girmiştir.

«Çünkü ayrılmış mehrin ziyadesi ilh...» cümlesi, asılla kayıtlanan sözden çıkarılan hükmün talilidir. Şöyle ki: Mehir, teslim aldıktan sonra artarsa, ziyadesi ödenmez. Lâkin meselede tafsilât vardır. Çünkü mehrin artması ya cariyenin semizlemesi ve güzelliği, ağacın yemişi gibi asıldan doğan ona bitişik bir ziyadedir. Yahut elbisenin boyası ve hanenin binası gibi asıldan doğma değildir. Yahut da çocuk ve deyiştir meyve gibi asIından doğup ayrılmıştır veya kazanç ve buğday gibi aslından doğma değildir. Bunların her biri ya teslim olmazdan öncedir ki, yarıya bölünürler. Yalnız doğmamış olanların her iki kısmı bölünmeyi kabul etmez; yahut teslim aldıktan sonra olur ve bölünmeyi kabul etmez. Şu halde bunlar sekiz kısım olur. Nitekim Mehir ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir. Hâsılı ziyade yarıya bölünmez. Testim aldıktan sonra meydana gelmişse, mutlak surette zevceye teslim edilir. Teslim almadan önce meydana gelmişse; bitişik olsun ayrı olsun asıldan doğmayanlar yine zevceye teslim edilir. Binaenaleyh şarih için evlâ olan, "Çünkü teslim almadan önce meydana gelen ziyade yan yana bölünür, diğerleri bölünmez." demek idi. Sonra bilmelisin ki, bütün bunlar ziyade talâktan önce meydana geldiğine göredir. Talâktan sonra meydana gelirse bakılır: Teslim almazdan önce ise, asıl gibi ziyade de yarıya bölünür. Teslim aldıktansonra meydana gelmişse, yarısının kocaya verilmesi için hâkim hüküm verdikten sonra ise yine öyledir. Aksi takdirde mehir kadının elinde fâsit akitle alınan mal gibidir. Çünkü boşanmakla yarısı üzerindeki mülki fâsit olmuştur. Nitekim Bedâyî'de bildirilmiştir. Şimdi mehrin eksilmesi meseleleri kalır ki, bunlar yirmi beş suret olup, Bahır ve Nehir'de zikredilmişlerdir.

 

TRAMPA NİKÂHI

 

METİN

Şigarda mehr-i misil vâcip olur. Şigar; bir kimseye kızını verip, kendine onun kızını veya kız kardeşim almak ve her iki akdi bedel yapmaktır. (Trampadır.) Bu yasak edilmiştir. Çünkü mehirden hâlidir. Biz de onda mehr-i misli vâcip kıldık ve trampa olmaktan çıktı. Bir hürre veya cariye mehir olmak üzere hür olan kocasının bir sene hizmeti şart koşulduğunda dahi mehr-i misil vâcip olur. Çünkü bunda mevzuu tersine çevirmek vardır.

İZAH

Nehir sahibi diyor ki: «Şigâr; bir kimseye hemşiresini, onun da hemşiresini kendisine vermek şartıyla evlendirmek ve bundan başka bir mehir vermemektir. Mugrib'te böyle denilmiştir. Yani her birinin cima istifadesi diğerine mehir olmak şartıyla kıyılan nikâhtır. Şigâr adı verilmek için bu kaysı mutlaka lâzımdır. Bunu demez veya bu mânâda başka bir söz söylemez de, sen de bana kızını vermen şartıyla kızımı sana verdim diyerek kabul ederse; yahut kızımdan edeceğin istifade senin kızına mehir olmak şartıyla der de, öteki kabul etmez fakat bunu mehir yapmadan kızına verirse, şigâr değil, bilittifak sahih nikâh olur. Velev ki hepsinde mehr-i misil vâcip olsun. Bu, mehir olmaya yaramayan bir şeyi mehir yaptığı içindir. Şuğûrun aslı boşluk demektir. Araplar kimsenin sakin olmadığı yere 'Beldedü'n-Şağira' derler. Burada ondan murad, mehirden hâli olmaktır. Çünkü iki taraf bu şartla sanki cima istifadesini mehirden hâli bırakmışlardır.»

«Bu yasak edilmiştir ilh...» cümlesi, Şâfîi'nin itirazına cevaptır. İmam Şâfiî, Altı Hâdis kitabında merfu olarak rivayet edilen şigâr hadisiyle itiraz etmiş; "Bu hadiste trampa nikâhı yasak edilmiştir. Yasak etmek o işin fâsit olmasını iktiza eder." demiştir. Cevabımız şudur: Şigârın yasak edilmesi, onun mânasından yani mehirden hâli olmasından alınmıştır. Bir de cima istifadesi mehir yapıldığı için yasaklanmıştır. Biz de bu şekilde nikâhın caiz olmadığına, şer'an buna nikâh denilemeyeceğine kailiz. Böyle nikâh sabit olmaz. Binaenaleyh bunu bâtıl sayarız. Ortada mehir olamayacak bir şey mehir gösterilmiş bir nikâh kalır. Bu nikâh mehr-i misli icabederek münakit olur ve mehr-i müsemması şarap veya domuz olan nikâha benzer. Demek oluyor ki, biz yasak edilen şeyi isbat etmiyoruz. Bizim isbat ettiğimize yasak taallûk etmiyor. Bilâkis umumi deliller sahih olmasını gerektiriyor. Meselenin tamamı Fetih'tedir. Zeylâî burada, "Yahut nehy kerahete hamledilmiştir." cümlesini ziyade etmiştir. Yani kerahet de fesadı icabetmez demek istemiştir.

Hâsılı mehr-i misil vâcip olur demekle, şigâr hakikaten trampa nikâhı olmaktan çıkmıştır. Trampa olduğunu teslim etsek bile, oradaki yasaklama kerahet mânâsınadır. şu halde şeriat şigâr nikâhında iki şey icabetmiştir. Biri kerahet, diğeri mehr-i misil. Kerahet yasaklamadan alınmıştır. Mehr-i misil ise, bir nikâhta mehir olmaya yaramayan bir şey mehr-i müsemmagösterilirse, o nikâh mehr-i misli icabederek münakit olacağını gösteren delillerden alınmıştır. Bu ikincisi, yasaklamanın fesada değil, kerahete yorumlanacağına delildir.

Bu izah sayesînde bize vârit olan itiraz defedilmiş olur, itiraz şudur: Yasaklamayı kerahete yorumlamak bugün şigârın yasak olmamasını gerektirir. İtiraz, "çünkü biz bu nikâhta mehr-i misil vâciptir diyoruz." sözüyle def edilir. Şöyle ki: Yasaklamayı fesat mânâsına alırsak, bugün şigârın yasak olmaması, yani mehr-i misil icabeden bir nikâhın sahih olması teslim edilir. Kerahet mânâsına yorumlanırsa, yasaklık bâkîdir.

«Hür olan kocasının bir sene hizmeti» meselesinde Şeyhayn'a göre mehr-i misil vâcip olur. İmam Muhammed hîzmetin kıymetinin verileceğinî söylemiştir. Hizmetle kayıtlaması şundandır: Çünkü kadını evinde oturtmak, hayvanına bindirmek yahut hayvanı ile yükünü taşıtmak veya arazîsini ekmek gibi aynî şeylerin mâlûm bir müddet menfaati karşılığında nikâh ederse, mehr-i müsemma olarak sahîhtir. Zira bu menfaatler maldır yahut ihtiyaçtan dolayı mal hükmünde sayılmıştır. Nehîr. Musannıf hür demekle köleden ihtiraz etmiştir. Nasıl ki ileride, "Köle olursa hizmeti kadına mehir olur." dediği yerde gelecektir. Şarihin, "veya cariyeye" sözünü ziyade etmesi; Nehir sahibi, "Ulemanın zâhir olan sözlerînden anlaşıldığına göre, cariye ile hürre arasında fark yoktur. Hattâ illet olarak gösterilen zıddiyet cariyede hürredekinden fazladır." dediğî içindir. Şarihin, "bir sene" kelimesini ilâve etmesi. müddet tayin edilirse, hizmet mehr-i müsemma olabilir zannını gidermek içindir. Muayyen müddette sahih olmayınca, meçhul müddette evlevîyetle sahih olmaz. T.

«Çünkü bunda mevzuu tersine çevirmek vardır.» Evliliğin mevzuu, kadının kocasına hizmet etmesidir. Bunun aksi değildir. Çünkü aksi ihanet ve tahkir olduğu için haramdır. Nitekim gelecektir. Böyle yapan kimse mehir olmaya yaramayan bir şeyi mehr-i müsemma yapmış demektir. Binaenaleyh akit sahihtir, mehr-i misil vâcip olur. Nehir sahibi diyor ki: Mehir olmak üzere kadının koyunlarını gütmek ve arazisini ekmek hususunda rivayetler muhteliftir. Çünkü bunların hâlis hizmet olup olmadığında tereddüt vardır. Asıl ile Câmi'in rivayetlerine göre caiz değildir. Esah olan da budur. İbn-i Semâa caiz olduğunu rivayet etmiştir ve, "Görmüyor musun oğlu hizmet için babasını kiralarsa caiz olmaz. Ama koyun gütmek veya ziraat için kiralasa sahih olur." demiştir. Dirâye'de de böyledir. Bu kuvvetli bir şahittir. Onun için musannıf Kâfî adındaki eserinde Asl'ın rivayetini zikrettikten sonra, "Doğrusu kadına bilittifak mübah olmasıdır." demiştir.

METİN

Ulema böyle söylemişlerdir. Bunun ifade ettiği mânâ, kadının sahibine veya velîsine hizmet etmek şartıyla evlenmenin sahih olmasıdır. Nasıl ki Şuayb ve Mûsa (a.s.) kıssasında böyle olmuştur. Nitekim kölesinin veya cariyesinin yahut sahibinin izniyle başka birinin kölesininveya kendi rızasıyla hürrün hizmeti şartıyla evlenmek sahihtir.

İZAH

«Ulema böyle söylemişlerdir.» Şarih bunu söylemese daha iyi olurdu. Çünkü ulemanın bu gibi ibareler karşısında âdetleri, söyleneni zayıf bulmak ve ondan kendilerini beri tutmalarıdır. Halbuki burada murad bu değildir.

«Bunun ifade ettiği mânâ ilh...» cümlesi Nehir sahibinin bir incelemesidir. Rahmetî diyor ki: «Zâhire bakılırsa, o zaman velîsi hizmetin kıymetini öder. Ama cariyenin efendisi ödemez. Çünkü mehir kendi cariyesinin hakkıdır. Burada zâhir olan, evlendirmenin bilittifak sahih olmasıdır. Kadına hizmeti meselesi bunun hilâfınadır.»

Ben derim ki: Lâkin Bahır'da Zahîriyye'den naklen şöyle denilmektedir: «Bir kimse kadını babasına bin dirhem hîbe etmek şartıyla alsa, o kadına mehr-i misil vardır. Babasına hîbe edip etmemesi birdir. Hîbe ederse, hîbesinden dönebilir.» Bu sözün muktezası, kadının velîsine hizmet şart koşulduğunda mehr-i misil vâcip olması, hizmet lazım gelmemesidir. Şuayb (a.s.) kıssası gibi yerlerde de böyledir. Koca mehr-i müsemma olarak söylediğini yaparsa, kadının velisinin ona ecr-i misil ödemesi gerekir. Nitekim bir kimse birine "Benimle beraber bağımda çalış da sana kızımı vereyim." der de, o kimse çalışır fakat adam kızını vermezse, ecr-i misil ödemesi gerekir.

«Şuayb (a.s.)» kıssası şudur: Kızını sekiz sene koyunlarını gütmek karşılığında Mûsa (a.s.)'a vermiştir. Bunu Teâlâ Hazretleri inkâr etmeden bize hikâye buyurmuştur. Binaenaleyh bizim için de şeriat olmuştur.

«Nitekim kölesinin hizmeti ilh...» Yani dâmadın kölesi geline hizmet şartıyla demektir. Mastar failine muzaftır. Bundan sonra zikrettikleri de öyledir.

«Veya kendi rızasıyla hürrün hizmeti şartıyla evlenmek sahihtir.» Gâye'de Muhit'ten naklen şöyle denilmiştir: «Kadını başka bir hürrün hizmeti şartıyla alsa, sahih olan kavil caiz olmasıdır. Onun hizmetinin kıymetini kadın kocasından alır.» Fetih sahibi diyor ki: «Bu, ona hizmet etmeyeceğine işarettir. Sebebi ya ecnebi olup hizmetinde bulunmakla beraber kadının açılıp saçılmasından emin olmayacağı içindir; yahut muradı o hürrün emriyle olmadığı zamandır,» Fetih sahibi bir hayli söz ettikten sonra şunları söylemiştir: «Bakmak icabeder. Eğer kendi emriyle değil ve razı da olmamışsa, hizmetin kıymeti vâcip olur. Kendi emri ile ise bakılır: Muayyen bir hizmet olup açılıp saçılmaktan ve fitneden emin olamayacağı bir şekilde beraber bulunmayı gerektirirse, men etmesi vâcip olur. Kıymetini kadın kendi verir. Böyle bir şey gerektirmezse, kadına teslimi vâcip olur. Hizmet muayyen olmayıp şu hürrün menfaatları mehrin olsun diye evlenir de, çırak sayıldığı için kadın bunları hak ederse, o zaman kadın bunu birinci mânâda alırsa birinci gibi; ikinci mânâda alırsa ikinci gibi olur.» Yani kadın onu birinci nevide kullanırsa -ki onunla beraber düşüp kalkmayı gerektirir- onu men edip hizmetinin kıymetini vermek hususunda birincisi gibidir. O adamı böyle bir şey gerektirmeyen yerde kullanırsa, hükmü ikincisi gibidir. Yani hîzmetîn teslimi vâcip olur.

METİN

Kur'an tâliminde de mehr-i misil vâcip olur. Çünkü malla akit yapmak nassla sabittir.

"Onu sana ezberinde olan Kur'an'la verdim.» hadisindeki 'ba' harfi, ya sebebiyet yahut ta'lil içindir. Lâkin Nehir'de "Müteehhirin ulemanın kavline göre sahih olmak gerekir." denilmiştir. Evlenen bu hususta izinli köle ise, hizmeti kadının mehri olur. Hür ise kadına hizmeti haramdır. Çünkü bunda iharet ve tahkir vardır. Hizmetinde kullanmak da böyledir. Bunu Nehir sahibi Bedâyi'den nakletmiştir.

İZAH

«Kur'an tâliminde de mehr-i misil vâcip olur.» Yani evlenirken kadına mehir olarak Kur'an öğretmeyi veya benzeri bir tâatı mehir tayin ederse, yine mehr-i misil lâzım gelir. Çünkü mehr-i müsemma mal değildir. Bedâyi. Yani üç imamımıza göre bu maksatla adam kiralamak sahih değildir.

«Hadisdeki 'ba' harfi...» Yani Sehl b. Sa'd Es-Sâidî hadisindeki 'ba'yı kasdediyor. (Orada 'bima' buyrulmuştur. Ba, sebep yahut ta'lil içindir.) Hadis şudur: Peygamber (S.a.V.) "Ara! Velev ki demirden bir yüzük olsun!» buyurmuş; o da aramış fakat bir şey bulamamıştı. Bunun üzerine Peygamber (S.a.V.) "Ezberinde Kur'an'dan bir şey var mı?" diye sormuş, o da "Evet! Filan ve filan sûreleri bilirim." diye adlarını saymıştı. Rasulullah (S.a.V.) "Beraberindeki Kur'an'la onu sana temlik ettim." buyurmuştur. Temlik yerine, "Onu sana nikâh ettim, onu sana tezviç ettim." rivayetleri de vardır. Bunu Halebî Zeylâî'den nakletmiştir.

«Ya sebebiyet yahut ta'lil içindir.» Sebebiyet için olduğuna göre mânâ "Onu sana ezber bildiğin Kur'an sebebiyle temlik ettim." demektir. Ta'Iil için olduğuna göre "Onu sana Kur'an ehli olduğun için temlik ettim." mânâsınadır. Binaenaleyh hadisteki 'ba' harfi ivaz ve karşılık mânâsında kesin değildir. (Yani kadının mehri Kur'an olacak mânâsına değildir.)

«Lâkin Nehir'de ilh...» Rivayet edilenin aslı Bahır sahibinindir. O şöyle demiştir: «İnşaallah icareler bahsinde gelecektir ki, fetva Kur'an ve fıkıh öğretmek için ücretle adam tutmanın caiz olduğunadır. Binaenaleyh bunu mehir yapmak da sahih olmalıdır. Çünkü mukabilinde ücret almak caiz olan menfaatler mehir yapılabilir. Nitekim naklini Bedâyi'den arzetmiştik. Onun için Fethu'l-Kadir'de burada şöyle denilmiştir: Şâfiî Kur'an öğretmek için ücret almayı caiz görünce, onu mehir yapmayı da sahih bulmuştur. Biz de öyle diyoruz. Müftabih kavle göre bunun mehir yapılması sahih olmak lâzım gelir. Ama ben bundan bahseden görmedim. Doğruya muvaffak eden AIlah'tır.» Makdisî kendisine itiraz etmiş ve "Bunu mehir yapmanınsahih olmasına muztar bırakacak bir zaruret yoktur. Başkasını mehir yapmak buna hâcet bırakmaz. Kur'an öğretmeye ihtiyaç bunun hilâfınadır. Çünkü bu zamanda hayır yapmaya tekâsül gösterildiğinden, Kur'an için hâcet tahakkuk etmiştir." demiştir.

Burada şu da söylenebilir ki, müteehhirin ulema zaruretten dolayı Kur'an öğretmek için ücretle adam tutmanın caiz olduğuna fetva vermişlerdir. Onun içindir ki, tilavet ve emsali zaruret olmayan yerlerde ücretle tutmak caiz değildir. Sonra ücretle tutmanın caiz olmasında illet ancak zarurettir. Bu zaruretin her fertte bulunması lâzım gelmez. Nerede zaruretten dolayı ücretle odam tutmak caizse, orada bunu mehir tesmiye etmek caizdir. Çünkü menfaatı hanede oturmak gibi mal mukabilindedir. Mehr-i müsemmada zaruret bulunmasını kimse şart koşmamıştır. Meselâ evde oturmayı mehir yaparken bunun yerine başka bir mehir konsa olurdu demek lâzım gelir. Halbuki bazen evlenen kadın Kur'an öğrenmeye muhtaç olur da eve ve mala muhtaç olmaz. Şurunbulâliyye sahibi dahi itiraz ederek "Kur'an öğretmeyi mehir yapmak doğru değildir. Çünkü bu kadına hizmettir. Aralarında müşterek işlerden değildir." demiştir. Yani kadının koyunlarını gütmek ve arazisini ekmek bunun hilâfınadır. Çünkü bu, kadına hizmet de olsa, lâkin aralarında müşterek işlerdendir, demek istemiştir. Talebesi Şeyh Abdülhayy kendisine cevap vermiş; "Zâhire bakılırsa Kur'an öğretmenin kadına hizmet olduğu teslim edilemez. Her hizmet caiz olmaz değildir. Caiz olmayan rezil eden hizmettir." demiştir. Tahtâvî "Bu güzeldir. Çünkü Kur'an muallimi ne şer'an ne de örfen talebeye hizmetçi sayılmaz." diyor.

Ben derim ki: Bunu şu da teyid eder ki; ulema evlâdın koyun gütmek ve çiftçilik yapmak için babayı çırak tutmasını hizmet saymamışlardır. Koyun gütmek bir hizmet ve küçüklük olsaydı, onu ne bizim Peygamberimiz yapardı, ne de Mûsa (a.s.). Bilâkis o sair sanatlar gibi küçültücü olmayan bir sanattır. Onunla geçinmek kasdedilir. Öğretmek de öyledir. Ona evleviyetle hizmet denilemez.

TEMBİH: Nehir sahibi diyor ki: «Zâhire göre bütün Kur'an'ı öğretmesi lâzımdır. Meğer ki bir kısmını kasdettiğine karine buluna! Tabii ki hâfızlık bunun mefhumunda dahil değildir.» Yani ezberlettirerek öğretmesi lâzım gelmez demek istiyor.

«Hizmeti kadının mehri olur.» Çünkü hizmet efendisinin izniyle olunca, hakikatta efendisine hizmet etmiş gibi olur. Bahır. Burada mevzuu tersine çevirmek yoktur. H. Bir de zevcesinin onu hizmetinde kullanması haram değildir. Çünkü kendisi hayvanata mülhak köle olduğu için kullanılmaya ve hizmete maruzdur. Bedâyi.

«Bu hususta izinli ise...» sözünden murad. hizmeti karşılığında evlenmeye mezun ise demektir. Efendisinin izni olmazsa akit sahih değildir.

«Hür ise kadına hizmeti haramdır.» Yani koca hür ise zâhirde kadına mahsus şeylerde onahizmet etmesi haramdır. Velev ki kendisinden hizmet istenmesin.

«Hizmetinde kullanmak da böyledir.» Bunu dahi Bedâyi sahibi açıklamış ve şöyle demiştir: «Bundan dolayıdır ki, oğulun hizmet için babasını ücretle tutması caiz değildir.» Bahır sahibi "Hâsılı kadına onu hizmetinde kullanmak haramdır. Ona da hizmet haramdır." diyor.

METİN

Keza hiç mehir konmadığı yahut mehir nefyedildiği vakit koca cima eder veya ölürse, mehir olmaya elverişli bir şeyde anlaşmadıkları takdirde mehr-i misil vâcip olur. Anlaşmaları varsa vâcip olan odur. Yahut mehr-i müsemma şarap veya domuz olursa veya şu sirke deyip şarap çıkarsa; yahut şu köle deyip hür çıkarsa yine mehr-i misil lâzım gelir. Çünkü teslim imkânsızdır. Yahut bir hayvan veya bir elbise yahut bir hane der de cinsini beyan etmezse yine mehr-i misil tâzım gelir. Çünkü çok meçhuldür.

İZAH

«Hiç mehir konmadığı...» Yani sahih olacak şekilde mehir konmadığı yahut mehirden söz edilmeyip susulduğu vakit mehr-i misil lâzım gelir. Nehir. Şarap gibi mal olmayan bir şey koymak ve bir hayvan, bir elbise gibi cinsi meçhul bir şeyi mehir koymak da bunda dahildir. Bahır sahibi diyor ki: «Bunun suretlerinden bazıları da şunlardır: İkibin dirhem mehirle alıp bin dirhemini kadının iade etmesini şart koşmak; kadını onun kölesini mehir yapmak şartıyla almak; kadının sana kendimi elli altına tezviç ettim ve seni bu paradan İbra ettim deyip kocasının kabul etmesi; kadının veya erkeğin yahut başka bir adamın vereceği hüküm şartıyla evlenmek; cariyesinin veya koyunlarının karnında olan yavruları mehir olmak şartıyla evlenmek; kadının babasına bin dirhem hîbe etmek şartıyla evlenmek; geciktirme bâtıl olan yerde kadına borcunu bir sene sonra vermek şartıyla evlenmek; filanı borçtan ibra etmek şartıyla evlenmek; kadının kardeşini âzâd etmek şartıyla evlenmek; kadının ortağını boşamak şartıyla evlenmektir. Başkasının kölesini mehir vermek şartıyla evlenmek bundan değildir. Çünkü sahibi razı olmazsa, kıymetini vermek icabeder. Hacca götürmeyi mehir yapmak da bundan değildir. Çünkü mehr-i mîsil değil de orta bir hacc kıymeti vâcip olur. Orta hacc hayvana binmekle olur. Kadın namına onun kardeşini âzâd etmek şartıyla evlenmek de bu kabilden değildir. Çünkü iktizaen kadın kardeşine mâliktir. Kadın annesinin mehr-i misli ile evlenir de kocası bunu bilmezse, bu da bunlardan değildir. Çünkü miktarıyla caizdir. öğrendiği zaman kocası muhayyerdir. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«Yahut nefyedildiği vakit...» Yani hiç mehir vermeyeceğim diyerek evlendiği vakit demektir.T.

«Koca cima ederse ilh...» Yani halvet-i sahihada bulunmak suretiyle velev hükmen cima ederse demektir. Nehir. Çünkü mehri te'kid hususunda halvet-i sahiha cima gibidir. Nitekim gelecektir.

«Veya ölürse.» Bahır sahibi diyor ki: «Veya ikisinden biri ölürse dese daha iyi olurdu. Çünkü kadının ölmesi de onun ölmesi gibidir. Nitekim Tebyin'de böyle denilmiştir.» Bilmelisin ki karı-koca ikisi de ölürlerse. İmam-ı Azam'a göre hiçbir şeyle hüküm edilemez. İmameyn'e göre mehr-i misil ile hüküm verilir. Serahsî "Bu, uzun zaman geçip hâkim mehr-i misle vakıf olamadığı takdirdedir. Uzun zaman geçmediyse, İmam-ı Âzam'a göre dahi mehr-i misille hüküm verilir." diyor. Bunu Hamevî Bercendî'den nakletmiştir.

T E M B İ H : Musannıfın oğlu Sâlih Hayreddin-i Remlî'ye şu fetvayı sormuş: «Kadın cimadan veya ölümden önce mehr-i mislini isterse, buna hakkı var mıdır yok mudur?» Remlî ona Zeylâî'deki şu cevabı vermiştir: «Mehr-i misil akitle vâcip olur. Onun için kadının cimadan evvel onu istemeye hakkı vardır. Bu mehir karı-kocadan birinin ölmesiyle yahut mehr-i müsemma meselesinde geçtiği gibi cima ile kuvvet bulur, tekarrur eder.» Kemâl, ibn-i Melek ve başkaları bunu açıkça söylemişlerdir. Hayriyye'de bu uzun uzadıya anlatılmıştır. Ona müracaat edebilirsin!

«Anlaşmadıkları takdirde» sözünden murad akitten sonra anlaşmadılarsa demektir.

«Vâcib olan odur.» Yani cima ile veya ölümle o anlaştıkları şey vâcip olur. Fakat kadını cimadan önce boşarsa, o zaman müt'a vâcip olur. Nitekim aşağıda gelecektir.

«Yahut mehr-i müsemma şarap veya domuz olursa ilh...» Yani müslüman şarap veya domuzdan mehir yaparsa demektir. Çünkü sözümüz müslüman hakkındadır. Müslüman olmayan hakkında söz kendi bâbında gelecektir. Ölü ve kan evleviyetle mehir olamazlar. Çünkü esasen mal değildirler. Bu söz, zevcenin zımmîyye olmasına da şâmildir. Çünkü müslüman üzerine şarabın vâcip olması mümkün değildir. Onun hakkında şarap mal değildir. On dirhemle bir rıtl şarap mehir koysa bundan hariç olur. Kadına mehr-i müsemma verilir, mehr-i misli tamamlanmaz. Bu satırlar kısaltılarak Bahır'dan alınmıştır.

«Veya şu sirke deyip şarap çıkarsa ilh...» Yani helâl bir şey adı söyleyip harama işaret ederse, Ebû Hanife'ye göre mehr-i misil vâcip olur. Aksini söyler de meselâ şu hür deyip o adam kadının kölesi çıkarsa, esah kavle göre işaret edilen köle lâzım gelir. Musannıf, ikisi de haram olurlarsa mehr-i misil vâcip olacağına işaret etmiştir. İkisi de helâl olurlar da cinsleri muhtelif bulunursa, meselâ şu destideki sirkeyle der de, destideki zeytinyağı çıkarsa veya şu köleyle der de cariye çıkarsa, kadına o destinin dolusu sirke ve cariyenin kıymeti kadar kıymeti olan bir köle verilir. Nitekim Zahîre'de beyan edilmiştir. Şu kadar var ki, Hâniyye'de "O kadına bu müsemmanın misli verilir." denilmiştir. Bu sözün muktezası, orta bir köle veya ûnun kıymeti vâcip olmak, cariyenin kıymetine bakılmamaktır. Bu satırlar kısaltılarak Bahır ve Nehir'den alınmıştır. Bahır sahibi diyor ki: «Netice şöyle olmuştur: Taksim dörtlüdür. Çünkü her ikisî ya haram ya helâldırlar. Yahut muhtelif olurlar. Şu halde ikisi de haram veya işaretedilen haram olursa, mehr-i misil vâcip olur. Geri kalanları mehr-i müsemma yapmak sahihtir.»

«Yahut bir hayvan veya bir elbise veya bir hâne derse» mehr-i misil lâzım gelir. Çünkü elbiseler çeşitli olur. Hayvanlar da öyledir. Murad edilmek için biri diğerinden evlâ değildir. Binaenaleyh buradaki meçhullük büyüktür. Bahır. Musannıfın, "kadını mehir olarak bir at vermek üzere alırsa" dediği yerde bu bâbta söz gelecektir.

 

MÜT'ANIN HÜKÜMLERİ

 

METİN

Müfevvida için müt'a vaciptir. Müfevvida; mehirsiz nikâhlanıp cimadan önce boşanan kadındır. Müt'a; bir entari, bir başörtüsü ve bir çarşaftan ibaret olup, kocası zenginse mehr-i mislinin yarısından fazla olmayacak, fakir ise beş dirhemden az olmayacaktır.

İZAH

«Müfevvida için müt'a vâciptir.» Müfevvida, işini velîsine ve kocasına mehirsiz olarak havale eden kadındır. Bu kelime, müfevveda şeklinde okunursa, velîsi tarafından işi kocasına mehirsiz olarak havale edilen kadın mânâsına gelir. Bilmelisin ki, müt'a icabeden talâk, mehr-i müsemma konulmayan nikâhta clmadan önce vuku bulandır. Sonradan mehr-i müsemması konulsun konulmasın veya konulan mehir fâsit olsun fark etmez. Nitekim Bedâyi'de beyan edilmiştir. Bahır sahibi diyor ki: «Müt'a ancak mehr-i müsemması hiçbir vecihle sahih olmayan nikâhta vâcip olur. Mehr-i müsemma bir vecihten sahih olur da bir vecihten olmazsa, müt'a lâzım gelmez. Velev ki cima ile mehr-i misil vâcip olsun. Nitekim kadını bin dirhem mehir ve bir de onun kerameti şartıyla alır veya bin dirhem mehir, bir de hediye şartıyla evlenirse, cimadan önce boşadığı takdirde kadına bin dirhemin yarısı verilir, müt'a verilmez. Halbuki cima etmiş olsa bin dirhemden az olmamak şartıyla mehr-i misil verilirdi. Nitekim Gâyetü'l-Beyân'da böyle denilmiştir. Çünkü mehr-i müsemma her cihetten fâsit değildir. Kadın iyi çıktığı, kocası hediyeyi verdiği takdirde bin dirhemi vermek vâcip olur; mehr-i misil lâzım gelmez.» Bunun ta'lili hususunda Bedâyi'den nakletmiştik ki, cimadan önce vuku bulan talâkta mehr-i mislin bir tesiri yoktur.

«Cimadan» ve halvet-i sahihadan önce boşanan kadındır. Bahır. Yukarıda geçmişti ki, halvet-i sahiha cima hükmündedir. Talâktan murad;koca tarafından gelen ayrılık olup, mehrin sahibi sebebinde -sebebi talak olsun fesih olsun- ona ortak olmamıştır. Talâk, îtâ, liân, âlet kesikliği, kalkınamamazlık, dinden dönme, kocanın müslümanlıktan yüz çevirmesi, karısının kızını veya anasını şehvetle öpmesi gibi sebeplerle ayrılmak bu kabildendir. Ayrılık kadın tarafından gelirse, meselâ kadın dinden döner, müslümanlıktan yüz çevirir, kocasının oğlunu şehvetle öper, emzirir, bülûğa ermekle muhayyere olur, âzâd edilir veya dengine düşmezse, kendisine müt'a verilmez. Bu ne vâciptir ne de müstehap. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Mehr-i müsemma konmuşsa, onun yarısı da vâcip değildir. Erkek bizzat veya vekili vasıtasıyla nikâhlısını velîden satın alırsa, bu meseleden hariç olur. Çünkü mehre mâlik olan sebepte kocaya ortaktır. Sebep milktir. Onun için ne müt'a vâcip olur, ne de mehr-i müsemmanın yarısı. Cariyeyi sahibi bir adama satar da sonra kocası ondan satın alırsa iş değişir. Burada müt'a vâciptir. Nitekim Tebym'de beyan edilmiştir. Bahır.

«Müt'a, bir entari, bir başörtüsü ve bir çarşaftan ibarettir.» Fahru'l-İslâm diyor ki: «Bu, onlarınmemleketine mahsustur. Bizim memleketimizde ise bunlara bir izâr ile mükâ'ab ilâve edilir.» Dirâye'de böyle denilmiştir. Şüphesiz ki bu tefsire göre, çarşaf izârın yerini tutmaktadır. Meğer ki Mekke-i Mükerreme'de olduğu gibi değişik şeyler adet olsun. Bunların kıymetini verirse, kadın kabule mecbur edilir. Nitekim Bedâyi'de bildirilmiştir. Zikredilen üç elbise müt'anın en azıdır. Bunu Kemâl'den naklen Şurunbulâliyye sahibi söylemiştir. Bedâyi'de ise "Dışarı çıkarken kadının giyinerek örtündüğü elbise en az üçtür." denilmiştir.

Ben derim ki: Fahru'l-İslam'dan nakledilenle bunun gereği, her beldede kadının dışarı çıkarken giydiği elbiseyi itibara almaktır. Sonra gördüm ki hâşiye yazarlarından biri şöyle diyor: «Bercendî'de beyan edildiğine göre, ulema bunun onların memleketine mahsus olduğunu söylemişlerdir. Bizim memleketimize gelince: Bundan daha fazlası vâcip olmak gerekir. Çünkü bizim memleketimizde kadınlar üç elbiseden fazla giyerler. Binaenaleyh bu üçe bir izâr ile bir de mükâ'ab ziyade edilir.» Kâmûs'un beyanına göre mükâ'ab; nakışlı elbise demektir.

«Mehr-i mislinin yarısından fazla olmayacak ilh...» Fetih'te Asıl ile Mebsût'tan naklen şöyle denilmiştir: «Müt'a yarım mehirden fazla olamaz. Çünkü mehrin halefidir. Mehirle ikisi müsavi olurlarsa, müt'ayı vermek vâcip olur. Çünkü Kur'an-ı Kerîm ile farz kılınan odur. Yarı müt'adan daha az olursa, o zaman az olanı vermek vâciptir. Ancak beş dirhemden az olursa, beş dirhem tamamlanır.» Şarihin evvelâ "kocası zenginse", sonra "kocası fakirse" demesinin vechi bence zâhir değildir. Zâhir olan, bu işin müt'ada kocanın haline göre itibar alınmasıdır. Bu söz bundan sonrakine muhaliftir.

METİN

Müt'a nafakada olduğu gibi karı-kocanın hallerine göre itibara alınır. Fetva buna göredir. Müfevvidadan başkasına müt'a vermek müstehaptır. Bundan yalnız, mehri konup almadan önce boşanan kadın müstepnadır. Ona müt'a vermek müstehap değildir. Fakat evvelâ mehiri konup cima edilen kadına müt'a vermek müstehaptır. Şu halde boşanan kadınlar dört kısımdır.

İZAH

«Müt'a karı-kocanın hallerine göre itibara alınır.» Yani ikisi de zenginse, kadına pahalı elbise verilir. İkisi de fakir ise ucuz elbise; biri fakir biri zenginse orta elbise verilir. Musannıfın söylediği Hassâfın kavlidir. Fetih'te fıkha en yaraşanın bu olduğu bildirilmiştir. Kerhî, kadının halini itibara almış; Kudûrî bunu tercih etmiştir. İmam Serahsî ise erkeğin halini nazar-ı itibara almış; Hidâye sahibi bu kavli sahih bulmuştur.

Bahır sahibi diyor ki: «Tercitı muhteliftir. En güzeli Hassâf'ın sözüdür. Çünkü Valvalcî onu sahih bulmuş; "Fetva buna göredir." demiştir. Nitekim ulema nafakada bununla fetvavermişlerdir. Onların sözlerinden anlaşılan şudur ki; her iki şeyi nazar-ı itibara almak, yani müt'anın yarım mehirden fazla, beş dirhemden az olmaması bütün kavillerde muteberdir. Nitekim Asıl ile Mebsût'ta bu açıktır. Zahîre'de bildirildiğine göre, müt'a orta olacak; ne son derece iyi ne de son derece kötü olmayacaktır. Fetih sahibi buna itiraz etmiş, bunun üç kavilden birine uymadığını söylemiştir. Bahır sahibi ise ona cevap vererek, bunun bütün kavillere uyduğunu bildirmiştir. Şöyle ki: Müt'a kadının haline göre itibar edilir diyen kavle göre; kadın fakir ise orta ketenden, orta halli ise orta ipekten, zengin ise orta ibrişimden verilir. Erkeğin haline bakılır diyenlere göre, keza her ikisinin hali itibara alınır diyenlere göre de böyledir. İkisi de fakir iseler, kadına orta ketenden, ikisi de zengin iseler orta ibrişimden, biri zengin biri fakir ise orta ipekten müt'a verilir. Nehir'de beyan edildiğine göre, Zahîre'nin sözünü buna yorumlamak mümkündür. Fetih sahibinin buna itirazı, mutlak olması cihetindendir. Çünkü daima ipekten verileceğini ifade etmektedir.

«Müfevvidadan başkasına» demesi, müfevvidaya müt'a vâcip olduğundandır. Nitekim biliyorsun.

«Cimadan önce boşanan ilh...» Bu söz Kudûrî'nin bazı nüshalarındaki kavline göredir. Dürer sahibi de bunu benimsemiştir. Lakin Kenz ve Mültekâ'da buna da müt'a vermenin müstehap olduğu bildirilmiştir. Mebsût ile Muhit'te de böyle denilmektedir. Te'vitât ile Teysîr. Keşşâf ve Muhtelif sahiplerinin rivayeti de budur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

Ben derim ki: Bunu Bedâyi sahibi dahi açıklamış; Mi'râc'da bu kavil Zâdü'l-Fukaha ile Câmi-i isbicâbî'ye nisbet edilmiştir. Bundan dolayıdır ki Mültekâ şarihi "Meşhur olan bu kavildir." demiştir. Hayreddin-i Remlî "Kudûrî'nin bazı nüshalarındaki kavil Mebsût ile Muhit'in ifadelerine karşı duramaz." demiştir.

Ben derim ki: Öyleyse zikredilen bu kitaplardakine nasıl karşı durur! Binaenaleyh musannıfın bu istisnayı yapmaması gerekirdi. Bahır sahibi diyor ki: «Evvelce arzettiğimize göre cimadan önce ayrılık kadın tarafından gelirse, ona da müt'a vermek müstehap değildir. Çünkü cinayet işlemiştir.»

«Fakat cima edilen kadına ilh...» Müt'a vermek müstehaptır. Bedâyi sahibi diyor ki: «Cimadan sonra koca tarafından gelen her ayrılıkta kadına müt'a vermek müstehaptır. Meğer ki koca dinden dönmüş veya müslümanlıktan yüz çevirmiş olsun! Çünkü müstehap olmak, fazilet istemektir. Kâfir fazilet ehli değildir.»

«Şu halde boşanan kadınlar dört kısımdır.» Yani ya cimadan önce boşanmıştır ya sonra. Ya mehri konmuştur yahut konmamıştır. Cimadan önce boşanan kadının mehri konulmamışsa ona müt'a vermek vâciptir. Mehr-i konmuşsa müt'a vermek vâcip değildir. Buradaki izaha göre müstehap dahi değildir. Cimadan sonra boşanan kadına, mehir konsun konmasınmüt'a vermek müstehaptır.

METİN

İki tarafın rızalarıyla yahut mehirden hâli olan akitten sonra hâkimin mehr-i misil koymasıyla sabit olan veya mehr-i müsemma üzerine ziyade edilen miktar kadının o mecliste kabulü veya küçük çocuğun velîsinin kabulü ve bunun miktarının bilinmesi, zâhire göre karı-kocalığın devamı şartıyla kocasına lâzım gelir. Nehir. Kafî'de şöyle denilmektedir: «Mehr-i bin dirhem fazlalaştırarak nikâhı yenilese, zâhire göre ikibin dirhem vermesi lâzım gelir.»

İZAH

«Yahut hâkimin mehr-i misil koymasıyla...» Bedâyı'de şöyle denilmiştir: «Kadını mehir vermemek şartıyla almışsa, bize göre bizzat akitle mehr-i misil vacip olur. Şu delil ile ki, bu kadın mehir koymasını kocasından istemiş olsa, mehir koyması vâcip olur. Hattâ koymazsa hâkim buna mecbur eder. Yine dediğini yapmazsa, onun yerine hâkim mehir koyar. İşte bu, mehir koymadan mehri misil vâcip olduğuna delildir.»

«Kadının o mecliste kabulü şartıyla» ifadesi gösterir ki, bu sahihtir. Velev ki şahitsiz veya mehri hîbe ettikten ve kocasını ibradan sonra olsun. O malın mehir cinsinden olup olmaması müsavidir. Bahır. Ödemenin koca veya velî tarafından yapılması da müsavidir. Ulemanın açıkladıklarına göre, baba veya dede oğlunu evlendirir de sonra mehri arttırırsa sahih olur. Nehir. Enfeu'l-Vesâil'de şöyle denilmektedir: «Burada ziyade sözü şart değildir. Hattâ kadının sözüyle ve erkeğin sonra şu kadarla müracaat ettim sözüyle dahi -kadın kabul ederse- sahih olur. Velev ki mehrini arttırdım dememiş olsun. Nikâhı yenilemekle dahi sahih olur. Velev ki ziyade sözü bulunmasın. Yalnız burada hilaf vardır. Keza kansına onun evvelce hîbe ettiği bir mehri ikrar ederse, kadın ikrar meclisinde kabul etmek şartıyla bu sahihtir. Velev ki ziyade sözü söylenmemiş olsun.»

«Miktannın bilinmesi...» Yani ziyadenin ne kadar olduğunun bilinmesi şartıyla demektir. "Senin mehrini arttırdım." der de, ne kadar olduğunu belirtmezse, bilinmediği için bu ziyade sahih değildir. Nitekim Vâkiât'da beyan edilmiştir. Bahır.

«Karı-kocalığın devamı şartıyla ilh...» Bahır'ın ibaresi şöyledir: «Kadın öldükten sonra mirasçıların kabulü şartıyla ziyade Ebû Hanife'ye göre sahihtir. İmameyn buna muhaliftir. Nitekim Tebyin'de beyan edilmiştir: Enfeu'l-Vesâil sahibi bu sözü Kudûrî'ys nisbeî etmiş sonra şunları söylemiştir: «Bâin talâktan sonra ve ric'î talâkda iddet bittikten sonra yapılan ziyadeden bahsetmemiştir. Zâhire bakılırsa, İmam-ı Azam'a göre bu evIeviyetle caiz olur. Çünkü ölümle nikâh bitmiştir. Temlike mahâl kalmamıştır. Talâktan sonra ise mahâl vardır. Kadın için İmam-ı Âzam'a göre ölümde bu hük sabittir, öyleyse talâkta evleviyetle sabit olur. Gerçi Bahr-ı Muhit'te Bişr'in rivayetiyle Ebû Yusuf'tan ayrılıktan sonra yapılan ziyadenin bâtıl olduğu nakledilmiş ise de, bu söz yalnız Ebû Yusuf'un kavlidir diye yorumlanır. Çünkü ölümden sonra yapılan ziyade hakkında Ebû Hanife'nin kavline muhaliftir. Demek ki imam Ebû Yusuf kendi kaidesine göre hareket etmiş. ayrıldıktan sonra yapılan ziyade hakkında İmam-ı Âzam'dan bir şey nakletmemiştir. Binaenaleyh bu bâbtaki Cevap, ölümden sonraki ziyade hakkında kendisinden nakledilen söze yorumlanır.» Bahır sahibi de ona uymuştur.

Nehir sahibi ise şöyle demektedir: «Zâhire bakılırsa, ölümden ve ayrılıktan sonra caiz değildir. Muhit sahibinin nikâh devam ediyorsa diye kayıtlaması bunu göstermektedir. Zira ulemanın naklettiklerine göre zâhir rivayet, satılan mal helâk olduktan sonra yapılan ziyadenin sahih olmamasıdır. Nevâdir'in rivayetine göre sahih olur. Bundan dolayı Mi'râc ve diğer kitaplarda karı-kocalığın devamı şart olduğuna kesin olarak hükmedilmiştir. Hattâ mehri kadın öldükten sonra arttırılırsa sahih olmaz. Akdin aslına iltihak istinat suretiyle caiz olursa da, evvelâ halen sabit olması mutlaka lâzımdır. Sonra istinat eder. Sübutu ise imkânsızdır. Çünkü mahâl yoktur. Mahâl olmayınca istinat da imkânsızdır. Kudûrî'nin söylediği Nevâdir'in rivayetine uyar.»

Tahtâvî diyor ki: «Zâhir olan şudur: Muhit ve Mi'râc'daki ifadeler, İmameyn'in kavline göre söylenmiştir. Binaenaleyh Tebyin'dekine aykırı değildir. Zâhir rivayetin satılan mal helâk olduktan sonra yapılan ziyadenin sahih olmadığını göstermesi, burada zâhir rivayet olmasını gerektirmez. Çünkü iki faslın arasında Müctehid'e göre fark vardır. Çünkü nikâhta karı-koca arasındaki farkın unutulmaması Allah'ın emridir. Bu ziyade ise farka riayetten ileri gelir. Bunu talâkta müt'anın meşru olması, satış-ta meşru olmaması teyid eder.»

«Kocasına lâzım gelir.» Yani cima etmişse veya ölürse ziyadeyi vermek kocasına lâzım gelir.

«Kâfî'de şöyle denilmektedir ilh...» Kâfî'nin ibaresinin hülâsası şudur:

«Kadını gizlice bin dirheme; sonra âşikâr olarak ikibine alırsa. Asıl adlı kitapta yazılanın zâhiri, İmam-ı Âzam'a göre ikibin vermesi lâzım geldiğini göstermektedir. Bu, mehri arttırmak olur. Ebû Yusuf'a göre ise mahir ilk konulandır. Çünkü ikinci akit hükümsüzdür. Onunla sabit olan da hükümsüzdür. İmam-ı Âzam'a göre ise ikinci akit hükümsüz olsa da. onda belirtilen ziyade hükümsüz değildir. Nasıl ki bir adam yaşça kendinden büyük olan kölesine "bu benim oğlumdur" dese; imameyn'e göre bu söz hükümsüz kaldığı için köle âzâd olmaz. İmam'ı Âzam'a göre nesep hakkında hükümsüz kalsa da, azâd olma hususunda muteberdir. Mebsût'ta böyle denilmiştir.» Fetih'te beyan edildiğine göre bu hüküm, ikincinin şaka olduğuna şahitler şehadet etmediğine göredir. Aksi takdirde birincinin muteber olduğunda hilâf yoktur. Şaka yaptığını iddia etse, beyyinesiz kabul edilmez. Bundan sonra Fetih sahibi bazılarının yalnız ikinci akitte söylenenin itibara aldıklarını. bunu maksada göre yaptıklarını, çünkü maksat birinciyi ikinciye değiştirmek olduğunu, bazılarının ise her iki mehir vâciptir dediklerini. çünkü birincinin reddedilemeyecek şekilde sabit olduğunu, ikincinin ise bunun üzerine ziyade olduğunu, binaenaleyh tam olarak vermesi icabeder dediklerini beyan etmiş: daha sonra Kadıhân'ın ikinci akitle mehirde ziyadeyi kasdetmedikçe bir şey vâcip olmaz diye fetva verdiğini söylemiş, sonra bu sözle cumhurun mutlak olan lâzımdır kavillerinin arasını bularak Kâdıhân'ın sözünü Allah indinde, nefsel emirde ziyadeyi kasdetmezse lâzım gelmez. Velev ki hâkimin hükmüne göre lâzım gelsin. Çünkü hâkim o kimseyi sözünün zâhirine göre muahaze eder. Meğer ki şaka olduğuna şahit getirsin... şeklinde yorumlamış ve bu hususta hayli söz etmiştir. Ona müracaat edebilirsin.

Ben derim ki: Şimdi nikâhı ilk mehirle yenilemesi kalır. Yukarıda geçen "Birinci ikinciye değiştirmek muteberdir." kavline göre burada ikinci ile bir şey vâcip olmaz. Çünkü burada ziyade yoktur. İkinci kavle göre iki mehir vâcip olur.

T E M B İ H : Kınye'de şöyle denilmiştir: «Bir kimse ihramsız birine mehirle nikâh tazelese, ziyade için tazelediği takdirde lâzım gelir. İhtiyat için tazelemişse lâzım gelmez.» Yani nikâhı ihtiyat için tazelerse, ziyade hilafsız lâzım gelmez. Nitekim Bezzâziye'de beyan edilmiştir. Ama bunu karısı kendisini tasdik ettiği zamana yahut da şahit getirdiğine yorumlamak gerekir. Aksi takdirde ihtiyat kasdettiğini söylemesi tasdik olunmaz. Nitekim Cumhur'dan naklen yukarıda geçti. Yahut Allah Teâlâ'nın katında olana yorumlanır. Gizli ve âşikâr mehir meselesi hakkındaki sözün tamamı bu bâbın sonunda gelecektir.

 

MEHRİN KOCADAN İNDİRİLMESİ

 

METİN

Hâniyye'de de şu ibare vardır: «Kadın mehrini kocasına hîbe eder de sonra kocası şu kadar malın mehirden olduğunu ikrarda bulunur ve kadın kabul ederse sahih olur. Bu söz mehri arttırdığına yorumlanır.» Bezzâziyede ise "Daha uygun olanı, ziyade kastı yoksa sahih olmamaktır." deliştir. (Evet, karı-kocanın akitten sonra kendi rızalarıyla veya hâkimin hükmüyle koydukları) mehir yarıya bölünmez. Çünkü yarıya bölmek, nassla akitte konulan mehire mahsustur. Bilâkis birincide müt'a, ikincide asıl irin yarısı vâcip olur. Kadının evvelâ kocası kabul ettikten sonra mehrin hepsini veya bir kısmını indirmesi sahihtir. Ama bu, reddi kabul eder. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir.

İZAH

«Bu söz mehri arttırdığına yorumlanır.» Çünkü âkilin sözünü mümkün olduğu kadar sahih tasarrufa yormak vâciptir. Burada kabulün şart kılınması, mehirde ziyade ancak onunla sahih olduğu içindir. Bunu Fetih sahibi Tecnis'ten nakletmiştir.

«Bezzâziye'de ise ilh...» sözü, Hâniyye'nin ifadesine istidraktır. Nehir sahibi bunu kabul etmiş; lâkin Fetih sahibi Hâniyye'nin sözünü beğenmiştir. O daha güzeldir. Çünkü mehirde ziyade caiz olduğu sübut bulunca adamın sözü hîbe karinesiyle buna yorumlanır. Ziyadeyi kasdetmedim demesi tasdik edilmez.

«Yarıya bölünmez.» Yani cimadan önce boşamakla yarıya bölünmez ektir. Bahır.

«Nassla» Yani Teâlâ Hazretlerinin «Koyduğunuz mehrin yarısı lâzım gelir.» âyet-i kerîmesiyle akitte konulan mehire mahsustur. Akitten sonra konulan veya ziyade edilen mehir başkadır. O akitte konulan hükmünde değildir.

«Bilâkis birincide müt'a...» Yani akitten sonra konulan mehirde müt'a vacip olur. Çünkü bu akitle vâcip olan mehr-i mislin tayinidir. Mehr-i misil ise yarıya bölünmez. Onun yerini tutan da öyledir. Nehir. İmam Ebû Yusuf'a göre kadına konulan mehrin yarısı verilir. Ama esah olan birinci kavildir. Nitekim Mültekâ şerhinde beyan edilmiştir.

«İkincide...» Yani akitten sonra mehri ziyadeleştirme meselesinde asıl mehrin yarısı vâcip olur.

«Kadının mehri indirmesi sahihtir.» Burada kadının indirmesi diye kayıtlaması, kadın küçük olduğu takdirde babasının indirmesi doğru olmadığı içindir. Kadın büyükse rızasına bağlıdır. Rızası mutlaka lâzımdır. Hulâsa'nın hîbe bahsinde şöyle denilmiştir: «Bir kimse dövmekle karısını korkutur, o da mehrini bağışlarsa, dövmeye gücü yettiği takdirde bu sahih değildir.» Karı, koca zorlama olup olmadığında ihtilâf ederlerse, söz zorlama iddia edenindir. Her ikisi de beyyine getirirlerse, gönüllü olduğunu iddia edenin beyyinesi kabul edilir. Kınye. Kadın ölüm hastası olmamalıdır. Kadının mirasçılarıyla ihtilâfa düşerlerse, sağlamken yaptığına daîrsöz kocasınındır. Çünkü o mehri inkâr etmektedir. Hulâsa. Kadın mehrini hasta iken kocasına bağışlar da kocası ondan önce ölürse, kadın için davâ hakkı yoktur. Dâvâ hakkı o öldükten sonra mirasçılarınındır. Bu bâbtaki fer'î meselelerin tamamı Bahır'dadır.

«Mehrin hepsini veya bir kısmını» diye Bedâyi'de mehir alacak borç olduğu zaman, yani dirhem ve dinar kabilinden ise diye kayıtlanmıştır. Çünkü ayrı olan mallarda indirim sahih değildir. Bahır. Bunun sahih olmamasının mânâsı o ayrı mevcut ise kocasından alabilir demektir. Kocasının elinde helâk olursa mehir borcu ondan sakıt olur. Çünkü Bezzâziye'de kaydedildiği vecihte "Seni şu köleden ibrâ ettim." derse, köle o adamın elinde emanet olarak kalır. Nehir.

«Reddi kabul eder.» Yani bir kimsenin alacağını hîbe etmesine benzer. Enfau'l-Vesâil sahibi bundan inceleme suretiyle bahsetmiş; "Ama ben bunu görmedim." demiştir. Bahır sahibi ise buna Kınye'nin borçlanmalar bahsindeki şu ifadeyle istidlâl etmiştir: «Kadın kocasına seni ibrâ ettim der de kocası kabul ettim demez veya orada bulunmazsa, bunun üzerine kadının kocamı ibrâ ettim demesiyle kocası borçtan kurtulur. Meğer ki bunu reddetsin.» Nehir sahibi diyor ki: «Şüphesiz davâcı sadece indirmeyi reddetmiştir.» Galiba Nehir sahibi indirmenin manen ibrâ olmasına bakmıştır.

 

HALVET HÜKÜMLERl

 

METİN

Karı-kocadan birinin cimaya mâni olacak şekilde hastalanması gibi hissî bir mâni veya aklı başında üçüncü bir kimsenin bulunması gibi tabiî bir mâni -ki bunu İbn-i Kemâl zikretmiş, Esrar sahibi hissî kısımdan saymıştır. Bu izaha göre tabıî kısmın müstakil misali yoktur- yahut farz veya nâfile hacc için ihrama girmek gibi şer'î bir mâni yoksa, halvet (başbaşa kalmak) cima gibidir. Ratak (ferc bitişikliği), karn (boynuz), afel, yani gudde ve cimaya dayanamayacak kadar küçüklük, velev ki erkekte olsun hissî mâniden sayılır.

İZAH

«Cimaya mâni olacak şekilde hastalanması gibi» yahut cimadan zarar görecekse bu hissî mânidir. Zeylâî diyor ki: «Bazıları bu tafsilâtın kadının hastalığı hakkında olduğunu söylemişlerdir. Erkeğin hastalığı ise mutlak surette mânidir. Çünkü âdeten o kırıklıktan, gevşeklikten hâli değildir. Sahih olan da budur.» Fetih, Bahır ve Nehir'de de böyle denilmiştir.

Ben derim ki: Erkek tarafından kırıklık ve gevşeklik cimaya mâni veya zararlı olursa, men veya zarar şartı hususunda kadın gibi olur. Aksi takdirde erkek sağlam gibidir. Şu halde onun hastalığının halvet-i sahihaya mâni olmasının vechi nedir? Meğer ki şöyle denilsin: Murad, âdete göre erkeğin hastalığının cimasına mâni olmasıdır. Binaenaleyh onun hakkında tafsilâta girişmenin bir faydası yoktur. Kadının hastalığı bunun hilâfınadır.

«Esrar sahibi hissi kısımdan saymıştır.» Ben derim ki: Bunu Bahır sahibi halvetin tahakkukuna mâni sayarak şöyle demiştir: «Halveti cima yerine saymak için dört şart vardır. Bunlar: 1) Hakiki halvet. 2) Hissen mâni bulunmamak. 3) Tabiî mâni bulunmamak. 4) Şer'î mâni bulunmamaktır. Birincisi, orada üçüncü bir şahsın bulunmasından korunmak içindir. Bulunursa halvet sayılmaz. Mescit, umumi yol ve hamam gibi halvete elverişli olmayan yerden de ihtiraz içindir ilh...» Bundan sonra Esrar'dan naklen bu iki şeyin (üçüncü bir şahısın bulunmasıyla yerin elverişsiz olmasının) hissî mâniden sayılacağını söylemiştir. Bu izaha göre hissî mâni ya halvete aslından mâni olan yahut halvet tahakkuk ettikten sonra onun sahih olmasını engelleyen hastalık gibi şeylerdir.

«Tabiî kısmın müstakil misali yoktur.» Çünkü ulema tabiî kısmına misâl olarak üçüncü bir şahsın bulunmasını, hayız veya nifâsı göstermişlerdir. Halbuki birincisi şer'an yasaktır. Tabiat ondan nefret eder. Binaenaleyh hem hissî, hem tabıî, hem şer'î bir mânidir. İkincisi hem tabiî, hem şer'î bir mânidir. Evet, aşağıda Serahsî'den naklen gelecektir ki, karı ile kocadan birinin cariyesi, halvet-i sahihaya mânidir. Şuna binaen ki, onun yanında tabiatı icabi karısıyla cima etmekten kaçınır. Halbuki şer'an bunda bir beis yoktur. Binaenaleyh bu, şer'î değil tabiî bir mânidir. Lâkin aynı zamanda hissî mânidir.

«Yahut farz veya nâfile hacc için ihrama girmek gibi...» Maksat, hacc veya umre içindir ki, hacc için Arafat'ta vakfeden önce veya sonra tavaftan önce ihrama girerse demektir. Nâfilenin ihramını mutlak söylemiştir. Binaenaleyh izinli veya izinsiz olduğu suretlere şamildir. Ulemanın beyanlarına göre kadın izinsiz ihrama girerse, kocasının onu ihramdan çıkarmaya hakkı vardır. T.

Ben derim ki: Zâhîre bakılırsa, bu son ta'mim murad değildir. Çünkü illet haram olmasıdır. Burada o yoktur.

"Karn" kelimesini Hayreddin-i Remlî Kadı Zekeriyya'nın Ravd şerhinden 'karen' şeklinde nakletmiş; bunun 'karn' şeklinde okumaktan daha makbul olduğunu söylemiştir. Muğrîb'ten naklen Bahır'da bildirildiğine göre, karen, fercde biten bir boynuz olup, erkeğin âletinin oraya gîrmesine mânî olur. Yahut kalın bir gudde veya et yahut kemik parçasıdır. Böyle olan kadına " imraetünratkaa' " derler. Bunun muktezası, karen ile ratakın müteradif mânâya gelmeleridir.

"Afel" fercin dışında bir guddedir. Kâmûs'ta şöyle denilmektedir:«Afel; kadının ön tarafından çıkan ve erkeklerdeki fıtık illetine benzeyen bir şeydir.»

«Velev ki erkekte olsun hissi mâniden sayılır.» Yani bunun erkekte veya kadında yahut her ikisinde bulunması müsavidir. Bahır sahibi diyor ki: «Cimaya gücü yetmeyen küçük çocuğun halveti hakkında iki kavil vardır. Kâdıhân bunun sahih olmadığına kesin olarak kaildir. Mutemet kavil de budur. Onun için Zahîre'de mürâhik diye kayıtlanmıştır.» Mürâhik, yani bülûğa yaklaşan çocuğun halvetiyle iddet vacip olur. Velev ki halvet-i fâside olsun. Çünkü ülemanın halvet-i fâside ile iddet vâcip olur diye açıklamaları, çocuğun halvetine de şâmildir. Bahır'ın iddet bâbında böyle denilmiştir.

«Cimaya dayanamayacak kadar küçüklük hissî mâniden sayılır.» Cimaya dayanmak ise bülûğa ermekle sınırlandırılmıştır. Bazıları dokuz yaşla sınırlandığını söylemişlerdir. Evlâ olan, buna bir sınır koymamaktır. Nitekim evvelce söylemiştik. Kocası kansının cimaya dayanacağını söyleyip zifaf olmak ister de babası razı olmazsa, hâkim o kızı kadınlara gösterir, yaşına bakmaz. Hulâsa'da böyle denilmiştir. Bahır.

METİN

İkisinin yanında üçüncü bir şahıs bulunmayacaktır. Velev ki uyur halde veya kör olsun. Ancak üçüncü şahıs aklı ermeyen küçük bir çocuk olur da karıyla kocanın aralarında geçeni söyleyemezse. yahut deli veya baygın bulunursa zarar etmez. Lâkin Bezzâziye'de, "Eğer geceleyin ise halvet sahihtir, gündüzün ise sahih değildir. Esah kavle göre kör de böyledir." denilmiştir. Karı-kocadan birinin cariyesi dahi halvete mâni değildir. Bununla fetva verilir. Mübtegâ. Köpek yavuz olursa, mutlak surette halvete mânidir. Fetih sahibi, "Bence erkeğinköpeği mutlak surette mâni değildir." demiştir. Yahut kadının olursa mânidir.

İZAH

«Velev ki uyur halde veya kör olsun.» Çünkü kör hisseder; uyuyansa, uyanır yahut kendini uyur gösterir. Fetih. Bu sözde o adamın ikinci karısı da dahildir. Mezhep budur. Şuna binaen ki, ortağının huzurunda kadınla cima etmek mekruhtur. Bahır.

Ben derim ki: Bezzâziye'nin haram-helâl bahsinde, "Eğer bilmezlerse, uyuyanların yanında karısı veya cariyesiyle cimada bulunmakta beis yoktur. Bilirlerse mekruhtur." denilmiştir. Bu söz gereğince uyudukları tahakkuk ederse halvet sahih olur. Bahır sahibi diyor ki: «Mübtegâ'da kör hakkında tafsilât vardır. Kör onun halini bilmezse sahih olur. Sağır ise, gündüzün sahih olmaz, geceleyin sahih olur denilmektedir.»

Ben derîm ki: Zâhire göre sağır sözüyle körden başkasını kasdetmiştir. Körü de kasdederse, onun hakkında gece ile gündüzün farkı yoktur.

«Deli veya baygın bulunursa zarar etmez.» Bazıları mâni olduklarını söylemişlerdir. Fetih.

Ben derim ki: Bana deli mani olacak gibi geliyor. Çünkü onun hali yavuz köpekten daha kuvvetlidir.

«Kör de böyledir denilmiştir.» Biliyorsun ki onun hakkında gece ile gündüzün farkı yoktur.

«Bununla fetva verilir.» Bahır'da Hulâsa'dan naklen, "Muhtar olan budur. imam Serahsi Mebsut'ta her ikisinin mâni olduklarını kesinlikle söylemiştir.Ebû Hanife ile iki arkadaşının kavilleri budur. Çünkü cariyesinin huzurunda karısına yanaşması tabiatı icabı imkansızdır." denilmiştir. Yani karısının cariyesinin huzurunda evleviyetle yanaşamaz. Çünkü o yabancıdır. Kendisine helâl değildir.

Ben derim ki: Buna İmam Kâdıhân dahi Câmi şerhinde kesinlikle kail olmuştur. Bedayi'de şöyle demliyor: «Üçüncü şahıs o adamın cariyesi ise, İmam Muhammed'in, vaktiyle halveti sahih olduğunu söylediği; sonra bundan dönüp sahih değildir dediği rivayet olunur.» Herhalde birincinin vechi şu olsa gerektir: Nikâhlı karısıyla cariyesinin karşısında cima etmesinde beis olmadığını ulema açıklamışlardır. Bunun aksi caiz değildir. Lâkîn bu kendi cariyesi hakkında zâhirdir. Karısının cariyesi hakkında zâhir değildir. Şu da var ki; şer'an beis yoktur demekten, tab-ı selimin ondan nefret etmemesi lâzım gelmez. Yukarıda geçtiği vecihle, üç imamımızdan nakledilen bu olduğuna göre ve keza Fetevâ-i Hindiyye'de Zahîre'ye, Muhit'e ve Hâniyye'ye bu nisbet edildiğine göre, bu kavilden ayrılmak doğru değildir. Onun için Rahmetî. "Acayip! İmam-ı Azam'la iki arkadaşının kavillerine muhalif olan bir söz mânâ itibariyle de doğru olmadığı halde, nasıl olur da mezhebin müftabih kavil kabul ediliyor!" demiştir.

«Köpek yavuz olursa mutlak surette halvete mânidir.» Yani erkeğin veya karısının köpeğiolması fark etmez.

«Mutlak surette mâni değildir demiştir.» Yani yavuz olsun olmasın mâni değildir. Fetih sahibi bunu şu sözüyle ta'lil etmiştir. «Çünkü köpek sahibine asla saldırmadığı gibi, sahibinin koruduğu kimseye de saldırmaz.» Şu halde köpek o adamı karısının üzerinde görürse. sahibi galip vaziyetinde olur. Onun için saldırmaz. Keza kocası kansının üste çıkmasını emrettiyse yine saldırmaz. Çünkü kadın galip vaziyette de olsa köpek ona saldırma imkanını da bulsa, sahibi onu men eder. Böylece halvet sahih olur.

«Yahut kadının olursa mânidir» Yani yahut köpek yavuz değil de kadının malı ise mani olur. Lâkın Fetih sahibinin ta'lili gereğince, erkeğin köpeğiyle kadının köpeği arasında fark yoktur. Çünkü kadının köpeği kadını kocasının altında da görse, kadın onu men edebilir. O da saldırmaz. Böylece halvet sahih olur.

METİN

Eğer köpek yavuz değilse ve erkeğin malı ise halvete mâni değildir. Şer'î mâniden olmak üzere o yerin mescit, yol, hamam, çöl, teras ve kapısı açık ev gibi halvete elverişli olmamasıyla kadını bilmediği suret kalır. Nâfile oruç, nezir ve kefâretlerle kaza esah kavle göre halvetin sahih olmasına mâni değildir. Zira bozmakla kefaret lâzım gelmez. Bu şunu ifade eder ki, unutarak yer de yine oruçlu durur ve kadınla başbaşa kalırsa halvet sahih olur. Kefareti ıskat eden her şey böyledir. Nehir.

İZAH

«Erkeğin malı ise...» Yani suretler dörttür: 1) Köpek yavuzdur, erkeğindir. 2) Köpek yavuzdur, kadınındır. 3) Köpek yavuz değildir, erkeğindir. 4) Köpek yavuz değildir, kadınındır. Musannıf evvelâ halvet-i sahihaya mâni olan suretlerin üç olduğunu; bunların mutlak surette köpek yavuz olmasıyla, yavuz olmayıp kadının malı bulunması suretleri olduğunu anlattı. Mâni olmayan bir suret kaldı ki, o da dördüncü surettir ve köpek yavuz olmayıp erkeğin malı olmasıdır.

«Kalır ilh...» Şer'î mânilerden olmak üzere bir de kadının talakını halvetine tâlik kalır. Kadınla halvette kaldı mı kadın boş düşer ve ciması haram olduğu için yarım mehrini vermek vâcip olur. Bunu Vâkıât'tan naklen Bahır sahibi söylemiştir. Demiştir ki: «Bezzâziye ile Hulâsa'da şu da ziyade edilmiştir: Bu talâkta iddet vâcip değildir. Çünkü cima imkânı yoktur. İddetin sahih kavle göre halvet-i fâsidede vâcip olacağı aşağıda gelecektir. Binaenaleyh burada ihtiyaten iddet vâcip olur.» Şarih bundan bir sahife sonra gelecek olan sözünde Bezzâziye'nin kavli üzere hareket etmiştir. Bu husustaki sözün tamamı orada gelecektir.

«Mescit, yol.» Çünkü mescit halkın toplandığı yerdir. Oraya zaman zaman girmelerinden emin olamaz. Keza mescitte cima haramdır. Teâlâ Hazretleri, "Mescitlerde ibadet ederkenkadınlarınıza yanaşmayın." Buyurmuştur. Yol âdeten insanların geçtiği yerdir. Bu çekinmeyi icabeder ve cimaya mânidir. Bedâyi.

Ben derim ki: «Keza orada cima haramdır ilh...» sözünden alınarak, boş evin kapısı kilitli bile bulunsa, halvete mâni olduğu söylenebilir. Fetih sahibi diyor ki: «Kadınla yolculuk eder de caddeden saparak hâlî bir yere giderse, bu halvet-i sahiha olur.

"Hamam"dan murad; kapısı açık olandır. Yalnız karı-koca ikisinin üzerinden kilitli bulunursa, halvetin sahih olmasına mâni yoktur.

"Teras" Yani kenarları kapalı olmayan teras demektir, örtü ince veya kısa olur da, insan ayağa kalktığı zaman onları görürse hüküm yine budur. Fetih. Yine Fetih'te şöyle denilmiştir: «Mescit ve hamamda halvet sahih olmaz. Şeddâd. "Eğer karanlık fazla ise sahih olur. Çünkü örtü gibidir." demiştir. Onun sözüne kıyasen şiddetli karanlıkta etrafında perdesi olmayan terasta halvet sahih olur. Ama en iyisi sahih olmaz demektir. Çünkü mâni olan hissetmektir. Hissetmek ise sadece göze mahsus değildir. Görmüyor musun körün yanında halvet sahih olmuyor. Çünkü hisseder.»

Ben derim ki: Hissetmek ancak ikisiyle birlikte terasta biri bulunduğu vakit mümkündür. Fakat evin üzerinde yalnız ikisi bulunur da yanlarına kimsenin çıkamayacağından emin olurlarsa, görmekten başka his vasıtası kalmaz. Şiddetli karanlık da buna mânidir.

«Kapısı açık ev...» Yani bir insan bakmış olsa onları görecek şekilde ise halvet sahih olmaz. Ama burada hilâf vardır. Mecmû'un-Nevâzil'de, "Yanlarına izinsiz kimse giremezse bu halvettir." denilmiştir. ahire sahibi bunun mâni olduğunu tercih etmiştir ki, zâhir olan da budur. Bahır. Vechi şudur: Görme imkânı girmeye bağlı olmaksızın mânidir. Binaenaleyh iznin bulunup bulunmamasının bir faydası yoktur.

«Halvete elverişli olmaması» ve karı-kocanın orada hane ve evde olduğu gibi başkalarının görmesinden emin bulunmasına yarayışlı olması kalır. Velev ki tavanı olmasın. Üzerinde kubbesi bulunan yer ile kilitli kapısı bulunan bahçe de böyledir. Kapısı olmayan bahçe bunun hilâfınadır. Velev ki orada kimse bulunmasın. Bahır. İnsanların yaşadığı bir hanın mahzenine girerler de kapıyı kaparlar fakat kilitlemezlerse, içindeki insanlar da bunları gözetmeyerek ortasında otururlarsa, halvet sahih olur. Gözetîrlerse sahih olmaz. Fetih.

«Kadını bilmediği suret kalır.» Çünkü bilmeden cimaya imkân vermek olmaz. Kadının bilmemesi bunun hilâfınadır. Fark şudur: Erkek kadını bilince, o bilmese de cimasına imkân bulur. Aksi bunun hilâfınadır. Çünkü erkeğe haramdır. Bahır'da böyle denilmiştir. Yine Bahır'da bildirildiğine göre kadın, erkeği bilmediği zaman cimasına imkân vermesi haram olur. Zâhire göre bundan dolayı kadın onun cimasına mani olur. Binaenaleyh bunun mâni sayılması gerekir. H.

Ben derim ki: Bu mâniyi gidermek erkeğin elindedir. Kendisinin kocası olduğunu kadına haber verir. Böylece kusur kendi tarafından geldiği için halvetin sahih olduğuna hükmedilir ve mehir lâzım gelir. T.

«Esah kavle göre...» Yani iki rivayetin esah olanına göre demektir. Lakin Hidaye şarihlerinin açıkladıklarına göre, tetavvu orucunda halveta mani olması şâzdır. Hâniyye'nin şu sözü de ona işaret etmektedir: «Keza orucu ile kefaret ve nezir oruçlarında iki rivayet vardır. Bunların esah olanına göre halvete mâni değildir. Tetavvu orucu da zâhir rivayette ona mâni olması şâzdır. Hâniyye'nin şu sözü de ona işaret etmektedir: «Kaza cu" sözünde, kaza, kefaret ve nezir oruçları dahildir. Binaenaleyh tetavvu orucundan başkasında mânidir rivayeti onun tercihidir. Çünkü o gün özürsüz olduğu halde oruç tutmamak bir rivayete göre caizdir. Haniyye'nin esah demesi Kenz'in ifadesini teyid eder. Çünkü esah demek, mukabilinin sahih olduğunu ifade eder. Hidâye'nin, "Kaza ve nezir orucu, bir rivayetle nâfile gibidir." demesi de böyledir. Çünkü bu oruçların ramazan orucu gibi olduklarını gösteren rivayetin daha kuvvetli olduğunu bildirir. Bununla Bahır sahibinin, "Farz orucu velev ki nezredilmiş olsun bîlittifak mani olmak gerekir. Çünkü onu bozmak haramdır. Velev ki kefaret lazım gelmesin. Binaenaleyh o şer'î bir mânidir." diyerek yaptığı inceleme kuvvet bulur.

«Halvet sahih olur.» Çünkü kefaret şüphe ile sâkıt olur. İmam Mâlik (r.) buna muhaliftir. Çünkü ona göre unutarak yerse orucu bozulur. Fakat kefaret lâzım gelmez. T.

«Kefareti ıskat eden» su içmek, unutarak cima' etmek, gündüzleyin niyetlenmek ve nâfileye niyetlenmek gibi şeyler böyledir. T.

METİN

Belki mâni yalnız ramazan orucunun edâsıyla farz namazdır. Halvet-i sahiha ileride görülecek hükümlerde cima gibidir. Velev ki koca âleti kesik, âleti kalkmaz veya enenmiş yahut hali anlaşılan hünsa olsun. Aski takdirde o adamın nikâhı mevkuftur. Bahır ve Eşbâh'ta bildirilen, Nehir sahibinin izah ettiği gibi zâhirî mânâsına göre değildir. Nehir'de Vehbâniyye şerhinden naklen bildirildiğine göre, kalkınmazlık bazen hastalıktan veya hilkaten zayıflıktan yahut yaşlılıktan olur.

İZAH

«Yalnız farz namazdır.» Bahır sahibi diyor ki: şüphesiz bozmak, farz olsun nafile olsun özürsüz namazı bozmak haramdır. Şu halde mutlak olarak mâni olmalıydı. Halbuki ulema, "Vâcip namaz nâfile gibi halvete mani değildir." demişlerdir. Halbuki onu terk etmek günahtır. Bundan daha garibi, Muhit'in şu ifadesidir: "Nâfile namaz halvete mâni değildir. Yalnız öğleden evvel kılınan dört rekât mânidir. Çünkü o sünneti müekkededir. Böyle bir özür sebebiyle onu terk etmek caiz değildir." Çünkü bu ifade sünneti müekkedeler arasındafark bulunmamasını, vâcibin ise evleviyetle mâni olmasını gerektirir.

Ben derim ki: Hâsılı ulema hacc ihramında farzı ile nâfilesi arasında fark yapmamışlardır. Çünkü bunların ikisi de kaza ve ceza kurbanı hususunda ortaktırlar. Oruçla namazda ise farzla nâfile arasında fark bulmuşlardır. Oruçta bu farz zâhirdir. Çünkü farz oruçta kaza ve kefaret lâzımdır. Nâfile oruç ile o hükümde olan diğer oruçlar bunun hilâfınadır. Zira böyle bir orucu bozmakla lâzım gelen zarar azdır. Çünkü kazadan başka bir şey lâzım gelmez. Nitekim Cevhere'de böyle denilmiştir.

Namaza gelince: Farzla nâfile arasındaki fark müşkildir. Çünkü namazın farzında günahtan ve kaza lâzım gelmesinden başka bir zarar yoktur. Bu nafile ile vâcip namazda da vardır. Evet, farzda günah daha büyüktür. Ama halvetin sahih olmasına sebep teşkil etmesinde gizlilik vardır. Aksi takdirde ramazanın kazasıyla kefaretin nâfile gibi olmaması lâzım gelir. İhtimal kendi sahibinin yukarıda arzettiğimiz gibi farz orucu mutlak olarak ihtiyar etmesinin vechi bu olacaktır. Namaz da öyledir. Onun da farzı ve nâfilesi farz oruç gibi olmak gerekir. Orucun nâfilesi bunun hilâfınadır. Çünkü o daha müsamahalı meşru olmuştur. Şu delil ile ki, bir rivayette özürsüz bozması caizdir. Namazın nâfilesini ise özürsüz bozmak bütün rivayetlere göre caiz değildir. Binaenaleyh onun nâfilesi farzı gibidir. Belki Müctehid'e göre aralarında bizim anlayamayacağımız bir fark vardır. Allahu a'lem.

«Hali anlaşılan hünsa olsun.» Yani halvetten önce bu hünsa kocanın erkek olduğu anlaşılır. Nikâhı da sahih ise, o zaman onun ciması caizdir. Halveti de cima gibidir. Hali anlaşılmazsa nikâh mevkuftur, cimada bulunması mübah değildir. Binaenaleyh halveti de cima gibi sayılmaz.

«Bahır'da» halvetin sahih olduğu mutlak olarak bildirilmiş; halinin anlaşılması kaydedilmemiştir. Eşbâh'ın ifadesini ileride göreceksin.

«Nehir»in ibaresi şöyledir: «Bundan, hali anlaşılan hünsa murad edilmek gerekir. Hunsa-ı müşkile gelince: Onun nikâhı hali anlaşılıncaya kadar mevkuftur. Onun için velîsi onu sünnet edene nikâhlayamaz. Çünkü mevkuf nikâh bakmayı mübah kılmaz. Nihâye'de de böyle denilmiştir.» Yani ciması evleviyetle mübah kılmaz. Binaenaleyh halveti sahih değildir demek istiyor, Bu hayızlı kadınla halvete benzer. Hattâ ondan evlâdır. Çünkü hali anlaşılmazdan önce yabancı mesabesindedir. Sonra Nehir sahibi şunları söylemiştir: Mebsût'un ifadesine göre, hünsanın hali bülûğa ermekle anlaşılırsa, erkek alâmeti görüldüğü takdirde babası ona bir kadın almışsa, nikâhını kıydığı zamandan itibaren nikâhın sahih olduğuna hükmedilir. Şayet kadına cima edemezse, kalkınamayan gibi ertelenir. Babası onu bir erkekle evlendirmişse nikâhın bâtıl olduğu anlaşılır. Bu, ondan önceki halvetinin sahih olmaması hususunda açıktır. Bu izahla anlarsın ki, Eşbâh sahibinin Asıl'dan naklettiği şu ibare zâhirinegöre değildir: "Babası hünsayı bir erkekle evlendirir de cima ederse caizdir. Aksi takdirde ne olacağını bilmiyorum yahut babası onu bir kadınla evlendirir de bülûğa ererek cima ederse caiz olur. Aksi takdirde ona kalkınamayan gibi mühlet verir." Muvaffakiyet Allah'tandır. Yani Eşbâh'ın bu ibaresinden anlaşıldığına göre, mücerret erkeğin onunla cima etmesiyle yahut onun kadına cima etmesiyle nikâh sahih olur. Velev ki bu iş bulûğa erimeden ve kendisinde alâmet görülmeden olsun. Hali anlaşılmadan ciması helâldir. Onunla yapılan halvet sahihtir. Bülûğa erdikten sonra bazen hali anlaşılır, bazen anlaşılmaz. Halbuki Mebsût'ta bülûğa ermekle halinin kesinlikle anlaşılacağı bildirilmiştir. Yine Eşbâh'ın zâhirine göre hünsanın hali belli olmadan önce nikâhı mevkuftur. Bu, hali belli olmazdan önce yapılan halvetin sahih olmayacağı hususunda açıktır. Çünkü cima helâl değildir. Fakat bu söz götürür. Çünkü caizdir sözünün mânâsı, hali belli olduğu için akit caizdir demektir. Ulemanın açıkladıklarına göre bu onun işkâlini giderir ve bundan cimanın helâl olması lâzım gelmez. "Aksi takdirde ne olacağını bilmiyorum." sözü, hünsada bu alâmet görülmezse akdin sahih olduğuna veya olmadığına hükmedemem demektir. Yani bu başka bir alâmetin zuhuruna bağlıdır demek istemiştir. Mebsût sahibinin, «Hünsanın hali bülûğa ermekle anlaşılır." sözü, ekseri hallere göredir. Yoksa ulema bazen bunun halinin bülûğdan sonra da müşkil kaldığını açıklamışlardır. Meselâ kadınlar gibi fercinden hayız görür, erkekler gibi âletinden meni gelirse hali müşkil olmakla devam eder. Bazen de bülûğa ermeden hali belli olur. İki su yolundan birinden bevleder, ötekinden etmez. Böylece halveti sahih olur. Hâsılı halvetin sahih olmasını halinin anlaşılmasıyla kayıtlamak zâhirdir. Çünkü daha önce ciması helâl değildir.

"Hastalıktan" ve keza sihirden olur. Böylesine bağlanmış derler. Nitekim bâbında Vehbâniyye'den naklen gelecektir.

METİN

Halvet-i sahihanın cima hükmünde olması nesebin sübûtu, velev ki âleti kesik kocadan olsun, mehr-i müsemmayı tekid ve mehr-i müsemma yoksa mehr-i misil lâzım gelmesi; nafaka, mesken, iddet, kız kardeşinin nikâhı ve o kadının iddeti içinde başka dört kadının nikâhının haram olması, cariyeyeyi nikâh etmenin haram olması ve kadın hakkında talâk vaktine dikkat hususundadır. Muhtar kavle göre başka bir talâk-ı bâin vâki olmak:hususunda dâhi cima hükmündedir.

İZAH

Nesebin sübutu ilh...» hakkındadır. Bahır sahibinin inceleme neticesi anladığı, sonra Hassâf'tan nakledildiğini gördüğü şudur: «Halvet ancak mehri tamamlamak ve iddet vâcip olmak için cima yerini tutar.» Bahır sahibi diyor ki: «Bundan maadası nesep gibi akdinhükümlerindendir.» Yani hiç halvet bulunmasa da nesep yine sabit olur. Meselâ doğulu bir erkek batılı bir kadınla evlense nesep sabit olur. Yahut bundan maadası iddetin hükümlerindendir. Nitekim kalan hükümler böyledir. Şaşırtacak şey Nehir sahibidir. Bu tahkik hususunda kardeşine tâbi olmuş; sonra aşağıda gelen nazımda ona muhalefet etmiştir. Bahır sahibinin söylediklerini ondan önce ibn-i Şıhne İkdü'l-Feraid adlı kitabında beyan etmiştir. Lâkin o. "Cimadan önce boşanan kadın talâktan itibaren altı ay geçmeden doğurursa, nesebi sabit olur. Çünkü gebe kalma işi kesin olarak boşanmadan önce olmuştur. Boşamak cimadan sonradır. Çocuğu altı aydan fazlada doğurursa, nesebi sabit olmaz. Çünkü iddet yoktur. O kadınla halvette bulunur da sonra boşarsa, nesep sabit olur. Velev ki altı aydan fazlada doğursun. Bu surette hususiyet halvete ait olur." demiştir.

«Velev ki âleti kesik kocadan olsun.» Çünkü sürtüşmek suretiyle meni indirmesi mümkündür. İnnîn bâbında gelecektir ki, kadınla halvette bulunur da sonra araları ayrılırsa, çocuğu iki senede bile doğursa nesebi sabit olur.

«Mehr-i müsemmayı te'kid...» Yani sahih nikâhın halvetinde mehr-i müsemmayı te'kid eder. Fâsit nikâhın halvetinde ise mehr-i misil halvetle değil cima ile vâcip olur. Çünkü bu talâk cimadan öncedir. İddet de icabetmez. Zira iddetin vâcip olması, halveti ihtiyaten cima gibi saydığımız içindir. Çünkü zâhire göre halvet-i sahiha esnasında cima bulunur. Bir de kansına dönmek kocanın hakkıdır. Kocanın cimadan önce boşadığını ikrar etmesi, kendi aleyhine geçerlidir. Binaenaleyh talâk bâin olur. Birinci talâktan sonra karısına dönmezse, ikinci talâkın da onun gibi olması lâzım gelir. Şarihin, "başka bir talâkı bâin" sözü buna işaret etmektedir. Çünkü bu söz, birinci talâkın da bâin olduğunu ifade eder. Az sonra gelecek olan, "Bu talâktan sonra ricat yoktur." sözü de buna delâlet eder. Bunun açıklaması ricat bâbında gelecektir. Bu anlattıklarımızdan anladın ki, Zahîre'de zikredilen ikinci talâktır. Birinci değildir. Sonra ulemanın mutlak olan sözlerinden anlaşılan, birinci talâkın da, ikincisinin de bâin olmasıdır. Velev ki acık talâk lâfzıyla olsun. Cima edilen kadının talâkı böyle değildir. Şu halde burada halvet cima gibi değildir. Halebî buna cevap vermiş; "Teşbih bazı cihetlerindendir ki o da ikisinde de talâktan sonra talâk vâki olmasıdır." demiştir. "Cima" edilen kadında bazen bâin üstüne bâin talâk yapılabilir." şeklinde verilen cevap ise, adı geçen muhalefeti def edemez.

METİN

Geri kalan; yıkanmak, ihsan, kızlarının haram olması, kadının ilk kocasına helâl olması, ricat, miras ve muhtar kavle göre kadının bâkireler gibi kocaya verilmesi vesair hükümler hakkında halvet cima gibi değildir.

İZAH

"Yıkanmak" Yani mücerret halvet yapmakla karı-kocadan birinin yıkanması icabetmez. Cima bunun hilâfınadır.

"İhsan" (yani namuslu ve iffetli olmak) hususunda halveti sahiha cima gibi değildir. Halveti sahihadan sonra zina yaparsa resmedilmesi gerekmez. Çünkü ihsanın şartı yoktur. İhsanın şartı cimadır. İkdü'l-Ferâid sahibi diyor ki: «Bu, ihsanın erkeğe mahsus olduğu anlaşılmadığına göredir. Bu söz, bununla ihsanın kadına da sabit olacağını göstermemektedir. Bana öyle geliyor ki, bu hususta erkekle kadın arasında fark yoktur. Ama bu bâbta açık bir nakil görmedim. Allahu a'lem.»

Ben derim ki: Bahır'da şöyle denilmiştir: «Karı-koca cima olmadığında bir birlerinin tasdik ederlerse, ulema halvet-i sahihayı cima yerine saymamışlardır. Ama cimayı ikrar ederlerse, hükmü ikisine de lâzım gelir. Cimayı biri ikrar ederse kendisi hakkında tasdik edilir, arkadaşı hakkında tasdik edilmez. Nitekim Mebsût'ta beyan edilmiştir.»

«Kızlarının haram olması...» Yani kadının kızlarının o kocaya haram olması hususunda ulema halveti cima yerine saymamışlardır. Karısıyla halvette bulunur da cima etmez ve şehvetle dokunmazsa, kadının kızları ona haram olmaz. Cimada bulunması bunun hilâfınadır. Sözümüz halvet-i sahiha hakkındadır. Nitekim Tebyîn ve Fetih sahipleriyle başkaları bunu açıklamışlardır. İkdü'l-Ferâid sahibi, "Halvet-i sahiha ile o kadının kızlarının haram olması hususunda İmameyn arasında hilâf yoktur. Hilâf, halvet-i fâside hakkındadır. İmam Ebû Yusuf haram olur demiş; İmam Muhammed haram olmadığını söylemiştir." demişse de bu kavil zayıftır. Hilaf yoktur diye iddiası kabul edilemez. Nitekim bunu Nehir sahibi izah etmiştir.

«Kadının ilk kocasına helâl olması» hususunda halvet cima gibi değildir. Yani üç defa boşanan bir kadın ikinci kocasıyla mücerret halvet yapmakla ilk kocasına helâl olamaz. Onunla mutlaka cimada' bulunması lâzımdır. Bunun delili Useyle hadisidir.

"Ricat" (karısına dönmek) yani halvet-i sahiha yapmakla karısına dönmüş sayılmaz. Açık talak sözleriyle boşadıktan sonra halvette bulunarak karısına dönmeye hakkı yoktur. Bahır. Yani talak bâin olmuştur, ûnun için dönemez. Nitekim arzetmiştik.

"Miras" hakkında dahi halvet-i sahiha cima yerini tutamaz. Yani karısını boşar da halvet iddeti içindeyken ölürse, karısı mirasçı olamaz. Bezzaziye. Bu ifadenin bir misli de Müctebâ'dan naklen Bahır'dadır. İbn-i Şıhne ikdü'l-Feraid'de üçüncü bir kavil daha zikretmiştir ki, o do halvetten sonra cima olmadığına birbirlerini tasdik etseler bile kadının mirasçı olmasıdır. Rahmetî diyor ki: «Buna göre, yani şerhdekine göre, bir adam hastalığında halvet-i sahihadan sonra cima etmeden karısını boşar da iddeti içinde ölürse, kadın mirasçı olamaz. Tavvâki bu şerh üzerine yazdığı hâşiyede kesinlikle buna kail olmuş; talebesi Dimaşk müftüsü Hâmid İmâdî de bunu kabul etmiştir.»

«Bâkireler gibi kocaya verilmesi.» diyeceğine, dul kadınlar gibi demesi gerekirdi. Tâ ki bundan önce zikrettiklerine uysun. Çünkü zikrettikleri hep cimanın hassalarıdır, halvetin hassaları değildir. Mânâ şudur: Bunun dul kadınlar gibi evlendirilmesi hususunda halvet cima gibi değildir. Bilâkis o bâkireler gibi evlendirilir. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Muhtar kavle göre» böyledir. Müctebâ'da, "Bu kadın dul gibi evlendirilir." denilmişse de zayıftır. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir.

«Vesair hükümler»den murad; burada zikredilen yedi hükümden fazla olarak Nazım'da zikredilen dört hükümdür ki, onlar da cimanın, fey'in ve kefaretin sükutu ile ibadetin bozulmasıdır. İki mesele daha kalır ki, onları zikretmemiştir. Çünkü kabul edilmemişlerdir. Bunlar: 1) Bazı ulemaya göre halvetin nikâh-ı mevkuf için icazet olmaması. 2) İmameyn'e göre halvetten sonra kadın mehrini almak için kendini kocasına teslim etmekten imtina edememesidir. Ebû Hanife'ye flöre ise hakiki cimadan sonra mehrini almak için kadın kendini teslimden imtina edebilir. Nitekim Bahır sahibi izah etmiştir. Vehbâniyye'de de ınninin kalkınamazlığının devamı zikredilmiştir. Bunun nazma alınması mümkündür. Nitekim gelecektir.

METİN

Nitekim bunları Nehir sahibi nazma çekerek şöyle demiştir:

«Kocanın halveti bazı suretlerde cima gibidir. Bazılarında başkadır. Bu inci dizisiyle bilinir. Mehri tamamlamak, iddet, keza nesep, Nafaka vermek, mesken ve, kızkardeşi men etmek makbuldür. Dört kadının men'i keza cariyeler dediler. Yemin olsun. İçinde göç bulunan ayrılık zamanına dikkat ettiler. İddette başka bir talâkın vukuunu caiz kabul ettiler. Bazıları olmaz dedi. Doğrusu birincisidir. Mugayire gelince: O da ihsan ve ricat ey dostum! Mirasçı olmak da öyle makûl. Cimanın sükutu ve kadını helâl kılmak ve keza Bâkire nikâhının kızını haram kılmak mebzuldur. Fey' ve tekfir de böyledir, bozulmaz. İbadet gusüllü tekmil de böyledir.»

İZAH

«Bazılarında başkadır.» Yani onbir meselede halvet cima gibi değildir.

«Mehri tamamlamak ilh...» Halvetin cima gibi olduğunu suretlerin beyanıdır.

«İçinde göç bulunan ayrılık»tan murad, talâktır. H.

"Ricat" Yani yukarıda beyan ettiğimiz gibi iki surette halvetle karısına dönmüş sayılmaz.

«Cimanın sükutu...» Yanı cima lâzım gelen yerde halvet kâfi değildir. Kazaen evliliğin hakkı bir defa cimadır. Halvetle bu hak sâkıt olmaz. İnnîn (kalkınamayan) da öyledir. Karısıyla halvette bulunursa kendisinden cima sâkıt olmaz. Karısı ondan ayrılmak isteyebilir.

"Fey"' Yani kadına îlâ denilen yemini yapar da sonra muddeti içînde cimada bulunursa, bu fey' olur. Halvette bulunursa fey' olmaz. H.

"Tekfir" Yani ramazan gününde cima ederse kefaret lâzım gelir. Ama sadece halvette bulunursa kefaret lâzım gelmez. H. Nehir sahibi diyor ki: Kefaret meselesini burada saymak gereksizdir. Çünkü sözümüz halvet-i sahihadadır. Edâ orucu ise o halveti bozar. Nitekim yukarıda geçti. T.

«Bozulmaz ibadet...» Yani kadını bir ibadet esnasında cima ederse ibadet bozulur. Onunla halvette kalırsa bozulmaz. H. Hâsılı tekfir ile ibadetin bozulmasını zikretmemesi, onların yerine kalkınamama meselesini ilâve gerekir. Böylece halvetin cima gibi olmadığı hükümler on olur. Ben sadece bunları sayarak onları iki beyitte nazma çektim. Çünkü bunlar-dan geri kalanlarında halvetin cimaya muhalif olmadığı mâlûmdur. Ben şöyle dedim:

«On meseleden başkasında halvet cima gibidir. Bunlar; cima istemek, ihsan, ta'lil.

Fey', irs, ricat, ınnîn olmamak, nikâhtan doğan kızın haram olması, bikr ve yıkanmaktır.»

METİN

Karı-koca ayrılırlar da, kadın, cimadan sonra ayrıldık; kocası ise cimadan önce ayrıldık derse, söz kadınındır. Çünkü yarım mehrin sükutunu inkâr etmektedir. Velev ki erkek cima'yı inkâr etmiş, velev ki kadın halvet esnasında ona cima için imkân vermemiş olsun. Bakire ise halvet sahihtir, değilse sahih değildir. Çünkü bâkire ancak zorla cima edilir. Nitekim Tarsûsî bunu araştırmış, musannıf da onu tasdik etmiştir.

İZAH

«Kadın cimadan sonra ayrıldık derse...» Burada murad, ya cima ile birlikte halvet olup olmadığı hususundadır; yahut sırf halvet olup olmadığı hususunda ihtilâf etmeleridir.

«Söz kadınındır. Çünkü yarım mehrin sükutunu inkâr etmektedir.» Zâhîdî'nin Künye adlı eserinde de böyle denilmiştir. İbn-i Vehbân bunu nazma çekmiş, şerhinde, "Bu fer'i araştırdım. Ama bulamadım. Bunu bozacak söz de bulamadım. Bunun vechi, kaidelere uygun olmasıdır. Zira söz inkâr edenindir."demiştir.

Ben derim ki: Ben bunu Zâhîdî'nin Hâfî namındaki kitabında da gördüm. Orada iki kavil hikâye etmiş; yukarıda geçeni zikrederek Muhit ile başka bir kitaba nisbet etmiş, sonra Esrâr'a nisbetle sözün erkeğin olduğunu, çünkü erkek yarım mehirden ziyadesini inkâr ettiğini söylemiştir. Bana birinci kavil tercihe daha lâyık görünüyor. Onun için musannıf kesinlikle ona kail olmuştur. Bunun sebebi şudur: Mehir bizzat akitle vâcip olur. Cima yahut ölüm onu te'kid eder. Bunlardan önce boşamak mehri yarıya böler. Binaenaleyh tamamının vücubu, için sebep tahakkuk etmiştir. Yarıya indiren ise ârızîdir. Kadın bu ârızı inkâr etmekte ve muhakkak olup bütününü icabeden sebebe tutunmaktadır. Onun içindir ki cimadan öncemehrinin tamamlanmasını isteme hakkı kendisine sabit olur. Cimadan önce boşanmakla kendisinden alınan mehrin yarısı milkine dönmez. Bu ancak ya hâkimin hükmüyle yahut iki tarafın anlaşmasıyla olur. Bundan önce mehirde tasarrufu geçerli değildir. Kadının tasarrufu ise geçerlidir. Kocası her ne kadar yarıdan fazlasını inkâr etse de, sebebini ikrar etmektedir. Nitekim gasbettiğini ikrarda bulunup o malı iade ettiğini iddia eder ve mal sahibi kendisini yalanlarsa, iade ettim diye iddiada bulunması sebebini ikrardan sonra ödemeyi inkâr olur ki kabul edilmez.

«Velev kî erkek cimayı înkâr etsin.» Bazı nüshalarda, velev ki kadın inkâr etsin şeklindedir. Mânâ şudur: Söz kadınındır. Velev ki kadın onun cima etmediğini inkâr etsin. Lâkin evlâ olan, "Velev ki cima olmadığını itirafta bulunsun" demektir. Çünkü erkek cimayı iddia etmemiştir ki, kadının inkârıyla ona karşılık verilsin.

«Çünkü bâkire ancak zorla cima edilir.» Zira tabiatı icabı utanır. Binaenaleyh çekinmekle mehrin kuvvet bulmamasını tercih etmiş olmaz. Dul kadın bunun hilâfınadır. Çünkü onun çekinmesi, mehrin kuvvet bulmamasını tercih ettiğini gösterir.

«Nitekim Tarsûsî bunu...» Enfeû'l-VesâiI adlı kitabında araştırmıştır. İnceleme, adı gecen tafsilât hakkındadır. Zira Tarsûsî evvelâ Zahîre'den naklen, "Kadınla halvette kalır da kadın ona ciması hakkında imkân vermezse, bu hususta müteehhirin ulema ihtilâf etmişlerdir. Nevâzil'in talâk bahsinde kocanın yarım mehir vermesi lâzım geldiği belirtilmiştir." demîş;sonra bu tafsilâtı zikrederek, "Ben bunu fıkıh anlayışımla söyledim. Bu hususta bir nakil bulamadım." demiştir. Zâhire bakılırsa o bununla iki kavlin arasını bulmak istemiştir. Yine onun söylediğine göre bu hüküm, karısı bu hususta kocasını tasdik ettiğine göredir. Yalanlarsa söz yeminiyle beraber kadınındır. Çünkü inkâr eden odur.

«Musannıf da onu tasdik etmiştir.» Yani bu hususta üstadı Bahır sahibine uymuştur.

METİN

Erkek, "Ben filân kadınla halvette kalırsam sen boşsun." der de o kadınla halvette kalırsa, karısı talâkı bâinle boş olur. Çünkü şart mevcuttur ve mehrin yarısı vâcip olur. Ama kadına iddet yoktur. Bezzâziye. Halvetin bütün nevilerinde velev ki halveti fâside olsun ihtiyaten iddet vâcip olur. Yani gebelik tevehhümünden dolayı istihsanen vâcip olur. ."Mâni oruç gibi şer'î olursa iddet vâcip olur. Küçüklük ve ağır hastalık gibi hissî olursa vâcip olmaz." diyenler de olmuştur. Bunu diyen Kudûrî'dir. Timur tâşı ile Kâdıhân da onun kavlini tercih etmişlerdir. Ama mezhep birinci kavildir. Çünkü İmam Muhammed'in sözüdür. Bunu musannıf söylemiştir. Müctebâ'da, "Yalnız iddetle mehir hakkında ölüm de cima gibidir. Hattâ cimadan önce anne ölse, kızı o kimseye helâl olur." denilmiştir.

İZAH

«O kadınla halvette kalırsa...» Yani halveti sahiha yaparsa demektir. Çünkü halvet denilince hatıra gelen odur. H. Yani yemin eden bir kimse, "Seninle halvette kalırsam şöyle olsun" derse, bundan muradı, halvete mâni olacak veya onu bozacak bir şey bulunmamasıdır.

«Talâkı bâinle boş olur.» Çünkü ulema, "Halvet-i sahihadan sonra yanılan talâk bâin olur." diye açıklamışlardır. Minah. Burada evleviyetle bâin olur. Çünkü halvet sahih değildir. Halvet cimaya ancak iddetin vâcip olması hususunda benzer. T.

«Mehrin yarısı vâcip olur.» Bu cümleden sonra bazı nüshalarda, "Çünkü cimaya imkân veren halvet yoktur." cümlesi ziyade edilmiştir. Yani kadın mücerret halvetle boş düşmüştür. Binaenaleyh şer'an cimaya imkân bulamamıştır demektir.

«Ama kadına hiddet yoktur.» Bahır sahibi diyor ki: «Sahih kavle göre halveti fâsidede iddet vâcip olduğu ileride gelecektir. Binaenaleyh bu suretlerde ihtiyaten iddet vâciptir.» Hayreddin-i Remlî kendisine itiraz ederek, "Nakle muarız olmakla beraber iddetin vâcip olduğu nasıl kesin söylenebilir. Halbuki bu kadın cimadan önce boşanmıştır. O ecnebidir. Ecnebi kadınla halvette kalmak iddeti gerektirmez. Binaenaleyh bu ne halveti sahiha kısmındandır, ne de halveti fâsideden. Öyleyse düşün ve ulemanın; iddet ancak teslim tahakkuk ettiği vakit cima yerine tutulur sözlerine bak!" demiştir.

Ben derim ki: Kadın tarafından teslim mevcuttur. Lâkin erkek tarafından gelen bir mâni ona engel olmuştur. O da ınnînde olduğu gibi tâliktir. Bir de kadının yanına girip de hacca veya namaza niyet eden gibidir. Halvetin ecnebi bir kadınla olduğu kabul edilemez. Çünkü halvet talâkın şartıdır. Talâk ancak şartı bulunduktan sonra olur. Nitekim ecnebi bir kadına, "seninle evlenirsem boşsun" demesi böyledir. Talâkın vâki olması, halvetin tahakkuk ettiğine delildir. Çünkü halvet olmasa talâk da olmazdı. Şu kadar var ki, halvet tahakkuk ettikten sonra erkek tarafından bir mâni zuhur etmiştir. Ulemanın sahih kavle göre halvet-i fâside ile iddet vâcip olur diye açıklamaları bu suretlere şâmildir. Binaenaleyh Bezzâziye'nin, "Ona iddet yoktur." sözü sahihin hilâfına göredir. Bu söz, bir naklin ondan daha sahih bir nakle muarazası kabilindendir.

«İddet vâcip olur.» Zâhirine bakılırsa iddet hem kazaen, hem diyaneten vâcip olur. Fetih sahibi diyor ki: «Attâbî'nin beyanına göre, ulemamız, halvet-i sahiha ile vâcip olan iddetin zâhiren mi yoksa hakikaten mi vâcip olduğunda söz etmişlerdir. Bazıları, kadın cima olmadığını yüzde yüz bilerek evlenirse ona diyaneten helâl olur, kazaen olmaz demişlerdir.»

«Bütün nevilerinde ilh...» sözü sahih nikâha aittir. Fâsid nikâha gelince: Onda halvetle iddet vâcip olmaz. İddet ancak cimanın hakikatiyle vâcip olur. Fetîh.

«Gebelik tevehhümünden dolayı...» Yani hakiki imkân bulmaya bakarak rahimde çocuk kalması tevehhüm edildiği için istihsanen vâcîp olur. Aleti kesik olan adam hakkında daböyledir. Çünkü sürtüşmek suretiyle gebe bırakma ihtimali vardır. İddet hem şeriatın, hem çocuğun hakkıdır. Onun için karı-kocanın ıskat etmeleriyle sâkıt olmaz. Kocası izin verse bile, dışarı çıkmak kadına helâl olmaz. iki iddet içiçe girer. Fakat kul hakkı içiçe girmez. Fetih. Tamamı Mi'rac'dadır.

«Timur tâşı de onun kavlini tercih etmiştir.» Bedâyi sahibi kesinlikle buna kail olmuş; Fetih sahibi de, "Attâbînin söyledikleri, bunu teyid eder." demiştir.

«İddet vâcip olur.» Çünkü hakikaten imkân sabittir. Fetih.

«Küçüklük ve ağır hastalık gibi...» Fetih sahibi diyor ki: «Bu kavle göre en güzeli. küçüklüğü kudreti olmayana; hastalığı da ağır hastaya tahsis etmektir. Çünkü bunların ikisinden başkalarında hakikaten imkân sabittir.»

«Çünkü İmam Muhammed» bunu Câmi-i Sağîr adlı kitabında beyan etmiştir. Kendisi bu kitabın meselelerini İmam Ebû Yusuf'tan; o da mezhebin sahibi İmam-ı Azam'dan rivayet etmiştir.

«Bunu musannıf söylemiştir.» Yani Bahır sahibi olan üstadına uyarak söylemiştir. Nehir ve Şurunbulâliyye sahipleri de bunu tasdik etmişlerdir.

«Ölüm de cima gibidir.» Yani iddetle mehir hakkında halvet nasıl cima gibi ise, ölüm de öyledir. Maksat cimadan evvel erkeğin ölmesidir. Bu, iddete nisbetledir. Mehire nisbetle ise ikisinden birinin ölümüdür: Nitekim bunu Halebî beyan etmiştir.

«Yalnız iddetle mehir hakkında...» Yani kocası öldüğü vakit kadının vefat iddeti beklemesi lâzım gelir ve cima edilen kadın gibi bütün mehire hak kazanır.

Ben derim ki: Mirasta da bunun hükmü verilir denilemez. Çünkü miras akdin hükümlerindendir. Onun için cimadan aşağı olan halvetten önce tahakkuk eder.

«Kızı o kimseye helâl olur.» Yani halvet-i sahihadan sonra helâl olduğu gibi; burada da helâl olur ve yukarıda geçtiği gibi ancak cimanın hakikatıyla haram olur.

METİN

Kadın bin dirhem mehri alır da onu kocasına hîbe ederse, cimadan önce boşandığı takdirde kocası mehrin yarısını ondan alabilir. Çünkü akitlerde paralar taayyün etmez. Mehri almamış veya yarısını almış da birinci surette hepsini, ikinci surette kalanını hîbe etmişse; yahut muayyen bir elbise gibi araz olan mehri yahut zimmettekini almadan veya aldıktan sonra hîbe ederse, dönüp bir şey isteyemez. Çünkü maksat hâsıl olmuştur.

İZAH

«Cimadan önce...» Yani halvetten de önce boşandıysa demektir. Nehir. Yukarıda geçtiği vecihle halvet hükmen cima yerine geçer.

«Çünkü akitlerde paralar taayyün etmez.» Onun için bir kimse nikâhta bazı dirhemlere işaretetse, onları vermeyip mislini verebilir. Misli, cins, nevi, miktar ve sıfatça bir olmasıdır. Kadın bir şey hîbe etmeden cimadan önce boşanırsa, aldığını vermeyip başkasını verebilir. Onun için hepsinin zekâtını verir. Tamamı Nehir'dedir. Hâsılı cimadan önce boşamakla kocasının hak ettiği yarım mehrin aynı hîbe ile eline geçmemiştir. Minah.

«Yarısını almışsa» sözü, yarısından fazlasını almasından ihtirazdır. Çünkü o zaman yarıdan fazla olanı kocasına iade eder. Yarıdan azını alır da kalanını kocasına bağışlarsa, hükmü evleviyetle malumdur. Bahır. Yani kocası ondan bir şey alamaz.

«Birinci surette...» En münasibi her iki surette demesiydi. O zaman, "yahut kalanını" sözü, bini hibe etmesinin ikincide bir kayıt olmadığına işaret olurdu. Nitekim Bahır sahibi öyle yapmıştır. Nehir sahibi diyor ki: «Yarısını aldıktan sonra bini hibe etmenin manası , kocasından aldığını ve almadığını ona bağışlaması demektir.»

«Araz olan mehri hibe etmişse» sözüyle, o şeyin kusurlanmadığına işaret etmiştir. Çünkü fazla kusurlandıktan sonra hibe ederse teslim aldığı günkü kıymetinin yarısını kocasına döner. Çünkü kocasına başka bir mal hibe etmiş gibi olur. Kusur az olursa yok gibidir. Çünkü ileride görüleceği vecihle, mehirde bu kadarı çekilir. Hibe ederse diye kayıtlaması, kocasına satmış olsa kocası ondan yarısını alacağı içindir. Zahire göre verdiği paranın yarısını almaz. Kocasına o şeyin yarısından azını hibe ederse yarısının üstünü iade eder. Yarısını veya fazlasını hibe ederse, kocası ondan bir şey alamaz. Bahır.

«Yahut zimmettekini» sözüyle, muayyen eşya olsun, başka bir şey olsun fark etmediğine işarette bulunmuştur. Bu, nikahın hususiyetlerindendir. Çünkü nikahta eşya zimmette sabit olur. Nikahta mal maksut değildir. Binaenaleyh müsamaha gösterilir. Satış bunun hilafınadır. Bahır.

«Çünkü maksat hasıl olmuştur.» Zira cimadan önce boşamakla hakettiği şeyin aynı eline geçmiştir. Hakettiği o şey akitte olduğu gibi fesihte de muayyen olur. Şu delil ile ki, hiç biri bedelini veremez hatta fena halde kusurlansa da o şeyi kocasına hibe etse, yukarıda geçtiği gibi kıymetinin yarısını alır. Nehir.

TETİMME: Tartıyla satılan gayri muayyen -ki zimmette sabit olan şeydir- nakit hükmündedir. Muayyen olanı ise eşya gibidir. Külçe ile altın ve gümüş kakmalar hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir rivayette bunlar eşya gibi diğer rivayette basılmış paralar gibidir. Bedayi'de böyle denilmiştir. Nehir.

TEMBİH: Bahır sahibi diyor ki: Bana zahir olduğuna göre bu meselenin altmış vechi vardır. Çünkü mehir ya altın, ya gümüş yahut bunlardan başka misli veya kıyemi bir şeydir. Birincisi yirmi vecih üzeredir. Zira hibe edilen o şeyin ya bütünü yahut yarısıdır. Bunlardan her biri de ya teslim almadan yahut aldıktan sonradır. Yahut yarısını veya yarıdan azını veya yarıdançoğunu aldıktan sonradır. Bunlar da on eder. Bunların herbiri ya basılmış paradır yahut külçedir. Bunlar da yirmi eder. Birinci on mislidir. Bunların herbiri ya muayyen yahut değildir. Kıyemi olanlar da öyledir. Hükümleri beyan edilmiştir.» Nehir sahibi de ona uymuştur.

Ben derim ki: Bunun bir misli daha ziyade edilir ve yüzyirmi olur. Şöyle denilir: Hibe edilen şey ya bütündür ya yarım, ya yarıdan fazladır yahut yarıdan azdır. Bunlar dört eder. Adı geçen beşle çarpılırsa yirmi olur. Bunların herbiri ya basılmış paradır yahut külçedir. Mecmuu kırk eder. Her mislide hüküm budur. Kıyemi kırktır. Yarıdan fazlanın veya daha azının hibe edilmesine ne hüküm verileceği yukarıda geçti.

METİN

Bir kimse o beldeden çıkarmamak veya üzerine evlenmemek şartıyla bin dirheme nikahlarsa; yahut kadınla oturursa bin dirheme, dışarıya çıkarırsa ikibine diye nikahlarsa, birinci surette şartını ifa ettiği, ikinci surette kadınla oturduğu takdirde o kadına bin dirhem verilir çünkü buna razı olmuştur. Burada iki suret vardır. Birincisi kadına faydalı olacak bir şartla mehir koymak, ikincisi bir takdire göre mehir, başka takdire göre başka mehir koymaktır. Şartını ifa etmezse ve kadınla oturmazsa, mehr-i misil verilir. Çünkü fayda olmayınca kadının rızası da yoktur. Lakin son meselede mehir ikibinden fazla verilmediği gibi binden de aşağı bırakılmaz. İki taraf buna ittifak etmişlerdir.

İZAH

«Kadınla oturduğu takdirde» diyerek burada birinci suretteki gibi şartını ifa ederse dememesi, birinci surette mehr-i müsemma mal olunca az veya çok olması hususunda takdirde bulunmuş; ikinci surette mal olmadığı için bu takdiri yapamamıştır.

«Birincisi ilh...» Bunun esası kadına bir miktar mehr-i müsemma yahut mehr-i mislinden fazla mehir koyması ve bununla birlikte kadına yahut kadının babasına zirahm-i mahremine bir fayda şart koşmaktır. Bu şart, faydalanılması mübah ve kocanın fiiline bağlı olacaktır. Mücerret akitle hasıl olan bir şey olmamalıdır. Kocasının bundan kendisine bir şey iade etmesini kadına şart koşmaması da lazımdır. Bu şöyle olur: Kadını bulunduğu beldeden çıkarmamak veya ona ikramda bulunmak yahut hediye vermek yahut onun babasına kendi kızını nikahlamak veya kadının kardeşini azad etmek yahut ortağını boşamak suretiyle bin dirheme alır. Menfaat ecnebi için şart koşulur da şartı îfa etmezse, kadına mehr-i müsemmadan başka bir şey verilmez. Çünkü bu menfaat akdi yapan iki taraftan biri için kasd edilmiş değildir. Üzerine evlenmek gibi kadına zarar verecek bir şeyi şart koşsa, hüküm evleviyetle bunun gibidir. Keza konulan mehir misil kadar veya ondan daha çok olursa hüküm yine böyledir. şart koşulan şey şarap ve domuz gibi mübah değilse, konulan mehir on dirhem veya daha fazla olduğu takdirde, kadına onu vermesi vâcip olur. Şart koştuğu şeybâtıldır. Mehr-i misli de tamamlamaz. Çünkü müslüman haramdan faydalanmaz. Onun yerine başka bir şey de vâcip olmaz. Kadını kardeşini âzâd etmek veya ortağını boşamak şartıyla bin dirheme fakat muzârî değil de mastar sîgasıyla nikâh ederse, kardeşi âzâd olur. Akdin kendisiyle, ortağı, bir talâk-ı ric'î ile boş düşer. Çünkü mukabilinde kıymeti olmayan bir mal gösterilmiştir. O mal da kadından istifade hakkıdır. Karısına sadece konulan mehir verilir, veyâ hakkı kocasınındır. Ancak, "Kadının kardeşi de, veyâ kadına olmak üzere âzâd olacak." derse, o zaman veyâ hakkı kadının olur. Kadını bin dirhem mehirle ve kendi karısı filancayı boşamak, kadının da ona bir köle iade etmesi şartıyla alırsa, bin dirhem mehr-i misli ile kölenin kıymetine taksim edilir. Her ikisi musavi gelirse, binîn yarısı köleye kıymet, yarısı da mehir olur. Bu kadını cimadan sonra boşarsa bakılır; kadının mehr-i misli beş yüz dirhem veya daha az ise, ona bundan başka bir şey verilmez. Daha fazla ise, Kocası şartı îfa ettiği takdirde hüküm yine budur. Etmezse mehr-i misil verilir. Meselenin tamamı Muhit'te ve Mebsût'tan naklen Fetih'tedir.

İkramda bulunmayı ve hediye vermeyi şart koşması meselesi hakkında iIeride söz gelecektir. Meselenin hulâsası birkaç vecih üzerinedir. Çünkü şart ya kadına faydalı olacaktır yahut ecnebi birisine; yahut da zararlı olacaktır. Bunlardan her biri ya mücerret nikâhla meydana gelecektir, yahut kocamın fiiline bağlı kalacaktır. Bu altı kısmın her birine göre mehr-i misil ya mehr-i müsemmadan daha çok, ya ona müsavî. yahut daha azdır. Bunların her biri ya cimadan önce yahut sonradır ve her birinde ya şarttan faydalanmak mübahtır yahut değildir. Her birinde kadının kocasına ya bir şey iade etmesi şart koşulmuştur yahut koşulmamıştır ve her birinde şartı îfa ya hâsıl olmuştur ya olmamıştır. Böylece vecihler iki yüz seksen sekize ulaşır. Bahır'daki izahın hulâsası budur.

İkincisi ilh...». Fetih sahibi diyor ki: «İkinciye gelince: Meselâ kadını yanında oturmak veya üzerine cariye getirmemek yahut ortağını boşamak veya mevlât yahut acem veya dul olmak şartıyla bin dirheme, bunların zıddında ikibine nikâhlamak suretiyle olur.»

«Çünkü fayda olmayınca kadının rızası da yoktur.» Zira birincide kadına faydalı bir şart koşmuştu ki, o da evinden çıkarmamak ve üzerine evlenmemek gibi şeylerdir. Bu şartı îfa edince kadına mehr-i müsemması verilir. Çünkü mehir olmaya yarayışlı bir şeydir. Kadın da buna razı olmuştur. Bu yoksa kadın da mehr-i müsemmaya razı olmaz. O zaman mehr-i misli tamamlanır. İkincide iki mehir koymuştur, fakat bunların ikincisi doğru değildir. Çünkü meçhuldür. Nitekim gelecektir. Binaenaleyh burada mehr-i misil vâcip olur.

«Binden de aşağı bırakılmaz.» Yani her iki meselede hüküm budur.

«Çünkü iki taraf buna ittifak etmişlerdir.» Yani son meselede kadının mehr-i misli iki binden fazla olursa, iki binden fazla bir şey alamaz. Çünkü kocasının karşısında buna razı olmuştur. Birinci mesele bunun hilâfınadır. Çünkü binden fazla olursa, kaça çıkarsa çıksın kadına mehr-i misil verilir. Zira yalnız bine razı olmamış, faydalı bir vasıfla birlikte ona razı olmuştur. Bu vasıf da meydana gelmemiştir. Her iki meselede mehr-i misil binden az olursa, kadına bin dirhem verilir. Çünkü kocası buna razı olmuştur.

METİN

O kadını cimadan önce boşarsa, her iki meselede mehr-i müsemma yarıya bölünür. Çünkü şart sâkıt olmuştur. İmameyn, "Her iki şart sahihtir." demişlerdir. Kadını çirkinse bin dirheme, güzelse iki bin dirheme nikâhlaması bunun hilâfınadır. Çünkü her iki şart esah kavle göre bil ittifak sahihtir. Sebebi bilinmeyen cihetin azlığıdır. Ama dullukla bekârlık sebebiyle mehrin azlık ve çokluğunda tereddüt göstermesi bunun hilâfınadır. Çünkü kadın dul ise az olanı vermesi. değilse mehr-i misil vermesi gerekir. Yalnız bu mehr-i misil müsemmanın çoğundan fazla olmayacak, azından da az olmayacaktır. Fetih. Bâkire çıkmasını şart koşar da dul çıkarsa. bütün mehrini vermesi lâzım gelir. Dürer. Bezzâziye sahibi de bunu tercih etmiştir.

İZAH

«Çünkü şart sâkıt olmuştur.» Zira koca şartı îfa edemeyince, mehr-i mislin tamamı vâcip olur. Cimadan önce boşadığında ise mehr-i misil sabit olmaz. Binaenaleyh o da itibardan sâkıt olur, mehr-i müsemmadan başka bir şey katmaz. Artık o yarıya bölünür. Bedâyi.

«İmameyn, "Her iki şart sahihtir." demişlerdir.» Yani son meselede böyledir. Hidâye sahibi diyor ki: «Hattâ kadınla beraber oturursa kadına bin dirhem, dışarı çıkarırsa iki bin verilir. İmam Züfer her iki şartın fâsit olduğunu söylemiştir. Ona göre kadına mehr-i misil verilecek, fakat bu, binden az iki binden çok olmayacaktır. Meselenin aslı icareler bahsindedir.»

«Esah havle göre» bunun mukabili Nevâdir'de İbn-i Semâa'nın İmam Muhammed'den naklen, "Bu mesele ihtilâflıdır." demesidir. Bahır sahibi bunu zayıf bulmuştur.

Sebebi bilinmeyen cihetin azlığıdır.» sözü, İmam-ı Âzam'ın kavline yapılan itirazın cevabıdır. İmam-ı Azam evvelki meselede ikinci şartın fâsit olduğunu söylemişti. Mesele; kadını yanında oturursa bin dirheme, dışarı çıkarırsa iki bin dirheme nikâhlaması meselesiydi. Bu surette İmam-ı Âzam her iki şartı sahih kabul etmişti. Halbuki her iki surette terdit vardır. Gâye sahibi buna cevap vermiş; "Geçen meselede tereddüt ikinci mehr-i müsemma üzerineydi. Çünkü koca onu evinden çıkarıp çıkarmayacağını bilmiyordu. Burada ise kadın güzel veya çirkin tek bir sıfat üzeredir. Kocanın onun sıfatını bilmemesi tereddüt icabetmez." demiştir. Zeylâî bu cevabı reddederek; "Evvelki meselenin suretleri arasında kadın hücre ise yahut kocanın başka bir karısı olursa iki bine, kadın âzâdlı ise yahut kocanın başka karısı yoksa bin dirheme ciması da vardı. Halbuki burada tereddüt yok, fakat hâl meçhûl idi." demiştir. Bahır sahibi de ona şu cevabı vermiştir: «Kadın bütün suretlerde bir sıfatta olsa dahücre olup olmaması hususundaki bilinmezlik kuvvetlidir. Çünkü bu, gözle görülür bir şey değildir. Onun için bunda münazaa olursa isbatına ihtiyaç görülür. Binaenaleyh bunda manen tereddüt vardır. Güzellik, çirkinlik bunun hilâfınadır. Çünkü görülen bir şeydir. Onun bilinmezliği azdır. Çünkü zahmetsizce giderilebilir.» Nehir sahibi de buna itiraz etmiş; "O halde bir karısı olursa iki bin dirheme: olmazsa bin dirheme nikâhladığı kadının akdi sahih olmak gerekir. Çünkü nikâh birbirlerini işitmekle sabit olur. Münazaa vaktinde isbata muhtaç değildir."'demiştir.

Ben derim ki: Bu ifadenin söz götürdüğü meydandadır. Çünkü nikâhın birbirlerini işitmekle isbatı, ancak nikâhın isbatına ihtiyaç görüldüğü zamandır. Şu da var ki; o adamın başka memlekette bir karışı olur da onu kimse bilmeyebilir. Güzellik. çirkinlik bunun hilâfınadır. Onun için şarih Bahır'ın ifadesine tâbi olmuş, Nehir'in sözüne bakmamıştır.

«Tereddüt göstermesi bunun hilâfınadır ilh...» Bu mesele dahi evvelki meselenin suretlerinden biridir. O meselenin, güzellik, çirkinlik için tereddüt ettiği meseleye muhalif olduğunu söylemişti. Binaenaleyh tekrarına hâcet yoktur.

Hâsılı mehri azla çok arasında mütereddit bırakmak meselesinde azın şartı bulunursa azı vermesi lâzım gelir. Aksi takdirde çoğu vermesi icabetmez. Bilâkis mehr-i mislini verir. İmameyn buna muhaliftirler. Yalnız güzellik, çirkinlik meselesinde İmam-ı Azam'la beraberdirler. Zira hangi şartta bulunursa bulunsun bil ittifak mehr-i müsemma vâcip olur. İmamı Âzam'ın gördüğü fark yukarıda geçti.

«Bâkire çıkmasını şart koşar da dul çıkarsa...» meselesini şarih istidrat kabilinden (yani yeri gelmişken) zikretmiştir. Yoksa bu mesele öncekilerin cinsinden değildir. Münasebeti mehr-i müsemmayı arzu edilen bir vasfa bağlı bırakmaktır.

«Bütün mehrini vermesi lâzım gelir.» Çünkü mehir sırf istifade için meşru kılınmıştır. Bâkire çıksın diye meşru kılınmamıştır. Bunu Halebî Mecmau'l Enhur'dan nakletmiştir.

«Bezzâziye sahibi de bunu tercih etmiştir. » Ben derim ki: Bezzâziye'nin ibaresi şöyledir: «Kadını bâkire çıkması şartıyla alır da bâkire çıkmazsa, onun halini kızlığı atlamakla bozulmuştur diye salâha yorumlamak için bütün mehr-i vermesi vâcip olur. Onun bâkire çıkmak şartıyla mehr-i mislinden fazlasıyla alır da bâkire çıkmazsa, ziyadeyi vermek vâcip olmaz. Düşünen için ikisinin arasını bulmak açıktır.»

Aralarını bulmak ikinci meseleyi ta'lil ederken İmâdiyye sahibinin Fevaidü'l Muhit'ten naklettiği şu sözlerle olur: Bu adam ziyadeyi arzu ettiği bir şeyin karşılığında vermiştir. O şey de yoktur. Binaenaleyh mukabilindeki ziyade de vâcip olmaz. Sen biliyorsun ki, Bezzâziye'nin sözünde mutlak surette bütün mehri vermesi tercih edilmiş değildir. Bilâkis onda tafsilâtın tercihi ve mehr-i misille ondan daha fazla vererek evlenmek arasında farkıtercih vardır. Evet, Bezzâziye'de bundan sonra, "Kadına bâkire çıkmak şartıyla mehr-i muaccelinden daha fazla verir de kadın dul çıkarsa, bazılarına göre kadın fazlasını kocasına iade eder. Buhârâ ulemasının ihtiyar ettikleri kavle kıyasen ise, mehr-i muaccelinin mislinden fazlasını iade eder. Onların kıyas ettikleri mesele şudur: Kadına çok cihaz hazırlasınlar diye peşin olarak çok mal verir de kadın çok cihaz getirmezse, mehr-i muaccelinin mislinden ziyadesini kocasına döner. Harzem uleması da böyle fetva vermiş; ziyadeyi dönmesi gerekir demişlerdir. Lâkin İmam Zahîruddin'in Fevâid'inde her iki surette bir şey dönmeyeceği açıklanmıştır." denilmiştir. Yani gerek mehr-i misline ziyade, gerekse mehr-i muacceline ziyade suretlerinde bir şey dönmek yoktur. Nitekim Fusûl-i İmâdiyye'ye müracaatla anlaşılır. Binaenaleyh Bezzâziye'nin İmâdiyye'ye tâbi olarak. «Lâkin İmam-ı Zahîruddin ilh..." demesi, bir şey dönmemeyi tercih ettiğini ve bütün mehir lâzım geldiğini gösterir. Onun için Vehbâniye sahibi bu meseleyi nazma geçerek ziyadenin vâcip olmaması, "diyenler vardır" sözüyle ifade etmiş; bütün mehrin lüzumu tercih ettiğini de söylemiştir. Nitekim Dürer, Vikâye ve Mültekâ sahiplerinin mutlak olan sözleri de bunu gerektirir.

METİN

Biri kıymetçe daha düşük olduğu halde kadını şu köleye yahut şu bine veya şu iki bine yahut şu köleye veya şu köleye yahut şunlardan birine diye nikâh ederse, hâkim mehr-i misli hakem kılar. Eğer kıymeti yüksek olan kadar veya onun üzerinde ise, kadına yüksek olanı verilir. Mehr-i misil düşük olanın kıymeti kadar veya daha az ise, kadına düşük olan verilir. Aksi takdirde mehr-i misil verilir. Cimadan önce boşarsa müt'a-l misil hakem kılınır. Çünkü asıl olan müt'adır. Hattâ düşük olanın yarısı müt'adan az olursa müt'a vâcip olur. Fetih.

İZAH

«Biri kıymetçe daha düşük olduğu halde» cümlesi hâl mevkiindedir. Düşük diye kayıtlaması, kıymetleri müsavi ise mehir tesmiyesi bil ittifak sahih olduğu içindir. Bunu Bahır sahibi Fetih'ten nakletmiştir. Bundan önce, "Kıymetleri müsavi ise hakem tayin edilmez. Hangisini seçeceği hususunda kadın muhayyer bırakılır." demiştir.

«Veya şu iki bine» sözünü zikretmekte bir mânâ yoktur. Çünkü bin dirhem sözünün kayıt olmadığı kesin olarak bilinmektedir. Evlâ olan, Bahır sahibinin dediği gibi, "Yahut şu bine veya şu iki bine" demeliydi. Bu başka bir misaldir ve ondan sonraki mesele gibi cins bir olup kıymeti değişik olan şeyler hakkındadır.

«Yahut şunlardan birine diye nikâh ederse...» Yahut kelimesiyle, "bunlardan biri" ifadesi arasında fark yoktur demek istiyor. Hüküm birdir. Nitekim Muhit sahibi açıklamıştır. Bahır. Hâsılı cinsleri bir olsun olmasın muhtelif kıymette iki şeyi mehir tesmiye ederse, "Mehr-i misil hakem tayin edilir." Bu İmam-ı Âzam'a göredir. İmameyn'e göre ise kadına kıymeti az olanverilir. Metinler birinci kavle göre yazılmıştır. Tahrir sahibi ise İmameyn'in kavlini tercih etmiştir. Hilâfın esası şudur: İmam-ı Âzam'a göre mehr-i misil asildir. Mehr-i müsemma sahih olursa onun halefidir. Burada ise bilinmediği için mehr-i müsemma fâsitdir. Binaenaleyh asla dönülür. İmameyn'e göre bunun aksinedir. Bunun yeri, muhayyerlik kadına veya erkeğe ait olacak diye açıklanmadığı zamandır.

«Kadın muhayyer olmak şartıyla» derse kadın dilediğini alır. "Ben muhayyer kalmam şartıyla sana hangisini istersem onu veririm." derse, bil ittifak sahih olur. Çünkü münazaa ortadan kalkmıştır. Nikâhta diye kayıtlaması, hul buna uymadığı içindir. Çünkü iki muhtelif şey üzerine hul olur yahut iki muhtelif şey üzerine köle âzâd ederse bilittifak az olanını vermesi icabeder. Çünkü hul'un aslî bir mûcibi yoktur ki, müsemma fâsit olduğu vakit ona başvurulsun. ikrarda da böyledir. Tamamı Bahır'dadır.

«Kadına yüksek olanı verilir.» Çünkü kadın tahdide razı olmuştur. Hidâye.

«Kadına düşük olan verilir.» Çünkü kocası ziyadeye razı olmuştur.

Hidâye.

«Aksi takdirde...» Yanı yüksekle düşük arasında ise mehr-i misil verilir. «Çünkü asıl olan müt'adır.» Yani boşanmazdan önce asıl olan nasıl mehr-i misil ise, cimadan önce boşanmakta do asıl olan müt'adır. Bahır.

«Müt'a vâcib olur.» sözüyle şarih şuna işaret etmiştir: Dürer'de Vikâye ve Hidâye'ye uyularak, "Bil ittifak düşük olanın yarısı vâcip olur." denilmiş olması. ekseriyetle müt'a düşük olanın yarısını geçmemesine mebnîdir. Nitekim Hidâye sahibi bununla ta'lil etmiştir. Hattâ yarıdan fazla olursa vâciptir. Nitekim bunu Hâniyye ve Dirâye sahipleri açıklamışlardır. Fetih sahibi diyor ki: «Tahkîke göre müt'a hakem kılınır.» Bu gösterir ki, müt'a yüksek olanın yarı kıymetinden fazla ise, yarıdan fazla verilmez. Çünkü kadın ona razı olmuştur. Rahmetî.

METİN

Kadını bir at veya köle yahut herat elbisesi yahut bir ev döşemek şartıyla veya deve gibi hayvanlardan mâlûm bir sayı vermek üzere nikâh ederse, her cinste vâcip olan o cinsin ortası varsa ortası, yahut kıymetidir. Selem caiz olmayan şeylerde muhayyerlik kocaya aittir. Aksi takdirde muhayyerlik kadınadır. Cinsi zikredilen her hayvanda da hüküm budur. Yani ortanın lâzım gelmesidir. Cins fukahaya göre; hükümleri değişik olan çok şeylere verilen addır.

İZAH

«Bir at ilh...» sözüyle musannıf başka bir meseleye başlamaktadır. Mevzuu; kadını cinsi belli olup vasfı belli olmayan bir şey vermek şartıyla almaktır. Nitekim Hidâye'de belirtilmiştir.

«Vâcip olan, o cinsin ortası veya kıymetidîr.» sözü bu tesmiyenin sahih olduğunu bildirir. Çünkü cins mâlûm olup iyisine. kötüsüne şâmildir. Orta olanda her iki sınıftan vardır. Cinsi bilinmeyen bunun hilâfınadır. Çünkü onun ortası yoktur. Cinslerin mânâları muhteliftir. Kocanın ortayı veya kıymetini vermek arasında muhayyer bırakılması, orta ancak kıymetle bilindiği içindir. Binaenaleyh ödeme hakkında kıymet asıl olmuştur. Musannıfın müphem bir ad zikretmesi şu köle veya şu at gibi işaretiyle muayyen yerlerde kendi milkiyse, mücerret kabul ile milk kadına sabit olacağı içindir. Kendi milki değil ise, satın alması için kadın kocasını sıkıştırır. Bundan âciz kalırsa kıymetini vermesi lâzım gelir. Kendine izafe etmesi. meselâ kölem demesi de böyledir. Ama kadın kıymetini kabule mecbur edilmez. Çünkü kendine izafe etmesi, işaret gibi tarifin sebeplerindendir. Lâkin burada adamın köleleri varsa kadının onlardan orta kıymette birinde milki sabit olur. Tayini de kocasına düşer, denilir. Bahır sahibinin "Kadının ona mâlik olması kocasının tayinine bağlıdır." sözü doğru değildir. Çünkü izafetin ibham gibi olmasını gerektirir. İbhamda kadına orta bir köle tayin ederse, kadın onu kabule mecbur edilir. Tamamı Nehir'dedir.

«Ortası varsa ortasıdır.» Bununla musannıf, o işin yalnız at ve köle gibi şeylere mahsus olmadığını. bilâkis ortası bulunan her cinse şâmil olduğunu anlatmak istemiştir. H.

«Selem caiz olmayan şeylerde ilh...» Elbiseyi meselâ ferah kumaşı diye vasıflandırırsa, koca o cinsten orta bir elbise ile kıymetini vermek arasında muhayyer bırakılır. Nitekim yukarıda geçti. Keza vasfında mübalâğa göstererek; "Uzunluğu şu kadar olacak..." derse, zâhir rivayete göre hüküm yine budur. Evet, bu mübalâğa ile beraber müddeti de zikrederse, kadın kıymeti kabul etmeyebilir. Çünkü elbisede selemin sahih olması müddetin zikrine bağlıdır. Ölçülen ve tartılan şeylerde ise iyidir, arpa ile karışık değildir; said malıdır diye iyi sıfatını söylerse, söylediği taayyün eder. Velev ki eceli zikretmesin. Çünkü bunlarda vasf edilen şey zimmette sabit olur. Velev ki veresiye olmasın. Nitekim Nehir ile Bahır'da beyan edilmiştir. Muhayyerliğin kadına ait olmasının mânâsı, kıymeti kabule mecbur edildiği vakit kabul etmemesidir. Yoksa erkek aynı vermek istediği vakit kadın onu kıymetini vermeye mecbur edebilir mânâsına değildir. Çünkü selem sahih olunca, kadının aynda hakkı taayyün eder. Şu da var ki, Fethu'l-Kadir'de açıklandığına göre Hidâye sahibinin, "zâhir rivayette" sözü Ebû Hanife'den rivayet edilen kavilden ihtirazdır. Mezkûr kavle göre koca orta bir aynı vermeye mecbur edilir. İmam Züfer'in kavli de budur. Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre, elbisenin vasfında uzunluğu şöyle, genişliği ve inceliği şöyle diye mübalâğalı şekilde vasfetmekle beraber müddeti de zikrederse, o elbise taayyün eder. Bunun bir mislini Mebsût'tan da rivayet etmiş; sonra İmam Züfer'in rivayetini tercih eylemiştir. Mecma sahibi bu rivayetin esah olduğunu açıklamıştır. Dürerü'l- Bihâr sahibi dahi açıklamış; Gurarü'l-Ezkâr sahibi ile İbn-i Melek de onu tasdik etmişlerdir. Sonra âşikârdır ki, taayyünetmese de cinsin ortasını veya kocasının zikrettiği vasıfları itibara alarak kıymetini vermek mutlaka lâzımdır.

«Her hayvanda hüküm budur.» Şu halde atı zikretmesi bir kayıt değildir. Evvelâ, "Kadını cinsi mâlûm bir şey vermek üzere alırsa, ortası veya kıymeti vâcip olur." dese daha kısa ve daha şümullü olurdu. Zira köle ve herat elbisesi gibi şeylere âm ve şâmil olurdu. Bunu Halebî söylemiştir.

«Cins fukahaya göre ilh...» böyledir. Mantıkçılara göre ise "Nedir o?" sualine cevaben hakikatleri muhtelif birçok şeylere verilen addır. Nevi ise; sayıda muhtelif birçok şeylere verilen addır, diye tarif olunur.

«Hükümleri değişik olan» insan gibi ki, erkek ve kadına verilen addır. Ama ikisinin hükümleri de değişiktir. Bahır sahibi diyor ki: «Şüphesiz elbise deyince; altında, keten, pamuk ve ipek gibi şeyler toplanmaktadır. Ama hükümleri muhteliftir. Zira ipek elbiseyi giymek helâl değildir. Başkasını giymek helâldir. Bu, fukahaya göre bir cinstir. Hayvan da öyledir. Altında at ve eşek mevcuttur. Haneye gelince: Onun delâlet ettiği mânâlar memleketlere, yerlere, genişliğe, darlığa ve gelirinin azlığına çokluğuna göre pek fazla değişmektedir.»

METİN

Nevi zikredilen hayvanda hüküm bu değildir. Nevi hükümlerde bir olan çok şeylere verilen addır. Bir elbise ve bir hayvan gibi cinsi meçhûl olanlar bunun hilâfınadır. Çünkü onun ortası yoktur.

İZAH

«Hükümlerde bir olan şeye» usulcüler hâs bahsinde adamı misal vermişlerdir. Buna itiraz olunmuş ve "Bu kelime; hür, köle, akıllı ve deliye şâmildir. Bunların hükümleri ise başka başkadır!" denilmiştir. Onlar buna şöyle cevap vermişlerdir: "Hükümlerin değişmesi asaleten değil arızîdir. Erkek ve kadın bunun hilâfınadır. Çünkü onların değişmesi asaletendir." Bahır.

T E M B İ H : Bu söylediklerimizden anlaşılır ki, hayvan, dâbbe, memlûk ve elbise bir cinstir. At, eşek, köle, rahat kumaşı, keten ve pamuk ise bir nevidir. Mehir tesmiyesi sahih olan ve ortası yahut kıymeti ödenmek icabeden ikincisidir. Binaenaleyh musannıfın "Nevi zikredilip vasfı zikredilmeyen her hayvanda hüküm budur." demesi icabederdi. Nitekim Muhtâr'ın metninde "Kadını bir hayvan vermek şartıyla alırsa, at gibi nevini söylediği takdirde caiz olur. Velev ki vasfını söylemesin." denilmiştir. Muhtâr şerhi ihtiyar'da ise şöyle ifade edilmiştir: «Sonra bilinmemenin nevileri vardır. Biri hem nevinin, hem vasfının bilinmemesidir. Bir elbise veya bir hayvan yahut bir hane demesi böyledir. Bu tesmiye sahih değildir. Bilinmemenin nevilerinden biri de nevi mâlûm, sıfatı meçhûl olandır. Meselâ bir köle, bir atveya bir inek yahut bir koyun veya bir ferah elbisesi demesi bu kabildendir. Bu tesmiye sahihtir ve ortayı vermek icabeder ilh...»

Görülüyor ki hayvan ve elbiseyi cinsi mâlûm, nevi ve vasfı meçhûl saymış; köle, at, ferah elbisesi gibileri cinsi ve nevi mâlûm, vasfı meçhûl kabul etmiştir. Bu, yukarıda geçen fukahaya göre cins ve nev'in tarifine uygundur. Eğer "Hidâye'de bu meselenin mânâsı, hayvanın cinsini söyleyip vasfını söylememektir. Meselâ kadını bir at veya eşek vermek şartıyla nikâh etmektir. Ama cinsin adı söylenmezse, meselâ bir hayvana denirse, bu tesmiye caiz değildir. Mehr-i misil vâcip olur denilmiştir. Görülüyor ki Hidâye sahibi at ve eşeği bir cins saymıştır." Dersen, ben de derim ki: O cinsten, nev'i murad etmiştir. Nitekim Gâyetü'l- Beyân'da bu açıklanmıştır. Onun için de bunu vasıfla karşılaştırmıştır. Bahır sahibinin "Cinsi nev'e yorumlamaya hâcet yoktur. Çünkü fukahaya göre cins çok şeylere verilen isimdir ilh..." sözüne gelince: Onun hakkında da şöyle denilir: Hidâye'nin ifadesindeki cinsi fıkhî cins mânâsına yorumlamak doğru değildir. Nitekim bu açıktır. Bilâkis onu nev'e yorumlamak taayyün eder. Keza Hidâye sahibi "Cins söyler, meselâ ferah kumaşı derse, mehir tesmiyesi sahih olur ve koca muhayyer bırakılır. Bu heravî kelimesini cins olarak söylemiştir, ama o yukarıda geçen mânâda cins değildir." demiştir. Musannıf Hidâye sahibine uysa da, "nev'ini zikretmezse" diyeceğine "cinsini zikreder de vasfını zikretmezse" dese, sözü sahih olurdu. Cins-ten nev'i kasd edilirdi. Çünkü onun karşılığında vasfı zikretmiş ,olurdu. Karşılığında nev'i zikredince sahih olmaz. Bana zâhir olan budur.

«Cinsi meçhûl olanlar bunun hilâfınadır.»» Yani nevi ile kayıtlamaksızın yalnız cinsini zikretmek; meselâ bir elbise veya bir hayvan demek bunun hilâfınadır. Çünkü bunu mehr-i müsemma yapmak doğru değildir. Ortasını veya kıymetini vermek vâcip olmaz, mehr-i misil vermek icabeder.

T E M B İ H : Bu meselenin hâsılı şudur: Mehr-i müsemma paradan başka bir şey ise; meselâ eşya veya hayvansa ya işaretle veya izafetle muayyen olur ve aynen onu vermek icabeder; yahut muayyen olmaz. Eğer ölçülen ve tartılan şeylerden değilse ve bir hayvan, bir elbise gibi aynı meçhûl ise, ondan mehr-i müsemma yapmak fâsittir ve mehr-i misil vâcip olur. Nev'i bilinir de vasfı bilinmezse, meselâ bir at veya bir ferah elbisesi veya bir köle derse, mehr-i müsemma yapması sahih olur ve onun ortası ile kıymetini vermek arasında muhayyer bırakılır. Zâhir rivayete göre elbisenin vasfı bilinirse hüküm yine böyledir. Yukarıda esah olduğu bildirildiğine göre, ortasını vermek taayyün eder. Çünkü selem gibi zimmette vâcip olur. Hayvan bunun hilâfınadır. Çünkü o selemde zimmette vâcip olmaz. Tesmiye edilen şey ölçülen veya tartılan bir şey ise, bir kile iyi ve arpasız saîd buğdayı gibi nevi ve vasfı bilinirse, tesmiye ettiğini aynen vermek tâzim gelir. Bu. kendisine işaret edilen eşya gibi olur. Çünkühalen zimmette sabit olur. Ödünç gibidir. Veresiye ise selem gibi olur. Vasfı bilinmezse, koca orta ile kıymetini vermek arasında muhayyerdir. İhtiyar, Fatih ve Bahır'ın ibarelerinin hulasası budur.

Lâkin Hâniyye'nin ibaresi müşkil kalır. Orada şöyle denilmiştir: «Kadını on dirhem ile bir elbiseye nikâh eder de vasfını söylemezse, kadına on dirhem verilir. Kendisiyle zifaf olmadan boşarsa ona beş dirhem verir. Ancak kadının müt'ası bundan fazlaysa o zaman iş değişir.» Bahır sahibi şöyle diyor: «Bundan anlaşılır ki, cinsi meçhûl bir şeyi mehr-i musemma, yaptığında mehr-i misil vâcip olması, ancak kendince mâlûm bir müsemma olmadığı yerdedir. Lâkin bu izaha göre müt'aya aslâ bakmaması gerekir. Çünkü burada mehr-i müsemma sadece on dirhemdir. Elbisenin zikredilmesi hükümsüzdür. Şu delil ile ki, boşamazdan önce kadına mehr-i mislini tamamlamamıştır.» Hayreddin-i Remlî buna cevap vermiş ve "Elbise iddete yorumlanmıştır. Teberru âdet olduğu vecihle mehr-i müsemmada dahil değildir. Çünkü dahil olsa bilinmeyen tarafı çok olduğu için tesmiyenin fesadını icabederdi." demiştir. Fetâvâ-i Hayriyye adlı kitabında da "Bahir sahibi ile kardeşinin elbiseyi hükümsüz saymakta zihinleri şaştı. Kuvvet ve kudret ancak Allah'a mahsustur." demiştir.

Ben derim ki: Onun iddet ve teberruya yorumlaması, tesmiyede hükümsüz bırakması mânâsınadır. Bu fer'in müşkil olmasının vechi şudur:Elbise mehir tesmiyesinde dahil değilse. cimadan önce boşadığı için müt'aya bakmadan kadına mehr-i müsemmasının yarısını vermesi lâzımdır. Çünkü on dirhemi mehir temsiye etmek sahihtir. Dahil ise bin dirhem ve kadına ikram şartıyla evlendiğinde bu şartı yerine getirmesi hediyeyi şart koştuysa onu vermesi gerekir. Nehir sahibinin açıkladığına göre Mebsût'ta İmam Muhammed'in "Kadını bin dirhem mehîr ve ikram yahut bir hediye vermek şartıyla alırsa, mehr-i misli bin dirhemden az olmamak üzere verilir." dediği zikredildikten sonra Mebsût sahibi şunu söylemiştir: «Bu mesele iki vecihlidir. Kadına ikram eder ve hediye verirse, mehr-i müsemma verilir. Aksi takdirde mehr-i misil icabeder»

Ben derim ki: Bu mesele; kadını evinden çıkarmamak yahut üzerine evlenmemek şartıyla bin dirheme alması meselesi gibidir. Nitekim arzetmiştik Hidaye ve Gayetü'l-Beyan sahipleri bunu açıklamışlardır. Bedayi'de şöyle denilmektedir: «Mehr-i müsemma ile beraber meçhul bir şey söylerse, mesela bin dirhem mihirle kadına bir de hediye derse sonra cimadan önce boşadığı takdirde kadına mehr-i müsemmanın yarısını verir. Çünkü ikram ve hediye şertını yerine getirmeyince, mehr-i mislin tamamı vacip olur. Cimadan önce boşamada ise mehr-i mislin tesiri yoktur.» Lakin İhtiyar'da şöyle denilmiştir: «Kadını bin dirhem mehir ve ikram şartıyla alırsa, o kadına binden az olmamak üzere mehr-i misil verilir. Çünkü koca buna razı olmuştur. Cimadan önce boşarsa, kadına binin yarısı verilir. Çünkü bu müt'adan dahaçoktur.» Bahır sahibi bunun benzerini Valvalciyye ile Muhit'ten nakletmiş, bununla yukarıda geçen mehr-i müsemma vacip olur sözüne itiraz ederek "hediye ve ikram meçhuldürler. Meçhulü ifa etmek mümkün değildir. Bilakis mehr-i müsemma fasit olur ve mehr-i misil vermesi icabeder." demiştir.

Ben buna aklımda kaldığına göre şöyle cevap verdim: «İhtiyar'ın sözünü kocanın ikram etmediğine yorumlamak mümkündür. İkram ederse kadına mehr-i müsemma verilir.» Bu, Mebsut sahibinin İmam Muhammed'in kavlini yorumlamasının aynıdır. Hidaye Gayetü'l-Beyan ve Bedayi sahipleri de yukarıda geçtiği vecihle bu yolu takip etmişleridir. Hediye ve ikram mevcut olduktan sonra onun bilinmemesi ortadan kalkar. Zahire göre Nehir'de belirtildiği gibi burada ikram ve hediye sayılacak şeyin en azı kafidir. Kadına hiçbir şeyle ikram etmezse mehr-i müsemma meçhul kalır. Çünkü kadın yalnız bin dirheme razı değildir. Onun için mehr-i misil vacip olur. Keza onu cimadan önce boşarsa, fesat tekerrür eder ve müt'a vacip olur. Nitekim mehr-i müsemma konulmaz veya fasit olursa hüküm budur. Bedayi sahibinin binin yarısı lazım geleceğini mutlak söylemesi adette bu müt'ada daha çok olduğu içindir. Nitekim İhtiyar'ın sözünden anladım. Bu yukarıda geçen düşük fiyatlı meselenin naziridir. Bu söylediklerimizle ulemanın sözlerinin arası bulunmuş olur ve Haniyyenin sözünü de buna yorumlamak taayyün eder. Bu, "Kadının mehr-i misli on dirhem olur da ona bir elbise vermezse" diye kayıtlamakla olur. O zaman kadına on dirhem vermek vacip olur. Çünkü bu mehr-i misildir. Mehr-i müsemma fasit olunca, vacip olan odur. Cimadan önce boşamakla müt'a da vacip olur. Remli'nin elbise sözünü meçhul olduğu için hükümsüz bırakmayı iddia etmesi doğru değildir. Çünkü ikram ve hediyenin bilinmemesi, elbisenin bilinmemesinden daha çoktur. Zira ikram kelimesinin altında birçok elbise, hayvan, eşya, arsa, para, ölçülen ve tartılan şeylerin cinsleri vardır. Bununla beraber ulema onu hükümsüz saymamışlardır. Binaenaleyh elbisenin hükümsüz sayılmaması evleviyette kalır. Bir de bu hükümsüz bırakılırsa müt'a'nın itibara alınması müşkül kalır. Bizim anlattığımıza göre ise işgal yoktur. Hakikat hali Allah bilir.

Haniyye'nin sözünün benzeri zamanımızda adet olan şeylerdir ki, bakireye mehrinden fazla olarak verilir. Bunların bazısı zifaftan önce verilir. Nakış ve hamam için verilen paralar nişan bohçası denilen şeyle damadın ebe kadınla tellaklara vesaireye verilmek üzere gelin tarafına gönderdiği elbiseler bu kabildendir. Zifaftan sonra verilen gömlek, ayakkabı, çarşaf ve hamam elbisesi gibi şeyler de bu kabildendir. Bunlar malum alışılmış şeyler olup, örfen şart koşulmuş gibidir. Hatta damat bunları vermeyecek olursa nikah kıyılırken söylemesi şarttır. Yahut bunlara karşılık malum paralar konarak nikah kıyılırken mehr-i müsemmaya katılır. Hayriyye'de bunlar sorulduğu ve şöyle cevap verildiği bildirilmektedir: «Kitaplarda tekerrüretmiştir ki, örf olan bir şey şart koşulmuş gibidir. Onu meşruta katmak gerekir. Miktarı malumsa mehir gibi verilmesi lazımdır. Malum değilse mehr-i misil vacip olur çünkü bunlar mehirden olacak denildi ise mehr-i müsemma fasit olmuştur. Ama hazırlık kabilinden zikredilmişse hiçbiri lazım değildir. Zahir olan bu sonuncusudur. Haniyye'nin sözü bu babda açıktır.» Bundan sonra Hayriyye'de Haniyye'nin yukarıda geçen ibaresi ile Bahır sahibine yaptığı itiraz zikredilmiştir.

Biliyorsun ki bu zikredilenler örf-ü adette mehir cümlesinden olmak üzere lazımdır diye itibara alınırlar. Şu kadar var ki, mehrin bir kısmı açıkça söylenir bir kısmı da örfe binaen söylemeden geçilir. Fakat teslimi mutlaka lazımdır. Şu delille ki, teslimini istemezse mutlaka söylemesi veya mukabilinde başka bir şey istemesi şarttır. Binaenaleyh sözle şart koşulması mesabesindedir. Şu halde onu hazırlık ve teberru saymak doğru olamaz.

Haniyye'nin bu babtaki sözünün açık olmasına gelince: Onun zıddına söylenenleri gördün. Ben Mültekat'ta bizim dediğimiz gibi denildiğini de gördüm. Kadın mehrini almadıkça kocasına teslim olmayabilir meselesini zikretmiş ve sonra şöyle demiştir: «Eğer kadına peşin verilecek mehire bazı malum şeylerin katılmasını şart koşar da bunları yerine getirirse kadın kendini teslimden imtina edemez. Adeten şart koşulan ayakkabı, çarşaf, ipek bohça ve şeker parası gibi şeyler de böyledir. Bunlardan hiçbiri verilmeyecek diye şart koşarlarsa hiçbir şey vacip olmaz bir şey söylemezlerse, örfen verilmesinde tereddüt gösterilmeyen şeylerden başkası vacip olmaz. Zayıf âdetin söz edilmeden geçilene meşruta katılmaz.» Sonra gördüm ki musannıf Fetevâsı'nda bununla fetva vermiş.

Bunun hâsılı şudur: Verilmesi şarttır diye açıklarsa, teslimi lâzımdır. Bir şey demez de verilmesi dâmadın mâlûmu olan meşhur örfü âdetlerdense yine teslimi gerekir. Şüphesiz ki, bu teberru ve hazırlık kabilindense kadın onu almak için kocasına kendini teslimden çekinemez. Bunu istemeye hakkı da yoktur. Keza lâzım fakat mehr-i müsemmayı ifsadediyorsa hüküm yine budur. Hattâ bunun hediye ve ikramı şart koşmak mesabesinde olduğunu söylemek gerekir. Bunu vermekle meçhullük kalmaz ve mehri müsemma vâcip olur. Yahut şöyle demelidir ki bu daha yakındır. Bu nevi mâlûm vasfı, meçhûl olan at ve köle kabilindendir. Çünkü örfü âdette bu hususta fark azdır. Meselâ bohçanın nevi ipekten mi pamuktan mı olacağı fakirlik ve zenginliğe, mehrin azlığına ve çokluğuna göre bilinir. Zikri gecen diğer şeyler de böyledir. Her nev'in ortası nazar-ı itibara alınır. Bu makamda bana zâhir olan budur. Bu makamdaki evham çok olur, hatalar yapılır. Bunu belle! Çünkü mühimdir vesselâm!

METİN

Zamanımızda kölelerin ortası Habeşli köledir. Kadına mehir olarak iki köle verir de biri hürçıkarsa, İmam-ı Âzam'a göre şayet köle mehrin en azına yani on dirheme müsavi ise onun mehri o köledir. Değilse kadına on dirhemi tamamlar. Çünkü mehr-i müsemmanın az da olsa vâcip olması mehr-i misle mânidir. İmam Ebû Yusuf'a göre hür adam köle olsa kıymeti ne edecekse kadına o verilir. Kemâl bu kavli tercih etmiştir. Nitekim iki köleden biri üzerinde hak isbat edilse hüküm budur.

İZAH

«Habeşli köledir.» En yükseği Rum, en aşağısı da zencidir. Bahır, Nehir ve Minah'ta da böyledir. Ulema bunun Kâhire örfüne göre olduğunu söylemişlerdir. Ebussuud'un beyanına göre bizim örfümüzce Habeşli köle ancak nassan söylemekle vâcip olur. Çünkü köle sözü mutlak bırakılırsa, ancak siyah köleler anlaşılır. Sadece köle demekle yetinirse, siyah kölelerin ortası vâcip olur.

Ben derim ki: Şam örfüne göre köle Rum'a şâmil değildir. Çünkü ona Memlûk denilir. KöIe sözü Habeşli ile zenciye şâmildir. Cariye de öyledir. Rum cariyeye seriyye derler. Bu izaha göre orta zencinin âlâsıdır.

«İki köle verirse ilh...» Musannıfın iki köleden iki helâl şey, hür lâfzından da birinin haram olmasını kasdetmiştir. Binaenaleyh kadını, "şu köle ile şu ev mehir olmak üzere" diye nikâhlar da o köle hür çıkarsa, meselemizde dahil olduğu gibi, "şu iki kesilmiş hayvan" der de biri kesilmeden ölmüş çıkarsa, bu da meselemizde dahildir. Nitekim Tahâvî şerhinde beyan edilmiştir. Bahır.

«Mehr-i misle mânidir.» sözü İmam Muhammed'in kavline cevaptır. Bu söz İmam-ı Azam'dan da rivayet edilmiştir. Kadına kalan köle ile mehr-i misli daha çok olmak şartıyla mehr-i mislinin tamamı verilir.

«Hür adam köle olsa kıymeti ne edecekse o verilir.» Yani kadına kalan köle ile birlikte hür adam köle farz edildiğinde kıymeti kaç para edecekse o verilir.

«Kemâl bu kavil tercih etmiştir.» Ama metinler İmam-ı Âzam'ın kavline göre yazılmıştır. Kuhistânî'de Hâniyye'den naklen, "Zâhir rivayet de budur." denilmiştir.

«Nitekim iki köleden biri üzerinde hak isbat edilse...» Yani mehr-i müsemma tayin edilen iki köleden birinin sahibi çıksa, kadın kalan köle ile sahibi çıkanın kıymetini alır. İkisinin de sahipleri çıkarsa, kadın her ikisinin kıymetini alır. Bu bil ittifak böyledir. Nitekim Tahâvî şerhinde bildirilmiştir. Bahır.

 

FÂSİT NİKÂH

METİN

Fâsit nikâhta mehr-i misil önden cima etmekle vâcip olur. Halvet gibi başka bir şeyle vâcip olmaz. Çünkü kadının ciması haramdır. Fâsit nikâh sıhhat şartlarından biri bulunmayan nikâhtır, şahitsiz nikâh böyledir.

İZAH

«Fâsit nikâhta» hüküm mehr-i misil olduğu gibi, mevkuf nikâhta da cimanın hükmü fâsitdeki gibidir. Had vurulmaz, nesep sabit olur. Mehr-i müsemma ile mehr-i mislin az olanı lâzım gelir. İhtiyar'ın iddet bahsindeki ifadesi buna muhaliftir. Tamamı Bahır'dadır. Biz ihtiyar'dakiyle başka kitapların ibarelerinin arasını iddet bahsinde bulacağız.

«Önden cima etmekle vâcip olur.» Dübürden yakınlık ederse, mehir ödemesi lâzım gelmez. Çünkü orası nesil yeri değildir. Nitekim Hulâsa ve Kınye'de beyan edilmiştir. Binaenaleyh şehvetle dokunup öpmekle bilevIâ bir şey vâcip olmaz. Nitekim bunu da açıklamışlardır. Bahır.

«Halvet gibi başka bir şeyle» sözü gösteriyor ki, mücerret fâsit akitle evleviyetle mehir vâcip olmaz.

«Çünkü kadının ciması haramdır.» Yani bununla cimaya imkân verdiği sabit olmaz. Bu, hayızlı kadınla halvette kalmak gibi sahih değildir. Binaenaleyh cima yerine geçmez. Ulemanın "Fâsit nikâhta halvet-i sahiha sahih nikâhtaki halvet-i fâside gibidir." demelerinin mânâsı budur. Cevhere'de de böyledir. Ama bu sözde müsamaha vardır. Çünkü halvet fâsittir. Bahır. öyle görünüyor ki, ulema buradaki halvet-i sahiha sözünden, ona mâni olan bîr şeyin veya onu ifsadedecek üçüncü bir şahsın bulun-mamasını, oruç, namaz veya hayız gibi akdin bozulmasından başka bir şey bulunmamasını kasd etmişlerdir. Çünkü bunun kasd edilmediği açıktır. Müsamahanın sebebi budur. Burada bir müsamaha daha vardır ki o da şudur: Fâsit nikâhta halvet iddeti icabetmez. Nitekim Fetih'ten naklen arz etmiştik. Halbuki sahih nikâhtaki halvet-i fâside iddeti icabeder. Nitekim mezhebin bu olduğu evvelce geçmişti.

«Sıhhat şartlarından biri bulunmayan nikâhtır.» Fâsit bir şart koşmak;

meselâ onunla cima etmemek şartıyla evlendim demek bunun hilâfınadır. Çünkü burada nikâh sahih, şart fâsit olur. Rahmetî.

«Şahitsiz nikâh böyledir.» İki kız kardeşi beraber almak, kız kardeşin iddeti içinde diğer kız kardeşi nikâh etmek, dördüncü kadının iddeti içinde beşinci kadını nikâhlamak, iddet bekleyen kadını almak ve hür kadının üzerine cariye ile evlenmek de böyledir. Muhit'te "Bir zımmî müslüman kadınla evlenirse araları ayrılır. Çünkü nikâh fâsittir." denilmektedir. Zâhirine bakılırsa, bunlara had vurulmaz. Nesep sabit olur, cima varsa iddet de lâzım gelir. Bahır.

Ben derîm ki: Lâkin şarih nesebin sübutu faslında Mecmau'l-Fetevâ'dan naklen şöyle diyecektir: «Bir kâfir müslüman kadınla evlenir de, kadın ondan çocuk doğurursa, neseb ondan sabit olmaz. İddet de vâcip değildir. Çünkü bu bâtıl bir nikâhtır.» Bu ibare açıktır. Binaenaleyh mefhumdan çıkarılan mânâya tercih edilir. Bunun muktezası, nikâhta fâsitle bâtılın aralarında fark bulunmasıdır. Lâkin Fetih'te nikâhı müt'a üzerine söz etmezden az önce şöyle denilmiştir: «Nikâhta fâsitle bâtılın arasında fark yoktur. Satış bunun hilâfınadır.» Evet, Bezzâziye'de haram olan kadınların nikâhı bâtıl mı yoksa fâsit mi olacağı hususunda iki kavil rivayet edilmiştir. Zâhir olan şudur ki: Bâtıldan murad, varlığı ile yokluğu müsavi olandır. Onun için haram olan kadınların nikâhında dahi nesep ve iddet sabit olmaz. Nitekim hudüd bahsinde gelecek sözlerden anlayacaksın.

Kuhistânî burada fâsidi bâtılla tefsir etmiştir. Haram kadınların nikâhını, zorlamanın kadın tarafından gelmesini veya nikâhın şahitsiz kıyılmasını ilh... buna misâl göstermiştir. Zorlamanın kadın tarafından gelmesî diye kayıtlaması hakkında nikâh bahsinin başında söz etmiştik. İddet bâbında da gelecektir ki, bâtıl nikâhta iddet yoktur. Bahır sahibi orada Müctebâ'dan naklen demişti ki: «Ulemanın caiz olup olmadığında ihtilâf ettikleri şahitsiz nikâh gibi yerlerde cima iddet beklemeyi icabeder. Fakat başkasının nikâhlısını ve başkasından iddet bekleyen bir kadını nikâh ederse, onunla yaptığı cima kadının başkasına ait olduğunu bilirse iddet icabetmez. Çünkü bunun cevazına kimse kail olmamıştır. Bu nikâh aslen münakit değildir. Bu izaha göre nikâhın fâsidi ile bâtılı arasında iddette fark vardır. Onun için haram olduğunu bilirse had vâcip olur. Çünkü zinadır. Nitekim Kınye ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir.»

Hâsılı iddetten başka yerlerde fâsitle bâtıl arasında fark yoktur. İddette ise fark vardır. Bu izaha göre Bahır sahibinin buradaki «iddet bekleyen kadını nikâh etmek» sözü, erkek onun iddet beklediğini bilmezse;diye kayıtlanır. Lâkin Müctebâ'nın ibaresine beraberce nikâh edilen iki kız-kardeş misaliyle itiraz edilir. Çünkü zâhire göre bunun cevazına kail olan yoktur. Lâkin beraberlik kaydının vechine bakmak gerekir. Öyle görünüyor ki beraberlik akittedir, milk-i müt'ada değildir. Çünkü biri diğerinden geri kalırsa, geri kalan kesin olarak bâtıldır.

METİN

Mehr-i misil de mehr-i müsemmadan fazla olmaz. Çünkü kadın indirime razı olmuştur. Ama mehr-i müsemmadan az olursa mehr-i misil lâzım gelir. Çünkü akdin fâsit olmasıyla mehr-i müsemma da fâsit olur. Mehr-i müsemma konmaz veya bilinmezse, kaça çıkarsa çıksın mehr-i misil lâzım gelir. Taraflardan her birine bu nikâhı fesih hakkı sabittir. Velev ki karşıtaraf orada hazır bulunmasın. Esah kavle göre kadına cima edip etmemesi de birdir. Bu, günahtan sıyrılmak içindir. Binaenaleyh vâcip olmasına aykırı değildir. Hattâ aralarını ayırmak hâkime vâciptir.

İZAH

«Mehr-i misilde ilh...» Mehr-i misilden murad, metinde gelecek olandır. Akitsiz olarak şüphe ile cimadan vâcip olan mehr-i misil bunun hilâfınadır. Çünkü ondan murad başkadır. Nitekim Bahır sahibi bunu beyan etmiştir. Burada da beyanı gelecektir. Şu da var ki; Hâniyye'de "Blr kimse kendine haram olan bir kadınla evlenirse İmam-ı Âzam'a göre ona had vurulmaz. Ama kaça çıkarsa çıksın mehr-i mislini öder." denilmiştir. Bu mesele müstesnadır. Meğer ki "Haram kadınların nikâhı fâsit değil bâtıldır. Bu bâbtaki hilâf yukarıda geçti. Bu, ihtilâfın semeresi ve aralarındaki farkın vechini beyandır. Nitekim Bahır'da buna işaret edilmiştir." denilsin.

«Çünkü kadın indirime razı olmuştur.» Çünkü ziyade mehir konulmayınca, kadın indirime razı olmuş; bu bâbtaki hakkını ıskat etmiştir. Mehr-i müsemma bir vecihle sahihtir diye mehr-i müsemmadan fazla olamaz değildir. Çünkü doğrusu mehr-i müsemma fâsit bir akitte olduğu için her cihetten fâsittir. Onun için mehr-i misil mehr-i müsemmadan azsa, yalnız mehr-i misil vâcip olur. UIemanın sözlerinden öyle anlaşılıyor ki, mehr-i misil on dirhemden az olsa, o kadına başka bir şey verilmez. Sahih nikâh bunun hilâfınadır. Onda mehr-i misil vâcip oldu mu, on dirhemden eksik bırakılmaz. Bahır. Bu ifadenin bir misli de Nehir'dedir. Ama söz götürür. Zira kadının mehr-i misli babasının kavmine göre itibar edilir. Şer'an mehrin en azı on dirhem iken, on dirhemden az nasıl olabilir?

«Esah kavle göre kadına cima edip etmemesi de birdir.» Cimadan sonra biri diğeri olmadan akdi feshedemez diyenler de olmuştur. Nitekim Nehir ve diğer kitaplarda bildirilmiştir. H.

«Binaenaleyh vâcip olmasına aykırı değildir.» Nehir sahibi diyor ki: «Zeylâî "Herbiri diğeri olmaksızın feshedebilir" demekle, vâcip olmadığına kasd etmemiştir. Zira şüphesiz günahtan sıyrılmaktır. Günahtan sıyrılmak ise vâciptir. Zeylâî bunun yalnız her birine sabit bir iş olduğunu anlatmak istemiştir.» H.

METİN

İddet, halvetten sonra değil; cimadan sonra ayırma vaktinden veya esah kavle göre kadın ayrılmayacağını bilmese bile kocasının terkettiği vakitten vâcip olur. Bu iddet ölüm için değil talâk içindir.

İZAH

«İddet halvetten sonra değil ilh...» Ulemanın zâhir olan sözlerinden anlaşılan, iddetin hem kazaen, hem diyaneten ayırma vaktinden başlamasının vâcip olmasıdır. Fetih'te şöyledenilmiştir: «Bunun kazaen olması icabeder. Ama kadın son cimadan sonra üç hayız gördüğünü bilirse, kendisiyle Allah Teâlâ arasında Attâbî'nin naklettiğimiz kıyasına göre evlenmesi helâl olmak gerekir.» Bunun yeri, hâkim tarafından araları ayrıldığı vakittir. .Fakat son olmadan itibaren üç hayız görür de kocası ondan ayrılmazsa, bil ittifak evlenmeye hakkı yoktur. Nitekim Gâyetü'l-Beyân sahibi buna işaret etmiştir. Zeylâî'nin ibaresi bunun hilâfını îhâm etmektedir. Bahır.

«Cimadan sonra...» Yani iddet cima bulunmayan mücerret halvetten sonra vâcip olmaz. İddetin velev ki fâsit olsun halvetten sonra vâcîp olması ancak sahih nikâhtadır. Bahır'da Zahîre'den naklen şöyle denilmiştir: «Karı-koca cima olup olmadığında ihtilâf ederlerse, söz kocanındır. Bu hükümlerden hiç biri sabît olmaz.» Yine Bahır'da Fetih'ten naklen "Bu cima edilen kadın karısının kız kardeşi ise, onun iddeti bitinceye kadar karısı kendisine haram olur." denilmiştir.

«Ayırma vaktinden» murad, hâkimin ayırmasıdır. Kendi ayırmaları da öyledir. Bu, ya her ikisinin yahut birisinin nikâhı feshetmesiyle olur. H. Yanı iddet son cimadan değil, ayrılma vaktinden başlar. İmam Züfer buna muhaliftir. Sahih kavil budur. Nitekim Hidâye'de beyan edilmiştir. Fetih, Mi'râc ve Gâyetü'l-Beyân gibi şerhlerinde de tasdik olunmuştur. Mültekâ, Cevhere ve Bahır sahipleri de bu kavli sahih bulmuşlardır. Şüphesiz ki bu muteber kitapların sözleri, Mecmâu'l-Enhur sahibinin sözünden üstündür. O, İmam Züfer'in kavlini sahih bulmuştur. Mevûhib'in ibaresi şöyledir: «Biz iddeti son cimadan değil, ayrılma vaktinden itibar ederiz.»

«Esah kavle göre» bu iki sahih kavilden biridir. Bahır sahibi bunu tercih etmiş; Zeylâî'nin yalnız bunu söylemekle yetindiğini bildirmiştir. İkinci kavle göre bilmek şarttır. Hattâ bunu kadına bildirmezse iddeti geçmez.

«Kocasının terk ettiği vakitten vâcip olur.» Bezzâziye'de şöyle denilmektedir: «Cimadan sonra fâsit nikâhta birbirinden ayrılmak ancak sözle olur. Mesela "senin yolunu serbest bıraktım" yahut "seni bıraktım" der. Mucerret nikahı inkar etmek terk sayılmaz. Ama koca inkâr eder de aynı zamanda, "git ve evlen" derse, bu birbirinden ayrılma olur. Buradaki boşama mutarekedir. Lâkin bununla talâkın sayısı eksilmez. Cimadan sonra karı-kocadan birinin diğerinin yanına gitmemesi mutareke değildir. Çünkü mutareke ancak sözle olur. Muhit sahibi cimadan önce dahi ancak sözle tahakkuk edeceğini söylemiştir.» Şarih mütarekeyi Zeylâî'nin yaptığı gibi kocaya tahsis etmiştir. Zira ulemanın zâhir olan sözlerine göre ınutareke kadın tarafından aslâ olmaz. Halbuki bu nikâhı diğerinin huzurunda feshetmek, her ikisi tarafından bil ittifak sahihtir. Mütareke ile fesih arasındaki fark büyüktür. Bahır'da da böyle denilmiştir. Nehir sahibi aralarında fark görerek, mütarekenin talâkmânâsında olduğunu, binaenaleyh kocaya mahsus bulunduğunu söylemiştir.

Feshe gelince; "O, akdi kaldırmaktır, kocaya mahsus değildir. Velev ki mütareke mânâsında olsun." demiştir. Hayreddin-i Remlî bu sözü reddederek "Fâsit nikâhta talâk tahakkuk etmez. O halde nasıl oluyor da mütareke talâk mânâsındadır deniliyor. Doğrusu fark bulunmamaktır. Onun için Makdisî Kenz şerhinde kesin olarak bunu söylemiştir ilh..." demiştir. Tamamı bizim Bahır üzerine yazdığımız hâşiyededir. Cimadan önce boşamak bâbında Cevhere'den naklen gelecektir ki, bir kimse fâsit nikâhla aldığı kansını üç defa boşarsa, hulleciye hacet kalmaksızın onunla evlenebilir. O bu bâbta hilâf rivayet edilmediğini söylemiştir. Bu da talâkın fâsit nikâhta tahakkuk etmediğini teyid eyler. Onun için de talâkın sayısını eksiltmez. Bilâkis bildiğin gibi o mütarekedir. Hattâ kadını bir defa boşar da sonra sahih nikâhla alırsa, kadın ona üç talâk hakkıyla döner.

«Talâk içindir.» Maksat şudur: Fâsit nikâhla cima ettiği kadından; ister ayrılsın, ister ölsün, kadına talâk iddetini beklemesi vâcip olur. Talâk iddeti üç hayızdır. Bu kâdın dört ay on günden ibaret olan ölüm iddetini beklemez. Minah ve Bahır sahiplerinin "Buradaki iddetten murad, talâk iddetidir. Vefat iddetine gelince: Fâsit nikâhtan ona vefat iddeti vâcip olmaz." demelerinin' mânâsı budur. Yani kadın hayız görürse, üç hayız müddeti; hayız görmezse üç ay yahut çocuğunu doğuruncaya kadar bekler.

METİN

Nesep ihtiyaten iddiasız sabit olur. Nesebin müddeti ki altı aydır cimadan başlar. Eğer cimadan doğurma zamanına kadar hami müddetinin azı, yani altı ay veya fazla geçmiş olursa, nesep sabit olur. Aksi takdirde meselâ altı aydan daha azda doğurursa, nesep sabit olmaz. Bu kavil İmam Muhammed'indir. Fetva da onunla verilir. Şeyhayn'a göre müddetin başlaması, sahih nikâhta olduğu gibi akit zamanından itibarendir. Nehir sahibi, "bu daha ihtiyattır" diyerek bu kavli tercih etmiş ve fâsit tasarruflardan yirmi birini saymıştır.

İZAH

«Nesep ihtiyaten iddiasız sabit olur.» Fakat miras hakkı sabit olmaz. Mevkuf nikâh da böyledir. Bunu Tahtâvî Ebussuud'dan nakletmiştir. Nesep isbatında gösterilecek ihtiyat çocuk içindir. T.

«Nesebin müddeti ilh...» Yani nesebin sabit olacağı müddet ki altı ay veya fazlasıdır cimadan sayılmaya başlar. Yani ayrılma vuku bulmamışsa, hüküm budur demek istiyor. Nitekim aşağıda beyan edilecektir.

«Altı ay veya fazla» sözüyle musannıf, takdirin en az hami müddetiyle yapılması, daha azından korunmak için olduğuna işaret etmiştir. Altı aydan fazladan ihtiraz etmemiştir. Çünkü nikâh akdinden yahut cimadan itibaren iki seneden sonra doğurur da o kadındanayrılmazsa, çocuğun nesebi bil ittifak sabit olur. Bahır.

«Şeyhayn'a göre ilh...» Bu hilâfın faydası kadın akit zamanından sonra altı ayda, cimadan sonra altı aydan azda doğurduğu zaman görülür. Çünkü müftabih kavle göre çocuğun nesebi sabit olmaz.

TEMBİH: Fetih'te beyan edildiğine" göre müddetin başı, ayrıldıkları vakitten itibarendir. Ayrılma olmazsa; ya nikâh yahut cima vaktinden olmak üzere ihtilâflıdır. Bahır sahibi buna itiraz etmiş ve şöyle demiştir: «Bu sözün muktezasına göre kadın ayrıldıktan altı aydan fazla bir zaman geçtikten sonra çocuk doğurursa ve bu akit veya cimadan itibaren ise nesep sabit olmaz. Hâkimin ayırmasından sonra ise, altı aydan azda doğurursa, çocuğun nesebi sabit olmaz. Halbuki çocuğun nesebi sabit olmaktadır.» Nehir sahibi buna cevap vermiş; "Müddetin nikâh veya cima vaktinden başlamasının mânâsı evvelce geçtiği vecihle daha azı nefydir. Ayırma zamanından itibara alınmasının mânâsı, daha çoğunu nefydir. Hattâ ayrılma zamanından itibaren çocuğu iki seneden fazlada doğurursa, nesebi sabit olmaz." demiştir. Makdisi'nin şerhinde de bunun gibi denilmiştir. Hâsılı ayırmazdan önce nesep sabit olur. Velev ki çocuğu akitten veya cimadan sonra iki seneden fazlada doğurmuş olsun. Ayırdıktan sonra ise ancak ayırma zamanından itibaren akitle veya cima ile doğum arasında altı aydan az müddet geçmemek şartıyla, ayrıldıktan iki seneden az bir zaman geçerse sabit olur.

«Nehir sahibi bu kavli tercih etmiştir.» Onun tercihi, Hidâye sahibi ile başkalarının "Fetva, İmam Muhammed'in kavline göredir." demelerine aykırı değildir.

«Fâsit tasarruflardan...» Yani şartlarından biri bulunmayınca, fâsit olanlardan yirmi birini saymıştır.

METİN

Hulâsa sahibi bunlardan on tanesini nazma çekerek şöyle demiştir: «Akitlerin fâsit olanı ondur: Birinci icaredir. Bunun hükmü ecirdir. O da mehr-i mislin veya mehr-i müsemmanın en azının vâcip olmasıdır. Yahut mehr-i müsemma yoksa bütün mehr-i mislin vâcip olmasıdır. Kitâbette vâcip olan çoğudur. Bunu, lâfı edilen şeyle kölenin kıymetinden hangisi çoksa ondan verir. Nikâhta ise, cima ettiği takdirde mehr-i misil lâzım gelir. Tohumdan çıkan evet sahibinindir. Sulh ile rehni her biri bozabilir. Emanettir yahut hükmü sahih gibidir. Sonra hîbe teslim alındığı günkü kıymetiyle ödenir. Bir kimsenin ödünç aldığı köleyi satması sahihtir. Mudarebenin hükmü de emanettir. Satışta vâcip olan misildir. Aksi takdirde kıymettir.»

İZAH

«Bunun hükmü...» Yani fâsit şartla yapılan fâsit icarenin hükmü haneyi tamir gibi; yahutmüsemması meçhul olarak veya hiç müsemma bulunmayarak yahut şarap gibi bir şey tesmiye ederek yapılan icare gibi ki, hükmü birinci surette ecr-i misildir. Yahut temsiye edilen şeydir. Son üç surette kaça çıkarsa çıksın ecr-i misildir.

«Kitâbette vâcip olan çoğudur.» Yani fâsit olan kitâbette; meselâ kölesini başkasının muayyen bir malı karşılığında kitâbete keserse, mükâtebe kendi kıymetiyle lâfı edilen şeyin kıymetinden hangisi çoksa onu vermek vâcip olur.

«Nikâhta ise...» Yani fâsit nikâhta meselâ şahitsiz kıyılanda mehir olabilecek bir şey göstermediyse, mehr-i misil lâzım gelir. Gösterdiyse, mehr-i misil ile müsemmanın az olanı vâcip olur. H.

«Cima ettiği takdirde» mehr-i misil lâzım gelir. Cima etmediyse, hiçbir şey icabetmez. H.

«Tohumdan çıkan...» Yani fâsit müzâreadan çıkan zahîre tohum sahibinin olur. Meselâ muayyen birkaç ölçeğin birine ait olacağını şart koşarlarsa, müzârea fâsit olur. Sonra yer o kimseninse, çalışana ecr-i misil vermesi gerekir. Tohum çalışandansa, onun yer için ecr-i misil vermesi icabeder. H.

«Sulh ile rehni...» Yani fâsit sulh ile fâsit rehni, akdi yapanlardan herbiri bozabilir. Fâsit sulh, anlaştıkları bedelin ne olduğu bilinmeyen sulhtur. Fâsit rehin ise, hisseli bir şeyin rehni gibidir. H.

«Emanettir.» Yani sulh ve rehin bedelleri o sulhu yapanların elinde emanettir. Çünkü her biri arkadaşının malını onun izniyle almıştır. Lâkin sahibi için değil kendisi için almıştır. Binaenaleyh garantili (ödemeli) olması gerekir. Nazmı yazan buna, "yahut hükmü sahih gibidir." sözüyle işaret etmiştir. Sahih sulhun hükmü bedel-i sulhla ödenir. Sahih rehnin hükmü de kıymeti ile borçtan hangisi azsâ onunla ödenir. Mutemet kavlin bu olması gerekir. Rahmeti.

Ben derim ki: Rehin bahsinde, "Fâsit rehin borçtan önce yapıldıysa, sahih rehin gibidir. Aksi takdirde sahih rehin gibi değildir." sözüyle araları bulunacaktır. Tamamı inşallah orada gelecektir.

«Sonra hîbe» fâsit olursa: meselâ taksimi kabul eden hisseli bir şeyse, aldığı günkü kıymetiyle ödenir. Çünkü onu kendisi için almıştır. Kendisi için alan kimse velev ki sahibinin izniyle alsın onu öder. Rahmetî.

«Ödünç aldığı köleyi satması sahihtir.» Yani bir kimse ödünç bir köle alırsa, bu ödünç fâsit olur. Çünkü kıyemiyattandır, milk ifade eder. Binaenaleyh satılması sahihtir. H.

«Mudarebenin hükmü de emanettir.» Yani mal sahibinin çalışmasını şart koşmak gibi fasit bir mudarebenin hükmü emanettir. Çünkü o malı sahibinin izniyle sahabi için almıştır. Böyle olan bir mal emanettir. Şu da var ki, mudarebe fasit olunca, mudarib çırak gibi olur. Çırağınelinde mal emanettir. Rahmeti.

«Satışta vacip olan misildir.» Fasit bir satışta, yani aktin iktiza etmediği bir şartla yapılan alış-verişte vacip olan misliyattansa, helak olanın mislini; kıyemiyattansa kıymetini ödemektir.

Yirmibir fasit tasarruftan kalanlar hakkında Nehir sahibi şunları söylemiştir: «Fasit tasarruflardan kalanlar; sadaka, hul' ,şirket,selem, kefalet, vekalet, vakıf ikale, sarf, vasiyet ve kısmettir.»Sadaka hakkında Camiu'l- Fusuleyn'de "Sadaka fasit hibe gibidir.Teslim almakla ödenir."denilmiştir. Hul'un hükmü karşılığı batıl olursa talak bain olmaktır. Bu da; şarap, domuz veya ölü eti karşılığında hul'u yapmak gibidir.

Şirketten murad; şartı bulunmayan, mesela geliri mal miktarı kadar hesap edilen şirkettir. Nitekim Mecma'da da böyle denilmiştir. Mal elindeyken helak olursa, o kimse ödemez. Nasıl ki Camiu'l- Fusuleyn' de beyan edilmiştir.

Selemden murad; şartlarından biri bulunmayandır. Böyle bir selemde sermayenin hükmü gaspedilmiş mal gibidir. Binaenaleyh onun karşılığında gözüne kestirdiğini peşin olarak alması sahihtir. Fusul'de de böyle denilmiştir. Kefalete misal, namına kefil olunan şahsın bilinmemesidir. Her kime satış yaparsam benim üzerimedir,demesi gibi ki, bunun hükmü ona vacip olmamaktadır. Ödemek fasit olunca, verdiğini geri alır. Yine Fusul'de böyle denilmiştir: Vekalet, vakıf, ikale, sarf ve vasiyete gelince: Zahire göre ulema bunların fasidi ile batını birbirinden ayırmamışlardır. İkalenin nikah gibi olduğunu; fasit şartın onu iptal etmediğini açıklamışlardır. Böylece anlaşılmıştır ki, onun fasidi ile batılı arasında fark yoktur. "İkale teslim aldıktan sonra olur da cariye çocuk doğurmuş bulunursa, batıl olur."demişlerdir.

Ben derim ki: Mecma'a nisbet ettiği şirket meselesi Mecma'da yoktur. Bunu söyleyen kimse görmedik bilakis kazanç musavi olsun olmasın şirket caizdir. Doğrusu, buna misal olarak birisi için şart koşulan dirhemleri göstermekti. Çünkü bu şirketi bozar. Fasit şirketin hükmü, kazancın mal miktarı sayılmasıdır. Velev ki birbirinden farklı olmak şart koşulsun. Mecma ve diğer kitaplarda olan budur. Kısmeti de zikretmiş: fakat hükümden bahsetmemiştir. Musannıf ve Şarih kısmet babında fasit taksimle elde edilen: mesela hibe, sadaka veya taksim edilenden bir şey satmakla alınan mülk sabit olacağını söyleyecektir. Bu, teslim alanın o malda tasarrufunun caiz olduğunu gösterir. Fâsit satışla alınan mal gibi onun da kıymetini öder. Sabit olmaz diyenler de vardır. Eşbâh sahibi buna kesinlikle kail olmuştur. Bezzâziye ve Kınye sahipleri birinciye kaildirler. Nikâh hakkında söylediği fâsidi ile bâtılı arasında fark olmaması meselesinin söz götürdüğünü gördün.

 

MEHR-İ MİSİL

METİN

Hür kadının şer'an mehr-i misli, lügaten o kadın gibi birinin mehridir. Yani babasının cinsinden amcasının kızı gibi bir kadının mehridir. Annesi babasının cinsinden değilse, onun cinsine itibar yoktur. Hulâsa'da, "Mehr-i misil kız kardeşlerine ve halalarına göre itibar olunur. Bunlar yoksa ana-babadır kız kardeş ile amca kızı mehire göre itibar edilir." denilmiştir. Bunun anlattığı mânâ tertibe riayettir. Bu bellenmelidir. Benzerlik vasıflarda aranır.

İZAH

«Hür kadının» sözüyle cariyeden ihtiraz etmiştir. Nitekim gelecektir.

«Mehr-i misli» bilmelisin ki zikredilen bu mehr-i mislin hükmü sahih olup, mehr-i müsemması hiç konmamış; yahut mehr-i müsemması meçhul veya mehr-i müsemması şer'an helâl olmayan her nikâhta muteberdir. Mehir konulsun konulmasın her fâsit nikâhın cimadan sonraki hükmü de budur. Şüpheyle cima sebebiyle mehir vâcip olan yerlere gelince: Buralardaki mehirden murad, burada sözünü ettiğimiz mehr-i misil değildir. Zira Hulâsa'da beyan edildiğine göre bundan murad ukrdur. İsbicâbî ukru şöyle izah etmiştir: Bakılır; zina helâl olsa zina için bir kadın kaça kiralanacaksa, o miktar vâcib olur. Ulemamız Serahsî'nin Asıl nâmındaki kitabının içki bahsinde böyle nakletmişlerdir. Zâhirine bakılırsa, hür kadınla cariye arasında fark yoktur. Muhit'in ifadesi buna muhaliftir. Orada şöyle denilmiştir: «Bir adamın yanına karısından başkası kapanır da onunla cima ederse, mehr-i mislini vermesi tâzım gelir. Meğer ki ara bulmak için mezkûr akde yorumlana.» Bahır.

«Amcasının kızı gibi» sözü menfiye misaldir. H. Yani babasının kavminden değilse cümlesindeki menfinin misalidir. Anne babasının amcası kızı ise, babasının cinsindendir. Dürer'de, kadının amcası kızı denilmişse de, bu bir kalem hatasıdır yahut mecazdır.

«Bunun anlattığı mânâ tertibe riayettîr.» Bahır ve Nehir'de böyle denilmiştir. Lâkin Bahır'da bundan sonra. "Ama ulemanın zâhir olan sözleri bunun hilâfınadır." denilmektedir.

Ben derim ki: Hilâfın semeresi şurada zâhir olur: Bir kıza kendi kız kardeşi ile; meselâ amcası kızı zikredilen sıfatlarda musavi olup, mehirleri değişik bulunursa. Hulâsa'nın ifadesine göre kız kardeşinin mehrine bakılır, ulemanın zâhir olan sözlerine göre müşkildir. Bahır sahibi şunları söylemiştir: «Bir kadına babasının cinsinden iki kadın müsavi düşer de nehirleri başka başka olursa, acaba az olanın mehrine mi itibar olunur, yoksa çok olana mı? Bunun hükmünü görmedim. Hâkimin itibara aldığı ve hüküm verdiği her mehrin sahih olması gerekir. Çünkü fark azdır.»Burada farkın bazen çok olduğunda ileri sürülebilir. Hayreddin-i Remlî diyor ki: «Ulemamız zaman hâkimlerine havale etmenin fesat olacağını söylemişlerdir. Fakih bir kimsenin görüşü, az olan mehri itibara almayı gerektirir. Çünkü o kesin olarakbellidir.»

Ben derim ki: Bana bu iki kadından her birinin mehrine bakılacak gibi geliyor. Hangisinin mehri bu kadının mehr-i misline, uyarsa o muteber olur. Çünkü iki kadının birinin mehrinde karı-kocadan birinin iltimas yapmış olması caizdir.

METİN

Akit zamanında, yaşça, güzellikçe, malca, memleket ve asır itibariyle akıl, din, bekâret, iffet, ilim, edep ve ahlâk mükemmelliğinde ve çocuk olup olmadığına göre itibara alınır. Kocanın hali dahi itibara alınır. Bunu Kemâl zikretmiş; "Cariyenin mihri ona gösterilen rağbete göredir." demiştir. Zikri geçen hususatta mehr-i misil sabit olmak için iki erkeğin yahut bir erkekle iki kadının şahitliği ve şehadet lâfzı şarttır. Adaletli şahitler bulunmazsa söz yeminiyle beraber kocanındır.

İZAH

«Akit zamanında ilh...» Mânâ şudur: Mehir konmadan evlenmiş bir kadının mehr-i mislini öğrenmek istersek; onun evlendiği anda, yaş, güzellik vesair sıfatlarına bakarız. Bir de babasının cinsinden bir kadının evlendiği andaki yaş, güzellik vesaire sıfatlarına bakarız. Birinci kadın gibi ise onu örnek alırız. Ondan sonraki hallerine bakılmaz. Bu haller, güzellik, çirkinlik gibi artıp eksilebilir. Bunu Rahmetî söylemiştir.

"Yaşça" tabiriyle küçüklüğü büyüklüğü kasd etmiştir. Bahır. Gâyetü'l- Beyân'da da böyle denilmiştir. Bu sözün zâhirine bakılırsa, yaştan murad, yirmi yaş gibi sayı ile tahdit değildir. Bilâkis örf-ü âdette itibara alınan büyüklük ve küçüklük farkıdır. Binaenaleyh yirmi yaşında bir kız örfen otuz yaşındakinin mislidir. Onun için Mi'râc sahibi şöyle demiştir: «Çünkü mehr-i misil bu sıfatlara göre değişir. Zengin kıza fakir kızdan daha çok mehir verilir. Gençle ihtiyar. güzelle çirkin arasında da böyle fark yapılır.» Bu ibarenin zâhirinden, diğer sıfatların da böyle olduğu anlaşılır. Demek oluyor ki, zıddından korunmak için sıfatın aslında benzerlik itibara alınır. Sıfatın ziyadeliğine itibar edilmez.

"Güzellikçe" Bazılarına göre soylu soplu ailelerde güzellik itibara alınmaz. Güzellik orta halli insanlarda itibara alınır. Bu söz güzeldir. Fetih. Fakat zâhir olan, mutlak surette itibara alınmasıdır. Bahır. Nehir sahibi dahi Feth'in sözünü reddetmiştir.

Ben derim ki: Bunun vechi şudur: Sözümüz. babasının cinsinden olan kadın hakkındadır. Soy, sop ve şeref hususunda biri diğerine müsavi olur da güzellikte ondan üstün gelirse, ona rağbet daha çok olur.

«Memleket ve asır itibariyle» kadın babasının cinsinden olur, fakat yaşadıkları yerler veya zamanlar değişik ise, o kadının mehri itibara alınmaz. Çünkü iki beldenin âdetleri, mehrin ucuzluğu. pahalılığı hususunda değişir. Kız akraba kızlarının gittiği beldeden başkasınaverilirse, onların mehirlerine bakılmaz. Fetih. Bu ifadenin bir misli de İmam Muhammed'in kitaplarını toplayan Hakim'in Kafî'sindedir. Orada şöyle denilmiştir: «Kendi cinsinden kadınlar başka beldede yaşarlarsa onlara bakılmaz. Çünkü beldelerin mehirleri başka başkadır.» Bu sözün müktezası şudur: Zamana ve mekâna mutlaka bakılır. Velev ki bu sıfatların bazılarıyla yetinmek kâfidir, diyelim. Nitekim aşağıda gelecektir.

"Akıl" güzel ve çirkin şeyleri birbirinden ayıran kuvvettir. Yahut insanın harekât ve sekenâtı gibi hususattaki makbul tutumudur. Nitekim usul kitaplarında belirtilmiştir. Bu mânâ ile akıl, Netif sahibinin şart koştuğu ilim, edep, takva, iffet ve mükemmel ahlâka şâmildir. Kuhistâni.

«Çocuk olup olmadığına göre...» Yani kadına bu şartla mehir koymuşsa, mehr-i misli çocuklu kadının mehr-i misli gibi olur. T.

«Bunu Kemâl zikretmiş...» Yani ulemadan naklederek. "Bu kadının kocası da, mal, hasep varlığı ve yokluğu hususunda o kadınların kocaları gibi olacaktır." demiştir. Yani geri kalan sıfatlarda da öyledir demek istemiştir. Zira genç ve takva sahibi bir delikanlıya, ihtiyar ve fâsıktan daha ucuz mehirle kız verirler. Nitekim Bahır ve Nehir'de belirtilmiştir.

«Cariyenin mehri ilh...» hakkında bâbın başında söz etmiştik. Halebî diyor ki: «Bu mutlak sözde, cariyenin baba tarafından akrabası dahildir. Meselâ hür bir adam birinin cariyesiyle evlenir de hürriyeti şart koşmazsa, onun kızı cariye olur. Bu kız babasının kavminden olsa da hürriyet cihetinden onlara muhaliftir. Binaenaleyh benzerlik hâsıl olmaz.»

«Adaletli şahitler» ifadesiyle şarih, sayı ile birlikte adaletin de şart olduğuna işaret etmiştir. Çünkü maksat mal isbatıdır. Onda bu şarttır.

«Söz yeminiyle beraber kocanındır» Çünkü o, kadının iddia ettiği ziyadeyi inkâr etmektedir.

METİN

Muhit'teki, "Hâkimin mehir koymaya hakkı vardır." sözünü Nehir sahibi, "buna razı oldularsa" diye yorumlamıştır. Babasının kabilesinden kimse bulunmazsa, yabancılardan, yani babasının kabilesine benzeyen bir kabileden o kadına benzeyen birinin mehri itibara alınır. O da bulunmazsa. bu hususta söz yeminiyle beraber kocanındır. Nitekim evvelce geçmişti.

İZAH

«Muhit'teki ilh...» İfadesi Bahır sahibinin sözüne cevaptır. O bununla Hulâsa ve Müntekâ'nın ifadelerinin birbirine muhalif düştüğünü söylemişti. Yani metinde mezkûr şehadetin şart koşulmasıyla. Muhit sahibinin, "Akitten sonra mehri hâkim veya koca tayin ederse caizdir." sözü birbirine aykırıdır. Çünkü hâkimin veya kocanın mehir koyması akitle vâcip olan mehri misli çok olsun az olsun takdir yerine geçer. Zira vâcibin üzerine ziyade etmek sahih olduğu gibi, ondan indirim yapmak da caizdir. Muhalefetin vechi şudur: Yukarıda geçenin zâhirdenanlaşılan, şehadetsiz veya kocanın ikrarı olmaksızın hâkim tarafından mehri misil koy manın doğru olmamasıdır. Nehir sahibi buna cevap vermiş; "Muhit'in sözünü iki taraf buna razı oldukları surete yorumlamak gerekir. Aksi takdirde mehri mislin üzerine ziyade etmek kocanın babalarına göre, noksan bırakmak da kadının babalarına göre caiz değildir." demiştir.

Ben derim ki: Musannıfın, "Akitten sonra konulan veya ziyade edilen mehir yarıya bölünmez." dediği yerde Bedâyi'den naklen arzetmiştik ki: «Mehr-i misil akdin kendisiyle vâcip olur. Şu delille ki, kadın mehir koymasını kocasından istese. koyması lâzım gelir. Bundan çekinirse. hâkim kendisini mecbur eder. Yine koymazsa mehir koyma hususunda hâkim onun yerini tutar.» Bu açık olarak gösteriyor ki, maksat mehr-i misil koymaktır ve hâkimin mehir koyması uzlaşamadıkları zamandır. Binaenaleyh Muhit'in sözünü Nehir'deki ifadeye yorumlamak doğru olamaz. Muhit sahibinin, "çok olsun az olsun ilh "sözünü, kadın razı olup kocasının mehir koyduğu surete yorumlamak gerekir. Bunun muhalefeti giderecek şekilde beyanı şöyledir: Biliyorsun ki mehr-i misil ancak kadının babası tarafından akrabası olan dengi bir kadına bakarak vâcip olur. Yine biliyorsun ki, mehr-i misil ancak iki şahitle sabit olur. Kadın mehirsiz kocaya varır da kocasından kendisine mehr-i misil koymasını isterse, o razı olmadığı takdirde kadın onu mahkemeye verir ve iki şahit getirir. Bu şahitler, "Bu kadının babası cinsinden olan filan kadın, zikri gecen sıfatlar hususunda buna müsavidir. O şu kadar mehirle evlenmiştir." diye şahitlik ederlerse, hâkim ziyade noksan olmamak şartıyla o kadının mehri kadar buna da mehir verileceğine hükmeder. Ziyade noksan ancak, söylediğimiz gibi anlaşarak mehri kocası koyduğu zaman olur. Hâkimin mehri koyması söylediğimiz şahitliğe mehri olunca, Bahır sahibinin iddia ettiği muhalefet ortadan kalkar. Çünkü Muhit sahibinin sözünü, "Hâkim kadına kendi reyiyle mehir koyar ve karı-kocadan birine rızası olmaksızın ziyade veya noksanı ilzam eder." mânâsına yorumlamayı caiz gören yoktur. Eğer maksat Muhit sahibinin sözünü, "Kadının baba tarafından ve yabancılardan dengi bulunamadığı vakit hâkim hükmeder." mânâsına yorumlamak ise, bu dahi Hulâsa ve Müntekâ'nın ifadelerine muhalif değildir. Çünkü onların sözü mehr-i misil hakkındadır. Mehr-i misil ise ancak benzeri bulunduğu zaman konulur ve mehr-i mislin sabit olması ya şehadete yahut ikrara bağlıdır. Kadının benzeri bulunmadığı vakit mehr-i misli takdir etmek onun yerini tutar, aynı değildir. Hâkim bu hususta iyice teemmül ve ictihat ederek şahitsiz ve kocanın ikrarı olmaksızın buna hüküm verir. Şu halde iki sözün mevzuları muhteliftir. Nitekim gizli değildir.

Bu izaha göre burada ziyade veya noksan yine bahis mevzuu olamaz. Çünkü bu ancak kadının benzeri bulunduğu zaman olur. Lâkin Muhit sahibinin sözünü zikredileneyorumlamak. Bedâyi'den naklettiğimize aykırıdır. Orada, "Murad, mehri misle hüküm vermektir." denilmişti. Keza az ilerde Sayrafiyye'den nakledeceğimiz, "Kadının benzeri bulunmazsa kendisine bir şev verilmez." sözüne de aykırıdır. Bunu anlattıkları hale yorumlamak da mümkün değildir. Sebebini Bedâyi'nin sözünden anladın. Bir de şunun için ki, anlaşmanın bulunması, hâkim huzuruna dâvâya çıkmaya hâcet bırakmaz. Şahit bulunmadığı vakit söz yeminiyle beraber kocanındır. Nitekim yukarıda geçmîşti, iIeride de gelecektir. Su halde hâkim kadına, kocasının ettiği yemine göre hüküm verecektir. Bu izahı ganîmet bil! Muvaffakiyet Allah'tandır.

«O da bulunmazsa...» Yani zikredilen sıfatların hepsi veya bir kısmı hususunda kadının benzeri bulunmazsa, söz kocanın olur. Bahır. Bu sözün muktezası, mezkûr vasıfların bazısıyla yetinmektir. İhtiyar sahibi, "Bunların hepsi bulunmazsa bulunanla yetinilir. Çünkü bu vasıfların hepsinin iki kadında bulunması imkânsızdır. Binaenaleyh bulunanlar itibara alınır. Çünkü kadın onun mislidir." diyerek bunu açıklamıştır. Bu ifadenin bir misli, İbn-i Melek'in Mecmâ şerhinde ve Gurarü'l-Ezkâr'dadır. Mültekâ'nın bazı nüshalarında da vardır.

Ben derim ki: Lâkin bana göre metinlerin bu vasıfların ekserisini zikretmek hususunda ittifak halinde olmaları müşkildir. Hidâye sahibinin, "Mehr-i misli bu vasıfların değişik olmasına göre değişir. Memleket ve asrın değişik olmasıyla da değişir." sözü karşısında da müşkil kalır. Çünkü şüphesiz bâkire, genç, güzel ve zengin kıza, dul, ihtiyar, çirkin ve fakir bir kadından daha fazla rağbet gösterilir. Velev ki akıl, din, ilim, edep ve diğer vasıflarda müsavi olsunlar. Bu kadar farklarla birlikte birinin mehri diğerininkine nasıl ölçülebilir. Ulemanın. "Çünkü vasıfların hepsinin iki kadında toplanması imkânsızdır." sözünü teslim ediyoruz. Ama mehr-i misil itibarını yalnız baba kavminde olacağını kabul edersek teslim ediyoruz. Yabancılardan do itibar edileceğini kabul edersek teslim etmiyoruz. Şu da var ki, bulunmadığı farz edilirse, musannıfın dediği gibi söz kocanın olur. Lâkin Bahır'da Sayrafiyye'den naklen şöyle denilmiştir: «Bir kimse qurbette ölür de mehir iddia eden iki garip zevce bırakırsa, bunların beyyinesi olmadığı gibi gurbette kız kardeşleri de bulunmazsa, Sayrafiyye sahibi bunların güzelliklerine bakarak emsalleri kaça nikâh edilirse o kadara nikâh edileceklerine hüküm verileceğini söylemiştir. Kendisine; bu, beldelere göre değişir denildiğinde; beldelerinde bulunursa sorulur, bulunmazsa onlara bir şey verilir demiştir.» Yani öldükten sonra yemin verdirme imkânı kalmadığı için böyle hareket edilir, demek istemiştir. Lâkin burada kocanın mirasçıları onun yerine geçer diye itiraz edilebilir.

T E M B İ H : Dimaşk köylerinin birçoğunda âdet olmuştur. Bütün köyün kadınlarına, fark yapmaksızın muayyen bir miktar mehir koyarlar. Bunun söz edilmediği zaman akit zamanında zikredilen mehr-i müsemma mesabesinde olması gerekir. Çünkü örf ve âdetegöre sabit olan bir şey şart koşulmuş gibidir. O zaman mehr-i misilden sual edilmez. Allahu a'lem!

 

VELÎNİN MEHRİ ÖDEMESİ

METİN

Velînin, kadının mehrîni ödemesi sahihtir. Velev ki kadın küçük olsun. Velev ki akdi yapan velî kendisi olsun. Çünkü o elçidir. Lâkin kendisinin sağlam olması şarttır. Ölüm hastalığında olur da kefil olduğu şahıs da mirasçısı bulunursa sahih olmaz. Aksi takdirde ödeme, malının üçte birinden sahih olur. Kadının veya başkasının ödeme meclisinde kabulü de şarttır. Kadın parayı, bâliğ olan kocasıyla ödemeyi üzerine alan velînin hangisinden olsa isteyebilir.

İZAH

«Velinin kadının mehrini ödemesi sahihtir.» Yani kocanın velisi olsun, kadının velîsi olsun ve karı-koca ister küçük, ister büyük olsunlar bu caizdir. Karı koca büyükseler, velînin onlar nâmına ödemesi zâhirdir. Çünkü ecnebi gibidir. Sonra kocanın emriyle ödediyse, dönüp parasını ondan alır. Emri olmadan ödediyse alamaz. Küçük olan karı-kocanın velîlerine gelince; O, elçi ve sözcüdür. O ölürse kadın için terekesine müracaat hakkı vardır. Kalan vârislerin küçük kocanın hissesi hakkında müracaat hakları vardır. İmam Züfer buna muhaliftir. Çünkü kefâlet mekfûlu'n-anh tarafından muteber sayılan bir emirle olmuştur. Zira küçüğün üzerinde babanın velâyeti sabittir. Binaenaleyh babanın izni onun izni demektir. muteberdir. Kefâlete yönelmesi onun tarafından buna delildir. Bunu Fetih'ten naklen Nehir sahibi söylemiştir.

«Çünkü o elcidir.» cümlesi, karı-kocanın ikisi de: yahut birisi küçükseler ödemek sahihtir sözünün ta'lilidir. Bu cümle şu suale cevap da olabilir: «ödeyen küçük kızın velîsi olursa. hem isteyen, hem istenen olması lâzım gelir. Çünkü isteme hakkı ona aittir. Onun için küçük kız nâmına bir şey satar da müşteri nâmına kıymetini kendi öderse sahih olmaz!» Cevap şudur: Bu adam nikâhta bir elçi ve kız nâmına sözcüdür. Binaenaleyh hukuk ona râci değildir. Satışta ise asildir. Onun mehri alması, babalık velâyeti hükümcedir. Akdi yapan o olduğu için değildir. Onun için kız bülûğa erer de kendisini men ederse, teslim alamaz. Satış bunun hilâfınadır. Tamamı Fetih'tedir.

«Sahih olmaz.» Çünkü ölüm hastalığında mirasçısına teberru yapmış olur. Fetih. Bahır sahibi Zahîre'den naklen, "Keza vârisi nâmına yahut vârisine ödediği her borç böyledir." cümlesini ziyade etmiştir. Yani bu, mirasçısına vasiyet mesabesindedir demek istemiştir. "Kefil tarafından bir teberru yoktur. Çünkü ödemeden ölürse, kadın terekesine müracaatla hakkını alır. Şayet baba oğlunun emriyle kefil oldu ise veya oğlu küçükse, kalan vârisler de oğlunun hissesinden haklarını alırlar." denilemez. Çünkü şöyle cevap veririz: Kalan vârislerin mekfûlu'n anha (kefil olunan şahsa) müracaatla hak istemleri, kefâletî başlangıçta teberru olmaktan çıkarmaz. Çünkü kefilin nasibi helâk olur da iflas etmiş bulunabilir. Yahut bazen ona mürarcaat etme imkânı bulamayabilirler. Buna şu da delâlet eder ki; hasta birkimsenin yabancıya kefil olması, malının üçte birinden itibar olunur. Eğer teberru olmasaydı sair teberruları gibi bütün malından geçerli olurdu. Bundan daha açık olmak üzere; bu adam kendi milkinden bir şeyi, kıymetinin misliyle yahut daha azına veya daha çoğuna mirasçısına satsa, satış bâtıl olur. Hattâ bu satışla şuf'a bile sabit olmaz. İmameyn buna muhaliftirler. Nitekim Mecmâ'da beyan edilmiştir.

«Aksi takdirde...» Yani kendisine veya nâmına kefil olunan şahıs kefil olan velînin mirasçısı değilse, meselâ sağ olan oğlunun oğlu veya amcasının kızı olursa demektir. T.

«Ödeme malının üçte birinden sahih olur.» Nitekim ulema bunu ecnebinin ödemesinde açıklamışlardır. Bahır. Yani kefâlet malı terekesinin üçte biri kadarsa ödeme sahihtir. Daha fazla ise, üçte biri miktarını ödemek sahihtir. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi kefâlet başlangıçta teberrudur.

«Kadının kabulü» bülûğa ermişse şarttır. H.

«Veya başkasının» sözünden murad, kadının velîsi yahut başka bir fuzûlidir. Nitekîm kefâlet bahsinde gelecektir. Onun için Bahır sahibi, "O mecliste kadının yahut herhangi bir kimsenin kabulü mutlaka lâzımdır." demiştir. Halebî diyor ki: Bu kadın küçük; kefil de kocasının velîsi olduğuna göredir. Kefil kadının velîsi olursa, onun icabı kabul yerine geçer. Nitekim Nehir'de beyan edilmiştir.

«Ödeme meclisinde» kabulü de şarttır. Çünkü mezhebe göre akdin yarısı gaibin kabulüne bağlı olamaz. T.

«Ödemeyi üzerine alan veli» ister erkeğin, ister kadının velisi olsun fark etmez. Ödeyen diye kayıtlaması, sözümüz ödeme hususunda olduğu içindir. Bir de az ileride beyan edeceği vecihle ödemeden kendisinden her şey istenilmez.

METİN

Velî öderse, bunu emirle yaptığı takdirde parasını kocadan alır. Nitekim kefâletin hükmü budur. Baba fakir olan küçük oğlunu bir kadınla evlendirdiği vakit, mehri kendisinden istenilmez. Meğer ki kefil olsun. Mutemet kavil budur. Zengin çocuğun ise mehri babasından istenir. Fakat onu kendi malından değil, oğlunun malından verir. Nitekim nafakada da böyledir. Baba ondan mesul değildir. Ancak kefil olmuşsa mesul olur. Baba öderken, bunu sonra alacağım diye şahit getirmedikçe, ödünç bir şey istemeye hakkı yoktur.

İZAH

«Bunu emirle yaptığı takdirde...» Yani koca kefil ol diye emrettiyse. ödediğini ondan alır. Bu şu demektir ki, baba küçük oğlu nâmına mehri, üzerine alır da öderse, sonra dönüp ondan bir şey isteyemez. Çünkü küçük çocukların mehirlerini babaların yüklenmesi âdettir. Meğer ki öderken, sonra ben bunu alacağım diye şahit getirmiş olsun. Fetih. Bunun tamamı ileridegelecektir.

«Mehri kendisinden istenilmez.» Yani gelinin mehri yahut oğluna vâcip olan mehri babadan istenilmez.

«Mutemet kavil budur.» Bu kavlin mukabili, Tahâvi şerhi ile Tetimme'dedir. O kavle göre, baba kefil olsun olmasın gelin mehrini ondan isteyebilir. Fetih sahibi diyor ki: «Manzume'de bildirildiğine göre, bu kavil İmam Mâlik'indir. Biz buna muhalifiz.» Sonra Fetih sahibi itimat edilen kavlin bu olduğunu söylemiştir.

Ben derim ki: Manzume'deki ifadenin bir misli de Mecmâ ile Dûrerü'l Bihâr'da ve şerhlerindedir. Mevahibü'r-Rahmân'da, "Baba fakir olan küçük çocuğunu evlendirirse. bize göre mehir kendisine lâzım gelmez." denilmiştir. Bahır sahibi Tahtâvî şarihinin sözüne cevap vermiş: onun sözünü küçük çocuğun malı olduğu surete yorumlamıştır. Şu delille ki; Mi'râc'da Tahâvî şerhinin sözü zikredilmiş; sonra fakir çocuğun. babası üzerine almadıkça mehri ödemesi lâzım gelmediği bildirilmiştir. Bu suretle birinci sözün zengin hakkında olduğu taayyün etmiştir.

Ben derim ki: Bundan daha açık olmak üzere İnâye'de Tahâvî şerhinden naklen şöyle denilmiştir: «Baba küçük çocuğunu bir kadınla evlendirirse, kadının mehrini kocasının babasından istemeye hakkı vardır. Baba da küçük oğlunun malından öder ilh...» Bu izaha göre şarihin, "Mutemet kavil budur." sözü yersizdir.

«Nitekim nafakada da böyledir.» Yani nafaka küçük çocuğun babasından istenmez. Ancak kefil olmuşsa o zaman istenir. Musannıf Minah'ta Hulâsa'dan naklen böyle demiştir. Hâniyye'de şu ibare vardır: «Kadın büyük olur da küçük çocuğun malı bulunmazsa. nafakası babasına vâcip olmaz. Baba çocuğu nâmına ödünç alır. Sonra oğlu zenginlediğinde ondan alır.» Hâkim'in Kâfî'sinde de şöyle denilmiştir: «Çocuk küçük olur da malı bulunmazsa, karısının nafakası babasından istenmez. Ancak onu ödeyeceğine söz vermişse o zaman istenir.» Zeylâî ve diğer kitaplarda da böyle denilmiştir.

Ben derim ki: Bu. şarihin nafaka bâbında fer'î meselelerde söyleyeceklerine muhaliftir. Orada, "Muhtar ve Mültekâ'da bildirildiğine göre, oğlunun karısını nafakası; oğlu küçük, fakir veya kötürüm ise babasına aittir." diyecektir. Meğer ki oradaki sözü, baba verdiği nafakayı oğlu zenginlediği vakit ondan almak üzere mehir aldıysa diye yorumlanmış olsun. Nitekim ulema zengin oğul hakkında da aynı şeyi söylemişler: "Zengin çocuğun annesi ve kocası fakir iseler çocuğua annesinin nafakasını vermesi, sonra kocası zenginlediği vakit ondan olması emredilir." demişlerdir. Hâniyye'nin zikri geçen ibaresi de bunu teyid etmektedir.

«Sahit getirmedikçe bir şey istemeye hakkı yoktur ilh...» Yani baba mehri kendi malından öderse. sonra onu küçük çocuğunun malından almaya hakkı yoktur. Ancak emîrle ödediyseo başkadır. Ama burada o da yoktur." denilmiştir. Lâkin arz etmiştik ki çocuğa kefil olmaya yönelmesi emir mesabesindedir. Çünkü onun üzerinde velâyeti sabittir. Onun içîn mehri babanın izniyle bir yabancı öderse, sonra ödediğini îster. Baba da öyledir.

Evet, Gâyetü'I-Beyân'da bundan dolayı babanın sonra oğlundan isteyeceği zikredilmiştir, istihsana göre babanın istemeye hakkı yoktur. Çünkü âdetten bu malı vermeye, sonra istememek şartıyla katlanmıştır. Örfen sabit olan bir şey nassan sabit gibidir. Ancak sonra isteyeceğini şart koşarsa, o zaman dönüp ister. Çünkü açık söz delâletten üstündür. Yani açıkça şart koşması örf-ü âdetten üstündür. Vasî bunun hilâfınadır. O ödediğini sonra alır. Zira onun teberruu hakkında âdet yoktur. Binaenaleyh sair babadan başka velîler gibi olur.

Demek oluyor ki, şahit getirmeden ödediğini sonra almak babaya mahsustur. Bunun muktezası, örf olmayan yerde annenin de ödediğini isteyebilmesidir. Yalnız bunu, vasiyet ise, bir de buna kefil olduysa yapar, Bunsuz yapıp yapamayacağı fetva hadisesi olmuştur. Bir çocuğu velîsi evlendirmiş, onun namına gelinin mehrini annesi vermiş, fakat çocuğuna vasi değilmiş, sonra çocuk bulûğa ermiş, bu sefer annesi ödediği mehri ondan almak istemiş. Bu hadisede alamaması gerekir. Çünkü anne çocuğun borcunu izinsiz ödemiştir. Velayeti de yoktur. Bilhassa aşağıda gelecek olan, "Babadan başkalarının dahi şahit getirmesi şarttır." sözüne göre hiçbir hakkı yoktur. Bezzaziye'de, "Baba öderken şahit getirir de ödediğini sonra alacağını bildirirse, sonra dönüp alır. Velev ki üzerine alırken şahit gelirmiş olmasın." denilmektedir.

Hâsılı ödenen parayı sonra olmak için ya üzerine alırken yahut öderken şahit getirmek şarttır. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. Fetih sahibi bunu, "küçük çocuk fakır ise" diye kayıtlamıştır. Fakat Nehir sahibi kendisine yukarıda Gayetü'l- Beyân'dan naklettiğimiz sözle itiraz etmiş; yani. "Örf ile ta'lil umumi olduğu halde bu mutlaktır." demiştir. Şöyle denilebilir: Fetih sahibinin sözü örf umumi olmadığına göredir. Küçük çocuk zenginse, ödediğini onun malından alır. Velev ki şahit getirmesin. Bilhassa baba fakir olursa evleviyetle alır.

Şimdi şu kalır: Üzerine almadan öderse ne olur? Adetle tayinin muktezası, fark bulunmamaktır. Şu halde şahit getirdiyse, ödediğini alır, getirmediyse alamaz. Şarih vasî bâbının sonunda diyecektir ki: Baba çocuğu için bir elbise veya yiyecek satın alır da, sonra verdiğini oğlundan alacağına şahit getirirse, çocuğun malı bulunduğu takdirde ondan alır. Malı yoksa alamaz. Çünkü bu babaya vâciptir. H. Bunun bir misli de şudur:Baba küçük çocuğu için bir hâne veya köle satın alırsa, sonra bu parayı oğlundan alır. Oğlunun malı olsun olmasın fark etmez. Ama şahit getirmediyse alamaz. Ebû Yusuf'tan böyle rivayet edilmiştir. Bu kavil güzeldir. Bellenmesi gerekir.

Ben derim ki: Bunun hâsılı şudur: Giyecekle başka şeylerin arasında fark vardır. Başkaşeylerde, küçük çocuk fakir olsun olmasın, sonra dönüp isteyeceğine şahit tutmadıkça ödediğini alamaz. Çocuk zengin ise, yiyecekle giyecekte de öyledir. Fakir olursa, baba şahit tutsa bile çocuktan bir şey isteyemez. Çünkü yiyecekle giyecek ona vâciptir. Hâne ve köle gibi şeyler bunun gibi değildir. Bunun muktezası şudur: Üzerine almadığı mehir hâne ve köle gibidir, ona vâcip değildir. Binaenaleyh şahit getirdiyse çocuk fakir bile olsa ödediğini ondan alır. Aksi takdirde bir şey alamaz. Bu da Nehir'in sözünü tey'd eder. Şu da var ki, orada beyan edeceğimize göre, vasi sonra almak üzere kendi malından nafaka varsa, şahit getirmek şart mıdır değil midir? Burada iki kavil vardır. İstihsana göre şarttır. Bu izaha göre vasî ile baba arasında fark yoktur. Yukarıda Gayetü'l-Beyan'dan naklettiğimiz, "Vasî bunun hilâfınadır." sözü ikinci kavle göredir. Allahu a'lem. Şahit getirdikten sonra ödediğini alabilmek, çocuk bülûğa erdikten sonra verdiklerine de şâmildir. Nitekim Feyz'de beyan edilmiştir. Aynı eserde şöyle denilmektedir: «Bu, yani şahit getirmenin şart olması, çocuğun babasında ala ağı olmadığına göredir. Babasında alacağı olur da babası onun karısının mehrini öder, şahit de getirmezse. sonra ödediğini borcuna mukabil verdiğim iddia ettiği takdirde tasdik olunur. Oğlu büyük ise, babanın yaptığı teberrudur. Çünkü onun emri olmaksızın ödemeye hakkı yoktur.»

T E M B İ H : Babanın ödediğini sonra almak için şahit getirmesinin şart olması, yukarıda arz ettiğimiz ifadeye aykırı değildir. Orada demiştik ki: «Baba ölür de zevce mehrini onun terekesinden alırsa, kadın vârislerin, küçük çocuğun hissesi hakkında ödenenden dönmeye hakları vardır.» Çünkü biliyorsun delâleten emirle baba kefil olmuştur. Nâmına kefil olduğu şahsın emriyle kefil olan kimse, verdiğini sonra alır. Alamaması, şahit getirmeden kendiliğinden ödediği takdirdedir. Çünkü bunu teberru yoluyla vermesi âdettir. Ama kendiliğinden vermez de zevce hakkını onun terekesinden alırsa, teberru diye bir şey yoktur. Onun için diğer vârisler küçük çocuğun hissesinde terekeye müracaat edebilirler.

FER'Î MESELE: Feyz'de şöyle denilmiştir: «Oğlunun kansına mehir olmak üzere arazi verir de kadın onu teslim almadan baba ölürse, sonra kadının o araziyi satması sahih olmaz. Meğer ki baba mehri üzerine alıp sonra ona karşılık araziyi vermiş olsun. O zaman teslim almaya hâcet yoktur.»

 

MEHRİNİ ALMAK İÇİN KADININ NEFSİNİ KOCASINA TESLİM ETMEMESİ

METİN

Kadın beyan edilen mehr-i muaccelinin hepsini veya bir kısmını yahut örfen onun gibisine peşin verilen miktarı almak için kocasını kendisiyle cimadan ve cima mukaddimelerinden Mecmâ şerhi kendini sefere götürmekten men edebilir. Velev ki kadının razı olduğu cima ve halvetten sonra olsun. Çünkü her cima için ayrı akit yapılmıştır. Bunların bir kısmını teslim etmek, kalanını teslimi icabetmez. Bununla fetva verilir. Çünkü örfen sabit olan bir şey şart kılınmış gibidir.

İZAH

«Kadın beyan edilen mehr-i muaccelini almak için ilh...» Kocası bir dirhemden maada bütün mehrini vermiş olsa, o dirhemi almak için kadın kendini teslim etmeyebilir. Kocasının verdiklerini geri almaya hakkı yoktur. Bunu Hindiyye sahibi Sirâc'dan nakletmiştir. Muhit'ten naklen Bahır'da bildirildiğine göre, kadın mehrini kocasından almak üzere bir adama havale ederse, o adam hakkını alıncaya kadar kadın kocasına teslim olmayabilir. Musannıf mehrin teslimi önce geldiğine de işaret etmiştir. Ayrı olsun, borç olsun müsavidir. Satış veya ayrı olan semen bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar beraber teslim edilirler. Burada beraberce teslim almak ve teslim etmek imkânsızdır. Satış bunun hilâfınadır. Nitekim Bedâyi'den naklen Nehir'de bildirilmiştir. Tamamı oradadır. Lâkin teslim alma hususunda koca, babasının mehri alıp kıza teslim etmeyeceğinden korkarsa. babaya onu teslime hazır hale getirmesi, sonra mehri teslim alması emrolunur.

«Yahut örten onun gibisine peşin verilen miktarı...» Yanı mehrin hepsinin veya bir kısmının peşin verileceği beyan edilmemişse; kadın, örfen kendisi gibi bir kadına verilmesi âdet olan miktarı alıncaya kadar kocasına teslim olmayabilir. Sayrafiyye'de fetvanın üçte bir veya yarı nazar-ı itibara alınmaksızın karı-kocanın beldelerindeki âdete itibar edileceği bildirilmiştir. Hâniyye'de, "Örf-ü âdet muteberdir. Çünkü örfen sabit olan bir şey, şartan sabit gibidir." denilmiştir.

Ben derîm ki: Zamanımızda Mısır ve Şam'da örf-ü âdet mehrin üçte ikisini peşin vermek, üçte birini veresiye bırakmaktır. Unutma ki, yukarıda Mültekât'tan naklen, "Kadın âdeten şart kılınan ayakkabı. çarşaf. elbise ve şeker parası gibi şeylerden dolayı kocasına teslim olmayabilir." demiştik. Örf-ü âdete bağlı olan bir kimsenin bu gibi şeyleri tereddütsüz vermesi lâzım gelir. Yeter ki verilmeyecek diye şart koşmuş olmasınlar. Zayıf olan örf söylenmeden şart koşulan şeylere katılmaz.

«Kocasını kendisiyle cimadan ilh...» men edebilir. Küçük kızın velîsi dahi onun mehrini olmadan kızı vermeyebilir. Kızın kendisini teslim etmesi doğru değildir. Etse bile velîsi onu geri alır. Baba ile dededen başka velîler mehri olmadıkça kızı teslim edemezler. Ederlersefâsit olur. Musannıf, kadın mehri için teslim olmuyorsa, o kadını cimaya zorlamasının İmam-ı Azam'a göre helâl olmayacağına işaret etmiştir. İmameyn'e göre helâl olur. Nitekim Muhit'te beyan edilmiştir. Bahır. Ama bu hilâfın, kadın evvelâ kendi rızasıyla cima edilmişse diye kayıtlaması gerekir. Kocası onunla cima etmemiş ve onun rızasıyla halvette de bulunmamışsa, bil ittifak helâl olmaz. Nehir.

«Cima mukaddimelerinden ilh...» cümlesi Mecmâ şerhinde açıklanmamış; sadece, "Kocasını kendinden istifade etmekten men edebilir." denilmiştir. Nehir sahibi bunun bütün cima mukaddimelerine şâmil olduğunu söylemiştir. T.

«Sefere götürmekten» tabiri yerine, "çıkarmaktan" dese daha iyi olurdu. Nitekim Kenz sahibi öyle demiştir ve bu kadını evinden çıkarmaya da şâmildir.

«Velev ki kadının razı olduğu cima ve halvetten sonra olsun.» Halvetin hükmü birinci cimadan anlaşılır. Bunu zikretmenin faydası, ancak İmameyn'in aşağıda gelen kavlinde zâhir olur. Kadına zorla cima ve halvet yapması, kadının küçük veya deli olması evleviyetle aynı hükümdedir. Bu ittifâkîdir. Fakat kendi rızasıyla cima ederse, İmameyn'e göre kadın kendini teslimden çekinemez. Çekinirse, bununla naşize (kaçak) sayılır. Kendisine nafaka verilmez. Bahır'da bu hususta inceleme neticesi, "Meğer ki kocasının evinde olduğu halde onu cimadan men etmiş olsun." denilmiştir. Bahır sahibi bu hükmü, ulemanın nafakalar bahsinde, "Mehrini aldıktan sonra bu itaatsizlik sayılmaz." sözlerinden almıştır.

METİN

Yalnız bu mehrin hepsi müeccel veya muaccel konulmadığına göredir. Müeccel veya muaccel mehir koyarlarsa, şartlarına göre hareket ederler. Çünkü açık söylemek delâleten anlaşılandan üstündür. Ancak müddet pek fazla meçhûl olursa, o zaman peşin vermek vâcip olur. Gâye. Ancak talâk veya ölüm sebebiyle tecil müstesnadır. Örf bulunduğu için bu sahihtir. Bezzâziye. İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre erkek bütün mehri veresiye bırakırsa, kadın onu cimadan men edebilir. istihsanen bununla fetva verilir. Valvalciyye.

İZAH

«Şartlarına göre hareket ederler.» Yani hepsinin peşin verilmesini şart koştularsa peşin vermesi; veresiye olmasını şart koştularsa veresiye olması gerekir. H. Müeccel (veresiye) meselesi ihtilâflıdır, ileride görülecektir.

«Çünkü açık söylemek ilh...» Yani mehrin bir kısmının peşin verilmesi âdet olsa da, iki tarafın şortlarına itibar olunur Çünkü şart açık sözdür. Örf ise delâlettir. Açık söz delâletten daha kuvvetlidir.

«Ancak müddet pek fazla meçhûl olursa...» Bahır sahibi diyor ki: Müddetin meçhûl olması orak. harman ve benzeri gibi birbirine yakın olursa, sahih kavle göre mâlûm gibidir. NitekimZâhîriyye'de bildirilmiştir. Satış bunun hilâfınadır. Çünkü o bu şartla caiz olmaz Müddet pek fazla meçhûl ise, meselâ ne zaman zenginlersem veririm yahut ne zaman yeller eserse veya yağmur yağarsa veririm demişse, bu müddet sabit olmaz; mehri derhal vermesi icabeder. Gâyetü'l-Beyân'da da böyle denilmiştir.

«Ancak talâk veya ölüm sebebiyle» sözü, müstesnadan istisnadır. H. «Örf bulunduğu için bu sahihtir.» Bahır sahibi diyor ki: «Hulâsa ve Bezzâziye'de bu hususta ihtilâf olduğu bildirilmiştir. Bezzâziye'de sahih olduğu doğrulanmış; Hulâsa'da ise; talâk ile müeccel (versiye) mehrin muaccele (peşine) döneceği; fakat kadına ricat ederse veresiye dönmeyeceği bildirilmiştir.» Yani veresiye mehir boşanıncaya kadar beklenecekse, boşamakla ödeme zamanı gelmiş olur. Fakat muayyen bir müddete kadar bekleneceği konuşulmuşsa. boşamakla peşinsiz dönmez. Nitekim bu Mısır'da bazen olur. Mehrin bir kısmı peşin, bir kısmı talâka veya ölüme kadar veresiye bırakılır. Bir kısmı da taksitle ödenir. Kadın boşandığı zaman veresiye olan kısım peşine döner. Fakat taksitli olan dönmez. Kadın onu boşadıktan sonra, taksit taksit alır. Acaba veresiye olan mehir talâk-ı ric'î ile mutlak surette peşine döner mı, yoksa iddet bitinceye kadar devam eder mi? Bu husus ihtilâflıdır. Kınye sahibi kesinlikle ikinci kavle kail olmuş;onu umumiyetle ulemaya nisbet etmiştir. Kadın dinden döner de dârı harbe gider, sonra müslüman olarak onunla tekrar evlenirse, muhtar kavle göre talâka kadar te'cil edilen mehir kendisinden istenmez. Nitekim Sayrafiyye'de böyle denilmiştir. Çünkü dinden dönmek fesihtir, talâk değildir. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«İstihsanen bununla fetva verilir.» Çünkü erkek bütün mehrin veresiye bırakılmasını isteyince, kadından istifade hakkının düşmesine razı oldu demektir. Hulâsa'da beyan edildiğine göre, Üstad Zahîruddin, kadının cimadan kaçınmaya hakkı olmadığına fetva verirmiş. Sadru'ş-Şehid ise, hakkı olduğunu söylermiş. Demek ki fetva muhteliftir. Bahır.

Ben derim ki: İstihsan tercih edilir. Onun için şarih kesinlikle onu söylemiştir. Bahır'da Fetih'ten naklen, "Bütün bunlar müddet gelmeden cimayı şart koşmadığına göredir. Bunu şart koşar da kadın razı olursa, bil ittifak cimadan kaçınamaz." denilmiştir.

T E M B İ H : Şarihin, hepsini veresiye bırakırsa demesinden anlaşılıyor ki, bir kısmını veresiye bırakır da peşin olanı verirse, İmam Ebû Yusufun kavline göre kadın kendini teslimden çekinemez. Halbuki Kâdıhân Câmi şerhinde evvelâ, "Mehir veresiye dememişse; müddet gelmeden olsun, geldikten sonra olsun kadın kendini teslimden imtina edemez. Bir kısmı müeccel olur da peşin olanını alırsa, hüküm yine böyledir. Keza akitten sonra mehri kadın veresiye bırakırsa yine böyledir." demiş; sonra şunları söylemiştir; «Ebû Yusuf'un kavline göre kadınla zifaf olmamışsa, bu fasılların hepsinde müddet gelinceye kadar kadınkendini teslim etmeyebilir ilh...» Bu söz musannıfın, "Peşin verileceği beyan edilen miktarı almak için ilh..." sözüne muhaliftir. Lâkin Zahîre'de gördüm ki, Sadru'ş-Şehid'den naklen bir kısmını veresiye bırakma meselesinde, "Bizim memleketimizde o kadınla cima etmesi hilâfsız caizdir. Çünkü peşin olan mehir verilince. zifafa girmek örfen şart koşulmuştur. Binaenaleyh nassan şart koşulmuş gibidir. Bütün mehri veresiye bırakmada ise, ne örfen şart vardır, ne de nassan. Binaenaleyh İmam Ebû Yusuf'un kavline göre istihsanen cimaya hakkı yoktur." denilmiştir.

METİN

Nehir'de şöyle denilmiştir: «Kadınla veresi hükmüne göre yüz dirhem mehirle evlenir de kırk dirhemini peşin vermeyi şart koşarsa, onu alıncaya kadar kocasını cimadan men etmeye hakkı vardır. » Kocasını cimadan men ettikten sonra kadının nafakaya, sefere, bir hâcet için kocasının evinden çıkmaya ve mehrini yani muaccel kısmını almadıkça kocasından isimsiz ailesini ziyarete hakkı vardır. Şu halde ancak kendinin alacağı bir hak veya kendinden istenilen bir hak yahut haftada bir defa annesiyle babasını, senede bir defa yakın hısımlarını ziyaret için yahut ebe kadın veya cenaze yıkayıcı olduğu için çıkabilir. Bundan başka yerlere çıkamaz. Kocası izin verse bile her ikisi âsî olur. Mutemet kavle göre zînetlenmemek şartıyla hamama gitmek caizdir. Eşbâh. Bu, nafaka bahsinde gelecektir.

İZAH

«Peşin vermeyi...» Yani zifaftan önce vermeyi şart koşarsa, "onu alıncaya kadar kocasını cimadan men etmeye hakkı vardır." Yanı kırk dirhemden geriye kalanını alıncaya kadar kocasına teslim olmayabilir. Çünkü mehir veresiye olacak diye söyledikten sonra bir kısmının peşin verilmesini şart koşmak, kalan kısmını talâka veya ölüme kadar tehir edebileceğine delâlet vecihlerinden hiçbir vecihle delâlet etmez. Böyle yerlerde âdet, isteninceye kadar tehir etmektir. Bunu Allâme Kâsım'ın Fetvâ'sından Bahır sahibi nakletmiştir.

FER'İ BIR MESELE: Hindiyye'de Hâniyye'den naklen şöyle denilmektedir: «Kadını bin dirhem mehirle alır da mümkün olanı peşin saymayı, kalanını ise bir seneye tehir etmeyi şart koşarsa, kadın onun bütün mehri veya bir kısmını ödemeye imkân bulduğunda, beyyine getirmedikçe bin dirhemin tamamı bir seneye kadar te'cil edilir. Beyyine getirirse hakkını alır.»

«Kocasını men ettikten sonra kadının nafakaya...» Yani mehrini almak için kocasını kendine yaklaşmaktan men ettikten sonra nafakaya yine hakkı vardır. Kocasını men etmesi, onun evinde olduğu halde cimasına mâni olmasına şâmildir. Bu zâhirdir. Keza kocasının evine taşınmaktan çekinirse, kadına yine nafaka vardır. Nitekim bâbında gelecektir. Kadının seferegitmesi de böyledir. Yalnız buna göre nafakanın kendisini hapsetmesinin mükâfatı olması müşkil kalır. Onun içindir ki kadın gasp edilmiş veya kocası yanında olmaksızın hacca gitmiş bulunursa, kendisine nafaka yoktur. Halbuki kadın bir özürden dolayı kendini hapsetmiş değildir. Buna şöyle cevap verilir: Kusur, mehr-i vermemesi sebebiyle erkek tarafından gelmiştir. Binaenaleyh kadın hükmen kendisini erkeği için hapsetmiş sayılır. Nasıl ki kocası onu evinden çıkarsa kadına nafaka vardır. Gasp edilen kadınla hacca giden bunun hilâfınadır. Çünkü burada kusur erkek tarafından gelmemiştir. Bana zâhir olan budur.

«Şu halde ilh...» cümlesi, mukadder bir şartın cevabıdır. Şarih bununla mehrin mutlak olan ifadesini kayıtlamak istemiştir. Çünkü metnin ibaresi gereğince kadın mehrini alırsa, hâcet için otsun, ailesini ziyaret için olsun izinsiz çıkamaz, mânası anlaşılır. Halbuki çıkar, şarihin söylediği meselelerde izinsiz çıkmaya dahi hakkı vardır. Keza mahremiyle birlikte farz haccı edâya yahut babası meselâ hasta olur da hizmetine muhtaç kalırsa, kâfir bile olsa onun hizmetine gidebilir. Yahut kadının başına bir belâ gelir de kocası onun ne olduğunu soruşturmazsa, kadın ondan izinsiz bu hususlarda çıkabilir. Nitekim Fethu'l-Kadir'in nafakalar bahsinde bunlar sıralanmıştır. Kuhistâni'nin ifadesi buna muhaliftir. Halebî de ona tabi olarak "Mehrini aldıktan sonra kocasının izni olmaksızın kadının asla dışarıya çıkmaya hakkı yoktur " demiştir.

«Annesiyle babasını ziyaret için...» Nafakalar bâbında ihtiyar'dan naklen bu sözün, "annesi babası ona gelemezlerse" diye kayıtlandığı görülecektir. Fetih'te, "Hak olan budur." denilmiş ve şöyle devam edilmiştir:«Böyle değillerse, örf-ü âdete göre zaman zaman onları ziyaret için kocasının izin vermesi gerekir. Her hafta meselesine gelince: Bu ihtimalden uzaktır. Çünkü çok dışarı çıkmakla fitne kapısını açmak vardır. Bilhassa kadın genç, erkek de yakışıklı olursa!»

«Yahut ebe kadın veya cenaze yıkayıcı olduğu için çıkabilir.» Nitekim Hâniyye'de böyle denilmiştir. Şarih nafakalar bahsinde Bahır'dan naklen şöyle diyecektir: «Kocası onu cenaze yıkamaktan men edebilir. Çünkü onun hakkı farz-ı kifayeden ileridir.» Hamevî de ondan böyle bahsetmiş Tahtavi "Bu nakli delile muarız değildir." demiş; Rahmetî de "İhtimal bu, cenaze yıkamak için bu kadın taayyün ederse mânâsına yorumlanır." demiştir.

Ben derim ki: Lâkin ulemanın sözlerinden hatıra geliveren, mutlak olan mânâdır. Kocasının bu kadının halini bile bile onunla evlenmiş olmasına ve kendi hakkını ıskat ile onun cenaze yıkamasına razı olmasına bir mâni yoktur. Sonra Bahır'ın nafakalar bahsinde gördüm ki, Nevâzil'den naklen "Kadın kocasının izni olsun olmasın dışarı çıkar." diyor. Sonra Hâniyye'den naklen bu çıkışın, kocasının izniyle kayıtlı olduğunu söylüyor.

«Bundan başka yerlere çıkamaz.» Fetih'in ibaresi "Bundan başka ecnebi ziyaretlerine, onlarla bayramlaşmaya ve düğün cemiyetlerine gitmek için kocası ona izin vermez, o da çıkamaz ilh..." şeklindedir.

«Mutemet kavle göre ilh...» İfadesinin nafaka bahsinde gelecek ibaresi şöyledir: «Kocası onu hamama gitmekten men edebilir. Ancak nifaslı kadın için men edemez. Velev ki zinetsiz ve bir kimsenin avret yeri açılmamak şartıyla hamama gitmek caiz olsun.» Bâkânı diyor ki: «Bu izaha göre kadınları men etmenin caiz olduğunda hilâf yoktur. Çünkü bazılarının açıldığı mâlûmdur. Şurunbulâliyye'de dahi Kemâl'e nisbet edilerek böyle denilmiştir.» Zînetlenmemek hamama mahsus değildir. Çünkü Kemâl "Kadına evinden çıkmayı mübah kıldığımız yerlerin hepsinde, zînetlenmemesi ve kıyafetini erkeklerin bakması ve celbi için değiştirmemesi şarttır." demiştir.

METİN

Kocası, mehrin müeccel ve muaccel hepsini âdedikten sonra, kadından emin olmak şartıyla onu sefere götürebilir. Aksi takdirde yani mehrin bütününü veya bir kısmını ödemez ve kadından emin de olmazsa onu sefere götüremez. Bununla fetva verilir. Nitekim Mecmâ şerhlerinde beyan edilmiştir. Müfteka'l-Ebhur ile Mecmau'l-Fatevâ sahipleri bu kavli tercih etmişler; musannıf da buna itimat etmiştir. Üstadımız Remlî de bununla fetva vermiştir. Lâkin Nehir'de şöyle denilmektedir: Bizim memleketimizde cereyan eden amel, kadını zorla sefere götürmemektir. Bezzazi ve başkaları kesinlikle buna kail olmuşlardır. Muhtar adlı kitapta "Fetva buna göredir." denilmektedir.

İZAH

«Müeccel ve muaccel» sözleri, "hepsini" sözünün tefsiridirler. Bahır sahibi Mecmâ şerhinden naklen şöyle demektedir: «Bazılarının verdiği fetvaya göre, kocası kadına mehr-i muaccel ve müeccelini verdikten sonra emniyene bulunuyorsa, kadını sefere götürebilir. Aksi takdirde götürülemez. Çünkü mehri tecil ancak örf hükmünce sabit olur. İhtimal kadın tecile ancak memleketinde yaşattığı için razı olmuştur. Gurbet memleketlerine çıkardığı zaman razı olmaz ilh...»

«Lâkin Nehir'de ilh...» Bahır'da da Nehir'deki gibi denilmiş: evvelâ kadının mehr-i muaccelini verirse fetvaya göre onu sefere götürebileceği bildirilmiştir. Nitekim Camiu'l-Fusuleyn'de de öyledir. Hânifiyye ile Valvalciyye'de bunun zâhir rivayet olduğu bildirilmiştir. Sonra Bahır sahibi fâkih Ebu'l-Kâsım Saffar ile Ebu'l- Leys'ten naklen "Kocası karısını rızası olmaksızın mutlak surette sefere götüremez. Çünkü zaman bozulmuştur. Kadın kendi evinde nefsinden emin değildir. Dışarı çıkarsa nice olur!" demiştir. Muhtar'da, "Fetva buna göredir." diye açıklamış; Muhit'te muhtar kavlin bu olduğu bildirilmiştir. Valvalciyye'de şöyle denilmektedir: «Zâhir rivayet cevabı onların zamanında idi. Bizim zamanımıza gelince: Caiz değildir. » Bahırsahibi diyor ki: «Valvalciyye sahibi bu meseleyi, zaman değişmekle hükmün değişmesi kabilinden saymıştır. Nitekim ulema tâatlar için adam kiralama meselesinde böyle demişlerdir.» Sonra şöyle demiştir: «Fetva muhteliftir. En iyisi tafsile gitmeden iki fâkihin (Saffâr'la Ebu'l-Leys'in) kavliyle fetva vermektir. Ulemamızdan birçoğu bunu tercih etmiştir. Nitekim Kâfî'de "Zamanımız hâkimlerinin ameli bunar göredir." denilmiştir. Enfeul-Vesâil'de de böyledir.»

"Fetva muhtelif olursa zâhir rivayetten vazgeçilemez." denilemez. Çünkü bu, zamanın değişmesine ibtina etmeyen yerdedir. Nitekim Valvalciyye'nin sözü de bunu ifade etmiştir. Bahır sahibinin "Valvalciyye sahibi bu meseleyi, zaman değişmekle hükmün değişmesi kabilinden saymıştır ilh..." sözündeki Kur'an okutmak ve benzeri tâatlar için adam kiralamanın caiz olduğunu. ne İmam-ı Âzam, ne de İmameyn söylemiş değillerdir. Buna zaruretten dolayı ulema fetva vermişlerdir. Öyle zaruret ki, Hz. İmam'ın zamanında olsa mutlaka caiz olduğunu söyler ve bu onun mezhebi olurdu.

«Bezzâzî kesinlikle buna kail olmuştur.» Nehir'de de böyle denilmiştir. Halbuki Bezzâzî'nin sözü, işi müftiye havale etmektedir. Çünkü şöyle demiştir: «Mehri ödedikten sonra kadını gurbet memleketlerine çıkarmak isterse, bundan men edilir. Çünkü zaman bozulduğu için yabancı eziyet ve zarar görür. Şair; yabancı ne zelîl, ne hakir adamdır. Onu her gün gören tahkir eder, demiştir. Fâkih Ebu'l-Leys bunu tercih etmiştir. Fetva da bununla verilir. Kadı Beyzavî diyor ki: AIIah Teâlâ'nın "Kadınları oturduğunuz yerde oturtun!" âyet-i kerîmesi fâkihin sözünden evlâdır. Bazıları şöyle demişlerdir: Teâlâ Hazretlerinin "Kadınlara zarar vermeyin!" âyet-i kerîmesinin sonunda fâkihin sözüne delil vardır. Çünkü kesin biliyoruz ki, zamanımızın âdetine göre kadını gurbete götürmekte, ona yüzde yüz zarar vardır. Fusul sahibi Kadı'nın sözünü tercih etmiştir. Binaenaleyh müftü kendince gördüğü zarar veya faydaya göre fetva verir. Zira müftü kendince yararlı gördüğü şeylere fetva verir.»

Bu son söz gösteriyor ki, Bezzâzî ne fâkihin sözüne kesin olarak kail olmuştur. ne de