Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

ŞAHADET KİTABI 2

ŞAHİTLİKTEN RÜCU BABI 62


ŞAHADET KİTABI

 

METİN

Esas kazadır, şahitlik ise ona bir vasıtadır. Bunun için şahitlik bahsini kaza bahsinden sonraya bıraktı.

Şahitlik veya şehadet lugatta kesin haber demektir. Şer'an bir hakkın isbatı için, «şahitlik ederim» lafzıyla mahkemede verilen doğru bir haberden ibarettir.

Ben derim ki: Mutlak bir şekilde şehadet ifadesinin zikredilmesi mecaz yoluyla yalancı şahitliği de içine almaktadır. Yalan yere yapılan yemin mutlak yemin içerisinde ve onun zımminde müteala edildiği gibi, yalancı şahitliği de bu kabilden kabul edilmiştir. Hatta şahitlik bazan dava olmadan da yapılabilir. Örnek olarak cariyenin azad edilmesi meselesi verilebilir. Şahitlik yapmanın vacip olmasının sebebi, hak sahibinin talebi veya hak sahibi olan kişi şahidin şahitliğinden haberdar olmadığı takdirde şahitlik yapılmadığında hakkın zayi olacağı korkusudur. Hatta bu konuda kendisinden şahitlik yapması istenmese de, hükmen istenmiş kabul edildiğinden, hakkın kurtarılması için şahitliği yapma mecburiyeti vardır. Fetih.

Şahitlikle ilgili şartlar yirmi bire iblağ edilmiştir. Bunlardan yerle (ifa yeri) ile ilgili olanı birdir. Üstlenme ile ilgili şartlar ise üçtür. Bunlar, tahammül esnasında kamil bir akla sahip olması, gören bir kişi olması, (kör olmaması) hadiseyi bizzat görmesidir. Ancak bundan duyma yoluyla sabit olabilecek konular müstesnadır.

Şahitliğin eda edilmesinin şartları ise on yedidir. Onu genel, yedisi özeldir. Mesela hadiseyi iyi kavraması, şahitlik yapacak kişinin velayeti yani ehliyetinin olması, bundan maksat do şahitlik yapan kişi eğer müslüman aleyhinde şahitlik yapacak ise, şahidin de müslüman olması hadiseyi duyarak ve görerek temyiz etme kudretine sahip olması ve davacı ile davalı yine görerek ve seslerini duyarak birbirinden ayırabilecek bir kudrete sahip olması, bu şartlardan bazılarıdır Yine şartlardan bazıları da şahitlik yapanla. lehinde şahitlik yapılacak kişiler arasında asıl ve feri akrabalığının olmaması, evliliğin bulunmaması, dünyevi bir düşmanlığın olmaması veya bir borcu giderici mahiyette olmaması, menfaat sağlayan bir durum olmamasıdır. Nitekim bunlarla ilgili bölüm ilerde gelecektir.

Şahitliğin rüknü ise, «şahitlik ederim» lafzıdır. Başkası bunun yerine geçmez. Çünkü «şahitlik ederim» ifadesi, hem gördüğünü, hem yemini, hem de durum hakkında haberi ihtiva etmektedir. Sanki, «şehadet ederim» demekle, «Allah'a yemin ederim ki, ben bu hadiseyi gördüm. Gördüğüm gibi onu size haber veriyorum.» demiştir.

Bu ifadenin dışında herhangi bir kelimede bu hususlar mevcut olmadığından, mahkemede bu ifadenin kullanılması gerekli görülmüştür. Hatta bu ifade akabinde «bildiğim kadarıyla» ifadesini ekleyecek olursa, şahitliği şüpheyi gerektirdiğinden. batıl olur. Şahitlik yapmanın sonucu, bunun üzerine tereddüp edecek hüküm ise, hakimin bu şehadetin gereği ve muhtezasınca şahitlerin teskiyesinden sonra, hüküm vermesinin vacip olmasıdır. Yani durum tebeyyün ettikten sonra, hakim üzerine o istikamette hüküm vermesi farzdır.

Yukarda beyan ettiğimiz üç mesele bundan müstesnadır. O üç meselede hakim biraz bekleyebilir. Onlardan biri, şüphe korkusu, İkincisi akrabalar arasında sulh ümidi, üçüncüsü de davacının kararı hakimden ertelemeyi istemesi hususlarıdır.

Eğer hakim şahitliğin şartlarını tazammun etmiş olarak kabul edilebilecek nitelikte olduğu halde hemen hüküm vermeden imtina etse, farzı terkettiğinden dolayı günahkar olduğu gibi, fasık olması sebebiyle vazifeden azle de müstehaktır. Aynı zamanda bir suç işlemiş olduğundan taziri gerekir. Çünkü şer'an yapması gerekeni yapmamıştır. Zeylaî.

Şahitlerin şahitlikleri akabinde, hüküm vermesi farz olan noktada hüküm vermek farz değildir, gerekli değildir, üzerime görev değildir, gibi bir görüşü savunması imanını zedeleyici mahiyettedir. İbni Melek.

Hatta Kafiyeci «Şahitlerin ifadeleri kabul edilip, akabinde o istikamette hüküm vermemesi, imanını zedeleyici mahiyettedir.» diyerek mutlak bir ifade kullanmıştır.

Ama musannıf birinci görüşü benimsemiştir. Hükmen de olsa şahitliğin yerine getirilmesi istendiği zaman mahkemede eda edilmesi, yerine getirilmesi vaciptir. Ancak vacip olması yedi şarta bağlıdır. Bu şartlar Bahır ve diğer eserlerde geniş bir şekilde izah edilmiştir. Onlardan bazıları, hakimin adil olması, şahitlik yapacağı yerin yakın olması ve şahitlik yaptığı zaman sözünün mahkemede kabul edileceğini bilmesi veya kabulünün daha süratli olacağı, bir de davacının kendisinden şahitlik yapmasını istemesi haller; şahitlik yapmanın ve edasının vacip olduğunu gerektiren hallerdir.

Bütün bunlar kul hakkıyla ilgili olan noktalardadır. Eğer hakkın isbat edilmesi konusunda şahit yerine kaim olabilecek diğer şahitler veya deliller bulunmayacak olursa, ifa etmesi, mahkemeye gidip beyanda bulunması vaciptir. Zira şahitlik yapmak aslında farzı kifayedir. Ama burada başkası olmadığı için, kendisi üzerine terettüp etmiş, taayyün etmiş bir görevdir. Hatta bir hadisede iki şahitten başka, tahammülü için veya edası için iki kişiden başka kimse bulunmayacak olursa, bunu hakkı kurtarmak için üstlenmeleri ve eda etmeleri vaciptir Hakkın isbatı için yazılması konusu da aynıdır. Eğer ondan başka hakkı yazı ile isbat edecek kimse yoksa, yazması vaciptir. Ancak şahitlikten bunun bir farkı, buna mukabil ücret olabilir, ama şahitlik için ücret olamaz. Hatta şahidi bir mazeret olmaksızın mahkemeye getirten kişi bindirse, bir taşıtla mazeret yokken onu mahkemeye kadar getirse, kabul edilmez, şahitliği dinlenmez, Ama mazerete binaen şahitlik talep edenin bindirmesi hafinde şahidin şahitliği kabul edilir. Bukonuda, «Şahitlere ikram ediniz.» hadisi şerifi delil olarak gösterilmektedir. Şahidin mutlak bir şekilde konu için özel veya genel davet içerisinde bulunması halinde, şahitlik talep edenden bir şeyler yemesi caizdir. Fetva da buna göre verilmiştir. Bahır. Musannıfta bunu kabullenmiştir.

Eğer şahitlik hukukullah ile ilgili ise, talep vuku bulmadan mahkemeye giderek şahitliği yerine getirmesi vaciptir. Hukukullahla ilgili meseleler çoktur. Eşbah'ta bunlardan ondört kadarı sayılmış ve denmiştir ki: «Mazeret olmaksızın hisbe yoluyla şahitlik yapacak kişi, şahitliğini geciktirirse fasık olur. Şehadetinin reddi gerekir. Mesela kocası tarafından bain talakla boşanmış bir kadının talakını şehadet, kölenin azad edilmesi ile ilgili şehadet, cariyenin müdebber kılınması ile ilgili şehadet bu kabildendir. Vehbaniye Şerhi.

Emme ile ilgili durum da bu kabildendir. Nitekim süt (rada) bahsinde bununla ilgili meseleler geçmiştir. Bir kimsenin hisbeten billah şahidi cerhedip adil olmadığını söylemesi halinde, bu ifadesi kabul edilir mi diye sorulmuş, cevap olarak «evet» denmiştir. Çünkü bu gibi hususlar şariin hakkıyla ilgili bir husustur. Eşbah. Şerhte saydıklarımızla birlikte hukukullahla ilgili ondört mesele onsekize baliğ olmuş bulunmaktadır.

Kuvvetli olmamakla birliktevakıf dışında hisbetenbir müddainin iddiasına yer yoktur.

İZAH

«Mutlak bir şekilde yeminin yemin-i gamusu içine alması gibi ilh...» Çünkü yemin etmenin gerçek yönü, yemin eden kişinin ilerde yapacağı veya yapmayacağı konusuyla ilgili azmini isteğini takviye etmesi, kuvvetlendirmesi demektir. Yemin-i gamus ise, geçmişte olan bir vakıayı aksi olarak kasten yalan söylemek suretiyle ve o istikamette yemin etmesi demektir.

«Hakkın zay olmasından korkarsa ilh...» Yani şahit mahkemeye gidip şahitlik yapmadığı taktirde, hak sahibinin hakkının zayi olmasından korkacak olursa ve kendisinden başka da bu konuda şahit yok ise, şahit olduğuna dair, hak sahibinin de haberi olmasa da talep olmaksızın mahkemeye gidip şahitlik yapması gerekir.

«Talep olmaksızın ilh...» Makdisi bu konuda bazı mülahazalar ileri sürmüş ve demiştir ki: «Burada şahit üzerine vacip olan, davacıya bu konuyu bildiğine dair bilgi sunmasıdır. Eğer bundan sonra kendisinden şahitlik yapması istenirse, o zaman şahitlik yapması vaciptir. Aksi halde vacip değildir. Çünkü davacının hakkından vaz geçme ihtimali mevcuttur.» Tahtavi.

«Yerle ilgili olarak şart birdir ilh...» O da mahkeme meclisinde olması ve o esnada bu şartlara haiz bulunmasıdır. Şartlar, şahitliğin edası esnasında kaybolmuş, fevtolmuş ise, durum değişik mütaala edilmiştir. Menih.

«Tahammül esnasında aklının kamil olması ilh...» Bu ifadeden maksat, meseleleri birbirinden ayırabilecek durumda bulunmasıdır. Daha sonraki ifadeler de bu şekilde izah edilmesine ışık tutmaktadır.

«Şartlardan onu geneldir ilh...» Bütün şahitlik yapılan meselelerin tümüne şamildir. Genel olan bu şartlardan bazıları hürriyet, gören kişi olması (kör olmaması), konuşan biri olması (dilsiz olmaması), adaletli olmasıdır. Ancak adaletli olması, hakim için şahitlik yapıldıktan sonra onu kabul edilmesi ve muktezasında hüküm vermesinin vacip olması ile ilgili bir şarttır. Şahitlik yapmasının cevazının şartı değildir. Diğer genel şartlardan biri de kaziften dolayı kendisine had vurulmuş olmaması, şahitlik yapması ile kendisine bir gelir temin etmemesi ve üzerinde olan herhangi bir borcu veya zararı def etmek için olmaması durumlarıdır.

Ferin aslı için, aslın feri için, kadının kocası, kocanın karısı için şahitlik yapmaları halinde şahitlikleri kabul edilmez. Ayrıca aralarında bir düşmanlığın olmaması da gerekir. Binaenaleyh vasinin yetim lehinde, vekilin müvekkili lehinde şehadetleri kabul edilmez.

Şartlardan biri de hadise hakkında yeterli bilgiye sahip olması ve eda anında konuyu hatırlayıp bilmesi yazısına bu konuda güvenmemesidir. Bu son ifade Ebu Hanife'ye göredir. Onun bu konudaki yazılarına itimad edilmez. Sahibeyn ise itimad edilir, demişlerdir.

Ama bazı davalarla ilgili özel olanlar ise, eğer aleyhinde şahitlik yapılacak kişi müslüman ise müslüman olması, hudud ve kısasla ilgili şahitliklerde şahitlik yapanın erkek olması, hukuku ibadla ilgili olan bölümde geçtiği gibi, dava hukuku ibadla ilgili ise, önceden davanın açılmış olması, şahitliğin davaya uygun bir şekilde ifa edilmesi.

Eğer şahitlik davaya ters olacak olursa, kabul edilmez. Ancak bunun da bir istisnası vardır. Müddainin dava ile ilgili konuda şahidin şehadetine uygun bir tarzda meseleyi sunması veya tashih yapması bundan müstesnadır. Şarap içen kişi ile ilgili şahitlikte şarap kokusunun mevcut olması, mesafenin uzak olmasından dolayı sarhoş olarak görülmemesi, içkinin eserinin bulunmaması buna engel değildir. Hudud ve kısasla ilgili şahitlerin asıl şahitler olması, şahitlik üzerine şahitlerde asıl şahitlerin mahkemeye gelmelerinin mümkün olmaması, gibi hususlardır. Bahır.

Yalnız Bahır isimli eserde ilk olarak şahitlikle ilgili şartları iki bölüme ayırmış biri şahitliği üstlenmek ve tahammülüyle ilgili şartlar, diğeri ise mahkemede eda edilmesiyle ilgili şartlar demiştir. Birincisi için üç şart saymış, -şarih de yukarda bunları beyan etti- ikincisinin de dört nevi olduğunu sözlerine eklemiştir. Şöyle ki, şahide raci olanlar, bizatihi şahitliğe raci olanlar, şahitliğin yeri ile ilgili olanlar, bizatihi şahitlik yapılan konuyla ilgili olanlar.

Devamla şöyle denilmiştir: «Şahide raci olan şartlar genel ve özel olarak on yedi tanedir. Şehadetin bizatihi kendisine raci olanlar üçtür. Bu da şahitlikle ilgili «şahitlik ederim» lafzı, erkeğin şahit olabileceği noktalarda ikiden az olmaması, şahitlerin verdikleri ifadelerin belirli bir noktada ittifakhalinde bulunmasıdır. Şahitliğin yeri ile ilgili ise birdir. O da mahkeme meclisinde, hakim huzurunda olmasıdır. Hadise ile ilgili şartlar ise özel yedi şarttan anlaşılmaktadır.»

Daha sonra devamla, «Netice olarak şahitlikle ilgili şartlar yirmi bire iblağ edilir. Tahammülle ilgili şartlar üçtür. On yedisi şahitliğin edası ile ilgilidir. Bunlardan onu genel, yedisi özel şarttır. Bizatihi şehadetin kendisi ile ilgili olan şartlar üçtür. Yeriyle ilgili olanlar birdir» diyerek sözlerini tamamlamıştır. Bunun gereği olarakta eda ile ilgili şartlar dört kısım değil, iki kısım olması gerekir. Nitekim bunu ilk olarakta bu şekilde zikretmiştik. Doğrusu şartların yirmibir değil yirmi dört olmasıdır. Çünkü şehadeti üstlenmekte ilgili, yirmi biri de edasıyla ilgili şartlardır ki bunlardan on yedisi şahitle ilgili şartlardır. Onu genel, yedisi özeldir. Yine o şartlardan üçü de bizatihi şehadetin kendisi ile ilgilidir. Bir şartta şehadetin eda edilmesi gereken yerle ilgilidir. Bu ifadelerle de şarihin sözlerinde olan bazı hususlar açıkça ortaya çıkmış olmaktadır.

«Şahitlik ederim, şehadet ederim ilh...» Binaenaleyh bir kimse «şahitlik ettim» dese, geçmiş zamanla ilgili bir ifade kullansa, caiz olmaz. Çünkü geçmiş zamanla ilgili sigalar, ifadeler vuku bulmuş bir hadiseyi haber vermek için kullanılır. Hal dediğimiz, içinde bulunduğumuz zamanla ilgili olarak muhayyer olmadığını gösterir.

«Yemini ihtiva etmektedir ilh...» Çünkü yemin bölümünde, «Eşhedübillah bu böyle oldu» demesinin yemin ederim ki bu böyledir» demek olduğu izah edilmişti.

«Durumu anında haber verme ile ilgilidir ilh...» Bunun için de «şahitlik ettim» ifadesi geçerli değildir. Yukarda da izah edildiği gibi, geçmişte olan bir vakayı haber vermekle ilgilidir. Şu andaki durumla bir ilgisi yoktur.

«Onun için bu ifadeyi kullanmak gerekli görülmüştür ilh...» Yine bu sebebten dolayı ihtiyat bakımından ve hadislere uyma bakımından bu lafızla iktifa edilmiştir. Bunun başkası nakledilmediğine göre teabbüden buna uymanın dışında, bir hususta düşünülemez. Nitekim Bahır'da bununla ilgili geniş bilgi verilmiştir.

«Hatta bu ifadesine «bildiğim kadarıyla» ifadesini eklerse ilh...» Mesela, «Şu, şu konularla ilgili ancak bildiğim kadarıyla şahitlik ederim, bildiğim kadarıyla böyledir.» dese, kabul edilmez. Aynen «Zannımca bu böyle olmuştur.» demesi, şahitliğin kabul edilmemesi için yeterlidir. Ancak şu durum bunun hilafınadır. «Kesin olarak biliyorum ve bu istikamette şahitlik ederim.» ifadesi bundan müstesnadır. Mesela bir kimse, «Bildiğim kadarıyla benim falanda bir hakkını yoktur.» dese, bu ifadesi ibra olarak kabul edilmez. Yine, «Bildiğim kadarıyla falanın bende bin lira alacağı vardır.» şeklindeki ifadesi de ikrar olarak yeterli değildir. Hatta şahitleri tezkiye edip adil olduklarını söyleyen, «Bildiğim kadarıyla adildir.» dese, şahit hakkında adil bir kişi olduğuna dair yeterli bir ifade sayılmamaktadır. Bahır.

«Üç noktada hakim hükmünü erteleyebilir ilh...» Şüphe korkusu akrabalar arasında sulh ümidi, bir de davacının hakimden hükmü ertelemesini istemesi halleridir.

«Şahitlerin beyanını dinledikten sonra gereği ile amel etmek vacip değildir dese ilh...» Bunu Kenz şerhinden yine Kenz şarihi İbni Nüceym Bahır isimli eserinin Kaza bahsinin ilk bölümünde zikretmiş ve orada, «Buna itikat ettiği, bu görüşü benimsediği taktirde, imanının zedeleneceğinden korkulur.» denmiştir.

«Kafiyeci mutlak bir şekilde dinden çıkar demiştir ilh...» Bu ifadesini Seyful Kudat Alelbugat isimli risalesinde zikretmiş ve şöyle demiştir:«Hatta amden özrü olmadan şahitlerin ifadeleri ile adil oldukları kanaat hasıl olduktan sonra, hükmü mazeret olmaksızın ertelemesi halinde fukahanın bu gibi hakimlerin dini inançlarının zedeleneceğini söylemişlerdir.»

«Eda edeceği yerin yakın olması ilh...» Eğer şahitlik yapmak için gideceği yer uzaksa, mahkemeye gidip gelmesi bir günden fazla bir süre alacaksa, aynı gün evine dönemiyor ise, bu durumda gitmediği taktirde günahkar olmaz. Çünkü gideceksin şeklinde bir zorlama onun zararına olacaktır. Kur'an-ı Kerim'de ne yazana ne de şahide zarar verilmemesi, onlara bir zarar gelmemesi açıkça belirtilmiştir. Bahır.

«Eğer şahit yerine başka birisi yoksa ilh ..» Bu da şartlardan beşincisidir. Diğer ikisi de birisi şahitlik yapılan konunun batıl bir konu olduğunu bilmemesi, diğer bir noktada ikrar eden kişinin bir korku sonucu ikrar ettiğini bilmemesidir. Halebi.

«Ücret alması ilh...» Bu konuda, yukarda geçenlerle bu mesele arasında bir uyum sağlanması için oraya müracaat edilmesi daha uygun olur. Orada hakim veya müftü üzerine gerekli olan görevi ifa etmeleri. üzerlerine düşen vazifeyi yapmaları karşılığı ücret almalarının helal olmadığı söylenmişti. Bu yalnız müftüyle Kadı'ya has bir durum değildir. Delili ise cenaze bahsinde fukahanın, «Eğer ondan başka cenaze yıkayacak biri olmaz ve yıkamış olduğu cenazeden ücret almaya kalkacak olursa, bu ücreti alması helal olmaz.» sözleridir. Görülüyor ki ücret olmama meselesi yalnız müftüyle Kadı'ya inhisar etmemekte, diğer konulara da sirayet etmektedir.

«Mazeretsiz olarak ilh...» Mesela kendisinin yürüme imkanı var, buna muktedirdir veya binek kiralayabilecek, taşıta binebilecek yeterli mali imkanı var, buna rağmen kendisinden şahitlik yapmasını isteyen kişinin bineğine binmesi veya ondan bir şey istemesi caiz değildir.

«Mutlak bir şekilde yemeğini yiyebilir ilh...» Gerek şahitler için yapmış olsun, gerek olmasın yemeğini yiyebilir. Bunu söyleyen Ebu Yusuf'tur. İmam Muhammed mutlak bir şekilde men etmiştir. Bazı fukaha ise, «Meselede tafsil vardır. Başkalarıyla birlikte yapılan yemeğe gelebilir. Ama onlar içinözel olması halinde gelemez.» demişlerdir.

«Hisbeten şahidi cerhetmesi ilh...» Eşbah'ta bu konuda şöyle denilir: «Dava olmaksızın hisbe yoluyla şehadet, kadının boşanması, cariyenin azad edilmesi, vakıf ve ramazan hilali ve benzeri konularda kabul edilir. Bayram hilali, kurban bayramı hilali, hududlarda ise kabul edilmez. Ancak hırsızlık ve kazif haddi bundan müstesnadır.»

«Nesebde dava olmaksızın kabul edilmesi konusunda Zahiriye'de beyan edildiğine göre, ihtilaf edilmiştir. İbni Vehban, cariyenin müdebber kılınması, hürmeti musaharada hulu, lia ve zıhar konularında kabul edilebileceğine kesin gözü ile bakmıştır. Kölenin azad edilmesi meselesinde Ebu Hanife'ye göre, dava olmaksızın hisbeten şehadet kabul edilmez. Sahibeyne göre kabul edilir. Ebu Hanife'nin görüşüne göre, asli hürriyet konusunda kabul edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaf edilmiş, mutemet olan görüşe göre kabul edilmeyeceği söylenmiştir.

Zahiriye'de, «İki şahit bir kadın aleyhinde kocasının kendisini üç talakla boşadığına dair şahitlik yapsalar veya cariyeyi azad ettiğine dair şahitlik yapsalar, sözlerini «Bu do geçen yıl olmuştu.» diyerek tamamlasalar, şahitlikleri caiz ve sahihtir. Bir yıl geciktirilmesi, şehadetlerini zayıflatıcı ve zedeleyici mahiyette kabul edilmemektedir. Diğer bir görüşe göre zayıflatıcı olması gerekir. Çünkü meseleyi bir yıl önce bilip hala o kadının boşayan erkeğin karısı olmasına veya hürriyetine kavuşmuş bir cariyenin köle olarak 'kalmasına göz yummaları, onların bu şahitliklerini zedeleyici mahiyettedir. Çünkü bu tür şahitliğin kabulü için dava şart değildir. Ama geciktirecek olurlarsa, geciktirmelerinden dolayı fasık olmuşlardır.» denmektedir.

FERİ MESELE: Mücteba'nın bir nakline göre, şahitliğin üstlenilmesi farzı kifayedir. Aynen eda edilmesinde olduğu gibi. Aksi halde hukuk zayi olacak, hak istenilen şekilde tecelli etmeyecektir. Binaenaleyh bu konuda hakkın isbatıyla ilgili yazma konusu da böyledir. Ancak bunun yukarda da beyan edildiği gibi bir istisnası, şahitlik yapması mecbur olan kişinin şahitliğe karşılık ücret almasının caiz olmamasına rağmen yazı ile bunu tesbite çalışan kişinin ücret almasına cevaz verilmiş olmasıdır ki bunda da fukahanın ittifakı vardır. Bizim mezhebimize göre bizatihi kendisine şahitlik yapması taayyün etmeyen kişilerde de durum aynıdır Aynı zamanda bu İmam Şafii'nin de bir görüşüdür. Diğer bir görüşünde ise başkası varken onun, üzerine şahitlik yapması gerekmediğine göre, ücret almasının caiz olduğu görüşü benimsenmiştir. Şerebi.

«On sekize iblağ edilmiş olur ilh...» Bu da kölenin azad edilmesi, kölenin müdebber kılınması, bir de rada ve şahidin cerh edilmesi meseleleridir. Kadının bain talakla boş olması, cariyenin azad edilmesi, cariyenin müdebber kılınması ondört içerisinde mevcuttur. Halebi.

«Vakıf müstesna ilh...» Yani kendisine vakıf yapılan kişinin vakfın malıyla ilgili bir iddiası olması halinde, bazılarına göre kabul edilir.Müftabif olan görüşe göre kabul edilmez. Ancak mutevelli olması hali istisna edilmiştir. Nitekim vakıf batisinde bununla ilgili yeterli izahat verildi. Halebi.

(İbni Abidin merhumun oğlu Tekmile'sinde, «Ben bu konuda şöyle derim.» diyerek «Burada bir ifade eklerim.» demiştir. Fetavayı Haniyyi'de hak olan husus, doğru olan, vakıf belirli bir kişiye yapılması halinde, onun iddiası kabul edilir.» demiştir. Yine devamla, «Pederim merhum Tenkihül-fetavalel-Hamidiye'sinde fetva verilen görüşe göre bunun hakimin izniyle olması gerekir kaydını koymuştur.» demektedir. Çeviren.)

METİN

Şahidin hudud konularıyla ilgili şahitliğini yapmaması ve bu konuda meseleyi örtmesi daha hayırlıdır. Bu konuda Hadisi şerif varittir. «Kim ki insanların sırrını örterse, onun sırları da örtülecektir.» buyurulmaktadır. Dolayısıyla uygun olan bu konudaki şehadetini yerine getirmemesi, kendi içinde gizli tutmasıdır. Ancak yaptığı bu işlerle övünen ve aleni olarak ortaya koyan, dini hükümleri hiçe sayanlar için yapılması müstesnadır. Bahır.

Şahidin hırsızlık konusunda karşı tarafın hakkını ihya edebilmesi için, «aldı» demesi, «çaldı» dememesi daha uygundur. Çünkü «çaldı» dememesi halinde, onun durumunu bir bakıma örtmüş olmaktadır. Zina konusunda şahitlerin nisabı dört erkektir. Aralarında kadının kocasının çocuğu da, oğlu da olmaması gerekir.

Bir kimse kölesini azad etmeyi zinasına talik etse, iki şahidin bunu görmeleri halinde zinaya talik edilen azad olayı gerçekleşmiş olur. Ama had tesbit edilemez. Şahitler onun azad olduğuna dair şahitlik yapsa, daha sonra dört erkek şahit evli olduğundan daha önce evlilik geçirmiş olduğunu da ifade ederek zina ettiğine dair şahitlik yapsalar, birinci şahitlerin şehadetine binaen hakim onun hürriyetine karar verse, ikinci şahitlerin şehadetine binaen onu recmetse (öldürtse, taşlatsa), ondan sonra da bütün şahitler şahitliklerinden dönseler, ilk iki şahit o kölenin mevlasına kölenin kıymetini öderler. Zina ettiğine dair şahitlik yapan dört erkek şahit ise, diyetini öderler. Eğer onun varisi varsa varisine, yoksa yine mevlasına diyetini öderler.

Diğer hudud ve kısas konularında kafirin müslüman olduğuna dair-ki bu da erkek bir kafirin müslüman olduğuna dair şahitlikte-, ayrıca dinden çıktığına dair şahitlik konusunda iki erkekle iktifa edilir. Erkeğin müslüman olmasında iki şahidin bulunması demek, sonunda irtidada dair şahitlik tesbit edildiği zaman ölüme götürecek bir durum söz konusu olmasındandır.

Kadının durumu ise bunun hilafınadır. Çünkü kadının irtidat etmesi halinde ölüme mahkum edilmez. Bahır. Ancak yukardaki köle meselesinde olduğu dibi haddi gerektiren bir noktaya bir şey talik edilirse, bu durumda iki erkeğin şehadeti şart değildir. Bir erkek iki kadının şahadetiyle talik edilen husus vuku bulmuş, gerçekleşmiş kabul edilir. Fakat kendisine had vurulmaz. Nitekim yukarda beyan edildi.

Doğumla ilgili, doğarken çocuğun canlı olarak doğduğuna dair şehadet, bunun namazının kılınması için, hatta sahibeyne göre miras için de olsadurum aynıdır. İmam Şafii ve Ahmed'in görüşleri de budur. Hanefi mezhebinde racih görüşte bu olsa gerektir. Fetih.

Bakirelik konusunda, kadınlarla ilgili özel kusur ve ayıplarla ilgili erkeklerin bakamayacağı durumlardaki hususlarda, bir kadının hür ve müslüman olması şartı ile şehadeti kabul edilir. Her ne kadar sayının iki olması, ihtiyâta daha uygun ise de. Sahih olan kavle göre bir erkeğin şehadetinin kabul edileceğidir. Hülasa.

Bercendî de Mültekat isimli eserden naklen, «Öğretmen küçük öğrencilerin olaylarıyla ilgili konularda tek başına şahitlik yapsa, şahitliği kabul edilir.» demiştir. Bu durumların dışında şahitlikle ilgili nisap, mali konularda olsun, mali konularda dışında nikah, talak, vekalet, vasiyet ve çocuğun doğum esnasında canlı olarak doğduğu ve ses çıkardığıyla ilgili hususta olsun, varis olması için da olsa durum aynıdır. İki erkeğin şahitliği ile iktifa edilir. Ayrıca bir erkek iki kadının şahitliği de yeterli sayılır.

Yukarıda beyan edildiği gibi okuldaki çocukların hadiseleriyle ilgili durumda mesele biraz daha değişiktir. Orada yukarda da belirtildiği gibi öğretmenin tek başına o konuda şahitliğinin kabul edileceği belirtilmiştir Kuhistanî. Tecnis.

İki erkek veya bir erkek iki kadının şehadet etmeleri konusunda, her iki şehadetinde eşit olduğu, aralarında bir farkın bulunmadığı beyan edilmekle birlikte, yalnız başına kadınların bu konudaki şahitlikleri kabul edilmez. Ayrıca bir erkek iki kadın olması şartı vardır. Çünkü Kur'anı Kerim'de «Biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatır.» buyurulmaktadır.

Aralarında erkek olmaksızın bu konularda dört kadının şahitliği kabul edilmez. Çünkü onların dışarıya çıkıp gezmelerini azaltmak için iki kadının şehadeti bir erkek yanında kabul edilmiş. bir erkek yerine iki kadın daha eklenecek olursa böylece kadınların dışarıya çıkmaları artmış olacaktır. Diğer üç imam ise kadınların bu konuda şahitliğinin erkekle birlikte kabul edilmesi meselesini mal ve buna tabi konularla ilgilidir demişler, bunun dışında erkeklerle birlikte kadınların şahitliğinin kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir.

Bütün bu yukarda beyan edilen konuların tümünde şahitlerin «şehadet ederim» ifadesini kullanmaları icmalile şarttır denmiştir. Bu ifadelerin şart olmadığı yerlerde ise ki suyun temizliği, hilalin görülmesi gibi konular aslında şahitlik değil konu hakkında bir haberdir.

Şahitliklerinin kabul edilmesi için yukardaki ifadeyi kullanmaları, hakimin bu ifadeye güvenebilmesi de şahitlerin adil olmalarına bağlıdır. Yenabî isimli eserde adalet veya adil kişi tarif edilirken özünde ve namusunda hiçbir kişi tarafından söz edilmemiş, taan edilmemiş kişi olarak tarif edilmiştir. Yalan söylediğine dair sözler de şahitliğini zedeleyicidir. Çünkü bu da özünden ve içinden gelen bir husustur.

Tabiki adilin şahitliğinin hakim nezdinde kabul edilmesi ve ona göre hüküm vermesinin vacip olması, adilin şehadetine bağlıdır. Ama fasık olan kişinin şahitliği ise sahihtir. Ancak hakim üzerine bu şehadete binaen hüküm vermesi, gereği ile amel etmesi vacip değildir. Şafii bu konuda Hanefilerin görüşüne muhalif bir görüşü benimsemiş, «Fasık olan bir kişinin şahitliği asta kabul edilmez.» demiştir.

Buna göre bir hakim fasıkın şahitliğine dayanarak hüküm verse, hükmü geçerlidir, ama bir bakıma da günah işlemiş sayılır. Fetih.

Bunun da bir istisnası vardır. Devlet başkanı, hakimleri fasık kişilerin şahitliğiyle hüküm vermekten men etmiş ise o zaman bu şahitliğe dayanarak hüküm vermesi sahih olmaz. Ve verdiği hüküm de geçerli kabul edilmez. Bunun gerekçesi de yukarda belirtildiği gibi hakimin hakimliği vakitle mukayyet olabileceği gibi, zaman ve mekanla da, bazı hadiselerle de mukayyettir.Aynı zamanda mutemet olan görüşler istikametinde hüküm vermesi ile de hakimler mukayyettir.Dolayısıyla zayıf kavillerle hüküm vermeleri halinde, verdikleri hüküm nafiz olmaz.Kınye ve Mücteba isimli eserlerdeki «Doğru olan ve şahsiyet sahibi insanların şahitlikleri kabul edilir.» şeklindeki ifadesi, İmam Ebu Yusuf'un görüşüdür. Bahır.

Kemal İbnül Hümam bu görüşü zayıf addetmiş, gerekçesinde de «Nasa aykırı bir tali ve ictihaddır. Diyerek «kabul edilemeyeceğini» söylemiştir. Çünkü Kur'an da ve hadislerde şahitlerin adil kişiler kaydıyla şahitliklerinin kabul edileceği söylenmiştir. Dolayısıyla «Fasık olan kişi, doğru söyleyen biri veya murueti olan (kişiliği ve şahsiyeti olan) bir kişinin şahitliği kabul edilir.» şeklindeki ifade kabul edilir nitelikte değildir.Musannıf da bu görüşü benimsemiş, aynısını iltizam etmiştir.

Şahidin yapmış olduğu şahitlik mevcut ve mahkemede hazır olan bir kişiyle ilgili ise, üç noktaya işaret etmesi, onu göstermesi şarttır. Bunlardan ikisi hasımlar, üçüncüsü de eğer dava konusu alacak değil de bir mal ise, o malı göstermesidir.

Eğer olmayan bir kişi (gaip bir kişi) aleyhine şahitlik yapılıyorsa, mesela şahitliğin başka bir mahkemeye nakli konusunda yedek şahitler veya fer'i şahitlerde olduğu gibi veya ölmüş bir kişi hakkında şahitlik ediyorlarsa, bu şahitliğin kabul edilmesi için mevcut olmayan gaip veya ölmüş olan kişiyi adı, babasının adı ve dedesinin adıyla zikretmeleri gerekir. Yalnız kendi ismini ve babasının ismini söylemesi yeterli değildir. Buna çalıştığı sanatını da eklese, yine iktifa edilmez. Ancak sanatıyla meşhur olması halinde sanatına isnad edilmesi, nisbet edilmesi, dedesine nisbet edilmesi yerine kaim olmuş olur. Çünkü önemli olan kişinin şüpheden hali olarak tanıtılmasıdır. Eğer sanatına izafe edilerek baba ve kendi ismini zikretmekle, aynı sanatı paylaşanlar yoksa tarif hasıl olmuş olacaktır.

Binaenaleyh dedeyi zikretmeden baba ve kendi ismini zikretmekle iktifa edilse ve hakim de buna dayanarak kararını verse, hüküm geçerlidir. Çünkü önemli olan harf ve isimlerin sıralanması değil kişinin tanıtılmasıdır. Hatta bu konuda bir lakapla veya tek ismiyle tanıtılması mümkün olduğu taktirde bununla da iktifa edilmesi gerekir. Camiü'l-Fusuleyn'de ve Mültekat'ta özellikle bu noktaya dikkat çekilmiştir.

Hasım tarafından şahitlere ta'n edilmedikçe, şahit hakkında bir araştırmaya soruşturmaya gerek yoktur. Ancak hudud ve kısas konusunda şüphe olabileceğine binaen şahitleri araştırması gerekir, Bu da Ebu Hanife'ye göredir. Ama sahibeyne göre her konuda bilinmeyen şahitler hakkında soruşturma yapması, onların durumunu öğrenmesi gerekir. Bu soruşturma da hem gizli, hem de aleni olarak yürütülür. Fetva da buna göre verilmiştir. Bu da Ebu Hanife'yle talebeleri arasında delilden kaynaklanan bir ihtilaf olmayıp zamandan kaynaklanan bir ihtilafdır. Çünkü Ebu Yusuf'la İmam Muhammed dördüncü hicri asırda bulunmuşlardır. Ebu Hanife ise üçüncü asırda yaşamıştır. Buradaki asırdan moksat yüz yıllık bir zaman olmayıp, Hazreti Peygamber Aleyhisselatu vesselamın. «Asırların en hayırlısı içinde bulunduğum asırdır. Ondan sonrası ondan sonra gelendir, ondan sonrası da, yine ondan sonra gelen üçüncü asırdır, ondan sonra yalan yaygın bir hale gelecektir.» hadisinde belirtilen asırdır. Buna göre Ebu Hanife hicri ikinci yüzyılın ortalarında vefat etmiş, talebeleri ise aynı asın son çeyreğinde vefat etmişlerdir. Buradaki asırdan maksat yüz yıllık bir süre olmayıp, bir nesilden ibarettir. Yani Ebu Yusuf'la İmam Muhammed dördüncü nesilde, Ebu Hanife ise üçüncü nesilde yaşamışlardır.

Eğer gizli araştırma ile iktifa edecek olursa caizdir. Mecma bu görüşü benimsemiş, Siraciye'de fetvanın bu kavil ile verildiği söylenmiştir.

Şahitleri teskiye konusunda onları teskiye edenin «adildir» demesi ile iktifa edilir. Esah olan görüş de budur. Çünkü hür olup olmadıkları konusunda bir araştırmaya gerek yoktur. Çünkü yaşadığı ülke, hür insanlar ülkesi olması, darul İslam olması hasebiyle hür oldukları kabul edilir. Dürer.

«Adildir ifadesi» ibaresiyle (ibaretünnassı) köle olsa şeklindeki itiraz ile bunun nakzedilmesine karşı bir cevap niteliği taşıdığı gibi, ve dalalet yoluyla da kendisine had vurulmuş kişi ile bu ifadeye yapılacak itiraza da cevap mahiyetindedir. İbni Kemal.

Kendisine adil olup olmadığı konusunda soru sorulmaksızın hasım tarafından şahitlerin adil olduğu söylenmesi ve onun şahitler hakkındaki teskiyesi, teskiye olarak kabul edilmez. Ama kendisine bu konuda rucu edilen biri olduğu taktirde, onun yapmış olduğu teskiye, teskiye olarak kabul edilir. Bezzaziye.

Buradaki teskiyeden hasmın yani davalının davacının getirdiği şahitler hakkında «onlar adil kişilerdir» demesi, «ancak hata ettiler, unuttular» diye bazı ifadeler eklemesi veya eklemeden adil olduklarını söylemesi kasdedilmektedir.

Ancak hasmın «Doğru söylediler, onlar doğru söyleyen adil kişilerdir» demesi hakkı itiraf sayılacağından, direk şahitlikleri kabul edilir. Bir bakıma onların söylediklerini ikrar etmiş olduğundan beyyineye hacet kalmaksızın inkarı halinde ikrar etmiş olduğundan, ikrarına dayanarak hüküm verilir. İhtiyar.

Bahır'ın tehzipten naklettiği bir ifadeye göre, zamanımızda şahitlere yemin ettirilir. Çünkü teskiye artık mümkün olmamaktadır. Çünkü meçhul olan kişi, meçhul kişiler tarafından tarif edilemez, bilinemez. Musannıf da bu görüşü benimsemiş görünmektedir. Daha sonra ondan, onun da Seyrefî'den naklettiği bir ifadeye göre, mesele hakimin kanaatine bırakılması gerekir.

Ben derim ki: Bu konuda Eşbah'tan nakledilen ifadeyi de unutmamak gerekir.

İZAH

«Uygun olan şahidin şöyle demesidir ilh...» Bu ifadede söylenmek istenen, işaret edilmek istenen nokta, hududla ilgili sebeplerin gizli tutulması, kapatılması ve bu konunun aleni olarak ortaya çıkarılmamasıdır. Menhuvat. İbn-i Kemal.

«Şahitliğin nisabı ilh...» Burada şahitliğin şartı ifadesi yerine Kenz'de kullandığı gibi, «şart» demedi, «nisap» dedi. Çünkü ilerde geleceği gibi doğum ve doğumdan sonraki iki meselede şahitlerin kadın olması şart değildir de onun için «nisabı» ifadesini tercih etti. İbni Kemal.

«Dört erkek şahit ilh...» Zina konusunda kadınların tek başına şehadetleri kabul edilmeyeceği gibi, erkeklerle birlikte de olsalar, o konuda şahitlikleri yine asla kabul edilmez.

«Kadının kocasının oğlu ilh...» Yani burada iddia eden baba olacak olursa. Bahır'da bu konuda şöyle denmektedir: «Dört şahitten birinin kadının kocasının oğlunun, yani kocasının ikinci karıdan olan oğlunun şahitliği kabul edilir. Onun dört şahitten biri olması caizdir.»

Netice olarak Muhitü'l-Burhanî'nin zikrettiğine göre mesele şöyledir:«Bir erkeğin iki karısı olsa, birinin beş oğlu olsa, bunlardan dördü kardeşleri aleyhine, babalarının ikinci hanımı (analıklarının) zina ettiği konusunda şahitlik yapsalar, kabul edilir. Ancak davacı baba olduğunda veya anneleri sağ olduğu zaman da kabul edilmez. »

«Kısas konusunda da ilh... » Kısas ifadesi burada nefis ve uzvun gerektirdiği kısaslara şamildir. Bunu bu ifade ile yani (gaved) ifadesiyle söylemesinin özelliği Haniye'deki şu ifadeden kaymaklanmaktadır. «Bir erkek, iki kadın birinin başkasını hataen öldürdüğüne şahitlik etseler veya kısası gerektirmeyen bir olay olduğunda bir öldürme olayı hakkında şahitlik yapsalar şahitlikleri kabul edilir.»

Kadının durumu bunun hilafınadır ilh... » Kadının müslüman olduğuna dair bir erkek iki kadının şahitliği yeterlidir. Hatta Makdisi şöyle demiştir: "İki Hıristiyan bir Hıristiyan kadın hakkında «müslüman oldu» diye şahitlik yapsalar, caizdir. Müslümanlığı kabullenmeye ve hayatını İslam'a göre düzenlemeye mecbur edilir.»

Ben derim ki: Nasrani erkek yani hıristiyan erkek konusunda da böyle olması gerekir. Onun da İslami kurallara riayet ederek yaşaması mecburdur. Ancak bir erkek iki kadının şehadeti ile müslüman olduğuna karar verilenin irtidat ettiğine dair şahitlikleri, öldürülmesi için yeterli değildir. Ben bumeseleyi Velvaliciye'de gördüm.

Dikkat edilecek olursa «Erkeğin müslüman olması ile ilgili noktada bir erkek iki kadının şahitliğinde de durum böyledir.» demedi de «Hıristiyanda da böyle olması gerekir.» ifadesiyle iktifa etti. Bu konu bedaheten bilindiği için söylemeye gerek duymadı. Bahır da bu konuyu Muhitten naklen açıkça ifade ederek «zimmi olan kişi yine kendisi gibi bir zimmi aleyhinde şahitlik yaparsa» ifadesini açıklarken yukarda söylediğimiz gibi «Bir erkek iki kadının onun müslüman olduğuna dair şahitlikleriyle de iktifa edilir. » dedi. Bu konuda Dürer'den nakledilen Mürted babında söylenenlere bakmakta yarar vardır.

Özet olarak iki erkek şahid bir erkek veya bir kadının müslüman olduğuna dair şahitlik yapsalar, daha sonra yine daha sonra yine şahitlerle irtidat ettikleri belirecek olursa, tevbe etmedikleri taktirde erkek ölüme mahkum edilir. Kadın ise öldürülmez.

Ancak erkeğin müslüman olduğu, bir erkek iki kadının şehadetiyle sabit olmuş ise, irtidat etmesi halinde öldürülmeyeceği de yukarda beyan edilmiş idi. Ancak metinde iki erkeğin şehadetinin gerektiği meselesi ise, sonuçta ölüme mahkum edilmesiyle ilgili olsa gerektir. Nitekim biraz önce de belirtildiği gibi, bir hıristiyanın müslüman olduğuna dair iki hıristiyan şahitlik yapsalar, Müslümanlığı kabul edilir.Hayatını müslümanca sürdürmeye mecbur edilir. Fakat irtidadı halinde öldürülmez, demiş idi. Bunlarla ilgili yeterli bilgiyi hemen aşağıdaki paragrafta belirtmeye çalışacağız.

«İki erkeğin şahitlik yapması gerekir ilh...» Bahır isimli eserde. «Bir erkek ve iki kadının şahitliğine dayanarak hudud ve kısasta hüküm verse, hakim onların şahitliğinin bu konuda kabul edileceği görüşünü benimseyen biri ise veya bu görüşü benimsemeyen biri olmasına rağmen hükmünü verdikten sonra bu görüşü benimseyen ikinci bir hakime meselesi iletildiği zaman uygulamaya koyacak olursa, caizdir, uygulama geçerlidir.» denilmektedir.

Haniye'de ise bu konuda şöyle denmektedir: «Bir kimse, «Eğer şarap içersem kölelerim hür olsunlar» dese, bir erkek ve iki kadın onun şarap içtiğine şahitlik yapsalar, köleleri hür olmuş olur. Ancak onların şahitliğine binaen kendisine had vurulmaz. Bu da «Eğer çalarsam» şeklindeki ifadeye kıyaslanarak belirtilmiştir. Fetva da bu iki meselede Ebu Yusuf'un kavline göredir.

«Ancak had konusunda bir şeye talik edilmesi halinde talik edilen iki şahit veya bir erkek iki kadının şehadetiyle sabit olur ilh...» Yani bir kimse hak ve kısası gerektiren herhangi bir konuya bir şeyi talik etse, bu talik edilen noktanın tesbit edilebilmesi ve vuku bulması için iki erkeğin şehadeti şart değildir. Bir erkek ve iki kadının şahitliği ile iktifa edilir ve talik edilen nokta sabit olmuş olur. Her ne kadar talik edilen nokta, yanı zina veya had veya kısas konuları bu şahitlikle sabit olmasa da. Bahır.

Bu meseleyi bir misalle açıklamakta yarar vardır. Bir kimse, «Eğer şarap içersem karım şöyle olsun.» dese, bir erkek ve iki kadın şarap içtiğine dair şahitlik yapacak olsalar, karısının boş olması konusunda bu şahitlikle iktifa edilir. Fakat had vurulması konusunda bu şahitlerin şehadeti yeterli sayılmaz.

«Donumla ilgili konuda da ilh...» Islah isimli eserde bu meseleye yer verilmemiştir. Çünkü doğumla ilgili hususta bir kadının şehadeti ancak sahibeyne göre yeterlidir. Ebu Hanife'ye göre yukarda neseple ilgili bölümde belirtildiği gibi iktifa edilmez. Ama çocuğun doğduktan sonra hayat emmaresi olduğuna dair bir kadının şehadeti icma ile kabul edilir. Ki bu da çocuk üzerine cenaze namazının kılınmasıyla ilgilidir. Burada «namazla ilgili» ifadesini kullandık. Çünkü varis olması ile ilgili noktada yine Ebu Hanife'ye göre kabul edilmez, Sahibeyne göre kabul edilir. Onun için metinde Sahibeyne göre, İmam Şafii ve İmam Ahmede göre ifadelerini kullandı. Çünkü mirasla ilgili konularda bir kadının şehadetiyle iktifa edilmeyeceği Ebu Hanife'ye göre açıktır. Ama namaz konusunda dediğimiz gibi ittifakla bir kadının şehadeti yeterlidir. Menih.

«Kadınlarla ilgili kusur ve ayıplar konusunda ilh...» Mesela bir kimse bir cariye satın alsa, daha sonra bu cariyeyle cinsi münasebetine engel bazı kusurların olduğunu iddia etse, yukarda beyan edildiğine göre, bir kadının bu kusura muttali olup mahkemeye rapor vermesi halinde iktifa edileceği beyan edilmiş idi. Ancak Menih isimli eserin kusurla ilgili muhayyerlik bölümünde zikrettiği gibi özellikle, «Eğer cariyenin kaçtığı iddia edilse» ifadesi açıklanırken, ancak kadınlar tarafından tesbit edilebilecek kusurlar konusunda o kusurun devam etmesi halinde bir kadının görüşü ve sözü ile iktifa edileceği beyan edilmiş idi.

Daha sonra orada, eğer bu kabızdan sonra olacak olursa, kadının ifadesine dayanarak iade edilemeyeceği, bununla birlikte bu konuda bir bilgisi olmadığına dair satıcının yemin etmesinin gerektiğine de yer verilmişti. Ama bu, henüz cariyenin tesliminden önce olacak olursa, İmam Muhammed'e göre durum yine aynı olmaktadır. Ebu Yusuf'a göre ise, kadınların ifadelerine dayanarak o cariyenin satıcının yeminine gerek kalmaksızın iade edilmesi gerekir denmektedir.

Fethü'l-Kadir'in görme muhayyerliği babından önceki bir ifadesinde şu hususlar yer almıştır: «Bu konuda esas olan nokta, söz hakkı asaleti savunan, asıl durumu savunan kişilerin hakkıdır. Kadınların tek başına şehadetlerinin kabul edileceği noktalar ise erkeklerin muttali olamayacağı, bakamayacakları noktalardadır. O konuda kadınların şahitliği hüccet sayılır. Bu da bir müeyyide ile teyid edilmiş ise. Aksi halde yalnız husumetin kendisine tevcih edilmesi için kabul edilir. Hasmı ilzam etmek için yeterli sayılmaz.

Daha sonra orada, «Bir kimse cariye satın olsa ve bu cariyeyi satın alırken bakire şartı ile alsa, henüz cariyeyi kabzetmeden veya kabzettiktensonra cariyenin bakire olup olmadığında ihtilaf etseler, Kadı bu cariyeyi kadınlara gösterir. Eğer bakire olduğunu söylerlerse müşterinin kabul etmesi gerekir. Çünkü kadınların şahitliği burada teyid edilmekte, kuvvet kazanmaktadır. Çünkü cariye olan kadında da asıl olan bakire olmasıdır. Eğer kadınlar bakire değildir, duldur diyecek olurlarsa, onların şehadetine dayanarak bu akti fesh etme sabit olmaz. Çünkü bu başka bir nokta ile teyit edilmemektedir. Ancak husumetin tevcih edilmesi, geçerli olması konusunda bu şehadet kabul edilir. Bunun yanında baie kuvvet kazanması için yemin teklifi yapılır. Yemin ederken de «Ben satışın gereği o cariyeyi bakire olarak ona teslim ettim.» diye yemin etmesi gerekir. Yemin etmekten vazgeçecek olursa, cariye kendisine iade edilir. Aksi halde iade edilmez.» denilmiştir.

«Bir erkeğin şehadeti ilh...» Bu konuda Menih'te şöyle denmektedir:«Erkeklerin muttali olamayacağı ifadesiyle bir erkeğin şehadetinin kabul edilemeyeceğine işaret edilmek istenmiştir. Bu da «Ben kasten ona baktım.» demesi haline hamledilir. Ama bir erkek kadının doğum yapmasıyla ilgili hususta şahitlik yapar, «Aniden ben de orada bulunmuştum, tesadüfen gözüm çocuğun doğumuna ilişti ve çocuğun doğduğuna şahidim.» diyecek olursa, adil olması halinde şahitliği kabul edilir.» Mabsut'ta da aynı ifade yer almış bulunmaktadır.

«Hudud ve kısasın dışında ilh...» Yani hudud ve kısasın dışında bir de ancak kadınların muttali olabileceği noktalar dışındaki hususlarda iki erkek veya bir erkek iki kadının şahitliği kabul edilir. Bu da hataen öldürme, kısası gerektirmeyen öldürme durumlarına şamildir. Çünkü bunların gereği diyet olmaktadır, mali bir konuyla ilgili bulunmasındandır. Yine kadınların erkeklerin şehadeti yanında şehadet üzerine şehadette de kabul edilebileceği ve Kadı'nın diğer bir Kadı'ya yazmış olduğu mektup ve yazıyla ilgili konuda şahitliklerinin kabul edilebileceği yine fukaha tarafından kabul edilmiş, Ramli de bunu Hamye'den böyle nakletmiştir.

«Ama bu varis olması konusunda olsa ilh...» Yani çocuğun doğumu esnasında hayat emmaresi olduğuna dair iki erkek veya bir erkek iki kadın şahitlik yapacak olurlarsa, bu konuda doğan çocuğun daha önce ölmüş olan kişiye varis olması sabit olur. Bu da biraz önce belirttiğimiz gibi Ebu Hanife'ye göredir. İmameyne göre ise böyle bir şarta gerek yoktur. Menih isimli eserde bunlara ek olarak «ltk ve nesep konuları da aynıdır.» denmiştir.

«Biri unuttuğu zaman diğeri ona hatırlatır ilh...» Burada şu hadise nakledilmektedir: Ümmü Bişir isimli bir kadın hakim nezdinde şahitlik yapıyor. Hakim bu kadının şahitlik yapması esnasında diğer kadından ayrılmasını emreder, onları birbirinden ayırın der. Bunun üzerine kadın. «Senin buna hakkın yoktur.» diye kadıya itiraz eder. Çünkü Cenabı Hak, «Biri unuttuğu zaman diğeri ona hatırlatacaktır.» buyurmuştur. Bu da iki kadının birbirinden ayrılmadan aynı anda şahitlik yapmalarını gerektirmektedir der. Hakim de bu ifade karşısında susmayı tercih eder. Mültekat.

«Mal ve malla ilgili konularda şahitlikleri kabul edilir denmiştir ilh...»Bu da malla ilgili bir sürenin tanınması ve muhayyerlik şartı gibi konulardır. Çünkü bunlar malı konulara ek ve onlarla ilgili konulardır.

«Muhakkak ki şahitlik ederim ifadesini kullanması gerekir ilh...» Bu konuda Yakubiye'de şöyle denmektedir: «Iraklı ulema, ancak kadınların şahitlik yapabilecekleri, erkeklerin muttali olamayacakları konularda «şahitlik ederim» ifadesine gerek yoktur, demişlerdir. Çünkü bu meseleyi onlar şahitlik babından değil, haber verme babından, ihbar olarak kabul etmektedirler. Şahitlik ise bu konuda kitapta yani Kuduri'de beyan edilendir.Kuduri'de şöyle denmiştir: «Çünkü bu da şehadetle ilgili bir husustur. Onun için hürriyet gibi ve diğer şartlara haiz şahitlikle ilgili şartların bulunması gerekir. Ayrıca bu gibi ifadenin kadın tarafından kullanılması, mahkeme nezdinde olması gerekir. Buna benzer diğer şahitlerde aranan şartlar, aynen bunlarda da arandığına göre, meselenin haberden daha çok şahitlikle ilgisi olduğunu gösterir.»

«Hakimin üzerine bu şehadete binaen hüküm vermesinin vacip olması için ilh...» Şahitlerin ifadesine dayanarak hüküm vermenin vacip olması. şahitlerin adil olmasına bağlıdır. Ancak şahitliklerinin kabul edilmesi, adil olmalarına bağlı değildir. Dolayısıyla adil olmayan fasık kişiler mahkeme nezdinde şahitlik yapsalar ve bu şahitliğe dayanarak hüküm vermek hakim üzerine vacip değildir. Ancak adil olan kişilerin şahitliğinde durum bunun aksinedir.

«Adil olan kişi ilh...» Bu konuda Zahire'de söyle denmektedir: «Adil olan kişinin tarifi ile ilgili en güzel ifade şudur: Adil büyük günahlardan sakınan, küçük günahlarda ısrar etmeyen, salahı fesadından, sevabı hatasından çok olan kişidir.»

«Verilen hükmün sahih olması ile ilgili değildir ilh...» Yani fasık olan kişinin şehadeti, kabul edilmesi halinde, sahihtir. Verilen hüküm kabul edilir. Ancak hakimin bu hükme uyarak uygulaması üzerine vacip değildir. Ama uyguladığı taktirde hükmü geçerlidir.

«Fasıkın şehadetiyle verilen hüküm geçerlidir ilh...» Camiü'l-Fetava isimli eserde şöyle denmektedir: Fasık olan kişinin şahitliğine gelince, eğer kadı onun şahitliğinde doğru olduğu kanaatine varırsa, kabul edilir. Aksi halde kabul edilmez.»

Fetava-yı Kaidiye'de ise, «Bu, hakimin zannı galibine dayanarak doğru söylediği ortaya çıkarsa ve ondan da bu durum bilinen bir husus ise, kabul edilir.» denmektedir.

Doğru ve şahsiyetli olan kişinin fasık da olsa şahitliği kabul edilir şeklindeki ifadenin Ebu Yusuf'un görüşü olduğu Bahır isimli eserde beyan edilmişti. Doğrusu, Bahır'da beyan edilen bu ifade, Ebu Yusuf'tan bir rivayettir. Ebu Yusuf'un mezhebi ve üzerinde ısrarla durduğu görüşü değildir. Bunun için de Kemal İbnül Hümam bu görüşü zayıf addetmiştir.Çünkü «Sizden adalet sahibi olan iki şahidin şehadetiyle hüküm veriniz ve şahitleri şahitolarak gösteriniz.» şeklindeki nas, bu ifadenin güvenilir ifade olmadığını gösterir. Çünkü nasta açıkça adil olan kişilerin şahit gösterilmesi emredilmiştir. Bununla ilgili konuları ve Kemal İbnül Hümam'ın bu ifadelerini Kitabul kazanın bâş tarafında cevaplamaya çalıştık. Oraya müracaat edilmesinde yarar vardır.

«Şahit şu hususlara muhtaçtır ilh...» Hemen bunun akabinde feri bir meseleye geçilmektedir. Bezzaziye'de şu ifadeler bu konuda yer almıştır: «Kişi şahitlikle ilgili hususları kaleme almış, diğer biri de bunu mahkemede okumuştur. Ve muhtevası şöyledir: Şahit, «Şahitlik ederim ki, şu müddainin müdda aleyh aleyhinde, yani şu davacının şu davalı aleyhinde açmış olduğu dava ile ilgili bütün söyledikleri ve yazıda tesbit edilenler doğrudur. Bütün bunların böyle olduğunu kabul ediyor ve bu konuda şahitlik yapıyorum.» dese veya «Şu davacının» dava ile ilgili söyledikleri ve «Şu davalının elinde haksız yere bulunan mal davacınındır. Davalının davacıya onu teslim etmesi gerekir.» şeklindeki beyanları kabul edilir. Çünkü ihtiyaç bunu gerektirmektedir. Zira şahitlik uzun olabilir. Uzun olması dolayısıyla şahitte beyandan aciz kalabilir. Bunları bir yazı halinde tesbit etmesinde bir beis görülmemektedir.»

«Yalnız lakabı ile iktifa edilmesi ilh...» Onunla ilgili sıfatları iktifa edilmesi durumu da böyledir. Nitekim Hamidiye isimli eserde bu noktada şöyle bir fetva verilmiştir: «Bir kimse öldürülmüş bir kadınla ilgili olarak, «Falan çarşıda, falan gün onu şu vasıfta falan öldürdü.» diyecek olursa, ismi ve babasının ismine gerek kalmadan da kabul edilir. Çünkü bu beyan ettiği vasıflarda o katil tanıtıldığına göre, bu konuda ikinci bir vasfa ihtiyaç kalmamıştır.

«Sahibeyne göre şahitler hakkında soruşturma yapar ilh...» Bu da hakimin üzerine düşen bir görevdir. Ancak sahibeyne göre bu sahih olması için şart değildir. Nitekim Bahır'da bu konu bu şekilde izah edilmiştir.

Yine aynı eserde, «Onlar hakkında soru sormaya ihtiyaç duyulması, onların hakkında Kadı'nın bilgisi olmaması halindedir. Bunun için de mültekat isimli eserde, «Eğer Kadı onların şahitliklerinin kabul edilmeyeceği veya adil oldukları hakkında yeterli bilgiye sahipse haklarında soruşturmaya gerek yoktur.» denilmiştir.

«Fetva da buna göre verilmiştir ilh...» Bu ifade sahibeynin görüşü ile ilgili olup, her konuda, «Eğer halleri hakkında bilgisi yoksa sorar.» ifadesiyle ilgilidir. Bahır isimli eserde netice olarak şöyle denmektedir: «Eğer hasım şahitler hakkında taan edecek olursa, bütün konularda onlar hakkında soruşturma yapar. Aksi halde yalnız hudud ve kısasta soruşturma yapar. Hudud ve kısasın dışında hasımdan taan gelmediği taktirde, konu ihtilaflıdır. Bu da zaman ve asırla ilgili bir ihtilaftır. Fetva da bu zamanda sahibeynin görüşüne göre verilmekte, Hidaye'de de bu görüş benimsenmektedir.»

Buna göre musannıfın söylemesi gereken «gizli ve açık olarak» ifadesinden önce bu ifadelere yer vermesi idi. Çünkü bu esas maksadın hilafına bir vehmi ortaya atmaktadır. Çünkü musannıf kendisi daha sonra gizli olarak soruşturmayla iktifa edilmesini fetva verilen görüştür diye nakledecektir. Kemal ibnül Hümam da bu görüşü benimsemiştir.

Yine Bahır isimli eserde, «Kenz'de olan ifade müftabih olan görüşün hilafınadır.» denmektedir. Bununla da zamanımızda açıktan soruşturma ile iktifa edilmesi müftabih olan görüşün hilafına olduğu da ortaya çıkmış olmaktadır. Hatta yine Bahır isimli eserde, «Gizli teskiyeyi, aleni olan teskiyeden önce yapması gerekir.. denmiş, buna gerekçe olarakta Mültekat'ta Ebu Yusuf'tan nakledilen şu ifadeyi zikretmiştir: «Ben gizli teskiye yapılmadan aleni teskiyeyi kabul etmem.» ifadesi Ebu Yusuf'tan nakledilmektedir.»

«Dördüncü asır ilh...» Yukarda da metinde belirttiğimiz gibi burdaki asırdan maksat nesildir, yüz yıllık bir zaman değildir. Buna göre Ebu Hanife üçüncü asırda yaşamış yani üçüncü nesil içerisinde bulunmuştur ki Cenabı Peygamberin hayırlı şahitlik ettiği nesillerden sonuncusudur. Ondan sonra yalanın yayılacağı yine hadisi şerifte haber verilmiştir. Bu da Ebu Hanife'nin asrından, yaşadığı zamandan sonra gelen zamandır.

«O adildir ilh...» Ve şehadeti kabul edilir, ifadesi de bu kabildendir. Kafi'de bu konuda şöyle denmektedir: «Bir rivayete göre şahit hakkında teskiye yapan kişinin, «Adildir, şehadeti kabul edilir» demesi gerekir. Çünkü köle de adil olabilir. Kendisine bir kaziften dolayı had vurulmuş kişi de tövbe etmesinden sonra adil olabilir, ama şehadetleri kabul edilen kişiler değillerdir. Dolayısıyla bunların da eklenmesi gerekir.» Ama esah olan görüşe göre, «O adildir» ifadesiyle iktifa edilir. Çünkü yaşadığı ülke dolayısıyla şahidin hür olduğu sabît olmuş olur.

Bahır isimli eserde şu ifadelere de yer verilmiştir: «İmam Serahsî'nin benimsediği görüşe göre, «O adildir» sözüyle iktifa edilemez. Çünkü tevbesinden sonra bir kazifle ilgili kendisine had vurulmuş kişi adil olabilir, fakat şehadeti kabul edilmez. Bu görüşünde tercih edilmesi gerekir.»

İbni Abidin'in bu noktada almış olduğu notlar arasında teskiye edenin sözü ile ilgili şu ifadeler de yer almıştır: «Yazmış olduğu herhangi bir yazının altına teskiye ettiği kişinin ismini yazdıktan sonra onun. altına, «o adildir» demesi ile de iktifa edilir. Ancak fasık olduğu bilinen bir kişi hakkında altına bir şey yazmaz. Çünkü bu onunla ilgili hoş olmayan bir ifadeyi açığa vurmak, müslüman hakkında arzu edilmeyen bir hususun ortaya konması olur. Hatta «Allah bilir» şeklindeki ifadesi ile iktifa edilir denmektedir. Dürer. Yani fasık olan kişinin isminin altına bir şey yazmaz, «Allah bilir» ifadesiyle iktifa eder.

«Hürriyet konusunda ilh...» Bu ifade bazı şerhlerde Camiü's-Sağir'den nakledilen ifadeye ters düşmektedir. Çünkü orada, «İnsanlar hudud vekısasın dışındaki bütün konularda hürdürler.» denmektedir. Bu da açık bir ifade olsa gerektir. Yakubiye.

Ancak Zeylai'den naklen Bahır'da şöyle denmektedir: «Bu ifade hasım tarafından Kudurî'nin kaydeddiği gibi şahitle ilgili köle olduğuna dair bir taan bulunması haline hamledilir. Bunun dışında yukardaki ifade doğrudur.»

«Kendisine had vurulmuş kişi ilh...» Bu konuda fukahanın «Darül islamda yaşayan, yani İslam ülkesinde yaşayan kişi için asıl olan hürriyettir. hususu usulü fıkıhta delaletülnas adını erdiğimiz mefhumu muavafaka ile sabittir aynı zamanda. Kendisine kazif sebebiyle had vurulmuş kişinin durumu ile bu husus nakzedilir diyen ifadeye de cevap niteliği taşımaktadır. Çünkü kişinin adil olması, kazifden dolayı had vurulmamasını gerektirmez. Yani had vurulmuş olmakla birlikte kişi adil olabilir. Çünkü İslam ülkesinde yaşayan kişi için de asıl olan kaziften dolayı had vurulmamasıdır. Bu da yukardaki ifadeye tamamen müsavidir.

«Hasım tarafından ilh...» Yani davalı tarafından şahitlerin tezkiye edilmesi meselesi, yine davacı tarafından teskiyeye benzemektedir. Bununla iktifa edilmez. Bunu mutlak olarak kullanması davalının yani aleyhinde dava acılan kişinin şahitleri teskiye etmesi şahîtlikten önce veya sonra olması hallerine şamil olması içindir. Nitekim Bezzaziye'de de bu şekilde ifade edilmiştir. Ancak bu da düşünmeyi gerektiren bir husustur. Çünkü davalının davadan önce şahitleri teskiye etmesi halinde, meseleyi inkar ederek ondan bir yolan sudur etme olayı henüz bulunmamaktadır. Şahitlerin ifadesinden sonra henüz hakimin karar vermesinden önce ise teskiye eden kişinin değişik ifadesi onun fasık olmasını gerektirmektedir ki bu da hüküm esnasındaki fasık oluşu gibidir. Bahır.

«Teskiye edici olarak kabul edilmez ilh...» Hamis'te bu konuda denmektedir: «Çünkü müddainin ve şahitlerin iddiasına göre, müddaaleyh dediğimiz davalı yapmış olduğu inkarda yalancıdır. Onun yalancı olduğunu isbat edebilmek için sahde ihtiyaç duyulmuş ve şahitler getirilmiştir. Eğer müddainin iddiası istikametinde karşı taraf davayı kabul etmiş olsaydı, şahitlere ihtiyaç kalmadan ikrarına binaen hüküm verilmesi gerekirdi. Şahitlerin onun aleyhinde şahitlik etmeleri demek, meseleyi inkar etmekle fasık durumuna düşmüş olması demektir. Fasık olan kişinin şahitleri teskiyesi ise sahih değildir. Bu da İmam Ebu Hanife'ye göredir. Sahibeyne göre ise eğer teskiyeye ehil kişi ise, mesela adil bir kişi ise, davalının da şahitleri teskiye etmesi sahihtir. Ancak İmam Muhammed'e göre bu teskiye edene bir başkasının teskiyesinin de eklenmesi şarttır.»

«Eşbah'tan nakledilen ifadeyi de unutmamak gerekir ilh...» Orada tahkim babından önce şu ifadeler yer almıştı: «Mesela devlet başkanı Kadı'larına şahitlerle ilgili olarak onlara yemin ettirilsin, şeklinde emir vermiş ise, alimlerin bu gibi emir veren devlet yetkilisine nasihat etmeleri ve ona bu konuda hakkı olmadığını söylemeleri gerekir.»

METİN

Şahit duyduğu ve gördükleri hakkında şahitlik yapabilir. Mesela satışla ilgili, velevki alıp verme yoluyla da olsa. Çünkü bu görülen hususlardandır. İkrar konusunda da aynıdır. Velevki bu ikrar yazı ile tesbit edilmiş olsa da. Birinci şekli ile duyulan, ikinci şekli ile de görülen bir ikrarı olmaktadır.

Şahit, hakimin hükmü ile ilgili mecliste duyduğu ve gördükleri konusunda da şahitlik yapabilir. Gasıp, öldürme olayında do şahitlik yapabilir. Velevki kendisine şahit ol denmese de. Hatta ikrar edenin yüzünü görebilecek ve söylediklerini duyabilecek gizli yerde de olsa, durum aynı olmaktadır.

Ancak göremediği gizli olan kişinin sesini duyarak, sesinden dolayı şahitlik yapması caiz olmaz. Bunun da bir istisnası vardır. Konuşan kişinin kim olduğunu kesinlikle bilecek olursa -ki bu da evde ondan başka kimsenin bulunmaması halinde olur. Ama bunu açıklayarak, «Ben onu görmedim, fakat sesinden onun olduğunu zannederek şahitlik yapıyorum.» derse kabul edilmez. Dürer.

Kadının şahsını görerek, iki şahidin, «Bu falan oğlu falanın kızıdır.»şeklindeki şahitlik yapabilir. Bu da isim nesebi hakkında şahitlik için yeterlidir.Fetva da bu kavle göre verilmiştir.Camiü'I-Fusuleyn.

FERİ MESELE: İmam Muhammed' den naklen Cevahir isimli eserde, «Bizzat fukahanın şahitlerin ifadelerini yazmamaları gerekir. Çünkü şahitliğin mahkemede eda edilmesi esnasında davalı onlara buğz edilebilir. Alimlere buğz etmesi de onun için zararlı olur.» denmektir.

Eğer iki yazı arasında bir açık olacak olursa, bu yazıya dayanarak mali konularda hüküm verilemeyeceği Haniye'de sahih olarak kabul edilen bir görüştür.Mesela davacı davalının ikrarına dair bir yazı (belge) çıkarsa, yazının kendisine ait olduğunu davalı inkar etse, hakim bir yazı yazmasını söylese, daha sonra iki yazı arasında bir karşılaştırma yapsa, aralarında benzerlik olsa, iki yazının da aynı kişiye ait olduğu anlaşılsa buna dayanarak mali konularda hüküm veremez. Her ne kadar Kariü'l-Hidaye verebileceğine dair fetva vermiş ise de, bu fetvaya itimad edilmez. Çünkü Kadıhan meseleleri tashih etmede, hangi görüşün tercih edileceği konularında en çok güvenilen kişilerden biridir. Nitekim musannıfta burada onun görüşünü benimsemiştir.Eşbahın ikrar bahsinde de bu görüşe itimad edilmiştir.

Ancak Vehbaniye şerhinde şu ifadeler yer almıştır: «Müddaaleyh, «Bu benim yazımdır,ama muhtevası olan mal zimmetinde sabit değildir. »dese bakılır:Eğer bu yazı adresiyle kişiye gönderilen bir mektup şeklinde yazı ise muhtevayı inkarda sözüne itibar edilmez. Malı ödemekle mükellef tutulur. Benzeri ifadeler Kariü'l-Hidaye'nin fetvasında ve Mültekat'ta da yer almaktadır.»

Bir kimse şahit gösterilmedikçe ve kendisine «şahit ol» denmedikçe, başkasının şahitliği üzerine şahitliği üzerine şahitlik yapamaz.Nihaye'de bu, «Eğer hakimin meclisinin dışında duymuş ise» kaydıyla kayıtlanmıştır.Devamla, «Hakimin meclisinde duyacak olursa, şahit ol denmeden de olsa, caizdir.»denmektedir.Bu da Cevhere'den naklen Şurunbulaliye'de ifade edilmiştir.

Ancak Sadru Şeria ve benzeri değerli fukahanın meseleyi tasvirleri buna ters düşmektedir. Çünkü bu fukahaya göre, muhakkak ki şahitlerin «Benim bu şehadetimi aktar.» demesi ve karşı tarafın da bunu kabul etmesi ve ondan sonra da şahitliği yükleyen kişilerin yüklenenleri şahitlik yapmalarından men etmemeleri gerekir. Bu da en doğru olan ifadedir.

Evet Hakimin vermiş olduğu hüküm hakkında şahitlik sahihtir. Her ne kadar kadı ona «şahit ol» demese de. Ebu Yusuf'ta, buna mahkeme meclisinde şartını getirmiş ve bununla kayıtlamıştır. İhtiyata uygun olan da budur. Hülasa.

Eşbahta da ifade edildiği gibi, on iki meselede bir kişinin ifadesiyle iktifa edilir. Onlardan biri, Kadı'ya hapsettiği kişinin iflası hakkında hapis sürenin geçmesinden sonra birinin haber vermesidir. Bütün bunlar teskiye ile ilgilidir. Gizli teskiyede bir kişinin ifadesiyle de iktifa edilir. Ama aleni olan teskiyelerde şehadet olması bakımından, şahitlerde aranan adet burada da aranır. Şahidin söylediklerini tercümede bir kişinin ifadesiyle iktifa edilir. Hasmın ifadesinin tercümesinde de durum aynıdır. Hakimin teskiye eden kişiye yazıyı bir kişiyle göndermesi, yani gönderilen elçinin tek olması ile de iktifa edilir. Fakat ihtiyatan iki kişi olmasıdır.

Babanın, çocuğun ve kölenin teskiyesi sahihtir. İbni Vehban bunları onbir olarak saymış ve demiştir ki: «Adil kişinin malla ilgili kıymet taktirinde, cerh ve tadilde ve bir şeyin miktarını tesbitte, tercümede, müslemüfih dediğimiz malın kalitesinde, iflas etmiş kişi hakkında gelen haberde ve hakimin müzekkiye gönderdiği kişide, satılan malın kusurlu olup olmadığı hususunda, orucun başlaması konusunda, hatta bu havanın bulutlu olduğu zamanda bile olsa, bir de gaip olan kişinin öldüğü hakkında iki şahide verilen bir kişinin bilgi vermesi ve şahitlerin mahkemede onun verdiği bilgiyi aktarmaları halinde bütün bu konularda bir kişinin haberine itimad edilir.»

İZAH

«Alışveriş gibi konularda ilh...» Buradaki şahitlikte satın alınan o malın bedelinin de açıklanması gerekir. Nitekim ilerde bunu da açıklayacağız.

«Velevki bu satış teati yoluyla da olsa ilh...» Bu tür satışlarda «aldı ve verdi» şeklinde şahitlik ederler. Alışveriş oldu diye şahitlik yapsalar da caizdir. Bahır.

Hülasa'dan naklen Bahır'da şu meseleye de yer verilmiştir: «Alışveriş yapılan mecliste bir kimse bulunsa, daha sonra müşteri için onun şahitliğine ihtiyaç duyulsa, satın olma yoluyla mülkiyetin müşteriye ait olduğu konusunda o kimse şahitlik yapabilir. Ama mutlak mülkiyetin ona ait olduğu konusunda şahitlik yapamaz.» Yine aynı eserde, «Satın alma ile ilgili şahitlikte fiyatın açıklanması da şarttır. Çünkü meçhul fiyatla satın alma ile ilgili hükmü sahih değildir. Çünkü bu fasık bir akittir.» Nitekim Bezzaziye'de de aynı ifadeler yer almıştır. Bu hususta gelecek ve geçmiş meselelere bir göz atmak yeterlidir.

Dürer'den naklen Hamişte «Sattığına veya ikrar ettiğine şahitlik ederim.» der. Çünkü mülkiyeti bir elden diğer bir ele aktaran sebebi gözleriyle görmüştür ve gördüğü gibi de şahitlik yapması vaciptir. Bu da yapılan aktin aldım sattım ifadeleriyle açıkça yapılmış ise. Akit teati yoluyla (alıp vererek) yapılsa, durumun yine aynı olması gerekir. Çünkü satışın gerçek yönü malın mala değiştirilmesi. mübadelesidir. Bu da gerçekleşmiş olmaktadır. Diğer bir rivayete göre bey' konusunda şahitlik edemezler. Ancak aldı ve verdi konusunda şahitlik edebilirler. Çünkü bu hakiki manada bir satış olmaktan daha çok, hükmi bir satıştır.

«İkrar konusunda da iktifa edilir ilh...» Bir kimseyi falan kişi hakkında ikrar ettiğini duysa ve şu kadar borcum vardır dediğini nakletse, kabul edilir.

«Hatta bu yazı ile de olsa ilh...» Bezzaziye'den naklen Bahır'da özet olarak şu ifadelere yer verilmiştir: «Bir kimse ikrarını şahitler huzurunda kaleme alsa, onlar huzurunda söz olarak bir şey söylemese, bu ikrar sayılmaz. Bu konuda şahitlikte caiz olmaz. Hatta bu konuda adrese binaen yazılı bir yazı da olsa, gaip olan kişi hakkında insanların birbirlerine yazdıkları mektup şeklinde de olsa durum farksız olsa gerektir. Çünkü yazı deneme için de yazılabilir. Dilsiz hakkında bir ikrarın kaleme alınması konusunda belirli bir kişinin adresine ve ismine yönelik olması şartı vardır. Bu yazdığı kişi gaip de olmasa. Eğer bunu yazar ve şahitler huzurunda okur veyahutta başkası okuyacak olursa, katip olan, yazan kişi de «Bu muhteva hakkında şahidim olunuz.a dese veya onlar nezdinde yazdıktan sonra, «Bunun muhtevası hakkında şahit olunuz.» dese, bu ifadesi ikrar sayılır. Aksi halde ikrar olmamaktadır.»

Bu ifadelerden şu husus ortaya çıkmış bulunmaktadır: Buradaki ifadenin ammenin ve ulemanın çoğunluğunun kabul ettiğinin hilafına olduğu görülmektedir. Ancak Fetih'te bu görüşle amel edilmiş, ona kesin gözüyle bakılmıştır.

«Hatta bu konuda kendisi şahit gösterilmese de ilh...» Müellif burada «Şahit olmayın dense» ifadesini kullansa idi, ifade bakımından daha anlaşılır bir şekil alırdı, Nitekim Hülasa'da bu konuda, «ikrar eden kişi, «Duyduklarında aleyhinde şahitlik etme.» dese dahi, şahidin bu konuda şahitlik yapması caizdir.» denmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre susacak olursa, açık şahitlik yapmayın şeklinde bir ifadesi olmasa da susması halinde şahitlik yapabileceklerinin hükmü de anlaşılmış olur. Yine Bahır isimli eserde, «Susacak olursa bildikleriyle şahitlik yapabilir. Ancak beni bu konuda şahit gösterdi diyemez, demesi halinde yalan söylemiş olur.» denilmektedir.

«Açıklama yapacak olursa ilh...» Yani, «Görülmeyen bir kişinin sesini duydum, ben ona şahitlik yapıyorum.» diyecek olursa, o zaman şahitliği kabuledilmez.

«Kadının şahsını görüyor ise ilh... » Mültekat isimli eserde, «Kadının sesini duysa ve şahsını görmese ve onun yanında o kadının falan kişi olduğu konusunda iki şahit şahitlik yapsalar, o sesini duydum diyen kişinin o kadın aleyhinde şahitlik yapması caiz olmaz. Ama şahsını görecek olur ve onun yanında ikrarda bulunur iki şahitte onun falan olduğunu söyleyecek olurlarsa,o zaman kadın aleyhinde şahitlik yapması caizdir.» denilmiştir. Bahır.

Burada kendisini, şahsını görme ifadesiyle kayıtlaması, yüzünü görme ifadesinden farklı olduğunu beyan içindir. Çünkü yüzünü gördüğü takdirde kadının kim olduğunu tesbit mümkündür. Camiü'l-Fusuleyn'de, «Kadın yüzünü açsa, «Beri falân oğlu falanın kızıyım.» dese, ve «Aynı zamanda kocama mehrimi hibe ettim, bağışladım.» şeklinde bir ikrarda bulunsa, kadının o olduğuna dair adil iki şahidin şehadetine ihtiyaç yoktur. Sağ olduğu müddetçe şahit onu göstererek bu kadındı diyebilir. Ama ölecek olursa o zaman nesebi hakkında iki şahidin şehadetine ihtiyaç vardır. Fetva da buna göredir.

«Fetva da bu görüşe göredir ilh...» Bu ifadenin karşılığında iki kişinin şehadetiyle iktifa edilmeyip, mutlak bir cemaatin şehadetinin şart olduğu görüşü yer almaktadır. Bunu da fakih Ebulleys, Nasirüddin bin Yahya'dan nakletmiş ve şöyle demiştir: «Ebu Süleyman'ın yanında idim. Ebu Hanife'nin ikinci talebesi Muhammed İbni Hasan'ın oğlu girdi ve ona kadının şehadeti ve şahitliği, hakkında bazı sorular sordu ve «Kadını tanımasa onun hakkında ne zaman şahitlik yapabilir?» dedi. Ebu Süleyman da cevap olarak, Ebu hanife kadının falan olduğuna dair bir cemaat şahitlik yapmadıkça kabul edilmez, derdi. Ebu Yusuf'la baban ise, ancak o kadının falan kişi olduğu hakkında iki adiI şahidin şehadeti ile kabul edilir, derlerdi. Fetva için seçilen görüş de budur. İtimad da bu görüşedir. Çünkü uygulanmasında insanlar için hem kolaylık, hem de yarar vardır.» diye cevap verdi.»

Şurası bir gerçektir ki şahitlerin aleyhinde şahitlik yapılan kişi hakkında şehadeti üstlenirken onun isim ve nesebine dair bilgilere muhtaç oldukları gibi, şahitliği eda ederken de yine o yukarda ismi ve nesebi belirtilen kadının o olduğuna dair şahitlere ihtiyaç vardır. Şeyh Hayreddin. «O kadın hakkında şahitliği kabul edilmeyen -gerek lehde, gerek aleyhte olsun- kimselerden onun tarifiyle ilgili ifade yeterlidir.» demiştir. Sayıhani.

«İki yazı arasında bir benzerlik bulunursa ilh...» Bakanî'de, Hizanetü'l-Ekmel isimli eserden naklen şöyle denmektedir: «Bir sarraf kendi defterine belirli bir miktar borçlu olduğunu yazsa, tüccar arasında yazısı bilinen bir kişi olsa, hatta o beldenin ahalisi de bunu bilseler, daha sonra bu sarraf ölse, alacaklı gelse, vereseden o miktarı istese, bununla ilgili olarak ölmüş olan o sarrafın yazısını belge olarak sunsa, yazısının herkesçe bilinen bir yazı olması sebebiyle, alacaklı olduğu malın ölenin terekesinden alınmasına hüküm verilir. Tabii ki bu da yazının ona ait olduğu tesbit edilirse. Çünkü insanlar arasında bu tür şeylerin örfen delil ve huccet olduğu bilinmektedir. Bunun da yazı hakkında bîr şahitlik olduğu için müşküldür. Fakat burada fukaha buna itibar etmemişlerdir. Bu da delil olarak yeterli olmasa gerektir. İlerde bununla ilgili yeterli açıklama yapılacaktır.

Şarihin yukarda beyan ettiğine göre yazı ile amel edilmeyip, yazının bir delil olarak mahkemede kabul edilmeyeceği belirtilmiş ve bundan iki mesele istisna edilmişti. Darul harp dediğimiz müslüman olmayan bir ülkede ordu kumandanına veya herhangi bir kadıya gönderilen eman mektubu yazı olarak kabul edilir, geçerlidir denmiş, bu da Haniye'nin Siyer bahsine izafe edilmişti. Buna ilhak edilen hususlardan biri de, zamanımızda görevlerle ilgili sultanın gönderdiği beratlardır. denmişti.

İkinci mesele olarak da simsar, sarraf ve satıcının defterindeki ifadeler onun aleyhinde geçerlidir, onun muhtevasınca amel edilir. Nitekim Haniye'nin Kaza bahsinde bu meseleye de özellikle yer verilmiştir.

«Yazı bana aittir ama benim o kimseye borcum yoktur şeklindeki ifadesi tasdik edilmez ilh...» Bu ifade kendisine, adresine ve ismi ile yazılmış olan bir itirafname de yazının kendisine ait olduğunu kabul edip muhtevası olan borcu kabul etmemesi halinde, o kimsenin bu şekildeki inkarı kabul edilmez ifadesi, ulemanın çoğunluğunun kabul ettiği görüşün hilafına bir görüştür. Nitekim Bahır'dan naklen bunu yukarda nakletmeye çalıştık.

«Kariü'l-Hidaye'nin fetvasında ilh...» Oradaki ibare aynen şöyledir«Soruldu ve şöyle dendi: Bir kimse, kendi. el yazısı ile bir kağıt üzerinde zimmetinde falan kişiye şu kadar borcu olduğunu yazsa, karşı taraf da aynı miktarda onun zimmetinde alacağı olduğunu söylese, o da meblağı inkar edip yazının kendisine ait olduğunu itiraf etse ve buna da bir şahit gösterilmese durum ne olur dendi de cevap olarak, «Eğer senetler üzerine yazılmış bir yazı ise malı ödemekle yükümlüdür. Bu da eğer »Ben falan oğlu falanım zimmetimde falan oğlu falana şu kadar borcum vardır» şeklinde ise, işte o zaman bu bir ikrardır o miktarı ödemekle mükelleftir.» Eğer yazı bu şekilde yazılmamış ise, o takdirde yemin ile söz hakkı ona aittir.»

Daha sonra bir başka soruya cevap olarak benzeri bir ifade ile cevap vermiş ve şöyle demiştir: «Şahitler hûzurunda halk arasında bilinen bir resmi yazı şeklinde ikrarını yazacak olursa, bu ikrar muteberdir dolayısıyla yazdığını gören kişilerin onu aleyhinde yazısını inkar etmesi halinde şahitlik yapmaları caizdir. Bu da eğer şahitler onun yazdığını biliyor veya yazdığını onla okumuş ise. Ama yalnız bu onun yazısıdır deseler fakat yazdığı hakkında şahitlik yapmasalar, muhtevası ile hüküm verilmez. Yani o miktarı ödemek ile sorumlu tutulmaz.»

Her iki cevabın özeti de şu olmaktadır: Gerçekten hak, yazan kişinin yazının kendisine ait olduğunu itiraf etmesi veya o konuda aleyhinde şahitlerin şahitliği ile sabit olur. Bu da şayet onun yazdığını görmüşler veya onların talebine binaen yazdıklarını onlara okumuş ise böyledir. Aksi halde sabitolmaz. Bütün bunlar yazının yukarıda belirtilen şekilde yazılması halindedir. Buna göre burada nakledilenler metindekine muhalif değildir. Evet Bezzaziye'den naklen Bahır'daki ifadeye bir bakıma muhalif olmaktadır. Çünkü meselenin gerekçesi açıklanırken, «Çünkü bu benim yazımdır onu ben yazdım fakat zimmetimde borç yoktur, demenin ötesinde bir şey değildir. Bu ifade nasıl orada borç sabit olmuyorsa burada da sabit olmaz.» denmiştir.

Fakat, kabul edilmez diyen görüşün maksadını adressiz ve ünvansız olması haline hamlederek her iki ifade arasını uzlaştırmak mümkündür. Ancak bu Bezzaziye'de de belirtildiği gibi, Kadı Nesefî'nin görüşüdür. Yukarda belirttiğimiz gibi bu da fukahanın ekseriyetinin görüşüne muhalif olmaktadır.

«Şehadet üzerine şehadete şahit ol denmedikçe sabit olmaz ilh...»yani şahit, ikinci feri şahide, «Benim bu şahitliğime şahit ol, muhtevasını sen aktar,» demedikçe, hüküm sabit olmaz.

«Sadru Şeria'nın meseleyi tasviri şu şekildedir ilh...» Bu konuda şöyle demektedir: «Bir kimse hakim nezdinde şahitlik yaparken başka biri duysa. o kimsenin kendiliğinden o konuda başka bir yerde şahitlik yapması caiz olmaz.» Halebi.

«Fukahanın ifadelerine göre ilh...» Buradaki muhalefet mutlak bir ifade kullanılmasından kaynaklanmakta, ayrıca hakimin meclisinin dışında şartı ile takyit edilmemesinden gelmektedir.

«Şahitliği üstlenmenin ve kabul etmenin ilh...» Buna göre bir kimse yapmış olduğu şahitliği, bir feri şahide aktararak «Bu konuda sen şahit ol» dese, karşı tarafta «Kabul etmiyorum diye cevap verse» şahit sayılmaz. Hatta bu cevabından sonra şahitlik yapmaya kalksa kabul edilmez. Kınye.

Bunun da tevkil olması dolayısıyla İmam Muhammed'in görüşüne göre olması gerekir. Çünkü vekil isterse kabul etmeyebilir. Ama Ebu Yusuf'la Ebu Hanife'nin görüşlerine göre bu bir şehadeti karşı tarafa aktarma ve görevi ona yüklemedir. Karşı tarafın «kabul etmiyorum» demesi ile batıl olmaz.

«Çünkü belirli bir süre sonra ilh...» Yani hakim borçlu olan kişiyi belirli bir süre hapsettikten sonra, eğer malı olsaydı borcunu ödemeye yönelirdi. Yok ki borcunu ödememektedir. Çünkü malı olan hapishanenin zilletine tahammül etmez. biran evvel borcu ödeyerek içindeki durumdan kurtulmak isterdi. Kanaatine varır ve onu tahliye eder.

«Aleni teskiyeler ittifakla şahitlik sayılır ilh...» Bu konuda en güzel ifade Bahır'daki ifadedir. Orada şöyle denmiştir: «Biz meseleyi gizli teskiye ile kayıtladık. Bunu yaparken de aleni teskiyeyi bunun dışında bıraktık. Çünkü aleni teskiye için şahitlikle ilgili «şahitlik ederim» harici hürriyet ve kör olmama gibi şartlar burada aranmaktadır. Bu da imamların tümünün ittifakla kabul ettiği bir husustur. Çünkü burada şahitlik manası daha açık ve belirgin olmaktadır. O da mahkeme meclisi, hakim huzurunda olması ile mukayyettir. Ayrıca hassafın belirttiğine göre burada adette şarttır. Yani haber verenin, aleni teskiye edenin birden fazla olması şartı da getirilmiştir.»

Ayrıca Bahır isimli eserde, «Bu ifademizle de zina haddi ile ilgili şahidin teskiyesi muhakkak ki teskiye edenin şahitliğe ehil olması ve sayının dört erkeğe ulaşması bütün fukahaca kabul edilen hükümlerdendir. Diğer hududlarla ilgili şahitlerin teskiyesi hakkındaki hüküme dair bir şey görmedim oma fukahanın bu konuda söylediklerinin gereği olarak iki erkeğin teskiyesinin şart olmasıdır.»

«Hasmın ifadesinde ilh...» Yani mahkemede hasmın ifadesini tercümede bir kişinin tercümesi ile adil olduğu taktirde iktifa edilir. Hasım dendiği zaman hem davacı ve hem de davalı akla gelebilir. Çünkü birbirlerine mahkemede hasım olmaktadırlar. Fetih.

«Teskiye edene yazılan yazıda da ilh...» Yani hakim tarafından şahidi teskiye etmesi istenen kişiye gönderilen elçinin bir kişi olması ile iktifa edilir. Teskiye edenden hakime gelen habercinin adil bir kişi olması halinde de durum aynıdır. Fetih.

«Kölenin, çocuğun ve babanın teskiyeleri caizdir ilh...» Kadının ve âmâ'nın (körün) teskiyeleri de böyledir. Ama tercümeleri bunun hilafınadır. Tek başına kadının veya amanın tercemesi ile iktifa edilmez. Bahır.

«Babanın teskiyesi ilh...» Babanın çocuğu hakkında teskiyesi de bu kabildendir. Bahır isimli eserde 'aksinin de sahih olduğuna yer verilmiştir. Kölenin mevlası, mevlanın da kölesi hakkında teskiyeleri aynı olduğu gibi. kadın ve amanın teskiyeleri de aynı olmaktadır. Kazif suçundan dolayı kendisine had vurulmuş, daha sonra tevbe etmiş kişinin, karı kocadan herhangi birinin diğeri lehindeki teskiyeleri de aynı olmaktadır.

«Kıymet taktiri konusunda ilh...» İhramlı olan kişinin öldürdüğü avın ve herhangi bir kimsenin telef ettiği mal konusundaki değer biçmede bir kişinin görüşü ve değerlendirmesiyle adil olması şartı ile iktifa edilir.

«Malın kaliteli olduğunu söyleyen kişinin de ilh...» Yani selem aktinde müslemüfih dediğimiz ilerde ödenilmesi üstlenilen malın istenilen kalitede mal olduğunu söyleyen kişinin adil olması şartıyla, bir kişi de olsa ifadesi kabul edilir.

«İflası ile ilgili ilh...» Yukarda beyan edildiği gibi, hakim borçlu olan kişiyi borcunu ödemediğinden ötürü hapsetmesi ve bunun üzerinden bir müddet geçmesinden sonra onun iflas etmiş olduğuna dair birinin gelip haber vermesi halinde, haber veren adil ise haberi kabul edilir. Bu Eşbah üzerine yazılan Hamevî şerhinde mutlak bir şekilde ifade edilmiştir.

«Kusurun ortaya çıkması ilh...» Alıcı ile satıcı arasında malın kusurlu olup olmadığı konusunda bir ihtilaf vuku bulsa, hakemliğine müracaat edilen adil bir kişinin malın kusurlu olduğunu söylemesi halinde, sözü geçerli kabul edilir.

«Havanın açık olması halinde dahi ramazanın başladığına ve ramazan hilalinin görüldüğüne dair bir kişinin haberi de yukarda geçtiğine göre kabuledilir ilh...» Bu da Hasan İbni Ziyad'dan bir rivayettir ki, havada bulut olmazsa bir kişinin haberi ile iktifa edilir şeklindedir.

«Gaip kişinin ölümü ile ilgili haberde ilh...» Mesele şu şekilde tasvir edilmiştir. Adil bir kimse, iki erkek huzurunda bir kimsenin öldüğüne dair şahitlik etse, onu duyan iki şahidin mahkemede onun öldüğüne dair şahitlik yapmalarına ruhsat verilmiştir. On ikinci mesele olarak İbni Vehban'ın saydıklarına ek, hakimin emini dediğimiz kişinin sözüdür. Eğer dava konusu olan malın mahkemeye getirilmesinde güçlük var ve bu konuda şahitlerin yeterli derecede şahitlik yaptıklarına dair Kadı'nın emininin Kadı'ya haber vermesi halinde onun haberi ile de iktifa edilir. Kınye'nin dava bahsinde bu mesele yukardakilere ek olarak zikredilmiş, Eşbah da aynı görüşü benimsemiştir.

METİN

Zimmi hakkında teskiye, kendi dininin kurallarına uyan, sözünde sadık ve aldığı malda emin, uyanık bir kişi demeleri ile olur. Eğer onu müslümanlar tanımıyorsa, onun hakkında kendi dininden adil olan, güvenilir kişilere sorulur. İhtiyar.

Mültekat isimli eserde bir hıristiyan adıl olduğu konusunda teskiye edilse, daha sonra müslüman olsa, şehadeti kabul edilir. Yeni bir teskiyeye gerek yoktur. Zimmi aleni olarak sarhoş oluyor, sarhoş olduğu biliniyor ise, İncilde sarhoş olmanın yasak olduğunun belirtilmesinden dolayı, onun haberi kabul edilmez. Bir kimse yazısını görerek hadiseyi hatırlamadıkça o konuda şahitlik yapamaz. Hakim ve ravinin durumu da aynıdır. Çünkü yazı yazıya benzeyebilir. Caizdir diyen görüşün delili ise, eğer o yazılar kendi elinde tağyir ve tahriften mahfuz bir şekilde korunmuş, bir şüphe ihtimali bulunmayacak olursa, kabul edilir, denmiştir. Biz de bu görüşle amel ederiz. Bahır'da da «Mülteka'dan naklen bu şekilde ifade edilmiştir.» denmektedir.

Bir kimse icma ile görmediği bir konu hakkında şahitlik yapamaz Ancak on mesele, Vehbaniye şerhinde belirtildiği gibi, istisna edilmiştir, Bunlardan biri azad edilme ve vela ile ilgili husustur. Bu da Ebu Yusuf'a göredir. Esah olan rivayete göre mehir de bu kabildendir. Bezzaziye.

Neseb, ölüm, nikah ve zifafla ilgili konular da bu meselelerdendir. Hakimin velayetiyle ilgili, onun göreviyle ilgili, vakfın aslı ile ilgili hususlarda kişi görmeden de, duydukları istikametinde şahitlik yapabilir. Hatta vakfın şartları hakkında da muhtar olan görüşe göre, duyduklarıyla şahitlik yapabilir, denmiş, bu mesele hakkında vakıf bahsinde yeterli bilgi verilmiştir.

Vakfın aslıyla ilgili konulardaki ifadeden maksat, vakfın sahih olması ile ilgili ve vakfın varlığı onun üzerine tevakkuf eden her husus, vakfın aslı demektir. Aksi halde nereye verileceği, kimlere tevzi edileceği gibi hususlar şartlan demektir. Bütün bu meselelerde güvendiği bir kişiden veya topluluktan duyduğunu nakleden bir kişi şahitlik yapabilir. Eğer naklettiği topluluk yalanda birleşmeyecek derecede çok olurlarsa, adalet şartı aranmaksızın onların nakillerine binaen şahitlik yapabilir. Veya onlardan duyduğu ifade ile ilgili şahitlik yapabilir veya iki adil şahitten duyduğunu söyleyerek duyduğu konularda şahitlik yapmasında bir beis yoktur. ölüm konusu bundan da istisna edilmiştir. Bununla ilgili bir adilin şahitliği ile iktifa edilir. Velevki bu kadın da olsa böyledir, denmiş, Mülteka ve Fetihte muhtar olan görüşün bu olduğuna da yer verilmiştir. Vehbaniye şerhi'nde haber verenin müttehem olmaması kaydı da getirilmiştir. Mesela varisin veya kendisine vasiyet edilen kişinin ölüm konusunda haber vermeleri buna bir örnektir.

Köle olan ve kendisi hakkında yeterli bilgi verecek kişi dışında bir kimsenin elinde bulunan herhangi bir malla ilgili konuda da duyduğu şeyler hakkında ve gördüğü ile de şahitlik yapabilir. Eğer elde bulunan köle kendisi hakkında bilgi vermeye muktedir biri değilse, meta mesabesindedir. Bu gibi hususlarda mülkiyetin ona ait olduğu hususunda kalben müsterih isen şahitlik yapabilirsin aksi halde yapamazsın, denmiştir. Hatta meseleyi bizzat hakim kendisi görse, Bezzaziye'deki ifadeye göre hüküm vermesi caizdir, denmiştir. Tabi ki bu da bir malikin iddiasına mukarin olacak olursa böyledir. Aksi halde bir iddia olmaksızın hakim kendi gördüğüne dayanarak direkt hüküm veremez.

Eğer şahit, kadıya duydukları konusunda yapmış olduğu şahitliği veya elinde gördüğüne dair şahitliğim, «duyduğuma göre» veya «elinde gördüğüme göre şahitlik ediyorum» şeklinde bir açıklamada bulunursa, sahih olan kavle göre, onun şahitliği reddedilir. Vakıf ve ölüm konusu tefsir edilse dahi bundan müstesnadır. Mesela, «Güvendiğimiz kişiler bize bu hususta haber verdiler. Bizde ona binaen vakıf ve ölümle ilgili konularda şahitlik yapıyoruz.» deseler, esah olan görüşe göre kabul edilir. Hülasa.

Hatta Haniye'den naklen Azmiye isimli eserde, tesfir kelimesi izah edilirken, «Biz bu konuda şahitlik yaptık, çünkü insanlardan böyle duyduk.» demeleridir.» denmektedir. Ama biz onu görmedik. Ancak «Bize göre şöhret bulmuş, yaygın hale gelmiş olduğu için şahitlik yaptık.» deseler, duymaya binaen şahitliğin yapılabileceği bütün konularda geçerlidir. Vehbaniye şarihi ve diğer bazı fukaha bu görüşün sahih olduğunu beyan etmişlerdir.

İZAH

«Mültekat isimli eserde ilh...» Haniye'de de şu ifade yer almıştır: «Küçük çocuk ihtilam olduğunu söylese, onun hakkında soruşturma yapmadan şahitliğini kabul etmem. Onun baliğ olmasından sonra, mahalle sakinleri ve o bölgenin mescidine gelen kişilerin o çocuk baliğ olmuştur şeklindeki kanaatleri belirmedikçe, meselede acele etmem.»

Zahiriye isimli eserde hıristiyan ile küçük çocuk hakkında meseleler mukayese edilirken aralarında fark olduğuna yer verilmiş ve şöyle denmiştir: «Hıristiyan olan kişinin teskiye edilmesi, daha sonra müslüman olması halinde tekrar teskiyeye hacet kalmaksızın şahitliği kabul edilir. Çünkü müslüman olmadan önce de şahitliği kabul edilebilirdi. Çocuğun durumu ise bunun hilafınadır. Bu da asıl olanın adalet olmadığını gösterir. » Bahır.

«Hadiseyi hatırlamasa ilh...» Bu da İmam Muhammed'te Ebu Hanife'nin görüşüdür. Ebu Yusuf'a göre şahitlik yapması caizdir. Yani bir kimse şahitlikle ilgili hususları not almış, yazmış, daha sonra yazısını tanımış. ama hadiseyi hatırlamamış ise, o konuda şahitlik yapmasına Ebu Yusuf izin vermiştir.

Hidaye isimli eserde İmam Muhammed'in görüşünün de Ebu Yusuf'un görüşü ile aynı olduğuna yer verilmiş, «Diğer bir rivayete göre bu meselede aralarında bir ihtilaf yoktur. Bütün imamların görüşlerine göre şahitlik yapması caiz olmaz. Ancak konuyu hatırlayacak olursa o zaman şahitlik yapabilir.» denilmiştir. Aralarındaki ihtilaf ise, hakim şahitlikle ilgili yazıyı kendi dosyasında bulur ise, yukardaki ihtilaf bu durumda varittir. Çünkü hakimin çantasında ve dosyası içerisinde mühürü ile mühürlenmiş bir yazının tahrifi. tezviri, değiştirilmesi, bir şey eklenip eksiltilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu konuda hakimin kesin kanaati belirmiş olur. Ama herhangi bir senet üzerinde hakim nezdinde tevdi edilmemiş, herhangi bir yazıda durum böyle değildir. Çünkü o yazı hakimin elinde bulunmamaktadır. Kendisine şahitlik yaptığı meclis hatırlatılır veya güvendiği kişiler kendisine haber verir, «Seninle birlikte biz şu şekilde şahitlik yapmıştık» derlerse, durum yine aynıdır. Hidaye.

Pezdevî'de ise, «Küçük yazının kendisine ait olduğuna kesin kanaat getirir, meselede hiçbir fazlalık olmadığı kesinlikle bilinir ve gizli olduğu anlaşılırsa, başka bir delil ile de onda bir şeyin artırılmadığı, fazlalaştırılmadığı kesin olarak bilinirse, durum ne olur? Eğer duyduklarım anlayamayacak, ezberleyemeyecek durumda ise, Ebu Hanife'yle İmam Muhammed'e göre buna dayanarak şahitlik yapamaz. Ebu Yusuf'a göre yapabilir.» denmiştir.

Ebu Yusuf'un görüşü bu güne kadar amel edilegelen görüştür. Ebu Zeyd Eiddebbusinin Takvim isimli eserinde, Ebu Hanife'yle İmam Muhammed'in görüşlerinin sahih olduğu beyan edilmiş, Cevhere de bu görüşü Takvim isimli eserden nakletmiştir.

«Mülteka isimli eserden naklen Bahır'da şöyle denmiştir ilh...» Yazı elinde bulunduğu müddetçe yazının muhtevası ile ilgili hadiseyi hatırlamasa da şahitlik yapabileceği benimsenmiş ve bu görüşle amel edilmiştir. Ancak Hizane'den naklen Kitabü'l-Kadı'da beyan ettiğimiz bir hususa göre, çek veya senet şahidin elinde olmasa da onun muhtevası ile ilgili konuda şahitlik yapabileceğine yer verilmişti. Çünkü değiştirme çok nadirdir. Yapıldığı taktirde eseri ortaya çıkacaktır. Meseleyi yerinde incelemekte yarar vardır. Fetih isimli eserde şarihin görüşü tercih edilmiş, bunu teyid eden bir hadise de tarafından nakledilmiştir.

«On mesele müstesnadır ilh...» Bu meseleler metinde ve şerhte birer birer zikredilmiştir. Sonuncusu, elinde bir şey bulunan kişinin, onun elinde gördüklerine dair ifadede bulunmaları meselesidir. Temimî'nin Tabakat-ı Seniye isimli eserinde İsak oğlu İbrahim'in tercemesi yapılırken ona ait şu beyit nazmen nakledilmiştir: «Bil ki altı mesele vardır o konuda görmesem de, meseleye yakınen vakıf olmasan da şahitlik yapabilirsin. Biri neseb, biri ölüm, biri doğum, biri nikah, biri kadının velayeti, diğeri de vakfın aslı île ilgili meseledir. »

«Neseb ilh...» Kariü'l-Hidaye fetvasında şöyle demektedir: «Bir kimse, bir toplum arasında bulunsa, toplum onu tanımasa, kendisini «Ben falanın oğlu falanım.» diye tanıtsa durum ne olur? Bu konuda İmam Muhammed, hemşehrilerinden iki kişinin onun nesebi hakkında şehadet ettiklerini duymadıkça, o kimseden duydukları ile onun nesebi hakkında şahitlik yapamazlar, demektedir. İmam Hassaf, sahih olan görüşünde bu olduğunu beyan etmiştir.»

«Ölümle ilgili ilh...» Camiü'I-Fusuleyn'ın on ikinci babında şöyle denmektedir: «iki adil kişiden biri, gaip olan kişinin ölümü, diğeri de hayatıyla ilgili şahitlikte bulunsalar, Kadı öldü diyenin haberi ile amel edebilir.» Meselenin tamamı adı geçen eserdedir.

Yine aynı eserde. «Ölümünü bizzat gören bir kişi olsa, onun ifadesine dayanılarak mahkemede karara varılmaz. Ama o, kendisi gibi adil birine bu konuda haber verir, o da ondan duyduğunu nakledecek olursa, caizdir ve ikisi birleşerek öldüğüne dair şahitlik yapsalar, mahkeme bu şahitliğe binaen öldüğüne dair hüküm verebilir.» denmiştir. Camiü'l-Fusuleyn.

Yine aynı eserde, «Bir kimsenin uzak bir yerde öldüğüne dair bjr haber gelse, bu haber üzerine cenaze için yapılan şeyler onun yakınları tarafından yapılsa, bunu görenlerin öldüğüne dair şahitlik yapmaları caiz olmaz. Ancak öldüğüne dair meseleyi gören ve duyan kişiden nakletmesi veya hadiseyi kesinlikle bilen kişiden duyduğunu söylemesi halinde, şahitlik caizdir. Çünkü bu tür haberler bazen söylendiği gibi doğru da olabilir, aksi de olabilir. Camiü'l-Fusuleyn.

«Nikah konusunda ilh...» Yine Camiü'l-Fusuleyn'de, «Şahit olarak gösterilmeyen ve nikahın kıyıldığı evde hazır bulunanlardan iki kişi, «Nikahın kıyıldığı esnada mehrin şu kadar olduğunu biz duyduk.» deseler. kabul edilir. Ama, «Biz başkasından mehrin şu kadar olduğunu duyduk.» demeleri hafinde, ifadeleri kabul edilmez.» denilmiştir.

«Hakimin velayeti ile ilgili ilh...» Yani hakimin görevde olması, valinin görevde olması ile ilgili duyduklarını ifade etmeleri de geçerli sayılır. Bezzaziye ve Hülasa'da bu şekilde ifade edilmiştir.

«Şartları ile ilgili olarak ilh...» Vakfın şartlarıyla ilgili hususlar ise, mesela vakfın gelirinden şu kadar miktarın falan cihete, artanının da falan cihetesarfedilmesi şeklindeki ifadeleri, vakfın şartlarıyla ilgili şehadettir. Bahır.

«İki adil kişiden duyarlarsa ilh...» Yani adil kişilerin illaki erkek olmaları şart değildir. Bunun hükmünde olan adil kişilerin şehadeti de aynıdır. O da bir adil erkekle, iki adil kadının şehadetidir. Mültekat.

«Ölüm meselesi bundan istisna edilmiştir ilh...» Camiü'l-Fusuleyn'de, «İki şahit babalarının öldüğüne dair şahitlik yapsalar ve kendilerine bir miras bıraktığını söyleseler, ancak «Biz ölümünü görmedik, ulaşamadık.» deseler, kabul edilmez. Çünkü onların şahitlikleri ölmüş olan kişinin mülkiyeti ile ilgili duyduklarını söylemeleridir. Bu ise caiz değildir.» denilmiştir.

«Elinde olduğuna dair şahitlik etmeleri ilh...» Bu meselenin on mesele arasında zikredilmesi pek uygun olmamaktadır. Bahır ve Fetih'te bu şekilde izah edilmiştir.

«Şahitlik yapabilirsin ilh...» Bahır'da bu konuda şöyle denmektedir:«Bilesin ki bir kimsenin elinde olan malın mülkiyetinin ona ait olduğu konusunda şahitlik yapmaları, iki adil şahidin ona ait olmadığını söylememeleri ile kayıtlıdır. Eğer ona bir kişi haber vermiş ise, ona dayanarak mülkiyetin elinde bulunan kişiye ait olduğu konusunda şahitlik yapması caiz olmaz. Hülasa.

«Mülkü olduğuna dair kesin kanaat hasıl olursa ilh...» Şurunbulaliye'de şöyle denmektedir: «Bir kimsenin elinde kıymetli bir inci tanesi görülse, bu elinde görülen kişi bir süpürgeci olsa veya babalarından intikal ettiğine dair emmare olmayan bir cahilin elinde kitap görülse, bunu gören kişinin mülkiyetin ona dair, ona ait olduğu konusunda şahitlik yapması caiz olmaz.» Bu da gösteriyor ki, bir kimsenin elinde malın bulunması, malın ona ait olduğu konusunda şahitlik yapılması için yeterli değildir.

«Eğer davacı da aynı şeyi iddia ederse ilh...» Yani hakimin konu hakkında bilgisi olsa, hadiseyi görse, dava açan kişi de hakimin gördüğü istikamette iddiada bulunsa, o zaman hakim kanaatine binaen hüküm verebilir. Bu ifade ile Zeylaî'de olanla bu ifade arasında bir telife işaret edilmek istenmiştir. Nitekim Bahır'da bu mesele açıkça izah edilmiştir.

«Elinde gördüm demekle ilh...» Mesela, «Bu malın ona ait olduğunu sanıyorum. Çünkü ben onu onun elinde gördüm. Aynı mal sahiplerinin tasarruf ettikleri gibi onda tasarruf ediyordu.» demesi halinde şahitliği kabul edilmez. Camiü'l-Fusuleyn.

Zahiriye isimli eserde, «Dini açıdan şöhret bulmuş ve kabul edilir nitelikte olan hususlardan biri de, bir kimsenin yanında iki adil erkek veya bir erkek iki kadın şahidin ifadeleriyle kendilerinden şahitlik istenmeden şahitlik yaparlar ve bunu duyan kişinin kalbinde de mülkiyetin ona ait olduğu konusunda kesin kanaat hasıl olacak olursa, şahitlik yapabilir ve şahitliği muteberdir.» denilmiştir. Benzeri bir ifade Camiü'l-FusuIeyn'de de yer almıştır.

«Esah olan görüşe göre ilh...» Bu konuda vakıfla ilgili bölümde yazdıklarımıza müracaat edilmesi gerekir. Çünkü orada vakıfın şartlarına riayet edilip edilmeyeceği konusunda Molla Ali'den nakledilen bir takım ifadelere yer verilmişti. Orada metinlerin genel ifadelerine dayanarak kabul edilmeyeceği görüşü tashih edilmişti. Çünkü metin kitaplarındaki ifadeler. fetva kitaplarındaki ifadelere mukaddemdir, onlara itimat fetva kitaplarındakinden önce gelir. Remlî ve Osmanlı Şeyhülislamlarından Ali Efendî bununla fetva vermişlerdir.

«İnsanlardan böyle duyduk ilh...» Haniye'de, «Bu konuda bizim şahitliğimiz böyle olmuştur. Çünkü insanlardan bu şekilde duyduk.» demeleri halinde, şahitlikleri kabul edilmez.» denmektedir.

Ben derim ki: Burada şu hususa da yer verilmesi gerekirdi: Mesela, «Güvendiğim biri bana haber verdi.» dese, durum ne olur? Şarihin açık ifadelerinden de anlaşıldığına göre, bunun duyma bir ilgisi olmasa gerektir. Yenabi isimli eserden naklen Bahır'da, «duyma ile ilgilidir.» denmektedir.

İki şahit, bir insanın öldüğüne dair şahitlik etseler. bu şahitlikleri ya mutlak bir şekilde olacaktır, -o taktirde kabul edilir- veyahut «Biz öldüğünü görmedik, ama insanlardan duyduk.» demeleri şeklinde olacaktır. Eğer bu durumda öldüğü artık yaygın bir hale gelmemiş ise, ihtilaf olmaksızın ifadeleri kabul edilmez. Ama insanlar arasında öldüğüne dair yaygın bir haber var ise. bu yaygın habere dayanarak onların şehadeti kabul edilir. Nitekim İmam Muhammed Asıl isimli eserinde bunun kabul edilebileceğini söylemiştir. Bazıları ise kabul edilmez demişlerdir. Bu ifade de Sadru Şehit tarafından kabul edilmiş, fetvaya uygun bir görüş olarak savunulmuştur. İnaye isimli eserde de sahih olanın bu olduğu söylenmiştir.

Eğer şahitler, «Biz onun öldüğüne şahitlik ederiz. Bu konuda bize bilgi verenler öldüğünü görenlerdir, kendilerine güvenilen kişilerdir.» diyecek olurlarsa, caizdir ve kabul edilir. Diğer bazı fukaha ise caiz değildir, demişlerdir.

«Bütün meselelerde ilh...» Yani duymakla şehadetin kabul edilebileceği, bütün meselelerde haberin yaygınlığına binaen şahitlik ettiğini söylemeleri halindedir. Nitekim Haniye'de de bu ifade benimsenmiştir.

Şahitliği kabul edilen ve edilmeyenler

METİN

Şahitliği kabul dilen ve edilmeyenlerden maksat, hakim üzerine şahitlik sonucu hüküm vermesi vacip olan veya vacip olmayanlar demektir. Mahkemede şahitliği sahhi olan ve olmayanlar demek değildir. Çünkü fasık bir insanın şahitliği sahihtir, fakat Yakup Paşa'nın da belirttiği gibi, musannıfın da benimsediği görüşe göre fasıkın şehadeti sonucu hakimin buna dayanarak karar vermesi vacip değildir.

Hattabiye dışında «ehli ehva» dediğimiz bidat sahiplerinden cebriye, kaderiye, rafiza, huruciye, müşebbihe, muattıle gibi fırkaların inançları eğer onları İslamın dışına çıkarmıyor, onları küfür derecesine ulaştırmıyorsa, şahitlikleri kabul edilir.

Cebriye, kaderiye, rafıza, huruciye, muşebbihe, muattıla gibi fırkaların her biri on iki fırkaya ayrılmaktadır. Cem'an bunların sayısı yetmiş ikiye ulaşmaktadır. Hattabiye gurubu ise rafizilerden bir gurup olup, kendi inançları istikametinde olanlara şahitlik yapılmasının vacip olduğunu söylerler, hatta kendi inançlarına göre her yemin edenin haklı olduğunu kabul ederler ve hakkında şahitlik yapılmasını caiz görürler. Bunların şehadetini kabul edilmemesi, bidatlarından dolayı değil, kendilerinin yalancılıkla itham edilmelerinden dolayıdır. Artık bu mezhebin mensupları kalmamıştır. Bahır.

Zimmî kendi dinince adil olduğu taktirde, kendisi gibi bir zimmi aleyhinde şahitlik yapması caizdir. Bunların milletler değişse de durum aynıdır. Mesela yahudi ile hıristiyanın birbirlerine şahitlik yapmaları, zimmi oldukları taktirde, caizdir.

Ancak beş mesele istisna edilmiş ve bu meseleler Eşbah'ta zikredilmiştir. Gayri müslim bir zimminin yine kendisi gibi gayri müslim bir zimmi aleyhinde şahitlik yapması halinde, aleyhinde şahitlik yapılan kişinin hüküm verilmeden önce müslüman olmasıyla karşı tarafın şahitliği red edilir, kabul edilmez.

Ukubeti gerektiren, kısası gerektiren hususlarda hüküm verilip uygulamadan önce de müslüman olması halinde, zimminin şahitliği müslüman aleyhinde şahitlik olacağından kabul edilmemektedir. Bahır.

Zimminin müstemen aleyhinde şahitliği kabul edilir. Aksi ise sahih değildir. Mürtedin kendisi gibi bir mürted aleyhinde veya hakkında esah olan görüşe göre şahitliği kabul edilmez. Müstemenin kendisi gibi bir müstemen lehinde ve aleyhinde şahitliği, aynı ülke vatandaşları olmaları halinde, kabul edilir. Çünkü ülkelerinin değişmesi onların birbirlerine olan velayet hakkına son verir. Aynen mirasa mani olduğu gibi. Zira ayrı ayrı ülkelerin vatandaşları gayri müslim oldukları taktirde birbirlerine varis olamazlar.

Dini sebebten dolayı düşman olan bir kişinin, şahitliğinin kabul edilmesinde bir beis yoktur. Çünkü ona olan düşmanlığı dindarlığından kaynaklanmaktadır. Dünyevi olan düşmanlıklar ise yalan söylemeye iteceğinden şehadetinin kabulüne manidir. Dostun dosta şahitliği de kabul edilir. Ancak dostluk birbirlerinin malını kendi mallarıymış gibi tasarruf edebilecekleri bir dereceye ulaşmış ise, bunların birbirleri lehinde şahitlikleri kabul edilmez. Bu musannıfın Feteva'sında muinül hukkâm isimli esere nisbet edilerek zikredilmiştir.

Israr etmeksizin küçük günahları irtikab eden kişilerin şahitliği de kabul edilir. Tabiki bu büyük günahlardan sakınması ile kayıtlıdır. Ve işlediği işlerin doğru olması, doğru olanın olmayanlardan daha çok olması halinde durum böyledir.

Küçük günahlarda ısrar etmeyen, büyük günahlardan sakınan kişi adil kişi demektir. Hülasa isimli eserde, «Şahsiyet ve cömertliği benimsemeyen, kişiliğini zedeliyen herhangi bir fiili işleyen kişinin bu konudaki ısrarı büyük günah sayılmaktadır. İbni Kemal de bu görüşü benimsemiştir.» denilmiştir. Bu hususta şu kaide vaaz edilmiştir: «Ne zamanki insan büyük günah irtikab ederse, adaleti düşer. Baliğ olmasına rağmen özürden dolayı henüz sünnet olmamış erkeklerin şahitliği de kabul edilir. Ama imkan varken ihmalden dolayı sünnet olmamış kişilerin şahitliği kabul edilmez.» denmiş ve şarihte, «Bu görüşle amel ederiz.» ifadelerini eklemiştir. Bahır.

Ancak dinen sabit olan herhangi bir hükmü hafife almak ve onunla olay etmek insanı dinden çıkarır. İbni Kemal.

Testisleri çıkarılmış, yumurtaları alınmış kişinin, burulmuş erkeğin şahitliği de kabul edilir. Eli bir hırsızlıktan dolayı kesilmiş de olsa, tövbe etmesinden sonra onun şahitliği de kabul edilir. Zinadan doğma çocuğun şahitliği, hatta zina konusunda da olsa, kabul edilir. Bu noktada İmam Malik muhalefet etmiştir. Erkeklik ve dişilik uzuvlarını vücudunda taşıyıp erkek ve kadın olduğundan şüphe edilen hünsa dediğimiz kişinin durumu da kadın gibidir. Eğer bilinmeyecek bir durumda olacak olursa kadın hükmünde, aksi halde ya kadın veya erkek olduğu açıktır.

Azad edilmiş kölenin azad eden efendisi lehinde ve efendinin azad ettiği köle lehinde şahitlikleri de kabul edilir. Ancak töhmet mevzu olan yerlerde şahitlikleri kabul edilmez. Nitekim bu konuda Hülasa'da şu ifadelere yer verilmiştir: Azad edilmelerinden sonra baiyle müşteri arasındaki ihtilafta semen miktarının şu kadar olduğu konusundaki şahitlikleri onlar için azad etmenin isbatını sağlaması bakımından bir menfeat sağladığı düşüncesiyle kabul edilmez.

«Bir kimsenin öz kardeşi, amcası ve süt yoluyla akrabası olan veya evlenme sebebiyle akrabası»olan kişiler lehinde şahitlikleri kabul edilir. Ancak aralarındaki husumetin uzaması halinde o zaman şahitliği kabul edilmez.»

Hizane isimli eserde, «Şahitlerle müddaaleyh dediğimiz davalı arasında bir husumet meydana gelse, şahitlerin adil olmaları halinde bu müddaaleyh aleyhinde şahitlikleri kabul edilir. Gayri müslim bir insanın, mevlası (sahibi) müslüman olan gayri müslim bir köle aleyhinde şahitliği kabul edilir. Müslüman müvekkilin, gayri müslim hür bir vekili aleyhinde gayri müslim bir zimminin şahitliği kabul edilir. Aksi ise sahih değildir. Çünkü o zaman müslüman aleyhine bir şahitlik kasten söz konusudur. Birincisinde ise zimnen müslüman aleyhinde bir şahitlik olması hasebiyle kabul edilir.» denmiştir.

Vasisi müslüman olan ölmüş zimmî aleyhinde gayri müslimin şahitliği kabul edilir. Eğer müslümana bir borcu yok ise. Bahır. Eşbah'ta, «Gayri müslimin zımnen şahitlik müstesna hiçbir surette direkt müslüman aleyhinde şahitliği kabul edilmez. Ancak zaruret gereği iki mesele daha istisnaedilmiştir. Birisi vasi tayin edilmesi meselesi, mesela iki gayri müslim, ölmüş bir gayri müslim bir kafiri vasi tayin ettiği hususunda şahitlik yapsalar, ölmüş olan o kimsenin müslümanda bir alacağı olsa, bu durum zimnen müslüman aleyhinde şahitlik olduğundan kabul edilir. (Bu da müslümanın borcu kabul etmesi vesayeti 'inkar etmesi halindedir.) Nesep konusu da istisna edilmiştir. İki nasrani (hıristiyan) şahit falan kişinin ölmüş olan hıristiyan falan kişinin oğlu» olduğuna şahitlik etseler, o da müslüman kişinin zimmetinde murisinin hakkı olduğunu iddia etse, müslüman borçlu da borcu kabullenip o çocuğun nesebini inkar etse ödemenin ona yapılmasına karar verilebilir. Bu da istihsandır. Meselelerin delilleri Dürer isimli eserde zikredilmiştir. (Son iki meselenin tasviri Dürer ve haşiyesinden alınmıştır.) Çeviren.

İZAH

«Şahitlik sonucu hüküm vermesi vacip olanlar ilh...» Bu konuda Bahır'da şöyle denilir: «Kadı üzerine şahitliğinin kabul edilmesi vacip olanlar ifadesinden veya vacip olmayan hususlardan maksat, şehadetinin kabulü sahih olanlar veya olmayanlar demek değildir. Çünkü yukarda adı geçenlerden şahitliği kabul edilmeyenler vardır. Mesela fasık bunlardan biridir. Buna rağmen hakim şahitliğini kabul etse, sahihtir. Ama bu şahitlik gereği hüküm vermesi üzerine vacip olmamaktadır. Köle ve çocuğun, kadın ve bir kimsenin kendi çocuğunun veyahutta aslın fer'e, fer'in asla şahitlikleri ise bunun hilafınadır.»

Hizanetül-Müftî isimli eserde, «Hakim ama olan bir kimsenin şahitliğine dayanarak veya kazif haddinden dolayı kendisine had vurulmuş, daha sonra tövbe etmiş kişinin şahitliğine dayanarak veya kan kocadan birinin şahitliğine dayanarak diğeri lehine hüküm vermek istese veya babanın çocuğu lehinde veya çocuğun baba lehinde yapmış olduğu şehadete dayanarak hüküm verecek olsa, hüküm geçerlidir. Hatta İmam Ebu Yusuf'a göre bu hükmün (iptalini benimseyen bir hakim tarafından da olsa) iptali caiz değildir. Öyle ise yukarda saydıklarımızın şahitliklerinin batıl olduğunu söylemek ve kabul edilmemesinden maksat, dinlenmesinin helal olmaması demektir.» Ancak Minyetü'l-Müftî isimli eserde, «Kendisine kazif haddinden dolayı had vurulmuş ve tövbe etmiş kişinin şahitliğine dayanarak hükmün verilmesi halinde bu hükmün geçerli olup olamayacağı konusunda ihtilaf vardır.» denmiştir.

«Fasıkın şahitliği sahihtir ilh...» Fasık olan kişinin mahkemede ifa ettiği şahitlik sahihtir. Ancak bu şahitlik gereği hakimin hüküm vermesi vacip olmamaktadır. Bu meselenin akabinde, mesela âmâ diyerek âmâ'nın da bunun gibi olduğuna işaret etmek istemiştir.

«Ehli sünnet dışında olan kişilerin inançları İslama ters düşmüyorsa şahitlikleri kabul edilir ilh...» Buradaki kabul kelimesi genel manada değildir. Yani bütün müslümanlar aleyhinde ve diğerleri hakkında onların şahitliği kabul edilir demek değildir. Asıl itibariyle şahitlikleri kabul edilir demektir. Bu da onlardan bazılarının İslam dışı inançlara sahip olduklarına, ters değildir. Onların şahitlikleri kabul edilir. Çünkü onların fasık olmaları itikat acısındandır. Onları bu duruma iten dini konularda derinliğe inme sevdası ve din konusunda haddi aşarak indî yorumlara sapmalarından kaynaklanmaktadır. Fasıkın şahitliğinin, geri çevrilmesi kabule şayan görülmemesi yalancı olabileceği ve yalan yere şahitlik yapabileceği ihtimalindendir. Medenî.

«Kendilerini İslam dışına itmeyen ilh...» Eğer bunların inançları kendilerini İslam dışına itiyor, müslüman olmaktan çıkıyorsa, ekseri ulemanın ifadelerine göre onların şahitliği kabul edilmez. Nitekim Takrir'de de bu şekilde ifade edilmiştir. Muhitül-Burhanî isimli eserde sahih olanın da bu olduğu savunulmuştur.

İmam Muhammed'in Aslı isimli eserinde zikrettikleri de buna hamledilmektedir. Bahır. Yine Bahır isimli eserde Sirac'tan naklen şöyle denmektedir: «Bunların aşın derecede olmamaları ve yaptıklarının onlara göre adilane olduğunun kabul edilmesine bağlıdır. Buna zahirur rivayede olmadığı için itiraz edilmiştir. Ama bu görüş tartışılabilir. Çünkü o sünni müslüman hakkında da şarttır. Diğerlerinde haydi haydi şart olması gerekir.

«Haklı olduğu konusunda yemin eden her kişiye şahitliği vacip görürler ilh...» Bu ifadede yani Hattabiye'nin kim olduğu konusunda. değişik görüşlere yer verilmiş, bazıları bunların rafizilerden bir gurup olup. Ebul Hattab Muhammed İbni Ebi Vehb el-Ecda' isimli birine mensup olduklarını söylemişlerdir ki onların itikatları, haklı olduğunu iddia ederek yemin eden her kişiye şahitlik yapabilecekleri istikametindedir. Ayrıca derler ki. «Müslüman yalan yere yemin etmez, onun için şahitlik gerekir.» Yine onların itikatları arasında kendi guruplarından ve şialarından olanlara şahitlik yapmaları vaciptir. Özellikle doğru söylesin, yalan söylesin kendi guruplarından herhangi birini kurtarmak için lehinde şahitlik yapılmasını vacip görmektedirler.

Seyyid Şerif'in Tarifat isimli eserinde onların kafir olduklarına dair ifadeler de yer almakta ve orada şöyle denmektedir: «Çünkü onlar imamlarına enbiyalar yani peygamberler gözüyle bakarlar. Ebul Hattap denilen bu mezhebin kurucusunun da nebi olduğu inancı onlar arasında mevcuttur ve yalan yere kendi inançlarında olan kişilerin lehinde şahitliği helal görürler. Özellikle başka biri aleyhinde olduğu taktirde kendi mezheplerinden olan bir kişi (yalancı da olsa) hakkında yalancı şahitliği helal kabul ederler. Ayrıca cennet dünyanın nimetleridir, cehennem ise dünyanın acılarıdır gibi batıl inançlara da sahiptirler.»

«Yalan ifadede bulunmaları ihtimaline binaendir ilh...» Şehadetin kabulüne mani olan töhmetlerden biri de şahidin şahitliği sebebiyle kendisine bir menfaat sağlaması veya üzerinde olan bir zararı bertaraf etmesidir. Haniye.

Kişinin şahitliği kabul edilmez, özellikle bu şahitliği kendi işi ile ilgili olacak olursa. Hidaye.

«Zimminin kendisi gibi zimmi hakkında şahitliği kabul edilir ilh...» Fetava-yı Hindiye'de bu konuda şu mesele yer almaktadır: «Bir kimse ölse ve bir müslümana da borcu olsa, bu borç hıristiyanın şahitliği ile sabit olsa, yine bir hıristiyanın şahitliğine dayanarak bir hıristiyana borçlu olduğu tesbit edilse durum ne olur? » Ebu Hanife, İmam Muhammed ve imam Züfer «Önce müslümanın alacağını ödemekle işe başlanır, «Eğer bir şey artacak olursa (geri kalan) hıristiyana verilir.» demişlerdir. Muhit'te de bu şekilde zikredilmiştir.

«Eşbah'ta zikredilen beş mesele müstesnadır ilh...» Onlardan biri de, iki hıristiyan bir hıristiyan aleyhinde veya onun hakkında gerek Ölü olsun. gerek diri olsun müslüman olduğuna şahitlik etseler, bu namazının kılınması için yeterli değildir. Ama bir hıristiyan kadın hakkında olacak olursa hülasada beyan edildiği gibi durum bunun hilafınadır. Yine iki hıristiyan ölmüş bir nasrani aleyhinde müslümana borçlu olduğu konusunda şahitlik yapsalar, tereke de borcu karşılayamayacak durumda olsa; yine iki hıristiyan bir hıristiyan aleyhinde müslümandan satın aldığını iddia ettiği bir mal hakkında şahitlik yapsalar. müslüman da bunu inkar etse şahitlikleri, müslüman aleyhinde kabul edilmez.

Diğer bir mesele. dört hıristiyan bir hıristiyan hakkında şahitlik etseler ve bir müslüman kadınla zina ettiğini söyleseler, yine kabul edilmez. Ancak kadını zorladığını söyleyecek olurlarsa recm uygulanmaz, yalnız zina ettiği söylenen erkeğe had vurulur. Haniye.

Diğer bir mesele de. bir müslüman kafirin elindeki bir köle hakkında kendisine ait olduğunu iddia etse, iki gayri müslim de onun kölesi olduğunu, falan müslüman Kadı'nın onun lehinde hüküm verdiğini ifade etseler bu konuda şahitlik yapsalar, yine kabul edilmez.

«Gayri müslimin müslüman olması ile hüküm batıl olur ilh...» Yani gayri müslim birinin şahitliğine binaen mahkeme karar vermek üzere iken, aleyhinde dava açılanın müslüman olması halinde hakimin bu konuda karar verme yetkisi kalkar. (Çünkü, gayri müslimlerin müslüman aleyhinde şahitlik yapmaları demek olur ki o da caiz değildir.)

«Müstemenin müstemen aleyhinde şahitliği kabul edilir ilh...» Burada başka türlüsü tasavvur edilememektedir. Çünkü gayri müslim bir ülke vatandaşı eğer ki izin olmaksızın, pasaportu olmaksızın bila eman ülkeye girmiş ise, zorla girmiş olur ki hakkında ceza uygulanır ve köle olarak muameleye tabi tutulabilir. Köle olan kişinin de hiç kimse aleyhinde şahitliği kabul edilmez. Fetih.

«Müstemenin müstennen hakkındaki şahitliği aynı ülkenin vatandaşı olmasına bağlıdır ilh...» Yani aynı ülke vatandaşları oldukları taktirde, birbirleri hakkında şahitlikleri kabul edilir. Ayrı ayrı ülkeden olacak olurlarsa rum ve diğer ülke vatandaşlarının bir müslüman ülkesinde buluşmaları halinde birbirleri hakkında şahitlikleri kabul edilmez. Hidaye.

Bununla Hamevî'den nakledilen şu misalin sahih olmadığı açıkça belirtilmiş olur ki. onun bir ülkede olmaları şeklindeki misali yani «İslam ülkelerinde olmaları halinde şahitlikleri kabul edilir.» demektedir. Halbuki aynı ülkenin vatandaşı olmaları şartı vardır. Aksi halde İslam ülkesine ayrı ayrı ülkeden gelmiş yakın akraba müstemenlerin birbirlerine varis olmaları gerekir. Halbuki ayn ayrı ülkelerden olmaları halinde birbirlerine varis olmaları caiz olmaz.

Fetih isimli eserde zimminin müstemen aleyhinde şahitliğinin kabul edileceği ayrı ayrı ülkelerden sayılsalar da caizdir denmiştir. Çünkü zimmi olan kişi zimmet akti ile İslam ülkesi vatandaşı olmuş ve müslüman gibi bir velayet hakkına sahip olmuş demektir Nasıl müslümanın şahitliği müstemen aleyhinde kabul ediliyorsa müslüman ülkede yaşayan zimminin şahitliği de müstemen aleyhinde kabul edilir.

«Doğru yaptıkları küçük günahlarından çok ise ilh...» Bu ifadeden sonra küçük günahların doğru yaptıklarından çok olmaması kaydını da getirmesi gerekirdi. İbni Kemal bu konuda şöyle demektedir: «Çünkü küçük günahlar devamlı yapılması halinde büyük günahlar hükmünü alır. Yine günahların çok olması, küçük de olsalar onların büyüğe dönüşmesi mesabesinde kabul edilir. Nitekim Fetava-yı Suğra'da şöyle demiştir: «Adil olan kişi demek büyük günahlardan kaçınandır. Hatta büyük bir günahı irtikab eden kişinin adaleti sakıttır. Küçük günahlarda ise itibar çokluğadır veyahutta küçük sayılan günahı devamlı olarak yapmasına bağlıdır. Çünkü bunlar, çok olması halinde veya küçük günahlarda ısrar edilmesi halinde büyük günaha dönüşebilir. Bunun için de doğru yaptıklarının günahlarından daha çok olması kaydını getirmiştir.

İbni Abidin merhum, Hamiş'te almış olduğu bir notta, «Kendisi içmese de içki masalarında veyahut İslamın caiz görmediği meclislerde oturan kişilerin şahitliği kabul edilmez.» demiştir. Fetava-yı Hindiye'de Muhit'ten nakledilerek aynı meseleye yer verilmiştir. Yine adı gecen eserde, «Fasık olan kişi tövbe etse, fıskından kurtulsa, tövbenin eseri üzerinde belirecek kadar zaman geçmeden şahitliğinin kabul edilmeyeceği söylenmiştir. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda sarih olan görüş hakimin kanaatine terkedilmesidir.» denmiştir.

«Hülasa isimli eserde ilh...» Onun kaza bahsinde şöyle denmiştir:«Yalanı adet haline getirmiş bir kişi tövbe de etse, şahitliği kabul edilmez.» Zahire. Şarih bunu ilerde özellikle zikredecektir.

«Büyük günah ilh...» Esah olan görüşe göre müslümanlar arasında dini acıdan hoş sayılmayan kötü görülen ve dini bir hükmü çiğnemek olan her husus büyük günahtır. Nitekim Kuhistanî de bu şekilde açıklamıştır. Fethü'l-Kadir'de ise Fetava-yı Suğra'dan naklen şu ifadelere yer verilmiştir: Adil olan kişi demek, bütün büyük günahlardan sakınan kişidir. Hatta büyük günahlardan birini irtikab etmesi halinde adaleti sakıt olur. Küçük günahlarda ise itibar çokluğadır ki bunun çokluğuyla büyük günaha dönüşmesi söylenebilir. Bu da Isam'a ait Edebül Kada isimli eserden nakledilmiş, mutemed olan görüşünde bu olduğu söylenmiştir. Ancak hakim büyük günahı irtikab etmekle adaletin sakıt olması meselesinde bir takım belirti ve alametlereihtiyaç duyabilir. Onun için de yasak olan bir şeyin içilmesi konusunda alışkanlık ve sarhoş olması şartı getirilmiştir.

«Adaleti sakıt olur ilh...» Adaleti sakıt olan kişi tövbe ettiği taktirde. tekrar adil olma vasfına kavuşur. Ancak Bahır isimli eserde, Haniye'de şöyle bir ifadenin olduğuna yer verilmiştir: «Fasık olan kişi tevbe etse, yine şahitliği kabul edilmez. Ancak tevbesinin üzerinden eseri belirecek kadar bir zaman geçecek olur ve tevbenin eseri de görülürse o zaman kabul edilir.» Bazıları bunu altı ayla, bazıları bir yılla kayıtlamışlardır. Bu konuda en doğru olan görüş, sürenin hakimin kanaatine terkedilmesidir.

Hülasa isimli eserde, «Adil bir kimse, yalancı şahitlikte bulunsa daha sonra ondan tövbe etse, tekrar şahitlik yapsa, süre tanınmaksızın onun şahitliği kabul edilir.» denilmiştir.

Yukarda söylemeye çalıştığımız gibi, şahitin gizli fasık biri olması halinde şahitlik yaparken fasık olduğunu mahkemeye söylemesi gerekmez. Çünkü söylemesiyle müddainin hakkını iptale yönelik bir davranış içine girmiş olacaktır, o da doğru değildir. Umde isimli eserde bu şekilde nakledilmiştir.

FAİDE: Fasıklıkla itham edilen kişinin adaleti sakıt olmaz. Şahidi teskiye eden kişinin, şahit hakkında o fasıklıkla müttehemdir demesi, onun adaletini düşürmez. Haniye.

«Dinin hükümlerinden biriyle alay etmek küfürdür ilh...» Bu ifadesiyle Hidaye isimli eserdeki, «Sünnet olmayı terkeden bir kişinin bu tavrı dinî bir hükmü hafife olmasından kaynaklanıyorsa» kaydına işaret edilmek istenmiştir. Bahır isimli eserden naklen muhtar olan görüşün, sünnet olma ile ilgili ilk vaktin yedi yaşı sonundan on iki yaşa kadar olduğu beyan edilmiştir.

«Burulmuş ve testisleri alınmış kişi ilh...» Bu meselenin özeti şudur:Bunu isteyerek yapmamış, diğerleri tarafından kendisine zulmedilerek bu akibete uğramıştır. Ama kendisi buna razı olacak olursa ve bunu da isteyerek yaptıracak olursa fasık olması itibariyle şahitliğine manidir. Hazreti Ömer testisleri alınmış ve burulmuş Alkame'nin şahitliğini Kudame bin Maz'un aleyhinde kabul etmiştir. Bu hadiseyi İbni Ebu Şeybe Hz. Ömer'den rivayet etmiştir. Menih.

«Eli kesilmiş kişinin şahitliği kabul edilir ilh...» Bu konuda şu hadisi şerif rivayet edilmiştir: «Cenabı Peygamber Aleyhisselatu vessellem hırsızlıktan dolayı bir kişinin elini kestirmişti. Daha sonra şahitlik yapıyordu ve şahitliği kabul ediliyordu.» Menih.

«Veledi zinanın zina hakkında da olsa şahitliği kabul edilir ilh...»Başkası aleyhinde zina yaptığına dair şahitlik etse, şahitliği kabul edilir. Menih'te şöyle denmektedir: «Zinadan doğma bir çocuğun şahitliği kabul edilir. Çünkü onun bu durumu bizatihi kendinin sucu değil, bîlakis ana ve babasının fasıklığının bir sonucudur. Onların fasıklığı bu çocuğun da fasıklığını gerektirmez. Nasıl ki anne ve babanın müslüman olmamaları, kafir olmaları, çocuğun da aynı durumda olmasını gerektirmiyorsa sarih bunu mutlak olarak kullanmıştır. Bundan da maksadı zina hakkında ve diğer konularda şahitlik yapsa, her konuda şahitliğinin kabul edileceğine işaret etmektir. İmam Malik zina konusunda, zinadan doğma çocuğun şahitliğini kabul etmemektedir. Çünkü o herkesin kendi durumunda olmasını arzu eder.»

«Hünsanın durumu kadın gibidir ilh...» Bir erkek ve bir kadınla birlikte hudud ve kısasın dışında onun şahitliği kabul edilir.

«Azad etmenin isbatı ile ilgili ilh...» Yukarda beyan edildiği gibi satılan malın satanın mülkiyetinden çıkması halinde. karşılıktı yemine gerek yoktur. Burada azad kelimesinin getirilmesinin sebebi şu olsa gerektir: Çünkü onların şahitlikleri olmasaydı, karşılıklı yemin edecekler ve bey'i feshe gideceklerdi. Bu beyin feshi demek, kölenin azadını iptal demektir. Menih.

«Süt yoluyla mahremi olan kişilere de şahitliği kabul edilir ilh...» Kaza bölümünde şöyle denmiştir: «Süt annesi ve süt babasının lehinde ve kendisini emziren kadın lehinde ve kayın validesi lehinde ve hanımının süt annesi ve süt babası lehinde şahitliği kabul edilir.» Bezzaziye.

Kayın validesi ve kayınpederi lehinde, damadı lehinde ve gelini lehinde babasının hanımı (analığı) lehinde ve baldızı lehinde şahitlikleri de aynıdır, kabul edilir.

«Davalıyla şahitler arasında bir husumet bulunsa şahitler adil oldukları taktirde şahitlikleri onun aleyhinde kabul edilir ilh...» Menih'te Bahır'dan naklen şu ifadelere yer verilmiştir: «Bunun, davacının bu husumette şahitleri desteklememesi kaydına bağlı olması gerekir veya husumetin aşırı derecede olmaması ile kayıtlıdır.»

Remli bu ifadeyle başkalarının ifadeleri arasında bir telif yaparken şöyle demiştir: «Eğer 'adillerse, sözünden anlaşılan, durumları bilinmeyen, meçhul kişilerse, şahitlikleri kabul edilmez. Velevki aralarındaki husumet uzamasa da. Çünkü hasımlık ve aralarındaki münazaa sebebiyle birbirlerine karşı töhmet ihtimali söz konusudur. Ama adil olacak olurlarsa, töhmetin bulunmaması nedeniyle şahitlikleri kabul edilir.» Binaenaleyh Kınye'deki ifade, adil olmamaları durumuna hamledilir ve bizim burada söylemeye çalıştığımız kıyasa daha uygun bir durumdur. Çünkü şahitlikle ilgili bahislerde en çok itimat edilen husus adalettir.

«Ölmüş bir zimmi aleyhinde şahitlik ilh...» Meselenin tasviri şöyledir:Bir hıristiyan vefat etse ve bin dirhem bir tereke bıraksa, müslüman bir kişi de, o ölmüş hıristiyanda bin lira alacağına dair hıristiyanlardan iki şahit getirse, diğer bir hıristiyan da iki hıristiyan şahit getirerek kendisinin de ölen kişide bin lira alacağı olduğunu isbat etse, geride bırakmış olduğu o bin lira Ebu Hanife'ye göre müslümana verilir. Ebu Yusuf'a göre oralarında eşit hisse olarak paylaştırılır.

Bu konudaki esas nokta, Ebu Hanife'ye göre gayri müslimlerin şehadetiyle müslümanın hakkının sabit olması, ölmüş olan kişi hakkında borcun isbatı ile ilgilidir. Müslümanla diğeri arasında bir ortaklığı isbat etmesi hususunda değildir. Ebu Yusuf'un kavline göre her ikisi hakkında şahitlik yapılmış demektir. Zahire.

Bununla da şu durum ortaya çıkmış olur. Şahitliğin ölmüş kişi aleyhine kabul edilmesi de onun zimmetinde müslümana ait bir borcun olmasıyla kayıtlıdır. Evet bu bir kayıttır. Bu kayıt müslümanla diğer gayri müslim olan davacı arasında olacaktaki ortaklığı da isbat edici mahiyettedir. Diğeri hıristiyan olsa dahi ona ortak olur, aksi halde mal müslümanın olur.

Eğer Ebu Hanife'nin görüşüne göre borcu ortaklaşa taksim etmeleri kabul edilmiş olsa idi bu hıristiyanların şahitliği ile müslüman aleyhinde bir hüküm verilmiş olurdu bu da caiz olmazdı. Ayrıca bu noktada ikinci bir kayda gerek duyulmuş o da, geride kalan, terekenin iki borcu ödeyebilecek durumda olmadığı kaydıdır. Eğer böyle olmayacak olur, yani tereke her iki borcu da ödeyebilecek durumda olursa, müslüman aleyhinde bir şahitlik söz konusu olmaz. Uzun araştırmalardan sonra varmış olduğum netice budur. Sonuçta Zahire'de bunu destekleyen bir ibareye rastladım. Onun için bu meseleyi iyi değerlendir, beni de duadan unutma. Remîî haşiyesinde Ebi Hafs El-Ukaylî'nin Minhac'ından naklen şöyle denmektedir: «Hıristiyan ölse, bir müslümanla bir hıristiyan gelerek her biri ölmüş olan hıristiyan zimmetinde alacağı olduğunu isbat etseler, eğer her iki tarafın şahitleri de zimmilerse, yani gayri müslimlerse veya hıristiyanın şahitleri zimmi ise evvela müslümanın borcunun ödenmesiyle işe haşlanır. Bir şey arttığı taktirde hıristiyanın olacağı ödenir.»

Hasan İbni Ziyad'ın Ebu Yusuf'tan rivayet ettiğine göre, alacakları oranında ikisi arasında pay edilir. Hatta bu görüş Ebu Yusuf'un son görüşü olduğu da rivayet edilmektedir. Ama iki tarafın şahitleri de müslüman şahitler olacak olursa veya müslümanın getirdiği şahitler zimmi, zimminin getirdiği şahitler müslüman olacak olursa, bu durumda bütün imamların ittifakta kabul ettikleri husus ise, ma) ikisi arasında hisseleri ile orantılı olarak taksim edilir.

«Bahır'dan nakledilen bir meselede ilh...» Bahır'ın ibaresi şöyledir:«Eğer durum böyleyse biz bunu Cami'den naklettik.» Oradan nakledilen ifade şudur: Bir hıristiyan yüz liralık mal bırakarak vefat etse, bir müslüman da o ölen kişiden yüz lira alacağı olduğunu iki şahitle isbat etse, daha sonra bir müslümanla bir hıristiyan birleşerek yüz lira alacakları olduğunu da isbat etseler, o bırakmış olduğu yüz liranın üçte ikisi birinci müstakillen yüz lira alacağı olduğunu isbat edenindir. Geri kalan üçte bir ise müslümanla hıristiyan arasında taksim edilir. Burada ortak olmaları taksime mani değildir. Çünkü müslümanın ikrarı ile ikisinin yüz lira alacağı olduğu sabit olmuştur.î

Meselenin delili şöyledir: İkinci şahitler zimmi için müslümanla ortaklığını isbat etmemektedir. Yukarda beyan ettiğimiz gibi ancak birinci müslüman malın tamamının kendisine ait olduğunu iddia etmekte, ikinci müslüman ise hıristiyanla birlikte yüz lira alacakları olduğunu isbat etmekte. Dolayısıyla malın yarısına talip olmaktadır. Bunun için de avil yoluyla (hisseleriyle orantılı) mal aralarında taksim edilir.

Bunun gereği de malın tümünün kendisine ait olduğunu iddia eden, yüz lira alacağı olduğunu söyleyen üçte ikisini alır. Çünkü onun diğerlerine oranla iki yarı hakkı vardır. Diğer müslümanın hakkı ise üçte biridir. Çünkü onun talep ettiği bir bakıma malın yarısıdır. Lakin onun hıristiyanla beraber iddiada bulunması geri kalan üçte birinin ikisinin arasında taksim edilmesini gerektirmiştir. Bu da. «Şirket böyle bir taksime mani değildir. Çünkü müslümanın ikrarıyla sabit olmuştur.» ifadesinin manası olsa gerektir. Bu mesele, feraiz bahsinde borçların ödenmesi bölümünde, ayrıca gelecektir.

«Veya zarureten iki meselede istisna edilmiştir ilh...» Bu ikî meselede kabul edilmesi Şurunbulaliye'de şuna hamledilmiştir: Müslüman hasımın borcu ikrar edip vesayeti ve nesebi inkar etmesi halindedir. Ama borcu inkar ediyor ise, onun aleyhinde iki zimminin şehadeti nasıl kabul edilebilir.

«ÖIenin oğlu ilh...» İki hıristiyan şahit bir çocuk lehinde. «Bu ölenin oğludur.» demeleri halinde, bu oğul müslüman aleyhinde bir alacağı olduğunu iddia etse, durum ne olur? Nesebinin ölene ait olduğu konusunda ikame etmiş olduğu iki hıristiyan şahitli beyyine kabul edilir. Bu istihsanen böyledir. Bunda zaruret vardır. Zaruret olmasının gerekçesi ise, onların ölümlerine müslümanların hazır olmaması, bulunmamasıdır. Hatta nikahlarında da bulunmazlar. Bu sebeple kimin kimin oğlu olduğunu bilemezler. Karşı tarafın iki zimmi şahitle ölen gayri müslimin oğlu olduğunu isbat etmeleri halinde ve müslümanda da alacakları olduğunu iddia etmeleriyle bu hak, müslüman aleyhinde zimmi şahitlerin şehadetiyle kabul edilmiş olur. Çünkü nesebin sabit olması nikaha bağlıdır. Müslümanlar onların nikahlarında bulunmadıklarına göre nesebi inkar edemezler. Gayri müslim şahitlerle nesebi sahih olan bu kişinin babasının hakkına varis olduğu tesbit edilmiş, aksi halde haklarının zayi olmasına yol açılmış olur.

METİN

Devlet başkanı olan sultan tarafından tayin edilen yüksek derecedeki memurların, kendilerini tayin eden kişiler hakkındaki şahitlikleri de kabul edilir. Ancak diğer tarafın işlediği zulümlere iştirak eden ve o noktada şahitlik edenler istisna edilmiştir. Onların şehadeti, zulme yardımcı olmuş olacaklarından kabul edilmez. Mesela köy başkanı diye bilinen, haksız yere vergiler toplamada yardımcı olan veya vergi toplamada mahir olan cabiler ve malları haksız yere toplayıp diğerlerine dağıtan ve kendileri de istedikleri kadar alan veya bineklerde veya sahillerde kimlerin malı olduğu, kimlerden daha fazla vergi alınmasıyla ilgili haber vermekle yükümlü olanlar ve her sınıfın şeyhi durumunda olanlar, zamanımız hakimlerine davalı ve davacıyı getirenler ve uydurma konularda vekalet alanlar ve gelişigüzel çek ve senet ve taahhüt yazanlar ve belirli bölgeleri kendi sorumluluklarıaltına olmayı düşünüp ve bunu gerçekleştirenler. Mesela hayvanların, kölelerin satıldığı pazarları kendilerine bölge olarak tahsis edenler, bunlar, zulm edici olmaları halinde, şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü Cenabı Peygamber batıl yere şahitlik edenlere lanet edilebileceğini söylemiştir. Fetih ve Bahır.

Vehbaniye isimli eserde şöyle denilir: «Büyük bir emirin bir konuda iddiası olsa, bu iddiasına onun maiyetinde çalışan kişiler, vekilleri, yardımcıları şahitlik etseler veya ondan korkan diğer tebaaları ona şahitlik etseler, şehadetleri kabul edilmez. Çünkü bu durum arazi sahibine, araziyi ondan kiralayan kişinin şahitliği mesabesindedir. Burada yardımcıları ve uzman kelimesi ile belirli bir sanatı icra edenlerin kasdedidiği de söylenmiştir. Yani babalarının ve dedelerinin mesleklerinde çalışan kişiler kasdedilmiştir. Bunların şehadetine mani bir durum olmasa gerektir. Aksi halde bunların murûeti (şahsiyetleri, kişilikleri) olmayacağı söylenmiş, eğer bunların çalıştıkları sanat değersiz bir sanat ise, denmiştir. Adaletin tarifinde de belirtildiği gibi, bunların adaleti müskıt olması halinde (düşürücü mahiyette olması halinde) şahitliklerinin kabul edilmeyeceği söylenmiştir. Ancak şunu bilmek gerekir ki, itibar sanata değil, adaletedir. Adil olan kişinin meşru olan herhangi bir sanatta çalışması, kişinin şehadetine mani bir durum teşkil etmese gerektir.»

Amâ'nın şahitliği de kabul edilmez. Yani bununla hüküm verilmez. Fakat mahkeme bunun şahitliğini kabul ederek hüküm verecek olsa, sahih kabul edilir. Bu mutlak bir şekilde böyledir. Yani hüküm vermeden önce gözlerini kaybetse veya daha önceden gözlerini kaybetmiş olsa, durum aynıdır. İmam Ebu Yusuf'a göre amanın tesamü' yoluyla yapabilecek konularda şahitliği kabul edilir. Yukardaki ifadeye göre kabul edilmemesi gerekir. Bu durumda dilsiz olan kişinin mutlak bir şekilde şahitliğinin kabul edilmeyeceğini ifade etmektedir.

Mürted olanın, köle olanın, mükatep olanın, hatta bir kısmı azad edilmiş, bir kısmı hala köle olarak devam edenin henüz buluğ çağına ermemiş çocuğun, gafil kişilerin, delilerin şahitlikleri de kabul edilmez .Ancak bunların ayık olduğu ve deli olmadıkları zamandaki şahitlikleri kabul edilir. Yine çocuklar ve kölelerle ilgili şahitliği köleliği esnasında üstlenseler, çocuklar henüz buluğa ermeden fakat mümeyyiz oldukları bir dönemde üstlenseler, köle hürriyetine kavuştuktan sonra, kendisine azad eden lehinde de şahitlik yapsa, kabul edilebileceği gibi, çocuğun buluğa ermesi halinde şahitliği kabul edilir. Gördüğü tasavvur edilemeyen, ancak şahitliğini eda etmesi esnasında gözleri açılmış olan kişinin şahitliği de bu kabildendir.

Müslüman değilken şahitliği üstlenmiş kişi, müslüman olduktan sonra şahitliğini yerine getirecek olursa, onun şahitliği de kabul edilir. Fasık olan kişinin fıskını gerektiren günahtan tövbe etmesinden sonra onun şahitliği de kabul edilir. Karısını boşayan kişinin boşamasından sonra karısı lehinde yapacağı şahitliklerin hükmü de bu kabildendir. Çünkü burada itibar şahitliğin eda edildiği anadır. Şerhül-Tekmile.

Bahır isimli eserde, «Bir maniye binaen bir kişinin şehadetliği red edilse, yani şahitliği red edilse, daha sonra bu mani zail olsa, ondan sonra şahitlik yapsa yine kabul edilmez. Ancak dört husus bundan istisna edilmiştir. Köle, küçük çocuk, ama ve kafirin müslüman aleyhindeki şahitliği. Kemal İbnül Hümam karı kocadan birinin de bu kabilden olduğunu söylemiştir. Fakat bu şekilde sayılmasını ulema sehiv olarak değerlendirmişlerdir.» denilmiştir.

Kaziften dolayı kendisine had vurulmuş kişi tevbe de etse, şahitliği kabul edilmemektedir. Çünkü şahitliğinin kabul edilmemesi, haddin tamamından kabul edilmiştir. Çünkü tevbe de etse, kendisini yalanlaması gerekmektedir. Çünkü karşı tarafa bir iftirada bulunmuş ve bu söylediği sözü isbat edemediği için kendisine had vurulmuştur. Hanefi ulemasına göre bu gibilerin, yani kaziften dolayı kendisine had vurulmuş kişinin tevbe de etse, şahitliğinin kabul edilmemesi, haddin tamamından kabul edildiği nassan belirtilmiştir. Bu Hanefilerin ictihadıdır. Ayeti kerimedeki istisna ondan sonrasına şamildir ki o da «Onlar fasıkların ta kendileridir.B (Nur: 4) ifadesine has bir durumdur. Yani bu istisna edilmiştir, Bu had konusunda şahitliği reddedilmesi ile ilgili bir istisna vardır. O da, kafir olarak kendisine had vurulan kişinin müslüman olması halinde, İslam bir öncekini temizlemesinden dolayı, şahitliği kabul edilir. Hatta bu haddin büyük bir kısmının müslüman olduktan sonra vurulması halinde de durum aynıdır.

Ancak köle iken kendisine had vurulmuş kişinin azad olmasından sonra dahi şahitliği kabul edilmez. Bu kafir meselesinin hilafınadır. Yine istisnalardan biri de kendisine had vurulmuş olan kişi, daha sonra beyyineyle doğru söylediğin! isbat etse ve karşı tarafın zina ettiğini dört şahitle isbat etse veya zina eden kişinin ikrar ettiğini iki şahitle isbat edecek olsa, onun durumu da istisna edilmiştir. Bu kendisine had vurulmadan önce, beyyineyle isbat etmesi haline benzer. Bahır.

Yine adı gecen eserde, «Fasık olan kişinin tevbe etmesi halinde şahitliği kabul edilir. Ancak kaziften dolayı kendisine had vurulmuş olan kişi ile yalancılıkla maruf ve meşhur olan kişi bundan müstesnadır. Bunlara ek olarak yalancı şahitlerin de şahitliği kabul edilmez. Hatta adil de olsa, bu kimselerin asla şahitlikleri kabul edilmemelidir.» denilmiştir. Mültekat. Ancak ilerde bu meseleyle ilgili değişik tercihlerin olduğuna da yer verilecektir. Hapishanede mahkum olan kişinin, hapishanede olan bir hadise hakkındaki şahitliği de kabul edilmemektedir. Çocukların şahitliğinin de çocukların oyun alanlarında meydana gelen olaylar konusunda kabul edilmeyeceği söylenmiştir.

Ayrıca kadınların hamamda vuku bulan hadiseler konusunda şehadetlerinin de kabul edilmeyeceği söylenmiş, bu konuda zaruret olsa do durum pek değişmez, denmiştir. Bu da şu gerekçeye dayanmıştır: Hapishaneye düşen kişi dinen yasak olan bir şeyi irtikab etmesinden dolayıhapishaneye düşmüş dolayısıyla o konuda şahitliği kabul edilmez denmiştir. Çocuklar için burada söylenecek bir şey olmasa gerektir. Kadınların hamama gitmelerini yasak kabul eden görüşe göre bu mesele burada tasavvur edilmiş, dolayısıyla bu durumda şahitliklerinin reddedilmelerindeki kusurun kendilerine ait olduğu ve bunu kabul etmeyen konunun burada kusurlu olmadığı söylenmiştir. Bezzaziye.

Ancak Havi isimli eserde, hamamda olan bir öldürme olayı ile ilgili kadınların şahitliğinin yalnız başına kabul edilebileceği ve diyet hakkında hüküm verilmesi için onun geçerli olacağı söylenmiştir. Aksi halde ölen kişinin hakkı aranmamış ve kanı boş yere akıtılmış olur. Bu konuda fetva verilirken de dikkatli davranılması gerekir.

Yukarda beyan ettiğimize göre, çocuklar arasında olan hadiselerde öğretmenin (muallimin) şahitliğinin kabul edilebileceği beyan edilmiş idi. Kadının kocası lehinde ve kocanın da karısı lehinde şahitliği kabul edilmez..Hatta üç talakla boşanmış olan kadının iddeti esnasında da olsa durum böyledir. Ancak kocanın karısı aleyhinde iki mesele müstesna, şahitlik yapabileceği ifade edilmiştir.

Kınye'deki bir ifadeye göre, bir kimse karısını üç talakla boşasa, henüz kadın iddette iken kocası onun lehinde bir şahitlik yapacak olsa, şahitliği kabul edilmez. İddet içerisinde olduğu müddetçe, kadının kocası lehinde yapacağı şahitlik de kabul edilmez. Ama bir kimse kadının lehinde şahitlik yapar, daha sonra bu şahitlikle henüz hüküm verilmeden önce o kadınla evlenecek olursa, mahkeme bu şahitliğe dayanarak hüküm veremez, şahitlik batıldır. Haniye.

Bundan da anlaşıldığına göre, karı koca arasında birbirleri lehinde şahitlik yapmaları, hüküm verilme esnasında, hükmün uygulanması esnasında, karı koca olmalarınadır itibar ne tehammül ettikleri ona, ne de şahitliği eda ettikleri anadır.

Ferin aslı için şahitlikleri de kabul edilmez. Her ne kadar bu asıl dedenin dedesi gibi üçüncü veya daha yüksek mertebede de olsa. Ancak dedenin torunu lehinde, oğlu aleyhinde şahitliği kabul edilir. Eşbah.

Bir kişinin aslı aleyhinde şahitliği kabul edilir. Ancak babası aleyhinde annesi lehinde şahitlik yapacak olursa, kabul edilmez. Velevki bu anne lehindeki şahitlik kumasının boşanması, annesinin hala babasının nikahında olması halinde de olsa. Eşbahta belirli sayfalar sonra şu ifadeler de yer almıştır: «insanın kendi lehinde şahitliği kabul edilmez. Ancak katil meselesi bundan istisna edilmiştir. Şöyle ki, öldürülen kişinin velisinin affettiğine dair şahitlik edecek olursa. kabul edileceği söylenmiştir. Aslın feri için şahitliği de kabul edilmez. Çünkü bu şahitlikte töhmet söz konusudur. Mevlanın kölesi için, mükatebi için, ortağın ortağı için, ortaklık konusundaki şahitliği de kabul edilmez. Çünkü bu şahitlik bir bakıma kendisi için .şahitlik olmaktadır.» Eşbah'ta hasmın şahitler hakkında üç noktada onları tanı etmesi kabul edilir. Köleliği kendisine had vurulmuş olması ve ortak olması konularında. Nesefi'nin" fetvasında şu ifadeler yer almıştır: «Bir köyün sakinlerinden bazılarının diğerleri aleyhinde fazla harac ödemeleriyle ilgili şahitlikleri yine kabul edilmez. Ancak her toprağın haracı belli olacak olursa, bu durum istisna edilmiştir. Veya şahitlik yapanın bir haraç ödeme durumu yok ise, o zaman da kabul edileceği söylenmiştir. Keza bir köy ahalisinin uzakta olan bir çiftlik hakkında kendi köylerine ait olduğu konusundaki şahitlikleri de kabul edilmez. Yine çıkmaz sokakta oturanların kendi lehlerinde bir menfaat konusunda şahitliklerinin durumu da aynıdır. Ancak çıkar sokaklarda ise durum değişiktir. Eğer kendisi için bir hak talep ediyorsa kabul edilmez ama ben bundan bir şey almayacağım derse kabul edilir.

İZAH

«Reisül kariye ilh...» Fetih'te bu kişi tarif edilirken, «Zamanımızda Şeyhülberet denilen kişiye mukabildir. Yani devletin orada birtakım haklarını toplayan ve devletin görevlisi olan kişi manasınadır.» denilmiştir. Bezdevî'den naklettiğimiz bir ifadeye göre bu gibi vergilerin tevzi ve taksiminde görevli olan kişinin vergilerin toplanmasına müslümanlar arasında adil bir şekilde yardımcı olan kişinin mecur olacağı, sevap kazanacağı, aslında bunların doğru olmasa da bunu yapan kişilerin adaletinin sakıt olmayacağı söylenmiş idi. Buna göre bunların şahitliğinin kabul edilmesi gerekir.

«Belirli sanatları icra edenler ilh...» Bu ifadenin zımninde, bazı sanat ehlinin şahitliklerinin kabul edilmeyeceğini söyleyen kavli ve görüşü red yatmaktadır. Bu konuda Fetih'te şöyle denmiştir: Bazı düşük sanatlarda çalışan kişilerin, kanalizasyonları veya çöp toplamaları veyahut dokumacılık, kan alma gibi olaylarda yardımcı olan haccamın şahitliklerinin kabul edilmeyeceği bir rivayete göre söylenmiştir. Sahih olan, bunların şahitlikleri kabul edilir. Çünkü bu gibi sanatları salih olan bir çok selef üstlenmiş, aynı sanatı icra etmişlerdir. Bunların adaletini taan edecek bir kurum olmadığı müddetçe, sanatlarından dolayı şahitliklerinin reddedilmesinin bir gerekçesi olmasa gerektir.» Meselenin tamamı adı geçen eserde beyan edilmiştir. Oraya müracaat edilmelidir.

«Baba sanatını icra etmeyenler ilh...» Mesela babası tacirken o dokumacılığı, babası tacirken o berberliği tercih edecek olursa, bu gibi sanatlar dolayısıyla suçlanır demek, biraz haksızlık olur. Çünkü insanın sanatından dolayı değil boş gezmesinden dolayı ayıplanması gerekir. Her ne kadar eski zamanlarda bazı sanatlar örfen hoş karşılanmıyor ise de, bu konuda söylenenleri ihtiyatla karşılamak gerekir.

«Fethü'l-Kadir'de ifade edildiğine göre ilh...» Ben bu ifadeyi Fethü'I-Kadir'de görmedim. Ancak Bahır isimli eserde, «gereklidir» şeklinde başlayan bu ibare, Bahır sahibine aittir. Bu konuda Remlî şöyle demektedir: «Bu tür kayıtların yapılması düşündürücüdür. Yani baba sanatını icra edenlerin, sanatı icra etmeleri halinde şahitlikleri kabul edilir, aksi halde kabul edilmez gibi ifadeler biraz düşündürücüdür. Çünkü fukaha itibar adaletedirsanata değildir demişlerdir. Nice sanatlar vardır ki toplumda muteber kabul edilmemekte, ancak bu sanatta çalışan kişiler birçok halk arasında makam ve mevki sahibi olan veya zengin olan kişilerden daha olgun, daha adil kişiler olabilmektedir. Çünkü insanın baba sanatından vaz geçip başka bir sanat ittihaz etmesi ya ona gücünün, yetmemesinden veya baba sanatının zor olmasından olabilir. Özellikle baba sanatını kabul edenler ya babanın küçüklüğünde o çocuğu öğretmesi veya vasisinin onu aynı sanatta çalıştırması ve ondan başka sanat bilmemesinden de kaynaklanabilir. Ebu Suud haşiyesinde, «Bu ifade de düşündürücüdür.» denmiştir. Çünkü yukarda biraz önce tesbit etmeye çalıştığımız ifadeye terstir. Çünkü sanat ne olursa olsun, sanatı icra eden adil olduğu müddetçe, sahih olan kavle göre şahitlikleri kabul edilir.»

Ben derim ki: Bir kimsenin baba sanatından vaz geçip daha aşağı derecedeki bir sanata meyletmesi, onun kişiliğini zedeleyici kabul edilmemelidir. Özellikle babanın sanatı daha aşağı derecede bir sanat olup çocuğun daha üst bir sanatta çalışması demek, yukardaki kavle göre, kabul edilmemesi demek olur ki burada itibar adalete olmalıdır, sanata değil. (Gerçi cemiyetimizde hala bu tür sanatların farklılığı tartışılmaktadır. Kızını evlendirecek kişinin, damat adayının hangi sanat ve neleri icra ettiği sorulmakta. sanatının muteber olmaması, toplumda kabul edilmeyen bir sanat olması halinde, kızını evlendirmekten imtina etmektedir.)

Halbuki önemli olan, yasak olmayan, dinen mahsurlu bulunmayan herhangi bir işte insanın çalışıp rızkını kazanması. kimseye el avuç açmadan hayatını idame ettirmesi, kişi için bir övgü kaynağı olmalıdır. Şartların zorlaması ile kişinin seçmiş olduğu sanattan dolayı toplumda hor görülmesi ve ikinci sınıf bir vatandaş muamelesi görmesi İslamın genel adaletiyle bağdaşır bir durum olmasa gerektir. Ancak evlendirme konusunda erkeğin kıza denk olması şartı, evlilik hayatının devam etmesi, karı koca arasında geçimin sağlanması için gerekli görülmüş, aksi halde kadın erkeği her zaman hor görecek ve aile hayatı çekilmez bir hayata dönüşecektir. Bu durumu önlemek için erkekle kadın orasında bir denklik söz konusu olmuştur. Özellikle erkeğin kadına denk olması şartı getirilmiştir.) Mütercim.

«Amanın şahitliği de kabul edilmez ilh...» Ancak Ebu Hanife'den İmam Züfer'in naklettiği bir rivayete göre, duyma yoluyla, tesamül yoluyla şehadeti kabul edilen yerlerde amanın şehadetinin kabul edilebileceği söylenmiştir. Çünkü burada itibar duymayadır. Duygu organında bir eksiklik olmadığına göre kabul edilmesi gerekir. Bakanî.

«Yani hakim amanın şehadetiyle hüküm vermez ilh...» Bu da Ebu Yusuf'un görüşünün hilafınadır. Çünkü Ebu Yusuf'a göre bir kimse kör olmadan önce şehadeti tahammül etse, bilerek ve görerek o konu hakkında yeterli bilgiye sahip olduğundan dolayı şahitliği kabul edilir, denmiştir. Çünkü eda etme dil ile ilgili bir husustur. Dilinde de bir eksiklik olmadığına göre, vazifeyi tam olarak ifa edebilecek demektir.

Geriye bir tarif edilmesi, tanıtılması kalmıştır. Bunun da nesep ve şeklini tayin etmekle mümkündür. Nitekim ölen kişinin aleyhinde ve onun hakkında yapılan şahitliklerde de durum aynı olmaktadır.

Bu söylediklerimiz Ebu Yusuf'un görüşüdür. Bize göre ise şahitliğin eda edilmesi anında işaret yoluyla kimin lehinde, kimin aleyhinde şahitlik yapıldığının işaret edilerek gösterilmesi ve müddai ve müddaaleyhin ayrılmasını gerektirir. Bu da görebilen kişiler için mümkündür. Ama ise ancak ses tonundan kişileri ayırmaya muktedirdir. Bunda da şüphe vardır, kaçınılması gerekir.

Nesebini zikretme yoluyla kişinin tanıtılması, mevcut olmayan gaip kişilerle ilgilidir. Mevcut olan kişilerde ise bu durum pek önem kazanmaz. Durum o zaman hudud ve kısastaki mesele mesabesinde olmaktadır. Bakanî.

«Duyma yoluyla şahitlik ilh...» Bu da daha çok nesep ve ölümle ilgili konulardadır. Yukarda bunlarla ilgili daha geniş bilgi verildi.

«İkinci imamın görüşü buna muhaliftir ilh...» Hüküm verilmezden önce gözleri kapanan kişinin şahitliğiyle, duyma yoluyla şahitlik yapılabilecek konularda Ebu Yusuf diğer imamlara muhalefet etmiştir. Sadru Şeria birinci noktada, yani hadiseyi görüp henüz şahitliğini yaptıktan sonra, hüküm verilmezden önce gözlerinin kapanması halinde şahitliğinin kabul edilebileceği görüşü daha kuvvetli görmüştür. Ancak Yakubiye'de, diğer kitaplarda bu görüş kabul edilmediği için Sadru Şeria'nın daha kuvvetlidir ifadesi de reddedilmiş olmaktadır.

İkinci ifade ile, yani duyma yoluyla bazı noktalarda amanın şahitlik yapabileceği konusu ise, bu konuda Ebu Hanife'den de bir rivayet vardır. Nitekim yukarda İmam Züfer'in Ebu Hanife'den duyma yoluyla şahitlik yapabileceğine dair bir nakil vardır. Bu konuda Bahır'da şöyle denmiştir: «Hülasa bu görüşü tercih etmiş, ancak Remlî bunu reddetmiştir. Hülasa'da böyle bir şeyin olmadığı ve tercihini gerektiren veya bu görüşün müftabih görüş olabileceğini söyleyen bir ifadesine rastlanmamaktadır.»

«Dilsiz olanın şehadeti kabul edilmez ilh...» Çünkü ama olanın şehadetinin kabul edilmemesindeki gerekçe, karşıdaki kişinin nesebi hakkında yeterli bilgiye sahip olamaması, gerektiği şekilde onu tarif edememesidir. Burada ise mesele hem nesebiyle ilgili. hem onun dışında hakkında şahitlik yapılan malın miktarı konusunda ve diğer konularda bilgi verememektedir. Onun için dilsiz olanın şehadeti kabul edilemez. Fetih.

Maksut'tan nakledilen bir ifadeye göre, bu fukahanın icmaı ile kabul edilmiş bir hükümdür. Çünkü şehadetin kabul edilmesindeki şartlardan biri de şehadet lafzının mahkemede şahit tarafından kullanılması ve ifade edilmesidir. Dilsiz olandan ise bunun tasavvuru mümkün değildir. Meselenin tamamı Fetih'tedir.

«Mükatep de olsa ilh...» Mükatep, belirli bir miktar ödemesi karşılığı mükatebe akti yapılan köle, parayı ödediği taktirde hür olacağı kabul edilen köledemektir. Hastalık, ölüm döşeğinde iken azad edilen kölenin durumu da mükatep mesabesindedir. Bu da siaye dediğimiz parasını ödeme zamanı içerisindedir ki Ebu Hanife bu görüşü benimsemiştir. Sahibeyne göre o borçlu hür bir insan demektir.

TENBİH: Bir kimse ölse, geride bir amca, iki cariye kız, iki köle bıraksa. Amca, köleleri azad etse, köleler cariyelerden birinin (tayin edilerek) ölenin kızı olduğunda şahitlik yapsalar ve «Ölümünden önce onun kızı olduğu konusunda ikrarı vardı.» deseler, bu şahitlik kabul edilmez. Çünkü bunu başlangıçta kabul etmekte, sonuç itibariyle bunun batıl olması demektir. Çünkü bu kölelerden her ikisi de miras yoluyla kız ve amcaya intikal ettiğine göre, mutekulba'd dediğimiz bir bölümü azad edilmiş köle demektir ki, bu da mükatep mesabesindedir. Ebu Hanife'ye göre şahitliği kabul edilmez. Ama Sahibeyne göre kabul edilir.

Bu kimseler, bu köleler, şahitliklerinde ikinci kızın ölen kişinin kız kardeşi olduğu konusunda şahitlik yapsalar, bu da birinci konuda, kızıdır meselesindeki şahitlikten önce olsa veya sonra olsa veya onunla birlikte olsa, icmaen kabul edilmez. Çünkü bu şehadeti kabul edecek olursak, kız kardeş kızla birlikte asaba olacak. omca mirastan mahrum edilecek, miras dışı bırakılacaktır. Bahır.

Ben derim ki: Bu iki ayrı şahitliğin bulunması halinde acıktır. Ama kız kardeş olması ile ilgili şahitliğin önceden yapılması halinde durum ne olur? Durumda bir değişiklik olmasa gerektir. Çünkü buradaki illet, aynen kızı konusundaki illetle müsavidir.

Muhit isimli eserde ise şu meseleye yer verilmiştir: «Bir kimse ölse, geride bir erkek kardeş bıraksa ve ondan başka do varisi olduğu bilinmese, iki köle -ki bunlar ölen kişinin köleleridir- şöyle bir iddia ile karşınıza çıksalar: «Bizi sağlığında efendimiz azad etmişti, hatta şu üçüncü şahıs falan da onun oğludur.» deseler, kardeş de kölelerin bu iddiasını tasdik etse, onların bu iddiaları ıtk konusunda, azat olma konusunda kabul edilmez. Çünkü bunu kabul etmekle o kölelerde bir mülkiyet hakkının olmadığını ikrar yatmaktadır. Kardeşin bunu tasdik etmesiyle köleler üçüncü şahıs ve oğlu olduğunu iddia ettikleri kişiye ait olmaktadır. Çünkü kardeş onun oğlu olduğunu kabul etmesiyle mirasın tümü ona kalacak, kardeş mirastan mahrum olacaktır. Dolayısıyla onların neseb konusundaki şahitlikleri batıldır, geçersizdir.

«Ama üçüncü şahıs ve oğlu dedikleri kişi yerine oğul değil de kızı olsaydı bu durumda kölelerin şahitliği kabul edilir ve o kızın nesebi de ölmüş olan kişiden sabit olur ve kölelerin hürriyete kavuştukları iddiası karşılığında yarı kıymetlerini ödemek üzere çalışmakla yükümlü kılınırlardı. Çünkü kardeşin o kızın ölenin kızı olmasını ikrar etmesi demek, mirasın yarısının ona ait olmasını kabullenmesi demektir. Dolayısıyla ıtk konusunda, yani azad etme konusunda sahih kabul edilmiştir. Çünkü ıtk (azad etme) tecezzi kabul etmez. Özellikle Ebu Yusuf'ta İmam Muhammed'e göre. Ancak ortak köledeki azad etme konusunda kölenin diğer susan ortağa hissesi kadarını çalışarak ödemesi gerekir.»

Ben derim ki: Ebu Hanife'ye göre o iki köle hürriyetlerine kavuşmuş olurlar, aynen sahibeynin dediği gibi. Ancak ne var ki onların kızı olduğuna dair şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü onlar bir bakıma bir kısmı azad edilmiş kişilerdir, hala bir bakıma köle demektirler. Şehadetleri kabul edilmez.

FAİDE: Hakim şahitliğe dayanarak bir hüküm verse, daha sonra şahitlerin köle oldukları öğrenilse, verilen hükmün batıl olması gerekir. Yine beyyineye dayanarak bir konuda vekalet olduğuna dair hüküm verse, vekil de bu vekalete binaen müvekkili adına insanlardaki alacaklarını toplasa, daha sonra şahitlik yapan ve beyyinede esas olan kişilerin köle oldukları anlaşılsa, bordular borçlarından kurtulmuş sayılmazlar. Ancak benzeri durum vesayet konusunda olacak olursa, borçlular borçlarından kurtulmuş olurlar. Çünkü vasinin borçları kabzetmesi, hakimin iznine binaendir. Her ne kadar vasi olması sabit olmasa da. Ki bu konuda borçluların onu ödemeleri, oğlu hakkında ödemelerine izin vermesi mesabesindedir.

Vekalet konusu ise bunun hilafınadır. Çünkü hakimin borçluların sağ olan kişinin alacaklarını bir başkasına vermeleri hakkında izne yetkisi yoktur. Makdisî bu konuda der ki: «Buna göre zamanımızda çoğu kez vuku bulan bir kişinin vakıf konusunda nazır tayin edilmesi ve nazır gibi konuda tasarruf etmesi, kabzetmesi, sarfetmesi, satın alıp satması hallerinde daha sonra do bunun vakıfın şartı olmaksızın olduğu ortaya çıksa veya onun bu göreve getirilmesinin batıl olduğu anlaşılsa, ödememesi gerekir. Çünkü onun tasarrufu aynen vaside olduğu gibi hakimin izniyle olmuş olmaktadır.»

Ben derim ki: Bununla ilgili meseleler vakıf bahsinde geçti. Bunu teyid eden deliller Sayıhani tarafından orada serdedildi.

«Muğaffel dediğimiz gafil kişilerin şahitliği de kabul edilmez ilh...»Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre şöyle denmektedir: «Biz birçok kişilerin şahitliklerini, şefahatlerini ummamıza rağmen, reddeder kabul etmeyiz. Halbuki bu şahitliklerini kabul etmediğimiz kişilerin yevm-i kıyamette bizim için şefaatçi olmaları umulabilir.»

Bu ifadenin manası muaffel dediğimiz benzeri kişilerin şahitliklerinin kabul edilmemesi demektir. Hatta salih ve adil de olsalar, durum değişmez. Tatarhaniye.

«Kriz gelmediği an, sağlam olduğu an şahitliği kabul edilir ilh...» Yani deli olan kişinin deliliği nöbetler halinde geliyor, zaman zaman onun tasarruflarını dengesiz hale getiriyor ise, bu deli durumunda olan kişinin o zaman şahitliği kabul edilmez. Ama bu sağlamken, henüz baygın değilken, ne yaptığını bilir bir durumda iken görmüş olduğu hadiseyi mahkemede olduğu gibi aktarabiliyor ve aktarıyor ise, onun şahitliği kabul edilir. (ibni Abidin merhum Hamişte bunu özellikle not almıştır. Çeviren.)

«Gözlerinin açılmasından sonra ilh...» Bunun şartı da şahitliği üstlendiği zamanda gözlerinin açık olmasıdır. Çünkü bu durumdaki meselenintasavvuru şöyle olmaktadır: Daha önceleri gözleri sağlam ve gören bir kişi idi. Şahitliği o esnada üstlenmiş ve hadiseyi o anda görmüştür. Daha sonra gözleri kapanmış, şahitliği edası esnasında gözleri açılmış ve gözleri açık iken şahitliğini yerine getirmiştir. Ancak görmesi, hadiselere şahit olmasıyla mahkemede ifadesini vermesi arasında gözlerini bir ara kaybetmiş olması, onun şahitliğine engel değildir.

«Karısını boşaması halinde ilh...» Yani daha sonra bu konuda geleceği gibi, kadının şahitliğin reddine dair kararın olmaması şartı getirilmiştir. Çünkü kan kocanın birbirleri lehinde şahitlik yapmaları konusu aşağıda belirtileceği gibi ihtilaflı bir meseledir. Gerekli izah ilerde gelecektir.

«Bahır isimli eserde ilh...» Onun da Hülasa'dan naklettiği mesele, bir kimsenin belirli bir illet ve sebebe binaen şahitliğini reddeder ve bu istikamette hüküm verirse, daha sonra bu illet zail olsa, şahitlik yapması halinde yine şahitliği kabul edilmez. Ancak dört mesele müstesnadır denmiştir. Kaldı ki şahitlik yapmış olduğu mesele, görüpte şahitliği red edilen aynı meseledir.

«Dört kişi bundan müstesnadır ilh...» Bunlar arasında amanın (körün) dışındakilerde durum açıktır. Çünkü onların şahitlikleri aslında şahitlik değildir. Amanın şahitliğine gelince onunla kan kocadan biri arasındaki farkın hatırlanması gerekir. Bu konuda Şurumbulaliye'de gördüğüm bir ifadede «Amanın şahitliğinin kabulü müşküldür.» denmiştir.

«Köle de bu dörtten biridir ilh...» Bahır'da bu konuda şöyle denmektedir: «Buna göre kocanın şahitliğinin kabul edilmemesi, işçinin iş veren hakkında şahitliğinin kabul edilmemesi, mugaffel, müttehem ve fasık kişilerin şahitliklerinin reddedilmesinden sonra, kabul edilmemesi gerekir.

Yine Bahır isimli eserde bu babtan önceki bir babta şu ifadeler yer almıştır: «Şurası kesinlikle bilinmelidir ki, şahitliği reddedilen kişiler arasında şüpheden dolayı şahitlikleri reddedilen ile töhmetten dolayı şahitliği reddedilen arasında bir fark yoktur. İkincisinde, yani şüpheden dolayı şahitliği kabul edilmeyen kişinin şahitliği maniin zail olmasından sonra kabul edilir. Ama birincisi bunun hilafınadır. Onun şahitliği mutlak bir şekilde kabul edilmez. Buna açıkça Mevazil'de işaret edilmiştir.»

«Eşlerden birinin durumunun da bu dördü içinde mutaleâ edilmesi ilh...» Kemal İbnül Hümam eşlerden birinin bu istisna edilen dört meseleden biri olduğunu da söylemiştir. Halbuki ibaresinin başında bunun hilafını ifade eden sarih ibaresi mevcuttur. Benzeri ifade Tatarhaniye de Cevhere'de ve Bedai'de de zikredilmiştir.

«Karı kocadan birinin bu dört meseleye ithal edilmesi sehivdir ilh...»

Çünkü kocanın şahitlik etme hakkı var idi, fakat şahitliğinin reddedildiğine dair bir hüküm sadır olmuştur. Kölenin ve benzerlerinin durumu ise bunun hilafınadır.

«Kendisini yalanlaması şeklinde, tevbe etmesi halinde ilh...» Bir kimseyi zina ile itham eden ve kaziften dolayı kendisine had vurulan kişi, daha sonra kendisini yalanlayarak tevbe etse, meselenin doğru olmadığını söylese dahi bunun şahitliği kabul edilmez. Şurumbulaliye'deki mesele bunu teyid etmektedir. Oraya müracaat edilmesinde yarar vardır.

«Gayri müslim olan kişi, başka birini zina suçuyla suçlayıp isbat edemediği taktirde kendisine had vurulması ve ondan sonra müslüman olması halinde şahitliği kabul edilir ilh...» Çünkü kafir olan kişinin şahitlik etme hakkı vardır. Şahitliğin bu konuda reddedilmesi, haddin tamamından olması sebebiyledir. Müslüman olmasıyla o kimse için yeni bir şahitlik hakkı doğmuştur. Buna dayanarak şahitlik yapabilir. Yaptığı taktirde de kabul edilir. Bundan maksat müslüman olduktan sonra şahitliği yalnız müslümanlar hakkında kabul edilir demek değildir. Şahitliğinin kabulü geneldir. Bahır.

«Köleye haddi kazif vurulduktan sonra hürriyetine kavuşsa yine şahitliği kabul edilmez ilh...» Çünkü kölelik halinde kölenin asla şahitlik yapma hakkı yoktur. Onun şahitlik yapabilmesi yeniden şahitlik hakkının doğmasına bağlıdır. Doğduğu taktirde de eskiden yemiş olduğu haddin devamı, şahitliğinin kabul edilmemesi ile olacağından, şahitliği yine kabul edilmemektedir. Bahır.

«Fasık tövbe ederse ilh...» Kadıhan bu konuda der ki: «Fasık olan bir kişi tevbe etse dahi şahitliği kabul edilmez. Ancak tevbe etmesinden sonra bir süre geçer, tevbenin eseri de onun tasarruflarında görülecek olursa. o zaman kabul edilebilir. Bazıları bu süreyi attı ayla kayıtlamış, bazıları bir yılla kayıtlamıştır. Doğru olan görüş ise, hakimin görüşüne terketmiştir. Hizanetü'lMüftî isimli eserde, «Fısıktan dolayı geri çevrilen her şahitlik. şahitliğinin kabul 'edilebileceğini iddia etmesi halinde kabul edilmez.» denilmiştir.

«Yalancı şahidin şahitliği kabul edilmez, ancak tevbe etmesinden sonra şahitliğinin kabul edilebileceği tercih edilmiştir ilh...» Haniye'de aynı ifadeye yer verilmiş, itimadın bu görüşe olduğu da ayrıca belirtilmiştir. Birinci görüşü, yani hiçbir zaman kabul edilmeyeceği şeklindeki ifadeyi Ebu Yusuf'tan bir rivayet olarak nakletmiştir.

«Kusur onların kusurudur şahitliğini kabul etmeyen kanunun kusuru değildir ilh...» Bir rivayete göre onların şahitliğinin kabul edilebileceği şeklindedir. Birinci görüş daha sahihtir. Kınye'de de bu şekilde ifade edilmiştir. Camiü'l-Fetava.

«Hamamdaki kadınlar arasındaki öldürme olayında yalnız kadınların şahitliği kabul edilir ilh...» Vakıf bahsinde bu konuda şu ifadelere yer verilmişti: «Hatırlanacağı gibi hakim baş yarma ve yaralama olaylarında kadınların yalnız şehadetine dayanarak hüküm veren bir mahkemenin kararını, ikinci bir hakim yürürlüğe koyamaz.» Sayıhani.

Bunu yaralama olaylarındaki kısasa hamletmekle iki mesele arasında telif sağlanmış olur.

«iki mesele müstesna erkeğin karısı aleyhindeki şahitliği kabul edilir ilh...» Eşbah'ta bu konuda şu ifadeler yer almıştır: «Kocanın kansı aleyhindeki şehadeti kabul edilir. Ancak onu zina ile itham etme konusunda, haddi kazifte olduğu gibi kabul edilmez. Bir diğer şahitliğinin aleyhinde kabul edilmediği husus da, kadının başka bir erkeğin cariyesi olduğuna dair ikrarı hakkında yapmış olduğu şahitliği de kabul edilmez. Bunun da bir istisnası vardır. Koca karıya mehrini vermiş, müddai olan davacı da, yani «O benim cariyemdir.» diyen kişi de «Ben ona nikah konusunda izin verdim.» diyecek olursa. bu durum müstesnadır.» Nitekim Haniye'de de bu istisna özellikle zikredilmiştir. Halebi.

«Kadının lehinde şahitlik yapsa ilh...» Yani bir kimse kadının lehinde şahitlik yapsa, henüz mahkeme bu şahitliğe dayanarak kararını vermese, erkek de o kadınla evlenecek olursa, o konudaki şahitlik kabul edilmez, reddedilir.

Keza bir kimse şahitlik yapsa ve henüz şahitliğine dayanarak mahkeme karara varmasa, ondan sonra da lehinde şahitlik yapacağı kişinin ecir-ihas'ı yani onun yanında çalışan bir kişi olması halinde, bu şahitlik kabul edilmez. Taîarhaniye.

Karı kocanın birbirleri lehinde şahitliğinin reddedilmesi. mahkemenin karar vermesi anında karı koca olmalarına bağlıdır. Ama kadının veya evliliğin şahitliğe mani olması durumu, onların şahitliği üstlenmeleri veya eda etmeleri anında karı koca olmaları durumu ise, yukarda zikredilenlerden anlaşılmamaktadır. Ancak bunlara Bezzaziye'den naklen Menih'te zikredilen şu ifadenin de eklenmesi gerekir. Ki, orada şöyle denmektedir: «Şahitliği karı koca oldukları bir dönemde üstlenseler, daha sonra erkek karısını talakı bainle boşasa, ondan sonra erkek kadın lehinde şahitlik yapacak olursa, bu da iddetinin bitiminden sonra olacak olursa, şahitliği kabul edilir.» Buna eklenmesi gereken diğer bir mesele de, Kadı'nın Fetava'sından nakledilen şu husustur ki o da, «Bir kimse karısı lehinde şahitlik yapsa ve bu şahitliği yaptığı anda adil bir kişi olsa, hakim şahitliğini karısı lehinde yapmasına rağmen reddetmese, daha sonra onu talakı bainle boşasa, kadının iddeti bitse, bu durumda erkeğin hükmü nedir sorusu akla gelmektedir. İbni Şuca'ın rivayet ettiğine göre, hakim bu şahitliği yürürlüğe koyması gerekir.» ifadesidir.

Bahır'da bu konuda şu ifadeler yer almaktadır: «Netice olarak kan kocalığın devam ettiği bir anda, aralarında bir töhmetin bulunmaması şarttır denmiştir. Yapılan bağıştan rücu ile ilgili bölümde bir kimsenin kansına yapmış olduğu bağıştan dönmesine mani olan durum hibe anında karı kocalığın bulunmasıdır. Rücu anındaki karı kocalık buna engel değildir. Binaenaleyh bir kimse yabancı bir kadına mal bağışlasa, daha sonra o kadınla evlenecek olursa. o bağışından dönebilir. Aksı ise bunun hilafınadır. Yani karısı iken bir mal bağışlasa, daha sonra o kadından ayrılsa, ona yapmış olduğu bağıştan dönemez. Çünkü bağış anında karısı olması hasebiyle hibeden rücua engel durum tahakkuk etmiş olmaktadır. Ve yine hastanın ikrarı ile ilgili bölümde geleceği gibi burada itibar, ölüm anında karısı olmasınadır. Vasiyet anındaki karısı olmasına değildir.»

«Feri dediğimiz çocuğun annesi, babası, nenesi, dedesi lehinde şahitlikleri kabul edilmez ilh...» Velevki bu feri olma işi bir yönle de olsa. Mesela erkek eşinin doğurduğu çocuğun nesebini inkar etse, karı koca arasında mülaane sonucu çocuğun nesebi anneden sabit olup, babadan sabit olmasa, bu çocuğun anne lehindeki şahitliği kabul edilmez. Bununla ilgili geniş açıklama Bahır'da zikredilmiştir.

«Dedenin bazı hususlardaki şahitliği bundan istisna edilmiştir ilh...»Bu istisna ferin aslı lehinde şahitliği kabul edilmediği gibi, aksi de aynıdır. Aksi dediğimiz yani aslın feri lehinde de şahitliği kabul edilmez. Bundan bir mesele istisna edilmiştir. O da, dedenin torunu lehine, oğlu aleyhinde yaptığı şahitliktir.

Bir kimsenin aslı aleyhinde şahitliği kabul edilir, Ancak bunun da istisnaları vardır. O istisnalardan biri de, babasının ikinci hanımı, annesinin kuması olan kadının durumuyla ilgili, babası aleyhinde yapmış olduğu şahitliktir. Bu kabul edilmez. Çünkü bir bakıma baba aleyhinde şahitlik olduğu kadar annesi lehinde de şahitlik olduğundan iki yönlü bir şahitlik olmuş olur. Biri lehte, biri aleyhte, dolayısıyla kabul edilmemektedir.

«Kişinin katil meselesi müstesna kendi lehinde şahitliği de kabul edilmez ilh...» Katil meselesinin sureti şu şekilde verilmiştir: Üç kişi amden ve kasten bir adamı öldürseler, daha sonra, tövbe ettikten sonra, velinin kendilerini tümden affettiği şeklinde şahitlik yapsalar durum ne olur? Bu konuda Hasan İbni Ziyad «Şahitlikleri kabul edilmez. Ancak onlardan ikisi. «Bizi affetti ve şunu da affetti.» demeleri halinde şahitlikleri kabul edilir.» demiştir. Bu durumda Ebu Yusuf'a göre yalnız üçüncü ve şu dedikleri kişi hakkındaki şehadetleri kabul edilir. Hasan İbni Ziyad'ın ifadesine göre, tümü hakkındaki şahitlikleri kabul edilir. Çünkü bu şahitlik bir bakıma kendi lehlerinde de şahitlik olmuştur. Kabul edilmeyen meselelerin istisnası olarak, burada kabul edilmiştir. Halebi.

«Ortağın ortağı lehinde ortaklıkla ilgili şahitliği kabul edilmez ilh...»Bu ifade mutlak olarak zikredilmiş. şirketlerin bütün çeşitlerine şamil olarak kabul edilmiştir. Ancak mufaveze şirketiyle ilgili hususta bazı tereddütler olsa gerektir. Bahır.

«Şirketleri ile ilgili konuda ilh...» Ancak şirketlerin dışında herhangi bir konuda bir ortağın diğer ortağı lehinde şahitlik yapmasında bir beis yoktur. Fetava-yı Hindiye.

«Hasım şahitlerden birini üç husustan biriyle taan edebilir ilh...» Bu konuda İbni Abidin merhumun oğlu Tekmile'sinde şu ifadelere yer vermektedir: «Aleyhinde dava açılan kişi, aleyhinde şahitlik yapan şahitlerden birinin köle olduğuna veya şahitlerin köle olduğuna dair bir iddia ileri sürse, iddiayı ileri süren kişinin değil, davayı açan kişinin şahitlerin hür olduğuna dair beyyine ikame etmesi gerekir. Ancak had konusunda aleyhinde şahitlik yapılan kişinin, «Onlar kaziften dolayı had vurulmuş şahidlikleri kabul edilmeyen kişilerdir.» demesi halinde, şahitliğin taan eden müdda aleyhinşahitliklerinin kabul edilmeyeceğine dair beyyine getirmesi gerekir.

«Ortaklık konusunda ise, hasımlardan müddaaleyh şahitlerin müddainin ortağı olduğunu iddia etse, dolayısıyla «Şahitliğinin kabul edilmemesi gerekir.» dese ve ortağı olduğuna dair bir beyyine ikame ettiği taktirde beyyinenin kabul edilmesi ve şahitlerin şahitliğinin red edilmesi gerekir. Ancak karşı tarafın ortağı olmadığına dair beyyine getirmekle yükümlü olmadığı da aşikardır. Çünkü getireceği beyyine olumsuzlukla ilgilidir, defi ile ilgilidir. Öbürünün beyyinesi ise bir şeyin varlığını isbatla ilgili bir beyyinedir. Beyyineler de isbat için ikame edildiğine göre, isbat etmeye çalışan kişinin beyyine getirmesi gerekir. Muteber olan beyyine de onun beyyinesidir.

«Köy halkı falan çiftliğin kendi köy topraklarına ait olduğu konusunda şahitlik yapsalar, şahitliklerinin kabul edilmeyeceği metinde açıklanmıştı. Ancak Hamidiye isimli eserde şu ifadelere de yer verilmiştir: «Bir kimse vakıf mütevellisiyle birlikte başkası aleyhinde falan kıtanın, yani falan arazinin köylerinin arazisinden olduğuna dair bir şahitlikleri olsa, bu şahitlikleri kabul edilir.» Timurtaşî.

«Çıkar sokakta kendisi için bir hak talep etmesi halinde getireceği şahit kabul edilmez ilh...» Diğer bir rivayete göre mutlak bir şekilde çıkar sokakta şahitliği kabul edilebileceği söylenmektedir. Fetih.

METİN

Bir medresenin vakfiyesiyle ilgili, o medresenin içerisinde bulunanların vakfın o medreseye ait olduğu konusundaki şahitlikleri de kabul edilmez. özel işçinin patronu lehindeki şahitliği de kabul edilmez. Bu da gerek yevmiye hesabı, gerek aylık hesabı çalışsın veyahut onun yanında hizmetçi olarak çalışan veya ona tabi bir kişi olsun veya özel kalfası olsun, şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü özel durumda olan kalfanın düşüncesi üstadı olan patronu veya ustasının zararını kendi zararı kabul etmekte. onun yararını kendi. yararlı olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla bir bakıma kendi lehinde şahitlik yapmış olacağından kabul edilmemektedir. Bu da Hazreti Peygamber (s.a.v.) in buyurdukları şu hadisi şerifin manası zimninde olan bir husustur: «Geçimini bir evden sağlayan kişinin o ev ahalisi hakkındaki şahitliği kabul edilmez.» İki şerikidir yani maaşını onlardan temin ettiği sürece, onlar lehindeki şahitliği de kabul edilmez. Bunun ifade ettiği husus ise, işçiyi çalıştıran veya usta olan kişinin kalfa veya çalışan kişi lehinde şahitliğinin kabul edilebileceğidir.

Muhannesin şahitliği de kabul edilmez. Fetih. Muhannes ise kötü, hoş olmayan birtakım işleri yapan, erkek olmasına rağmen erkeklerin kendisine ilgi duymaları için kadınca hareketler yapan kişi demektir. Ama yaratılışta hareketlerinin kadın hareketlerine benzemesi ve birtakım hareketlerde bulunması, şehadetine mani değildir. Onun şehadeti kabul edilir.

Şarkıcı kadının şahitliği de kabul edilmez. Velevki sesini yükselterek kendi yalnızlığını gidermek için de söylese durum aynıdır. Dürer. Ancak bunu devamlı halde yapmasıyla kayıtlamak gerekir. Çünkü mahkeme nezdinde bunun sabit olması ancak buna bağlıdır. Nitekim bazı içki içen kişilerin eğlencede içmeleri ve buna müptela olmaları halinde onların şahitliği de kabul edilmemektedir. Vanî meseleyi bu şekilde zikretmiştir.

Musibet olsun veya olmasın ücret karşılığı ağıt yakan kadının şahitliği de kabul edilmez. Dürer ve Fetih.

Aynî'nin bu konuda eklediği şu ifadede yer almıştır: «Kadın bu ağıtını kendi başına gelen bir musibet, felaketten dolayı söyleyecek olursa, şahitliği kabul edilir.» Vanî bu meselenin gerekçesin; zikrederken, «Buna bir bakıma zorlanmış ve sabrı tükenmiş olmasından kaynaklanmaktadır.» der. Bu durumda kadının böyle bir ağıta yönelmesi tedavi için haram olan bir şeyi içmesi meselesine benzetilmiştir.

Dünyevi bir sebebe dayanan düşmanlık sebebiyle de şahitlik kabul edilmez. İbni Kemal bunu feri asıl için yapmış olduğu şehadetin tam aksine değerlendirmiş, «Düşmanı lehinde şahitlik kabul edilir, aleyhinde ise kabul edilmez.» demiştir. Vehbaniye isimli eserde şahitliğin kabul edilebileceği görüşü savunulmuş, ancak bu düşmanlık sebebiyle fasık duruma düşmemesi kaydı getirilmiş ve bu konuda şu ifadelere de yer vermiştir.

«Bir kimse hakkında kin beslemek yasak olması dolayısıyla fısıktır, günahtır. Eşbah'ta haramla helalin birleştiği noktada haram helali yener, harama itibar edilip ondan sakınılması gerekir kaidesinin devamında, onunla ilgili olarak, «Eğer iki kimse arasındaki düşmanlık dünya ile ilgili ise şahitliği kabul edilmez. Gerek bu şahitlik düşmanı aleyhinde olsun, gerek başkası aleyhinde olsun. Çünkü bu bir fısıktır, günahtır, tecezzi (bölünme) kabul etmez.» denmiştir.»

Musannıfın fetvasında ise, «Cahilin alim aleyhinde şahitliği kabul edilmez. Çünkü şer'an öğrenmesi ve bilmesi gerekenleri terk etmesinden dolayı fasık durumuna düşmüştür.» denmektedir. «Binaenaleyh onun benzeri aleyhinde veya başkaları aleyhinde şahitliğinin kabul edilmemesi gerekir. Hakimin bu gibi kişileri, öğrenmeleri gerekeni bırakmaları, ona yönelmemeleri, onu terketmelerinden dolayı azil edebileceği söylenmiştir.» Daha sonra devamla, alimi tarif ederken, «Alim, terkiplerden manaları çıkarabilen olduğu gibi, meselelere yorum getirebilen ve doğru olanı araştıran bulan kişi.» demiştir.

Sözünde doğruyu ve yanlışı araştırmayıp gelişi güzel laf eden kişilerin şehadeti de kabul edilmez. Çok yemin eden kişinin durumu da aynıdır. Yine çocuklarına veya başkalarına sövmeyi, küfretmeyi adet edinen kişilerin şahitliği de kabul edilmez. Çünkü sövmek büyük günahtır. Aynen zekatı vermeme veya haccın fevri olduğunu kabul eden rivayete göre haccı erteleme veya cuma ve cemaat namazlarını terketme, doyduktan sonra mazeretsiz yemeye devam etme gibi hususlar şahitliğe manidir. Ayrıca ibret almak maksadıyla değil de, gelişi güzel herhangi bir emirin gelişiniseyretmeye giden, fuzuli yere yolu meşgul eden kişinin şahitliği de kabul edilmez, denmiştir.

Mahsurları bulunan ve tehlikeden hali olmayan deniz yolculuğuna çıkanın da şahitliği kabul edilmez denmiştir. Ancak bu eskiden yelkenlilerle gayri müslim ülkelere bazı maksatlarla giden ve yolculukları tehlike arzeden kişiler için geçerlidir. Nitekim bununla ilgili gerekli açıklama izahat bölümünde verilecektir.

Mazeretsiz ipek giyenlerin, haramı irtikab etmeleri dolayısıyla erkek olacak olurlarsa, şahitlikleri reddedilir. Çarşıda, pazarda insanların oturup kalkabilecekleri ye yol kenarlarına, kıbleye, güneşe veya aya karşı küçük abdestini yapan kişilerin şahitliği de reddedilir. Tufeyli dediğîmiz davetsiz yere giden asalakların, soytarıların, rakkasların. hayvanlara fazla küfredenlerin şahitliği de reddedilir. Hatta ülkemizde hayvanlara değil direk hayvanları satanlara küfretmektedirler. Fetih.

Vehbaniye Şerhi'nde, «Haddinden fazla cimri olan kişilerin şahitliği de kabul edilmez. Çünkü cimriliği sebebiyle vermiş olduğu borcu fazlasıyla almaya çalışan, hakkından fazlasını almak için çırpınan ve alabildiği taktirde alan kişi demektir. Bundan dolayı da adil bir kişi sayılmaz.» denmiştir.

Bir zamanlar Irak'ta kendilerine eşraf denilen mutaassıp bir topluluğun lideri durumunda olan kişiler, cemaatlerine taassup derecede bağlı olduklarından ve onlar lehine haksız yere şahitlik yapabileceklerinden, onların şahitliği de kabul edilmez denmiştir. Musannıfın Cevahirü'l-Feteva isimli eserden naklettiği bir ifadeye göre, gereksiz yere mezhep imamını hiçe sayarak istihfaf yoluyla Hanefi mezhebinden Şafii mezhebine veya herhangi bir mezhebi bırakıp diğer bir mezhebe geçen kişinin şahitliği de kabul edilmez.

Normal satışın dışında cenaze levazımatçısı, kefen ve benzeri şeylerin satıcıları çok kişilerin veya insanların ölmesini temenni etmeleri halinde, bunların şahitliği de reddedilir, kabul edilmez.

Yalancı olan, malı satmak için gelişigüzel ifade kullanan dellallerin şahitliği de kabul edilmez. Nikah akdine vekil olan kişinin, nikahın isbatıyla ilgili konuda şahitliği kabul edilmez. Tabiki bu şahit olduğunu söyleyip vekil olduğunu da ilave ederse. Ama vekil olduğunu söylemeden mutlak şahit olarak iştirak edecek olursa, kabul edilir, denmiştir. Yani, «Bu onun karısıdır.» diye şahitlik yapacak olursa, vekil olduğunu söylemezse şahitliği kabul edilir. Burada dendiği gibi, meseledeki kurtuluş budur. Bezzaziye ve Tefsir isimli eserlerde bu çareye baş vurulmuş ve bunun doğru olduğu söylenmiştir. Kadri Efendi de Vakıat'ında bu görüşü desteklemiştir.

Meselenin özeti, dellalların ve gelişi güzel senet ve yalan haberleri ihtiva eden ve yalan olduğunu bilerek yazı yazanların, ayrıca mahkemelere kişileri celbeden ve onları getirirken adilane davranmayan ve onlardan bir takım şeyler isteyen kişilerin şahitliği de kabul edilmez. Yine mahkeme kapılarında her 'konuda doğru olsun veya olmasın vekalet alacağını söyleyenlerin şahitliği de kabul edilmez denilmiştir. Nitekim Fetava-yı Müeyyed'de sadece bu şekilde zikredilmiştir.

Yine adı geçen eserde, «Herhangi bir vasi vesayetten ihraç edilmesinden sonra onu kabul etmiş ve daha sonra çıkarılmış ise, o konuda onun şahitliği de kabul edilmez. Vekil olan kişinin vekaletten çıkarılmasından sonra, hasımlardan biri olarak mahkemeye gelmesi halinde, ittifakla onun da şahitliği kabul edilmez. Ama hasım olmadığı taktirde kabul edilir. Ancak Ebu Yusuf'a göre yine kabul edilmez. Şarap dışında diğer sarhoş edici içkilere müptela olanların, büyük günah işlemeleri dolayısıyla, şahitliği de kabul edilmez.» denmiştir.

İbni Kemal'in bu konuda söylediklerinde bir sehim, hatta hata vardır denebilir. Bahır'da beyan edildiği gibi, adı geçen eserde şarabın dışındaki içkilerde alışkanlık şarttır denmiştir. Çünkü çok az bir şeyin bir defacık içilmesi halinde işlemiş olduğu günah küçük günahlardan sayılmıştır. Bunu da eğlence ve alışkanlık maksadıyla içerse. Çünkü tedavi maksadıyla içecek olursa bu konuda ihtilaf vuku bulmasından ötürü adaleti sakıt olmaz. Sadru Şeria. İbni Kemal.

Yaşlı olmasına rağmen eğitme maksadı olmaksızın veya çocuklarını zekasını geliştirme kasdi olmaksızın çocuklarla oynayan ve onlarla belirli bir maksada mebni olmaksızın çocuklaşan kişilerin oynamaları, onların kişiliklerini zedelemesi ve onlarla oynarken çoğu kez yalan söylemeye mecbur kalmasından ötürü, şahitliği kabul edilmez denmiştir.

Kuşlarla uğraşan ve dam dam dolaşan, evlerin mahrem yerlerini gözetleyen kişilerin de şahitliği kabul edilmez. Ancak kuşlardan faydalanmak ve onlarla gönlünü neşelendirmek için tutması halinde, yaptığı işin mubah olması dolayısıyla, şahitliği reddedilmez. Bu kuşçuluk yapan kişi, yine başkalarının kuşlarını getirmesi için kuşları eğitir, başkalarının kuşlarına kendi kuşunu yem olarak kullanacak olursa, haram yemesinden dolayı onun da şahitliği kabul edilmez. Aynî ve İnaye'de bu hüküm sarahaten zikredilmiştir.

Şer'an kullanılmasına cevaz verilmeyen tanbur ve benzeri çalgı aletleriyle uğraşan kişilerin de şahitlîği reddedilir, kabul edilmez denmiştir. Ama buna şeran izin verilmiş, mesela kafile ve kervanların başında bazı aletlerin veya kavalın çalınması adalete mani olmadığından şahitliği kabul edilir. Bu da fazla olmama ve oyuna ve raksa vasıta olmama şartı ile kayıtlıdır. Hanîye. Oyuna vasıta olması halinde büyük günahlardan olabilen eğlencelerin içinde mütaala edildiği için yasak olduğu söylenir. Bahır.

İnsanlar için ve onların eğlencesi için biraraya toplayarak onlara şarkı söyleyen kişinin şahitliği de kabul edilmez. Çünkü bu büyük günah için insanların toplanmasına vasıta olmuştur. Hîdaye.

Ancak Sadi Efendi'nin bu konudaki sözü. «ücretle olması» ile kayıtlanmıştır. Ücretsiz olması halinde bu ifadeye göre bir beis olmasa gerektir. Ama yalnızlığını gidermek için, kendi kendine koyun otlatırken, tarla sürerken, işte çalışırken mırıldanmasında, fukahanın ekseriyetine göre bir beis yoktur. Aynî de bu görüşü benimsemiş ve mahsuru olmadığını söylemiştir. Hatta bu söylediklerinin bir vaazı ve hikmeti, vecizeleri ihtiva eden bir şiir olması halinde, ittifakla bunun caiz olduğu söylenmiştir.

Düğünlerde tef çalınması caiz olduğu gibi, tahrik edici olmayan şarkıların da söylenebileceğine cevaz verenler olmuştur. Bazıları da mutlak bir şekilde mübah olduğunu savunmuşlardır. Diğer bir kısım fukaha ise, mutlak bir şekilde mekruh olduğunu söylemişlerdir. Bahır isimli eserde. «Mezhepte muteber olan görüş, mutlak bir şekilde bunun haram olmasıdır.» denmiş bununla da ihtilaf sona ermiştir. Hatta Hidaye isimli eserin zahirinden de anlaşıldığına göre, bu tür davranışın kendisi için de olsa, büyük bir günah olduğu görüşü benimsenmiş. musannıf dd bunu kabullenmiş ve demiştir ki: «Şarkı ve türküleri dinleyen ve o meclislerde oturmakta olan kişilerin şahitliği kabul edilmez.» Aynî isimli eserde, «Fücur ve şarap (içki) içilen meclislerde oturan kişilerin şahitlği reddedilir. Velevki bunlar sarhoşta olmasalar, içmeseler de. Çünkü onlarla oturup haşır neşir olmaları, emri bil maruf ve nehyu anil münkeri terketmelerinden dolayı, adaletleri sakıt olmuştur.» denmektedir.

Haddi gerektiren herhangi bir sucu işlemesi fıskını gerektirdiğinden ötürü, şahitliğin reddine vesiledir. Bu ifadeden maksadı da büyük bir günahı irtikab eden kişinin şahitliğinin red edilmesidir. Musannıf da bunu kastetmiş, diğerleri de bu görüşü benimsemişlerdir.

Hamama peştemal almaksızın haram yerlerini göstererek laubali bir şekilde giren kişilerin de şahitliği kabul edilmez. Çünkü bunu yapmakla haram irtikab etmiş, dolayısıyla adaleti sakit olmuştur.

İZAH

«Medreseye yapılan vakıfla ilgili hususta o medresede olan kişinin şahitliği kabul edilir ilh...» Yani medreseye ait bir vakıfın vakıf olduğuna dair şahitliği kabul edilir. Keza bir mektebe veya okula ait bir vakıfta o okulda okuyan çocuğu da olsa bir kişinin şahitliği caizdir. Mahalle sakinlerinin mahalleye yapılan vakıflarla ilgili şahitlikleri kabul edilir. Mescide yapılan vakıf, büyük camiye yapılan vakıf yine binabi sebil dediğimiz yolda kalmış kişilerin, yolda kalmış kişiler için yapılan vakıfların vakfiyetine dair şahitlikleri kabul edilir. Bütün bu meselelerde mutemet olan görüş kabul edilmesidir. Bezzaziye.

İbni Şıhne der ki: «Tahti nezaretinde olan bir vakıf veya kendisinin müstahik olduğu bir vakıf konusunda hakimin hükmü de bu kabildendir. Bütün bunlar vakfın aslıyla ilgili şahitliktedir. Ama vakfın gelirinde hak sahibi olan, ondan hak olacak kişilerin hakka rücu olan şahitlikleri kabul edilmez. Mesela vakfın icareye verilmesi ve benzeri hadiselerde lehine şahitlik yapmış olacağından, o konuda töhmet altında kalmış ve şahitliği kabul edilmemiştir. Ben bu konuda Camiü'l-Fusuleyn üzerine yazmış olduğum haşiyede «Gelirle ilgili olarak vakıflarda takrir görevini üstlenmiş kişilerin şahitlikleri de kabul edilmez. Çünkü onların takrirleri kabul etmemeyi gerektirir. Ancak bunun yararı mütevelli hakkında töhmeti iskattır, yemin teklifine gerek kalmaz. Bu görüşü teyid eden bir hususta şudur: Kendisine emanet bırakılan bir kişi emaneti almaya gelen emanet sahibine emanetini geri verdiğini veya kusuru olmaksızın helak olduğunu iddia etmesi halinde, kendisine yemin teklif edilmeyeceği gibi burada getirilecek beyyinede yemin teklifinden onu muaf tutmak içindir;» demiştim.

«Yıllık veya aylık çalışan kişinin de patronu için şehadeti kabul edilmez ilh...» Bu yanında çalıştığı kişi isterse bir aylık olsun, yevmiye olsun, isterse yıllık çalışsın. Sahih olan görüşe göre onun lehinde şahitliği kabul edilmez. Camiü'l-Fetava.

«Özel talebenin veya kalfanın da şehadeti kabul edilmez ilh... » Hülasa isimli eserde özel talebesi onunla birlikte yemek yiyen, ehli iyali içerisinde bulunan, belirli bir ücret almayan kişi olarak tarif edilmiştir Meselenin tamamı Fetih'tedir.

Bir diğer eserde, kalfa ustası lehinde şahitlik yapacak olursa -ki bu da özel talebe demektir, yani onunla birlikte yiyen ve çocuklarıyla birlikte yaşayan ondan belirli bir ücret almayan kişidir- bunun şahitliği, ustası lehinde kabul edilmez. Ama belirli bir ücreti bulunur, gerek günlük ücret, gerek aylık ve gerek yıllık bir ücrete karşılık çalışıyor ise, yalnız ona çalıştığı taktirde onun da şahitliği, patronu lehinde kabul edilmez. Ama başkaları için de çalışan bir kalfa ve işçi olması halinde, şahitliği kabul edilir, denilmiştir.

Uyun isimli eserde İmam Muhammed'in şöyle dediği nakledilmektedir: «Bir günlüğüne kiraladığı bir kişi, o gün onun lehinde bir şahitlik yapmaya kalksa, kıyasa göre bu şahitliğin kabul edilmemesi gerekir. Eğer bir kimse özel işçi olursa, yanında çalıştığı kişi lehinde şahitlik yapsa, fakat henüz teskiye edilmese, bir ay geçtikten sonra teskiye edilse, şahitliği kabul edilmez. Bu da aynen karısı lehinde şahitlik yapan kişinin daha sonradan onu boşaması meselesine benzemektedir. Onun özel işçisi olmaz. şahitlik yapar, o şahitliğe dayanılarak hüküm verilmezden önce işçi olarak onun yanına girecek olursa, yine şahitliği kabul edilmez.» Bezzaziye.

Bu konu ile ilgili İbni Abidin bir kitabın kenarına almış olduğu notta şu feri meseleyi de zikretmiştir: Gerçi bu meselenin yeri burası değil, ama bir münasebete binaen zikredilmiş olsa gerektir. Elinde bir çiftlik veya köy bulunan kişi, bir başkası gelerek onun elindeki bu arazilerin vakıf olduğunu iddia etse ve geçmiş hakimlerin ve adil kişilerin yazısını ihtiva eden bir de senet getirse, vakıf olduğuna dair hüküm verilmesini talep etse, hakimin bu senede dayanarak hüküm vermesi gerekmez. Çünkü hakim hüküm verirken hüccete dayanmalıdır. Hüccet ise ya şahitlerle isbat edilen beyyineve ikrardır. Ama eldeki senet bir delil, olmamaktadır. Gerekçesi ise. yazının yazıya benzeyebileceği, bunun sahte bir evrak olma ihtimaline binaendir. Keza dükkanın kapısında o dükkanın vakıf olduğunu bildiren bir levha olsa, hakimin buna dayanarak o dükkanın vakıf olduğuna karar vermesi caiz olmaz.» Camiü'l-Fusuleyn.

Bundan da anlaşıldığına göre, özellikle zamanımızda simsar, sarraf ve satıcının defterlerindeki yazılara dayanarak hakimin hüküm vermesi de caiz değildir. Bu konuda fetva verilmesi de doğru olmaz.

«Bunun ifade ettiği manada şudur ilh...» Bu ifade Fethü'l-Kadir'de kesin bir ifadeymiş gibi zikredilmektedir. Ancak Tatarhaniye'de Fetava-yı Gıyasiye'den naklen şu ifadelere yer verilmiştir: «İşçiyi çalıştıran, onu kiralayan, kişinin de işçi lehinde şahitliği caiz değildir. Fettal haşyesinde Serahsî'nin Muhit'inden naklen Ebu Hanife'nin Mücerret isimli eserdeki bir rivayete göre şöyle dediği nakledilmektedir: «Kadı'nın ve hakimin çalışan işçinin ve kalfanın ustası lehindeki şahitliğine cevap vermemesi gerekir. Aynı durumda us.tanın işçisi ve kalfası lehinde şahitliğinin kabul edilmesine de cevaz vermemesi gerekir.» Bu da yukarda Hadisi şeriften çıkarılan veya çıkarılmak istenilen hükme ters düşmektedir.

«Özellikle kadının sesini yükselterek ilh...» Nihaye isimli eserde, «Şarkı söyleyen kadının da şahitliği kabul edilmez» ifadesi mutlak bir şekilde zikredilmiş, sesini yükseltip yükseltmemesi kaydına yer verilmemiştir. Erkeklerin şarkı söylemesi konusunda insanlara şarkı söylemeleri kaydı getirilmiştir. Meselenin tamamı Fethü'l-Kadir'de zikredilmiştir.

Kadın aleyhinde bu konuda şahitlik onun adaletini mücerret bir şekilde cerhtir. Bunun içindir ki bu konuya devam ettiği ve bunu adet haline getirdiği hakim nezdinde açıkça belirmesi şartı getirilmiştir.

«Bu kayıt Dürer isimli eserde zikredilmiştir ilh...» Ağıtla ilgili hususla hüküm, aynen şarkı konusundaki hükme benzemektedir. Kadının kendisi için de olsa şarkı söylemesi ve türkü söylemesindeki hükümle durum aynı olduğuna göre, niçin kendi yakınları için ağıt yakması halinde ağıtı onun adaletini iskat edici sayılmamaktadır. Ancak bu konuda şu fark söylenebilir: Burada sesinin yükseltilmesinden maksat fitne korkusu olabilecek bir ses yükseltmesidir. Aksi halde adaleti muskit sayılmaz.

«Ağıtçı kadının şahitliği de kabul edilmez ilh...» Yani ağıt söyleyen kadının şahitliği kabul edilmez. Burada kendi başına gelen, yakınlarını kaybetmesinden dolayı bir musibette ağlayan, ağıt söyleyen bir kadının durumu, bu ifade içerisinde yer almamaktadır. Burada başkasının başına gelen bir musibetten dolayı ağıt yakan ve yüksek sesle söyleyen kadın kasdedilmektedir. Özellikle bunu kendisine meslek edinenler söz konusu olsa gerektir. Nitekim Muhit'ten naklen Tatarhaniye'de böyle denmiştir.

Fethü'lKadir'de Zahire isimli eserden naklen yukardaki ifadelerden sonra şu ifadelere de yer verilmiştir: «Hatırladığım kadarıyla bu ifadeye ulemadan bir itiraz gelmemiş ve bu konuda yukarda zikredilenin dışında bir şey söylenmemiştir.» Meselenin tamamı yine Fethü'l-Kadir'dedir.

«Kadının başına gelen bir musibetten dolayı sabrının taşması, yüksek sesle ağlaması bir zarurettir ilh...» Bunun gereği, kadın bunu bir zaruret olmadan, özellikle adete binaen kendi istek ve iradesiyle, ihtiyarına binaen yaptığı taktirde şahitliğini zedeleyici olacağından, şahitliğinin kabul edilmemesi gerekir.

«Dünyevi bir sebebten dolayı düşmanı aleyhinde şahitliği de kabul edilmez ilh...» Bu ifade Mülteka isimli eserde bu şekilde kayıtlanmıştır. Hanuti bu konuda kendisine tevcih edilen bir soruya cevap olarak şöyle demiştir: «Bir kimse aleyhinde bir iddiada bulunulsa ve bu beyyine ile isbat edilse, bunun üzerine de o kimse. «Beni beş gün süre ile dövdüler.» dese, hakim de buna dayanarak hüküm verse, daha sonra hüküm akabinde bir husumete dair beyyine ikame etmek istese, bunun beyyinesi dinlenir mi dinlenmez mi sorusuna cevap olarak, düşmanın düşmanı aleyhinde -eğer bu dünyevî bir düşmanlık ise- şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaf vardır. Bu da hüküm verilmezden öncedir.» demekte. devamla «Eğer hüküm verdikten sonra olacak olursa, verilen hükmün bozulmaması hükmü anlaşılmaktadır. Nitekim fukaha bu konuda, hakimin fasıkın şahitliğine dayanarak hüküm vermesi gerekmez. Ona güvenmesi de doğru değildir. Ama buna rağmen hüküm verecek olursa, verdiği hüküm bozulmaz. demişlerdir.» Bu da Yakubiye'de zikredilenlerin hilafınadır.

«Vehbaniye isimli eserde benimsenen görüşe göre ise ilh...» Menih isimli eserde bu konu şöyle ifade edilmektedir: «Tafsilata gerek duymaksızın düşmanın düşman aleyhinde şahitliğinin kabul edilmemesi, Kenz ve benzeri meşhur eserlere ve fukahanın çoğunun kabul ettiği, müteahhir ulemanın da benimsediği görüşe göredir. Ancak Kınye isimli eserde, «Eğer düşmanlık dünya ile ilgili bir sebebe dayanıyor ve bu düşmanlık sebebiyle de o kişi fasık durumuna düşmüyor ise, şahitliğine mani değildir veya ona bir yarar sağlamıyor veya ondan bir zararı bertaraf etmiyorsa düşmanın düşman aleyhinde şahitliğine engel bir durum yoktur.» denilmiştir. Sahih olan do budur.ı» İtimad bu görüşe olmuştur. İbni Vehban da bu görüşü benimsemiştir. İbni Şıhne bu kelime ve cümle üzerine bir not düşmemiştir. Ancak hadisi şerif müteahhirinin görüşünü desteklemektedir. Yani düşmanın düşman aleyhinde şahitliğinin kabul edilmemesi gerekir. Meselenin aydınlatması için kada bahsinin ilk bölümünde yazılanlara müracaat edilmesi gerekir.

Ben derim ki: Yukardaki ifadeler nakledildikten sonra, Hayriye isimli eserde şu neticeye yer verilmiştir: «Düşmanın düşman aleyhindeki şahitliği adil de olsa kabul edilmez. Yakup Paşa haşiyesinde «Düşmanın düşman aleyhinde şahitliğine dayanarak verdiği hüküm geçerli değildir.» ifadesi açıkçabelirtilmiş, mesele fıkıh kitaplarında bu ihtilaflı şekli ile zikredilmiştir. Şarih Kitabu'l-Kaza'nın baş tarafında Yakup Paşanın bu ifadesine de özellikle yer vermişti. Oraya müracaat edilmesi, meselenin aydınlatılması bakımından yararlı olur.

«Veya çocuklarına sövmeyi adet edinmiş kişi ilh...» Fetih'te bu konuda Nasir İbni Yahya'dan naklen şöyle denmektedir: «Ehline ve iyaline (çoluk ve çocuğuna), kölelerine ve işçilerine her saatte alışkanlık gereği söven kişilerin şahitliği kabul edilmez. Ama bu ora sıra olacak olursa kabul edilir. Hayvanlara söven ve şetmeden kişinin durumu da aynıdır.»

«Zekatı geciktiren kişi ilh...» Sahih olan görüşe göre zekatı geciktirme adaleti iskat ve iptal edici değildir. Fasi'nin Kadıhan'dan naklettiği bir ifadeye göre, özürü olmaksızın zekatı geciktiren kişinin şahitliğinin ve adaletinin sakıt olacağı fetva için benimsenen görüşler arasındadır. Çünkü fakirlerin hakkını gereksiz yere geciktirmiştir. Hac ise bundan müstesnadır. Özellikle zamanımızda buna dikkat edilmelidir.

«Cemaatı terkeden kişi ilh...» Yine Fethü'l-Kadir'de, «Kişinin şahitliğine mani olan durumlardan biri de cemaatle namazı terketmesidir. Özellikle arkasında namaz kıldığı imamı dini ve hali konusunda taan edici bir gerekçeye dayanmıyorsa. Eğer kendi acısından bazı tecillere gidiyor, mesela namazın ilk vakitte kılınmasının faziletine inanıyor, imam da namazı geciktiriyor geç vakitlerde kılıyor der veya benzeri bir mazeret ileri sürecek olursa, cemaati terketmesi adaletini iskat edici değildir.

«Cuma namazının mazeretsiz terki de şahitliğe mani bir durumdur. Hatta Hulvanî gibi fukahadan bazıları bir defa mazeretsiz cumayı terkeden kişinin şahitliği kabul edilmez demiştir. Diğer fukaha ise, -Serahsi de bu guruptandır- üç cumayı mazeretsiz terkedenin şahitliği kabul edilmez demiştir. Birincisi delil açısından daha kuvvetli olmaktadır.»

Ancak bu konuda yukarda söylediklerimize dikkat edilirse bir insan»n büyük günah işlemesi sebebiyle adaletinin sakıt olacağına dair hükmün verilmesi mahkeme nezdinde bu işlenen suçun sabit olmasına ve açıkça belirtmesine bağlıdır.

«Bir gerekçesi ve mazereti olmadan, karnı doyduktan sonra fazla yiyen kişinin şahitliği de kabul edilmez ilh...» «Mazereti olmaksızın» ifadesi, ferdası gün tutacağı oruca kuvvetli girmesi ve oruçtan şikayet etmemesine binaen olur veya evindeki misafirinin yemeğe devam etmesini sağlamak için olacak olursa bu durumlar istisna edilir. Bu durumlarda doyduktan sonra da olsa fazla yemesine ruhsat verilir. Nitekim Şurumbulaliye ve Fetih'te bu istisnalara yer verilmiştir.

«Gelen emiri karşılamaya giden ilh...» Bu kimsenin şahitliği kabul edilmez ifadesi, sırf gelen kişiye alkış tutmak veya onu karşılamak veya hakkı olmayan tazimi ona göstermek için olursa. Ama ibret maksadıyla giderse adaleti sakit olmaz, denmiştir.

«Irak'ta eşraftan sayılan ilh...» Irak'ta o zamanlar eşraftan sayılan kişilerin kendilerine tabi olan kişiler lehinde gelişi güzel şahitlik yapabilecekleri düşünüldüğünden onların lehteki şahitlikleri de reddedilmiştir. Gerekçe olarak, onlar mutaassıp kişilerdir. Onlardan birinin başına bir musibet gelecek olursa, bu eşraftan olan kişiye gelirler onun lehinde araştırmaya dayanmaksızın şahitlik ederler ve şefaatçi görünürler. Bununda yalan yere şahitlik olması ihtimali vardır. Dolayısıyla kabul edilmez, denmiştir.

Bu durum yalnız onlara münhasır olmamakta, her mütaassıp kişinin taassubu, düşüncesi istikametinde gerçeğe dayanmadan şahitlik yapabilecek herkes için geçerlidir. Zira bu durumda olanların şahitliği de kabul edilmez. Bahır.

«Mezhepten mezhebe geçen ilh...» Bu da mezhepleri hafife alarak, onlarla alay ederek birini bırakıp diğerine geçmesi halinde böyledir. Kınye'nin kerahiyet bahsinde şu ifadeler de yer almıştır: «Avamı nastan olan kişinin bir mezhepten diğer bir mezhebe geçmesine izin verilmez. Bu konuda Hanefisi, Şafiisi eşittir.»

Bir rivayete göre şafii mezhebine geçen ve bu geçişle de kendisine bir ikbal sağlamak isteyen herhangi bir kişinin dini konulan hiçe saydığı veya onları hafife aldığı, bir çıkar sağlamak maksadıyla mezhep değiştirmesi halinde o kimsenin imanının zedeleneceğinden korkutur, denmiştir. Menih'ten naklen bu babın sonunda şu ifadelere de yer verilecektir; «Gelişi güzel, maksadına uygun olduğu için veya bir menfaat sağlayacağından dolayı dini konulan ve itikadî hususları dikkate olmaksızın onları hiçe sayarak mezhep değiştirme durumu şahitliği zedeleyici, kişinin adaletini iskat edici mahiyettedir. Bu durumda ve bu şekilde mezhep değiştiren kişinin şahitliği kabul edilmez.»

Yukarda söylenenlerin tümünden anlaşıldığına göre bu mesele bir mezhepten diğer bir mezhebe, Hanefiden Şafiiye veya Hanefiden Maliki mezhebine geçişle ilgili değil, bütün mezheplerde durum aynıdır. Eğer bu makbul bir maksada dayanmıyorsa böyledir. Mesela yaşadığı bölgede aynı mezhepten kimse bulunmaz, hükümleri öğrenecek soracak kimse bulamaz ise, o zaman bilerek ibadet yapması, bilmeden gelişi güzel ibadet yapmasından daha doğru olacağından, bulunduğu bölgenin mezhebini benimseyerek amel etmesi, sahih bir maksada mebni intikallerden olsa gerektir. Bu konuda mütaassıp olma, müçtehit imamların bereketinden de mahrum kalma denmektedir. Bu konuyla ilgili tazir bahsinde yeterli bilgi verilmiştir. Oraya bakılmasında yarar vardır.

«Kefen satanın durumu da böyledir ilh...» Sabahın erken saatlerinde dükkanını açar bir kişinin ölmesini temenni eder, malının satılması için bu durumu arzu ederse, bu kimselerin şahitliği de kabul edilmez, denmiştir. Camîü'l-Fetava Bahır.

«Ölümü temenni etmesinden ötürü ilh...» Kefen satan kişi veya cenaze ile ilgili kabir yapan, kabir taşı yapan, kabir kazan kişiler buna örnektir. Eğerölümü temenni etmiyor, olduğu zaman yardımcı olma maksadıyla bunu icra ediyor ise ve adil bir kimse ise şahitliğine engel bir durum otamaz. Şemsü'l-Eimme özellikle bu kayda yer vermiştir.

«Tellalın durumu da böyledir ilh...» Kendisinin akit yapmak istediği konularda veya mutlak bir surette çok yalan söyleme ve fazlasıyla yemin etme adeti olduğu için, bu kimselerin şahitliği de kabul edilmez, denmiştir.

«Çaresi ilh...» Bunun gereği, şahitliği bir illete binaen kabul edilmeyenlerin bunu gizlemeleri bildirmemeleri caizdir. Bu durumda şahitlik yapabilirler. Mesela lehinde şahitlik yapan kişinin veya onun oğlunun kölesi ve benzeri durumlarda bunu açıklamadan şahitlik yapması caizdir.

«Bezzaziye ilh...» Bezzaziye'nin ifadesi şöyledir: «Vekillerin, dellalların şahitliği, eğer biz bunu sattık derlerse veya nikah ve hulutla ilgili vekillerin biz bu nikahı icra ettik veya hul'u vekaleten uyguladık demeleri halinde kabul edilmez.Ama alışveriş veya nikahla ilgili konularda vekiller şahitlik etseler ve «bu onun kansıdır» veya «bu mal onun mülküdür» deseler şahitlikleri kabul edilir.

Ebul Kasım isimli fakihin beyanına göre, varisler nikahı inkar etseler, yani murislerinin bir kadınla evli olduğunu veya ölen kadınsa bir erkekle evli olduğunu inkara kalkışsalar, akti icra eden kişi şahitlik yapsa ve nikahı kıydığını söylemeksizin onların evli oldukları konusunda şahitlik yapsa, şahitliği kabul edilir.

«Kendileri vekalet isteyen kişiler ilh...» Ki bunlar mahkeme kapılarında husumetlerle ilgili vekalet isteyenler ve bu durumu bekleyenler, orada toplu olanlar, iş tutulabilmek için her şeye baş vurabilecekleri sanıldığından bunların şahitliği de kabul edilmez, denmiştir.

«İçme alışkanlığı olan kişilerin de ilh...» Alışkanlık, burada bulduğu zaman içme arzusu içinde olan kişidir, denmiştir. Şemsü'l-Eîmme, «Bununla birlikte sarhoş sokağa çıkması, çocuklara alay konusu olması ve bu durumdan çok inmeden insanlar arasında dolaşması» kaydını da getirmiştir. Diğer yasak olan içkilere müptela olanların durumu da böyledir.

İçki masalarına ve içki alemlerine iştirak eden onlarla oturup ko(kan. onlarla içmese dahi, onların şahitliği de kabul edilmez. Bezzaziye.

Burada şu noktayı belirtmekte de yarar var. Halk arasındaki içki içenin içkisinden içmedikçe, onun mezesinden ve benzerlerinden yiyebilirsin, içebilirsin, onun masasına oturabilirsin inancı yanlış bir inançtır. Çünkü dinen münker sayılan bir yerde oturmak, onların toplumuna katılmak, bir bakıma ikrar sayıldığından dini açıdan o da suçlu kabul edilir.

«İbni Kemal'in söyledikleri hatadır ilh...» Çünkü İbni Kemal içki alışkanlığı olan kişilerin yasak olan bu içkileri mutlak bir şekilde eğlence maksadıyla içmeleri kaydını getirmiştir. Halbuki Hassaf «Şarap konusunda alışkanlık şartı yoktur» demiştir. Bunun gerekçesi ise, şarabın içilmesi haddi gerektiren ve şahitliğinin reddini icab ettiren bir durumdur. Sarhoş olması, bunun eğlence maksadıyla olması şartına gerek yoktur. imam Muhammed'in Asl isimli eserinin şahitlerle ilgili bölümünde buna «müptela olma» şartı da getirilmiştir. Çünkü gizli içen kimse, içtiğinden haberdar olmazsa, bu durumda onun adaleti sakıt olmaz. Çünkü alışkanlık, açığa vurmanın da ötesinde başka bir şeydir. Hatta bu konuda, «Bir defa içmek, adaleti düşürücü mahiyette büyük bir günah sayılmaz. Ancak bu konuda ısrar eder, bu da alışkanlık haline gelir, müptelası olacak olursa, o zaman durum değişik olur.» demektedir. Fetava-yı Suğra'da, «Şarap içen kişinin mücerret içmekle adaleti sakıt olmaz. Çünkü bu konudaki had kesin bir nasla sabit olmamıştır. Ancak buna devam eder, alışkanlık haline getirirse, o zaman had vurulacağı beyan edilmiştir.» denilmiştir. Halebî.

Burada had vurulması ve haddin mücerret içme konusunda kesin bir nasla sabit olmaması meselesi ile şarabın haram olması meselesi farklıdır. Şarabın haram olduğu kesin naslarla sabittir. Ancak şarap içen kişiye mücerret içmesi akabinde alışkanlığı olmasına rağmen, kendisine seksen deynek cild vurulur konusu, kesin nasla sabit olmamıştır demektir.

«Bahır'da bu şekilde beyan etmiştir...» Bahır isimli eserde İbni Kemal'in şu ifadesine yer verilmiş ve denmiştir ki: «Şarap içmek büyük bir günah değildir. Adaleti iskat etmez. Ancak ona devam eder, müptelası olur, alışkanlık haline getirirse, o zaman büyük günah sayılır. Buna da Feteva-yı Suğra'nın yukardaki ifadesi delil olarak gösterilmiştir.»

Ancak Hamiş'te şarihin «Bahır'da bu şekilde beyan edilmiştir» ifadesine şerh düşülürken, şu ifadeler de yer atmaktadır: «Gerçekte şarabın bir katrasını, bir damlasını dahi içmek büyük günahtır. Ulemanın alışkanlığı şart koşmaları hakim nezdinde içtiğinin açığa çıkması isbatının sağlanması içindir» Halebî.

«Eğer dansa veya oynamaya teşvik ediyor ise ilh...» Burada şarkı söyleyen erkek ve kadın ile örfte şarkı söylemeyi sonat edinen ve o yoldan para kazanmaya çalışan kişiler kasdedilmektedir. Bu ise dinen yasaktır. Ve fukaha «Yine nassan eğlence maksadıyla şarkı söylemek veya para kazanmak için bunu yapmak, hiçbir ihtilaf olmaksızın haramdır» demişlerdir. Bu durumda sanki şöyle denmek istenmiştir: Şarkı ve türkü söylemeyi sanat ittihaz eden ve o kanalla maişetini kazanan ve para almak için bunu yapanların şahitlikleri kabul edilmez.

«Kendi başına şiir söyleyen şarkılar ve türküler terennüm eden kişinin terennüm ettiği şarkılar ve türküler hikmeti ihtiva ediyorsa ittifakla caizdir denmiştir ilh...» Bu konuda bilinmesi gereken esas noktalardan biri, başkasını eğlendirmek ve onu avutmak için şarkı söylemek, ekseri ulemaya göre haramdır.

Düğünlerde ve derneklerde tahrik edici ifadeler olmadığı müddetçe caiz olduğunu söyleyenler de vardır. Hatta bir rivayete göre, eğer şiire alışmak, edebiyatta dilini geliştirmek, güzel konuşmaya kendisini alıştırmak için söylüyorsa, bir beis yoktur da denmiştir. Ama kendisine kimsenin olmadığı bir yerde yalnızlığını gidermek için şarkı ve türkü söylemesi, bir rivayete göre mekruh değildir. Şemsü'l-Eimme de bu kavli kabul etmiştir. Buna delil olarak ta sahabelerin en zahitlerinden olan Bera bin Azib'ten rivayet ettiği bir hadisi delil olarak göstermiştir.

Mekruh olanın eğlence maksadıyla olan olduğunu söylemiştir. Ulemadan bazıları ise «mekruhtur» demişler, Şeyhülislam da üç görüşü kabul etmiştir. Bezzaziye.

«Düğünde tef çalınması ilh...» Düğünlerde tef çalınmasının caiz oluşu kadınlara özel bir durumdur. Bahır'da Mîraç'tan nakledilen bir ifadeye göre, bunun nikahta mubah olduğu söylendikten sonra ve düğün ve nikah ve benzeri bazı şenliklerde çalınabileceğini ifade ettikten sonra, «Her halükarda kadınlara benzeme olduğundan erkekler için tef çalmak mekruhtur.» denmiştir.

«Bahır'da, «Mezhebte mutemed olan görüş haram oluşudur. Bu da mutlak bir şekildedir.» sözü ile ihtilaflar son bulmuştur ilh...» Bu konuda Bahır üzerine yazmış olduğum haşiyede bazı noktalara işaret ettim. Mutlak bir şekilde Bahır'ın bu ifadesinin doğru olmadığını söyledim. Çünkü İmam Sayıhani, Bahır sahibinin bu şekildeki mutlak ifadesine karşı çıkmış, onun bu görüşünü benimsememiştir.

METİN

Tavla oynayan kişinin veya benzeri oyunları oynayan kişilerin kumar olsun, olmasın şahitliği de kabul edilmez. Satranç oyununa gelince, onda ihtilaf olduğu için mutlak bir şekilde yasaktır denmez ve bunu oynayan kişinin de adaleti sakıttır denemez. Bunun haram olabilmesi için altı şarttan birinin bulunması yeterlidir. Onun içinde satranç oynayan kişi bunu kumara vasıta edecek olursa veya namazı terk etmesine götürecek olursa veya bunu oynarken çok yemin etmesine vesile olacak olursa veya yol üzerinde aleni olarak oynamayı adet edinecek olursa veyahut oynarken dinen yasak olan ifadeleri kullanmasına sebeb olacak olursa, bu durumda satranç oynamak da yasaktır. Eşbah. Veya «bunu alışkanlık haline getirecek olursa» denmiştir. Bunu da Sadi Efendi, Kafi ve Miraç isimli eserlere nisbet ederek zikretmiştir.

Riba ve faiz yiyen kişilerin şahitliği de kabul edilmez. Bazı ulema bunu «aleni ve meşhur bir şekilde» olması ile kayıtlamıştır. Şurası bir gerçektir ki dinde fisk sayılan herhangi bir şeyin irtikab edilmesi şer'an şahitlik yapmasına manidir. Ancak bir defasında veya gizli yapılması halinde hakim nezdinde bunun isbatı mümkün olmamaktadır. Aksi halde riba yemek, (faiz yemek) kesinlikle yasaktır, haramdır. Bunu yapanların hepsi eşittir. Bahır.

Yol kenarlarına küçük abdestini bozan ve yolda yürürken yemek yiyen veya kişiliğini zedeleyici herhangi bir şeyi yapan kişilerin durumu da böyledir. Avret yerlerini açan kişinin durumu da böyledir. Bazıları tuvaletlerde temizlenmek maksadıyla da olsa insanların huzurunda avret yerlerini açan kişilerin şahitliği de kabul edilmez. Zamanımızda bu durum bir hayli artmıştır. Fetih.

Selefi salihine sebbeden kişilerin fasik olmaları dolayısıyla, bu durumları bilindiği taktirde, şahitlikleri kabul edilmez. Ama gizli olarak bunu yapıp ta bizce bilinmeyen kişilerin müslüman oldukları için şahitlikleri kabul edilir. Bu durumda olanlar fasıktırlar. Ancak halleri gizli mestur kişilerdir. Ayni.

Musannıf bu konuda «Selef ifadesiyle kayıtlamamızın sebebi, fukahanın sözüne uymak içindir.» demektedir. Aksi halde uygun olan herhangi bir müslümana söven kişinin müslümana sövmesi seleften olmasa da adaletinin düşmesi için yeterlidir. Nitekim Siraç ve Nihaye'de bu geniş anlamlı ifade kullanmıştır.

Yine Nihaye isimli eserde selef ile halef arasındaki fark yani selef kime denir halef kime denir terimleri de açıklanmıştır. Selef tabiinden, sahabeden olan kişilerdir. Bunların arasında Ebu Hanife de vardır. Çünkü Ebu Hanife tabiinlerin küçüklerindendir. Yani küçük yaşta sahabelere mülaki olup onları görenlerdendir. Halef kelimesi ise onlardan sonra yaşayan müslümanlardır. Bahır'da inaye'den naklen, onun da Ebu Yusuf'a nisbet ederek şu ifadesine yer verilmiştir: «Ben sahabeye sebbeden kişilerin şahitliğini kabul etmem. Ancak onlardan teberri eden kişilerin şahitliğini kabul ederim. Çünkü o dini açıdan batılda olsa kendisine göre bir yorum getirmiştir. Bu da onun fasık olduğunu açıkça ortaya koymaz. Onlara sebbeden, şedmedenin durumu bunun hilafınadır.»

İki kimse babalarının bir üçüncü şahsa, mesela Zeyd'e vasiyet ettikleri konusunda şahitlik etseler, Zeyd denilen üçüncü kişi de böyle bir vasiyetin olduğunu iddia etse, onların o kimse lehindeki şahitlikleri istihsanen kabul edilir. Bu da ölmüş olan kişinin olacaklıları ve borçlularının şahitliğine veya kendilerine vasiyet edilen kişilerin şahitIiğine benzemektedir. Üçüncü bir kişi hakkında vasi tayin edildiğine dair şahitlikleri de bu meseleye benzer. Ama Zeyd, yukardaki şahitliği, yani babalarının kendisine vasiyet ettiğini söylemeleri halinde Zeyd inkar edecek olursa, onların şahitliği bu konuda geçerli değildir. Çünkü hakim hiçbir kimseyi yapılan vasiyeti kabul etmeye zorlayamaz. Aynî.

İki kimse gaip olan babalarının falan kişiyi borçlarını kabzetmek üzere vekil tayin ettiği konusunda şahitlik yapsalar, vekil de bunu iddia etse veya inkar etse, çocukların bu konudaki şahitlikleri kabul edilmez. Yukardaki mesele ile bunun arasındaki fark, hakim gaip olan kişi yerine ve onun adına vekil tayin etmeye yetkili değildir. Vasi tayin etme bunun hilafınadır.

Ölmüş bir insanın vasisi, ölen kişi lehinde bir hak konusunda şahitlik yapsa, bu da vasayetten azledilmesinden sonra olsa, bir başkası bunun yerine ikame edilsin veyahut varisler artık durumu idare edebilecek bir yaşa gelsinler, ne olursa olsun, bu kimsenin ölen kişi lehinde mal konusunda ve başka konularda hasım olsun veya olmasın şahitliği kabul edilmez. Çünkü vasi, ölen kişinin yerine kaimdir. Bu nedenle hakim tarafındanazledilmeden vasi kendisini azle yetkili değildir. Bu bakımdan ölen kişinin bizatihi kendisi mesabesindedir. Ölen kişinin hasım olup olmaması konusunda, kendi lehindeki ifadeleri beyyinesiz kabul edilmediğinden onun yerine kaim olan vasinin durumu da hasım olsun veya olmasın aynıdır.

Vekilin durumu bunun hilafınadır. Onun için de vekil müvekkili tarafından azledildikten sonra müvekkili lehinde şahitlik yapacak olursa, bakılır: Eğer mahkeme nezdinde hasımda taraftar olmuş, azledildikten sonra o konuda şahitlik yapacak olursa, ittifakla töhmet olduğu için kabul edilmez. Aksi halde kabul edilir. Çünkü töhmet yoktur, denmiştir. Bu da Ebu Yusuf'un hilafınadır. Çünkü Ebu Yusuf bunu vasi mesabesinde kabul etmiştir. Siraç.

Zeylaî'nin kasametle ilgili bölümünde, «Herhangi bir konuda hasım olarak görülen ve konuya giren kişinin o konuda şahitliği kabul edilmez.» denmiştir. Ama hasım olma niyetinde olan ve bu konuda kendisine yetki verilen kişi, henüz hasım olmadan, mahkeme huzuruna çıkmadan bu konuda şahitlik yapacak olur ve azledilmiş ise kabul edilir. Bu ayrı ayrı iki kaidedir. İmamlar tarafından ittifakla kabul edilmiştir.

Bunu biz hakimin meclisi ile kayıtladık. Sebebi de şudur: Çünkü hakimin meclisinin dışında hasım olarak meselede taraf görülse, daha sonra azledilse. İmam Muhammed'te Ebu Hanife'ye göre kabul edilir. Bu da o konunun dışında, başka konularda şahitlik yapmasına benzer. Camîü'l-Fetava.

Bezzaziye'de, «Hakim nezdinde husumeti yürütmek üzere bir kişiye vekalet verilse ve hakim nezdinde bin lira alacağı olduğu bir kişiyle davaya başlasa, dava sonuçlanmadan önce azledilse ve bu azledilen vekîl, müvekkili lehinde borçlu olan kişi aleyhinde yüz dinar alacağı olduğu konusunda şahitlik yapsa, kabul edilir. Ama hakim nezdinde husumete vekil tayin edilmemiş ve husumete başlamış olari vekilin durumu bunun hilafınadır.» denilmiştir. Meselenin tamamı yine Bezzaziye'dedlr.

Yine durum aynıdır, yani İmam Muhammed'Ie Ebu Hanife'ye göre kabul edilir, Ebu Yusuf'a göre kabul edilmez. İki kişi, yine iki kişi lehinde ölen bir kişide alacakları olduğuna dair şahitlik yapsalar, lehlerinde şahitlik yapılan kişiler daha sonra şahitlerinde ölmüş olan kişide alacakları olduğuna dair şahitlik etseler, yukarda belirtildiği gibi Ebu Hanife ile İmam Muhammed'e göre kabul edilir. Ebu Yusuf'a göre kabul edilmez. Zira her gurup zimmette mevcut bir borç hakkında şahitlik yapmışlardır. Zimmet ise muhtelif hakları kabul edebilecek vasıftadır. Dolayısıyla zimmette olduğu söylenen borçta şahitler için bir ortaklık söz konusu değildir. Belirli bir malın dışındaki vasiyet bunun hilafınadır. Nitenim Mecma ve şerhinin vasiyetler bölümünde belirtildiği gibi. Herde bu konuya ayrıca yer verilecektir.

Yine iki vasi, baliğ bir varis lehine ölmüş insanın malı dışında bir mal konusunda şahitlik ederlerse, bu vasilerin şahitliği zahirur rivayeye göre kabul edilir. Bu mesele aynen şu meseleye benzemektedir: İki vasi belirli bir malda ölmüş insanın büyük varisine ikrarı olduğu konusunda şahitlik yapsalar, varisi baliğ olduğu taktirde bu şahitlik kabul edilir. Bezzaziye.

Ama ölmüş olan kişinin malında şahitlik edecek otursa, vasiler kabul edilmez. Bu da Ebu Hanife ile İmam Muhammed'in görüşlerinin hilafınadır. Eğer bu varis baliğ olmamış, küçük olacak olursa, ittifakla caiz değildir. Bu mesele de vasiyet bahsinde gelecektir.

Yukarda kabul edilmediği gibi şu meselede de şahitlik kabul edilmez:Mesela kulla ilgili, şarii ile ilgili bir hakkın isbatından hali olarak, bir suçla teskiyeden sonra biri cerh edilmek istense ve buna dair şahitler getirirse, şahitlikleri kabul edilmez. Ama şahitlik bu hakları tazammun edecek olursa kabul edilir. Eğer henüz tezkiye edilmeden önce mücerret bir cerhle tercih edilir. buna şahit getirilecek olursa, o taktirde şahitlik kabul edilir. Hatta bir kişi tarafından verilen haber dahi bu cerh-i mücerret dediğimiz konuda muteberdir. Nitekim musannıf Sadru' Şeria'nın benimsediği hükme uyarak bu görüşü benimsemiş, Molla Hüsrev de bu hususu kabullenmiş, fukahanın belirttiği şu kaide zimninde bu meseleye yer vermiştir Bir şeyi vukuundan önce def, vukuundan sonraki kaldırmadan daha kolaydır. Ve bunun gerekçesini de zikretmiştir.

İbni Kemal ise diğer fıkıh kitaplarına uyarak mutlak bir şekilde bu şahitliği reddetmiş, yani teskiyeden sonra olsun. önce olsun kabul edilmez demiştir. Bu konuda deliller de serdedmiştir. Vanî'nin ve Azmizade'nin sözlerinden anlaşılan da bu görüşü benimsemeleridir. Kuhistanî de aynı görüşü paylaşmış ve: «Hakim bu tür şahitliğe iltifat etmez. Ne var ki şahitler hakkında açık ve gizli olarak bir soruşturma yapar. Eğer şahitler teskiye edilirse kabul eder.» diyerek bu ifadeyi Mudmarat isimli esere izafe etmiştir.

İmam Bercendi ise, «Meselenin bu şekilde olması sahibeynin görüşüne göredir. İmamın görüşüne göre değildir.» diye sözlerini tamamlamıştır. Mesela davacının getirdiği şahitler aleyhine mücerret bir şekilde cerh isnad edilse ve bu konuda şahitler getirilse, fasık oldukları, fuhuş irtikab ettikleri, faiz yedikleri, şarap içtikleri veya yalan yere şahitlik yaptıklarına dair ikrarları bulunduğu konusunda veya bu konuda «Şahitler kiralık şahitlerdir.» deseler veya «Davacı bu iddiasında haksızdır.» veya «Şahitlerin davalı aleyhinde bu hadisede şahitlikleri kabul edilmez.» deseler, daha önce şahitler tezkiye edilmiş ise, bu şahitlik kabul edilmez. Ama tezkiyelerinden önce olacak olursa kabul edilir. Musannıfta bu görüşü benimsemiştir. Ama şahitlik mücerret cerhe değil iç içe bir kaç hususu ihtiva eden mürekkep cerhe olacak olursa, o taktirde şahitlikleri kabul edilir.

Mesela şahitler, davacının şahitlerin fasık olduğuna dair ikrarı olduğunu söylerler veya yine davacının şahitleri hakkında yalancı şahitlik yaptığını ikrar ettiğini söylerler veya şahitleri bu konuda kiraladığını söylediğini iddia ederler veya şahitlerin bizatihi hakkın sabit olduğu, gerçekleştiği mecliste bulunmadıklarına dair ikrarları bulunduğu konusunda şahitlik ederler veya şahitlerin köle olduklarını, kaziften dolayı kendilerine had vurulduğunu veya davacının oğlu olduğunu veya babası olduğunu söylerlerse, bu taktirde şahitlikleri kabul edilir, reddedilmez. Veya şahitler, kazif olduğunu, hakkında kazif edilen kişinin de dava açtığını söylerlerse, yine şahitlikleri reddedilmez, kabul edilir.

Veya şahitler zina ettiler diyerek zinanın şeklini belirirler veya benden şu kadar şey çaldılar derse ve çalınan malın vasfını ve miktarını belirtip şarap içtiler der, bunun üzerinden de bir süre geçmemiş ise veya amden adam öldürdüler dese veya şahitler davacının ortaklarıdır deseler, dava konusu da mal olsa veya aleyhinde dava açılan kişi davalının getirdiği şahitleri kiraladığını ve onlara ücret olarakta ona ait davacının nezdinde emanet olarak bırakılan maldan verdiğini iddia etse ve şahitlerde bunu destekleseler, burada şahitlere yöneltilen cerh ve onları suçlama geçerlidir. Ama bana ait maldan verdi demiyecek olursa, getirdiği beyyine kabul edilmez. Çünkü konu başkasına ait bir dava ile ilgili konu olur ve bu konuda kendisinin velayet hakkı bulunmadığından getireceğî beyyine dinlenmez.

Veya davalı, «Ben şahitlerle kendi aramda sulh oldum, onlara bir miktar mal ödedim, rüşvet olarak verdim, aleyhimde yalancı şahitliği yapmamalarını istedim, halbuki onlar şimdi yalancı şahitliği yapmışlardır. Verdiğim paramı geri istiyorum.» şeklinde şahitleri tercih edecek, onları suçlayacak olursa, bu yukarda saydığımız bütün meselelerde Allahın hakkı veya kul hakkı olması itibariyle şahitlikler kabul edilir. Yani müddainin getirmiş olduğu şahitlere karşı yapılan suçlamada muteberdir. Zira bunun kabul edilmesiyle şariin hakkıyla kul hakkı ihya edilmiş, tehlikeden kurtarılmış olur.

İZAH

«Tavla oynayan kişinin şahitliği de kabul edilmez ilh...» Eğer hakim şahidin tavla oynadığını bilir veya buna dair kuvvetli delil varsa onun şahitliğini reddeder. Fetih.

Yine Fetih isimli eserde, «Hesaba ve zihni bir çalışmaya dayanmayan ve insan için yarar sağlamayan oyunlar da aynıdır. Çünkü bunları şeytanın insanı meşgul etmek için ortaya çıkardığı, gaflete düşmüş insanların da kendilerine bunu iş edindikleri aşikardır. Bu ise yasaktır. isterse bunun karşılığı bir kumar olsun veya olmasın.» denmektedir.

Ben derim ki: Memleketimizde sini oyunu veya yüzük oyunu do buna benzemektedir. Hatta bir kimse oynamasa, bundan sakınsa, fakat oyun meclislerinde bulunsa, durum değişmemektedir. Bunun delili ise, şarkı söylemeyen fakat şarkı türkü meclislerinde bulunup onları dinleyen kişinin durumu ne ise, bunların durumunun da aynı olması gerekir. Bazı kişilerin bu konuda gösterdikleri müsamaha yerinde olmasa gerektir.

«Satranç oyunu ise, şüphe olması dolayısıyla bunun hilafınadır ilh...» Satranç oyununun caiz olup olmadığı konusunda İmam Malik'in ve İmam Şafii'nin mubah olduğuna dair görüşleri vardır. Bu görüş aynı zamanda Hanefi mezhebinde Ebu Yusuf'tan da rivayet edilmektedir İbni Şıhne de bu rivayeti tercih etmektedir.

Ben derim ki: Bu rivayet Müçteba'da zikredilmesine rağmen meşhur kitaplarda zikredilmemektedir. Meşhur olan rivayet mubah olduğuna dair değil, mubah olmadığına dairdir. İbni Şıhne'nin bu konudaki tercihi yersizdir. Çünkü kendisi bir görüşü diğer bir görüşe tercih edebilecek derecede değildir. Sayıhani.

Hatta bu konuda Abdulgani cin-Nablusi'nin manzumeyi muhibbiye üzerine yazmış olduğu şerhe bakacak olursanız, bu konuda bütün rivayetler orada serdedilmektedir.

«Altı şarttan bir şart yeterlidir ilh...» Yani satranç oyununun haram olması için altı şarttan birisinin bulunması halinde diğer mezhep imamlarının görüşlerine göre de bu oyun yasaktır. Netice olarak beş husustan birinin bulunması halinde satranç oynayan kişinin bu oyunla adaleti sakıt olmaktadır. Bu beş şeyden birincisi kumar, ikincisi, o oyun sebebiyle namazı fevletmesi, terketmesi, üçüncüsü oyun esnasında çok yemin etmesi, dördüncüsü, bunu aleni olarak yol kenarında oynamasıdır. Beşincisi ise, Fethü'l-Kadir'de beyan edildiği gibi, bu oyunu oynarken hoş olmayan ifadeleri zikretmesidir. Nitekim Vehbaniye şerhinde nakledildiği gibi, bu hususlardan biri oyuna eklenecek olur veya oyunda bulunacak olursa, adaleti iskat için yeterli sayılmaktadır. Bahır.

«Yol üzerinde oynaması halinde ilh...» Bu konuda Fetih'te şöyle denmektedir: «Bu oyunu yol ortasında aleni olarak, herkesin gelip geçtiği bir yerde oynaması halinde, şehadeti reddedilir denmesinin gerekçesi, kişiliğini zedeleyici bir işle meşgul olması veya o oyunu devamlı olarak oynarsa ih...» Bu da altı şarttan altıncısıdır. Yani satranç oyununu devamlı olarak oynayan kişi kişiliğini zedelemiş ve böylece adaleti sakıt olmuş kabul edilir.

«Meşhur olmakla kayıtladılar ilh...» Yani «Riba ve faiz yiyen kişinin şahitliği de kabul edilmez.» ifadesine ek olarak bu kaydı da getirmek gerekir: «Gizli ve aleni.» Gizli olarak faiz yiyen kişinin durumu bilinmeyecek olursa, bunun şahitliği kabul edilir. Ama faiz ve riba yediği aleni olarak bilinecek olursa, o zaman adaleti sakıt olduğundan şahitliği kabul edilmez. Bu mesele yukardaki içki meselesine benzemektedir. Gizli olarak içtiği için durumu bilinmeyen kişinin şahitliği zedelenmez. Ama aleni olarak içtiğini itiraf eden veya herkesin huzurunda içen ve bununla halk arasında şöhret bulmuş bir kişinin şahitliği rıasıi reddediliyor ise, faiz yiyen kişinin bunu gizli olarak yapması halinde adaleti sakıt olmamakta, çünkü bu töhmetten öte gitmemektedir.

Ama aleni olarak bunu yiyecek ve yapacak olursa, adaleti sakıt olduğundan şahitliği reddedilir.

«Hepsinde de durum aynıdır, yani ilh...» Yalnız faizle veya diğer yasak olanlarla ilgili olmayıp bu mesele müslümanı fasık yapacak herhangi bir davranışta bulunması halinde durum aynıdır. Bunun özellikle faize hasredilmesi doğru değildir. Sayıhani.

«Bu ifade Bahır'da zikredilmiştir ilh...» Aslında ibare Kemal İbni Hümama aittir. O şöyle demiştir: «Netice olarak fısk dediğimiz İslamda yasak olan herhangi bir şeyin irtikab edilmesi, hattızatında şeran kişinin şahitliğine manî bir durumdur. Ancak hakim bu durumu bilmediği taktirde, bunun üzerine hiçbir hüküm tereddüp etmez. Hakim onun bu suçu işlediğine, fıskını gerektiren herhangi bir davranışa muttali olacak olursa, o zaman İslamda yasak olanın herhangi birisinin irtikab edilmesinde durum farksız olsa gerektir.» Hatta bu ifadeden önce, «Yetimin malını yeme konusunda hiçbir kayda rastlanmamaktadır. Bazıları bunun bir defa olmasıyla iktifa edilir denmiş. Halbuki bunun bir defa vuku bulması halinde hakim nezdinde bilinip bilinmemesinde şüphe vardır. Hakimin şahitliği reddedebilmesî için hakim nezdinde bu sucun irtikab edildiğini hakimin kesinlikle bilmesi şarttır. Eğer yetimin malına bir defa tecavüz etmesi halinde mahkemeye intikal etmiş, mesele de mahkeme nezdinde tebevvün etmiş olacak olursa. büyük bir günahı irtikab ettiğinden dolayı, adaleti sakıt olmuş, dolayısıyla şehadeti reddedilir.» denilmiştir.

«Yol üzerinde yemek yiyen kişinin de şahitliği kabul edilmez ilh...» insanların gelip geçeceği ve onların gördüğü yerde elindeki yiyecekleri yiyerek geçen kişinin şahitliği de kabul edilmez denmiştir. Bahır.

Daha sonra bu konuda söylenmesi gereken hususlara dikkat çekilmiştir. Küçük günahların kişinin adaletine mani olması dolayısıyla şahitliğinin dinlenmemesi konusunda devamlılık şartını getirmişlerdir. Kişinin kişiliğini zedeleyen herhangi bir hususta da durumun aynı olması gerekir ve yolda yemek yeme ve benzeri meselelerin de devamlı olarak yapılması ve bunda ısrar edilmesi, bunun adet haline getirilmesi halinde durumun aynı olması gerekir. Hattızatında fıskını gerektirmeyen, ama kişiliğini zedeleyecek herhangi bir davranışta bulunan insanın bu davranışları bazan şahitliğinin dinlenmesine mani olmaktadır. Bu gibi kişiliği zedeleyici herhangi bir davranışta bulunan kişiye direkt olarak fasık denmediği gibi, adil kişi de denmez. Çünkü adil olan kişi tarif edilirken üç şeyden sakınan kişi diye tarif edilmiş, fasık olan kişi ise büyük günahı işleyen ve küçük günahları işlemede ısrar eden kişi denmiştir: Bu konuya bu şekilde işaret edene de rastlamadım.

Attabiye isimli eserde ise sokaklarda. gelişi güzel bağırma adeti olan kişilerin şahitliği de kabul edilmez ifadesine yer verilmiştir. Bahır. Nihayede de «Yol üzerinde su içen veyahutta meyve yiyen kişinin bu hareketiyle adaleti zedelenmemekte, çünkü insanlar bunu ayıp saymamaktadırlar.» denmektedir. Menih.

«Lehlerinde vasiyet edilen kişiler ilh...» Metindeki bu ifade üzerine şu aşağıdaki husus itiraz mahiyetinde getirilmiştir. Ölmüş olan kişinin iki vasisi bulunsa, hakim bunların bulunması halinde ölmüş kişi için bir başka vasi tayin etmeye gerek duymaz. Bu itiraza şu şekilde cevap verilmiştir: Evet hakim belki gerek duymayabilir ama bazan da yeni bir vasi tayin etmeye gerek duyabilir. Çünkü bu iki vasi işleri yürütemediklerinden ve tedbiri doğru dürüst yapamadıklarından ve aciz kaldıklarından dolayı işler aksamış, hakim de bunu bilecek olursa, işlerin yürütülmesi için yeni bir vasi tayin etmeye yetkilidir. Tayin ettiği takdirde vasinin tasarrufları geçerlidir.

«Üçüncüsü içinde durum aynıdır ilh...» Yani üçüncü bir kişinin vasi tayin edildiğine dair şahitlik yapılır ve bu vasinin de ölen kişi tarafından vasi tayin edildiği belirtilecek olursa, caizdir. Ancak bu mesele yalnız son meseleyle ilgili olmayıp yukarda geçen dört meseleyle ilgili olsa gerektir. Bahır isimli eserde ölmüş olan kişinin bütün meselelerde bilinen bir kişi olması şartı getirilmiştir. Ancak yem ölmüş olduğunun bilinmesi gereklidir.

Borçlular meselesinde durum istisna edilebilir. Çünkü onlar kendilerinin zimmetinde olan borcun sabit olduğunu ve bu konuda vasi olan kişinin almaya yetkili olduğunu kabullenmektedirler ve bu da ikrarlarıyla sabit olmuştur. Dolayısıyla ortada töhmet söz konusu değildir. Onların bu ikrarıyla onlar hakkında yine o kimsenin ölmüş olduğu sabit olmuş kabul edilir.

Diğer bir rivayete göre sabit oluş şu demektir: Hakimin o borçlulara borcu vasiye ödemeleri emretmeleri iledir ki, bu da borçtan beraetleri demek değildir. Çünkü musaleh dediğimiz veya vasi olan kişinin onlardan borcu alması, üzerlerinde sabit olan bir şeyin alınması ile ilgilidir. Ama beri olmaları, kurtulmaları ise onların lehinde sabit olacak bir haktır. Onların ikrarı ile kişinin ölmüş olduğu sabit olmaz. Kafi.

«Hakim bir kimseyi vasiyeti kabule zorlayamaz ilh...» Bu da hakim tarafından vasi tayin edilecek kişinin vasi olmaya zorlanamayacağına işaret etmektedir. Bu da Bahır'da olan ifadeye ters düşmektedir.

«Nitekim şahitliğin kabul edilmediği gibi ilh...» Yani babalarının gaip olduğunu ve falan kimsedeki alacağına dair falan kimseyi vekil tayin ettiğine şehadet etseler, bu şahitlik kabul edilmez. Yani borçlu olan kişinin bu vekaleti inkar etmesi halinde kabul edilmez. Ama vekil olduğunu kabul edecek olursa, şahitlerin bu vekalet hakkında şahitlikleri kabul edilir. Çünkü kendi ikrarına dayanarak, şehadet ve şahitlik olmasa dahi zimmetindeki borcu ödemeye mecbur edilir.

Buradaki şahitliğin getirilmesi meselesi ise borçlu olan kişinin vekile vermesi halinde zimmetinin beri olup olmayacağı ile ilgilidir. Tekrar alacaklı ortaya çıkar. «Ben böyle bir vekil tayin etmedim.» diyecek olursa, o zaman çocukların şahitlikleri, babaları aleyhine şahitlik olduğundan kabul edilir. Bu meseleyle şu mesele arasında bir fark olsa gerektir. Mesela, bir kimse belirli bir evin kabzedilmesi ve onunla ilgili bir davanın yürütülmesine dair birini vekil tayin etse ve vekil de bunu müvekkili adına kabzetse ve müvekkilin iki oğlu bu konuda şahitlik yapsalar şahitlikleri kabul edilmez. Hatta bu konuda borçlu olan, evi teslim etmesi gereken kişi, vekaletin bulunduğuna dair ikrarda da bulunsa, yine kabul edilmez. Çünkü bu ikrarına binaen evi ekile teslim etmeye mecbur değildir. Bunda muhakkak ki bir şahitliğe gerek vardır. Bu durumda çocukları şahitlik yapacak olursa, babaları lehindeşahitlik yapmış olacaklarından şahitlikleri kabul edilmez. Bahır.

«Gaip olan babaları ilh...» Bu mesele gaip olan kişinin çocuklarının şahitliğinin, aleyhte olması halinde, kabul edilebileceğine işarettir. Ama vekilin çocuklarının şahitlikleri, mutlak bir şekilde kabul edilmez. Bu ifade de ona işaret edilmek için zikredilmiştir. Yanı vekalet konusunda müvekkile şahitliği lehte kabul edilmeyen kişilerin şahitliklerinin kabul edilmeyeceği demektir. Bezzaziye.

«Gaip olan baba ilh...» Bu ifade ile kayıtlanmış bulunmaktadır. Çünkü baba hazır olacak olursa, çocukların şahitlik yapmak için ortada bir davanın olması mümkün değildir. Çünkü vekaletle ilgili dava ukudu caiz edendir. Baba mevcut olduğu müddetçe böyle bir davaya çocuklar yetkili olmasa gerektir.

Ancak çocukların şahitliğine babanın gaip olması ve vekilin de bunu inkar etmesi durumunda ihtiyaç olabilir. Bu durumda ortada bir davanın açılması halinde borcu kabzetmek için gaip babanın falan kişiyi vekil tayin ettiğine dair o babanın çocuklarının şahitliği baba lehinde olmayıp aleyhinde olacağı için kabul edilir denmiştir.

Ancak bu meselenin tasviri şu şekilde mümkün olmaktadır: Kendisine emanet bırakılan bir kişi, emanet sahibinin vekiline emaneti verdiğini iddia etse, vekil de bunu inkar edecek olursa, müvekkilin iki oğlunun bu konuda şahitlik etmeleri ve babalarına ait alacaklarını kabzettiğine dair şahitlik yapmaları halinde, bu şahitlik kabul edilir. Meseleyi biz bu şekilde tasvir ettik. Çünkü vekil. vekalet yoluyla üstlenmiş olduğu herhangi bir konuyu yapmaya zorlanamaz, mecbur edilemez. Ancak emanet olarak bırakılan malı kabzetmesinden sonra sahibine iade etme konusunda zorlanabilir. Benzeri meseleler de vardır. Nitekim emanet bahsinde gelecektir. Bahır.

Ancak bu konuda da bazı tartışmalar yapılmıştır. Biz bunları Bahır üzerine yazmış olduğumuz haşiyede beyan etmeye çalıştık.

«Gaip kişi hakkında vasi ilh...» Hakim gaip olan bir kişi hakkında vasi tayin etmeye yetkili değildir. Çünkü bunda bir zaruret yoktur. Gaip olan kişinin bir gün gelme ümidi vardır. Bahır isimli eserde gaip olan kişiyi zikrettikten sonra merkud dediğimiz kaybolan kişinin hakkında herhangi bir malumat bulunmaz ve aradan da yıllar geçecek olursa bu merkud dediğimiz kişi hakkında hakimin bir vasi tayin etmeye yetkisi olduğu istisnai hükümler arasında beyan edilmiştir.

«Hakimin vasiyi azletmesinden sonra ilh...» Ölmüş bir insanın vasisi olan kişi hakim tarafından azledilecek olur ve başkası onun yerine ikame edilir veya varisleri baliğ olacak olurlarsa, bu vasinin ölmüş kişinin malı ile ilgili veya husumetleriyle ilgili konularda şahitliği kabul edilmez. Onun için burada, azledilmeden önce olması halinde, mimbabı evla şahitliği kabul edilmemesi gerekir. Bu sebeple musannıfın, Velev ki Kadı'nın azledilmesinden sonra da olsa.» demesi daha uygun olurdu. Meselenin siyakı da bun.u göstermektedir. Şöyle ki hakim vasi olan kişiyi azledecek olursa vasi azledilmiş olur. Bezzaziye. Çünkü hakim bunu belki bir kusurdan veyahut bir hatadan dolayı azletmiş olabilir.

«Vekil, müvekkil tarafından azledilmesinden sonra şahitlik edecek olursa ilh...» Meselenin aslı Bezzaziye'de zikredilmiş ve orada şöyle denmiştir: «Bir kimseyi alacağı olan bin lirayı falandan kabzetmek üzere ve o konuda gerekli husumeti yürütmek üzere vekil tayin etse ve hakimin dışında bu meselede davacı olarak vekil ortaya çıksa, mahkeme nezdinde husumete girmeden önce vekil azledilse, bunun akabinde vekil olan kişi müvekkili lehinde böyle bir malın ona ait falan kişinin zimmetinde olduğuna dair şahitlik yapsa. kabul edilir. İkinci imam Ebu Yusuf ise. «Caiz değildir, kabul edilmez.» demiştir. Buna da gerekçe olarak, vekil olan kişi artık müvekkilin makamına kaim olmuştur. Bir bakıma kendi lehinde ve kendi işine dair şahitlik yapmaktadır, bu ise kabul edilmez.» Burada eğer davaya girişirse meselesi, yetkili olduğu konuda yani vekalet aldığı konuda davaya başlayacak olursa demektir. Eğer başka bir konuda davayı yürütecek olursa, bu meselede şarihin ilerde beyan edeceği Bibi tafsilat vardır.

İbni Abidinin almış olduğu notlardan birinde, buna feri mesela olarak şu mesele de nakledilmektedir: Müşterinin malı falana sattığına dair bir iddiası olsa. o falan da bunu inkar etse, ona satan da bu konuda müşteri lehinde şahitlik yapsa, kabul edilmez. Muhit.

Yani satıcı başkasına satmış olduğu o malda şahitlik yapacak olursa. şehadeti kabul edilmez. Müşterinin durumu da böyledir. Fetavayı Gadıhan veya Fetavayı Hindiye.

«Vasi gibidir ilh...» Yukarda belirtildiği gibi Ebu Yusuf ve diğer imamlar Ebu Hanife, İmam Muhammed'e göre vasi olarak tayin edilen kişinin azledilmesinden sonra vasiyetle ilgili o konuda şahitliği kabul edilmez. Bu azledilmeden sonra olsun önce olsun durum aynıdır. Vekilde ise durumun farklı olduğu yukarda beyan edilmiş idi. İmam Muhammed ile Ebu Hanife'ye göre vekil olan kişi azledilmesinden sonra vekaletine dair olan o konuda müvekkili lehinde şahitliğinin kabul edilmesi gerektiğim ve kabul edilebileceğini söylemişler, Ebu Yusuf ise, vekili vasi gibi kabul ederek azledilmesinden sonra olsa dahi, yine onun şahitliğinin kabul edilmeyeceğini söylemiştir.

Bu da şuna binaen olsa gerektir. Vekilin daha önceden vekaleti kabur etmesiyle o konuda hasım olmuş olur. Her ne kadar mahkemede hasım olarak meclise gelmese veyahutta davayı yürütmek içi.n mahkeme huzuruna çıkmasa da. Bunun içinde vekil olan kişinin müvekkili aleyhinde mahkeme meclisinin dışında bir konuda ikrarda bulunsa, Ebu Yusuf'a göre müvekkili aleyhinde o ikrarı geçerli kabul edilir. İmam Muhammed'le Ebu Hanife'ye göre ise vekaleti kabul etmekle vekil olan kişi hasım olmamıştır. Dolayısıyla onun ikrarı müvekkili aleyhinde kabul edilmez ve geçerli sayılmaz. Zahire.

«Bu iki noktada ittifak etmişlerdir ilh...» Yani Zeylaî'nin kasamet bahsinden Tatarhaniye'nin yirmi altıncı faslında geniş olarak zikredilen •meseleler arasında ifade edilen şu husus yer almaktadır: Bir kimse herhangi bir hadisede hasım olacak olursa o davada onun şahitliği kabul edilmez. Ama bir kimse hasım olmak üzere olduğu bir davada henüz hasım olmadığı taktirde şahitliği kabul edilir. Bu iki kaidede imamlar ittifak halindedir. Ancak Ebu Yusuf vekili yukardaki meselede vasi gibi kabul etmiş, azledilmesinden önceki durumuyla azledilmesinden sonraki durumu eşit saymıştır. Vasinin şahitliğinin kabul edilmediği gibi vekilinki de kabul edilmez demiştir. Her ne kadar husumet yapmak üzere mahkeme huzuruna çıkmasa da, husumete yakın bir durumda olmasına rağmen bu noktada kabul edilmeyeceğini söylemiştir.

«Meselenin tamamı Bezzaziye'dedir ilh...» Bezzaziye'de bu konuda şu ifadelere yer verilmiştir; «Bu da şunun hilafınadır.» diyerek sözlerine şöyle devam etmiştir: «Mesela mahkemede olmamak üzere, mahkeme dışında bir konu yürütmeye bir kişi vekil tayın etse ve bu konuda borçlu olan kişiden bin lirayı almak üzere vekil mahkemenin dışında bir davada bulunsa ve vekaletin olduğuna dair beyyine getirecek olur, bunun üzerine de müvekkilî tarafından azledilecek olursa, daha sonra olacağı yüz lira ile ilgili konuda müvekkil azlettiği vekilini borçlusu olan kişi aleyhinde şahit gösterse, şahitliği meselesi yukardakinin hilafınadır. Çünkü mahkemenin kararından sonra vekaletle ilgili husus, müvekkil lehinde kabul edilmez. Çünkü bu konuda mahkemenin kararının sadır olması ile birlikte vekil olan kişi müvekkile ait olan haklarda bir bakıma hasım kabul edilmiş ve onun bu konudaki şahitliği azledilmesinden sonra da olsa hasım hakkında şehadet olacağından kabul edilmez.

«Birinci mesele ise bunun hilafınadır. Çünkü hakimin onun vekaletine dair bilgisinin olması, onun hakkında bir hüküm sayılmamaktadır. Dolayısıyla vekaletinin dışında bir konuda hasım olmamıştır. Ki bu vekaleti de paraların kabzedilmesiyle ilgili husustur. Bu durumda müvekkil tarafından azledilen vekilin şehadeti, başka bir hakta olduğundan kabul edilebilir. Zahire isimli eserde bu ifadeye ek olarak şu ifadelere de yer verilmiştir: «Ancak vekalet tarihinden sonra meydana gelen yeni bir malla ilgili şahitlik yapacak olursa, bu durumda şahitliğinin Ebu Yusuf'a göre kabul edilebileceği söylenmiştir.»

Yine Bezzaziye'de bu ifadelere yer verildikten sonra şöyle denmiştir; «Bu ifade ise pek doğru olmamaktadır. Çünkü bu konudaki rivayet. bilhassa vekalet tarihinden sonra meydana gelen haklarda, bir kimsenin diğer bir kimse aleyhinde açmış olduğu herhangi bir davada haklarıyla ilgili konuda bir kimseye vekil tayin etmesiyle ilgilidir. İkinci bir ifadeyle yani bu konu vekalet tarihinden sonra meydana gelen konuları içine almamaktadır. Ama o kimsenin bütün insanlardaki alacağına karşılık ve onlardaki olan haklarına karşılık vekil tayin etmesi halinde onun husumeti yeni olan hadiselere de sirayet etmektedir. İstihsanen bu mesele böyle kabul edilmiştir. Buna göre yukardaki meselenin genel bir vekalete hamledilmesi gerekir.»

Daha sonra devamla, «Netice olarak genel vekalette husumetten sonra vekilin müvekkili lehinde şahitliği asla kabul edilmez. Bu şahitlik gerek alacaklı olduğu kişiye karşı olsun veya başkasına olsun, bu alacak vekaleti esnasında mevcut olsun veya vekalet kendisine verildikten sonra meydana gelsin, durum değişmez. Ancak azledilmesinden sonra meydana gelecek alacaklarda vekilin eski müvekkili lehinde şahitliği kabul edilebilir.

«Vekaleti hassa olması halinde yani özel bir vekalet olması halinde, borçlu olan kişi aleyhinde ve müvekkili lehinde vekaletten önceki meselelerle ilgili konularda şahitliği kabul edilmez. Ama vekaletten sonra meydana gelmiş veya azledilmesinden sonra meydana gelmiş olaylarda müvekkili lehine vekilin şahitliğinin kabul edilebileceği kaydedilmiştir.»

Bezzaziye'nin «Bu ifade pek uygun değildir.s> sözü belirli kayıtlara bağlıdır. Zahirede ise bu kayıtlara yer verilmediği için yukardaki ifade biraz daha acık olarak varit olmuştur. Bunun için de, «Daha sonra meydana gelen hadiselerde kabul edilir.» ifadesine yer verilmiştir.

Yine İbni Abidin merhum Hamişte almış olduğu notlar arasında Camiü'l-Fetava'dan naklen şu ifadeye de yer vermiştir: «ikinci meselede hakimin vekalete dair karar vermesi ile vekil, müvekkile dair bütün haklarda onun hasmı olabilecek kişilere karşı o da hasım olmuş sayılır. Alacağı dinarlarla ilgili şahitliği, hasım olduğu konuda şahitlik yapmış olacağından kabul edilmemesi gerekir. Birincisinde ise meselenin hakim tarafından bilinmesi, onun bu konuda vekil olduğuna dair bilgisinin olması, vekaletle ilgili bir kararın bulunmaması sebebiyle vekil, müvekkilin hasımlarına karşı hasım durumuna düşmemekte. dolayısıyla yapmış olduğu şahitlik vekaletinin dışındaki konularda bir şahitlik olmaktadır. Bu durumda da azledildikten sonra bu şahitliğini ifa etmesi halinde başka bir hak konusunda şahitlik yapmış olacağından şahitliğinin kabul edilmesi gerekir.»

«Zimmetteki borçta henüz ortaklık meydana gelmemiştir ilh...» Çünkü zimmetteki borç kabzedildikten sonra ortaklık meydana gelir. Ebu Yusuf'un «kabul edilmez» şeklindeki görüşünün gerekçesi ise, metinde belirtilen iki grubtan birinin alacağına kargılık terekesinden bir şey kabzetmesi halinde diğer grubunda onda ortak olması gerekir. Bu durumda her iki tarafta kendi lehinde şahitlik yapmış olacağından şahitlikleri kabul edilmez, denmiştir.

«Belirli bir malın dışındaki vasiyet bunun hilafınadır ilh...» Mesele şu şekilde tasvir edilmiştir: İki şahit, öten bir kimsenin iki kimseye bin lira verilmek üzere vasiyet ettiği konusunda şahitlik yapsalar ve şahitlerde ölen o insanın kendilerine de bin lira vasiyet ettiğini iddia etseler, birinci vasiyet edilen o iki kişi bunlara da böyle bir vasiyet yapıldığına dair şahitlik yapsalar, bu şehadetlerin ikisi de kabul edilmez. Çünkü lehlerinde vasiyet olması ve bu vasiyetlerin belirli bir malda da olmaması, onların terekede ortak olmalarını gerektirir. Çünkü tereke helak olduktan sonra onlar için bir hak kalmayacaktır. Buna göre her iki tarafta ortak oldukları bir konuda birbirleri lehine ve kendi lehlerine şahitlik yapmış olmaktadırlar, bunun için de şahitlikleri 'kabul edilmez.

«Belirli bir aynın dışında» ifadesiyle de şunu bertaraf etmek istemiştir: Ama belirli bir malda vasiyet olduğu şahitler tarafından belirlenir, kendilerine vasiyet edilen kişiler şahitler lehinde de böyle bir vasiyetin olduğu bu vasiyetin de şu mal hakkındadır diye belirtecek olurlarsa, bu durumda her iki şahitlikte kabul edilir. Çünkü birinciler lehinde yapılan vasiyet belirli bir malda. ikinciler lehinde yapılan vasiyet diğer bir malda olmakta, aralarında bir ortaklık bulunmamakta, şahitlikleri de töhmete vesile olmamaktadır.

«Hakkullahla ilgili konularda ilh...» Velevki bu hak tazirle ilgili bir hak olsun. Bu konuda Bahır'ın tazir bölümüne bakmakta fayda vardır. Orada özellikle bir kimseye fasık veya zani diye bir töhmet isnad edecek olursa, durumun 'ne, olduğu geniş bir şekilde açıklanmaktadır.

«Tezkiyeden sonra ilh...» Yani bir kimse veya şahit şariin hakkı veya kul hakkıyla ilgili bir suçla suçlandırılmadıkça, mücerret bir şekilde onun şahitliğinin kabul edilmeyeceğine dair söylenen sözler ve onu cerhetmeler kabul edilmez. Ama henüz şahitlikten ve teskiyesinden önce o kimse herhangi bir suçla itham edilecek olursa, bu suçlama geçerlidir.

Bahır isimli eserde, «Bu şekilde tafsil ancak hasım iddia ettiği ve böyle olduğuna dair cehren bir beyyine getirmesi halindedir.» denmekte, «Ama hakime gizli bir haber verilir ve bu konudaki suçlama, herhangi bir isnattan hali olacak olursa, bu isnadı yapandan beyyine istenir. Beyyineyi de gizli olarak getirmesi halinde şahidin şahitliği iptal edilir. Çünkü bir noktada hem adil olduğuna, hem de cerh edildiğine dair iki zıt görüş meydana gelmiştir. Bu durumda cerh adil olduğu ifadesi üzerine şarihin cerhi mürekkep ifadesini kullanmaması daha uygun olur idi, çünkü fazladır ve yersizdir.

«Kaziften dolayı kendilerine had vurulması ilh...» Çünkü haddin devamı ve tamamından sayılan hususlardan biri de şahitliklerinin reddedilmesi, kabul edilmemesidir. Bu da Allahın (şariin) hakkı olan haklardan biridir.

«Şahitlerin içki içtiklerini söyler ve bu konuda da henüz zaman geçmemiş ise ilh...» Yani henüz şarap ve içki kokusu onların ağzında belirgin bir vaziyette ise ve bunun üzerinden de uzun bir süre geçmemiş ise, o zaman şahitlikleri kabul edilir. .Yani bunların aleyhinde şahitlik yapan kişilerin şahitliği kabul edilir. Meseleyi «üzerinden bir süre geçmemesi» ile kayıtlamıştır. Çünkü süre geçmiş olacak olursa, bu konuda hakkın isbatı mümkün olmadığından, kabul edilmez. Çünkü üzerinden uzun zaman geçmiş bir hadle ilgili şahitlikler reddedilir, kabul edilmez.

Nitekim yukarda şarapla ilgili mesele anlatılırken, «Şarabın kokusu henüz ağızlarından gitmemiş ise.» ifadesini getirdi. Diğer had konularında ise, «üzerinden bir ay geçmemesi» kaydını da şarih bu konuda eklemiş oldu.

Musannıfın zikrettiği, «Henüz üzerinden zaman geçmemiş ise» ifadesi, Zeylaî'nin bu konuda söyledikleriyle ilgilidir. Çünkü İmam Zeylaî, «Onlar zina ederler, şarap içerler ifadesi, mücerret bir cerhten ibarettir. Ama zina ettiler, hırsızlık yaptılar ifadesi ise, mücerret bir ithamın dışında bir konudur.» demektedir.

Makdisî'den nakledilen bir ifadeye göre ise bu konuda en uygun olan, şahitlerin onlar zina ederler, fasıktırlar, içki içerler, faiz yerler ifadeleri gelecekle ilgili olabilir. Bu vasfın kendilerinde kesinlikle bulunduğuna dair bir şahitlik sayılmamaktadır. Ama zina ettiler veya içki içtiler gibi ifadeler ise bunun aksinedir. Bu onların mevcut bir vasfını ortaya koymaktır. Bu şekilde açıklamada yerinde bir açıklamadır. Çünkü ifadeler arasındaki farktan da ilk okla gelen bu olsa gerektir.

«Şahitler davacının ortaklandır ilh...» Yanı eğer dava konusu da onların ortak oldukları konuyla ilgili ve şahitlerinde o konuda şahitlik yaptıkları iddia edilecek olursa durum böyledir demektir. Menih.

Bundan maksat da şahidin ortak olması, mufaveze yoluyla ortak olması demektir. Çünkü mufavız ortaklardan herhangi birinin diğeri lehinde yapmış olduğu şahitlik, kendi lehinde yapmış olduğu şahitlik kabul edileceğinden şahitliği kabul edilmez.

Ama dava konusu olan ortak olduğunu söylemeleri halinde durum farklıdır. Çünkü davacının böyle bir ikrarda bulunduğunu,söylemeleri o dava konusu olan malın şahitlere ait olduğu konusunda bir ikrarı da ihtiva etmektedir. Fetih.

Benzeri bir ifade Kuhistani'de de mevcuttur. Bahır'daki ifadeye göre, şirketin akit yoluyla meydana gelmiş bir şirkete hamledilmesi, bunu genel olarak alması demekti. Bu genelin içerisine inan şirketi de dahil olmaktadır. Fakat inan şirketinde şahitlerin şahitlikleri her zaman kendileri menfaatine olan bir konu olmasa gerektir. Onun için Bahır'daki bu ifadenin bir kalem hatası olduğu söylenebilir. Bizim anlatmaya çalıştıklarımıza göre şarihin dava konusunda «maldır» sözünden maksat, ortaklık sahih olan bir mal olsa gerektir. Çünkü akar ve kişinin yiyeceği ve giyeceğinde şirketin sahih olmayacağı hasebiyle bunun dışında kalmasını gerektirir.

«Ben onlarla sulh olmuştum ilh...» Yani şahitler davacının «Ben onlarla sulh olmuştum, onlara rüşvet vermiştim, benim aleyhimde şahitlik yapmayacaklardı.» şeklindeki ifadesine şahitlik edecek olurlarsa demektir.

METİN

Adil bir kimse mahkemede şahitlikte bulunur henüz mahkemeden ayrılmadan ve bu meclisin de uzamaması şartı ile lehinde şahitlik yaptığı kişinin de onu yalanlamaması halinde, aynı mecliste, hata ettim bazı konularda yanlış ifade verdim der, sözlerinde bir tenakuz yoksa, şahitliği eğer adil ise, bütün söylediği ilk konularda kabul edilir. Hatta bunları mahkemenin karar vermesinden sonra da söylese, fetva verilen görüşe göre, durum aynıdır. Haniye ve Bahır.

Ancak bu ifadelerin biraz sonra gelecek ifadelere ters düştüğüne dikkat edilmelidir. Şerhte bu konuya özellikle temas edilecektir.

Derim ki: Ancak Mülteka'nın ifadesi, «Ben bu konuda vehmettim demesi halinde, mahkeme ancak vehmettiği ve hata ettiği konuların dışında kalanlarla hükmedebilir. Rücu ettiği konularda mahkemenin karar vermemesi gerekir. Bu da Serahsi ve diğer bazı fakihlerin görüşleridir. Ekmel'in, Sadi'nin tercihleri de bu ifadeye göredir. Buna özellikle dikkat etmek gerekir. Hatta şahit hakimin meclisinden ayrıldıktan sonra bu ifadede bulunacak olursa kabul edilmez. Zahirur rivaye de bunu gerektirir. Bu da ihtiyaten olsa gerektir. Hatta hata bazı hududlarla ilgili veya neseple ilgili konularda olacak olursa, durum yine böyledir.» şeklindedir. Hidaye.

Bir kimsenin almış olduğu yaradan öldüğüne dair getirilen beyyine, o yaradan iyi olduktan sonra öldü şeklinde getirilen beyyineden daha evladır. Birinci beyyinenin buna tercih edilmesi gerekir. Öldürülen kişinin yakınları ve velileri bir beyyine getirerek Zeyd isimli kişinin ö!en kişiyi yaraladığı ve onu öldürdüğünü söylerler, Zeyd de ayrıca bir beyyine getirir. öldürülen kişinin «Beni Zeyd yaralamadı, beni o öldürmedi.» dediğine dair bir beyyine getirecek olursa, Zeyd'in getirmiş olduğu bu beyyine, öldürülen kişinin velilerinin getirdiği beyyineye tercih edilir. Mecmaü'l-Fetava.

Baliğ olmuş bir yetimin belirli bir mal hakkında getirmiş olduğu beyyine, müşterinin vasiden satın aldığına dair ve satın aldığı gün bedelin kıymetiyle eş olduğuna dair getireceği beyyineden daha evladır. Çünkü bu beyyine bir fazlalık ispat etmektedir. İspat eden beyyine tercihe şayandır. Ayrıca fasit olduğunu ortaya koyan bir beyyine, sahih olduğunu ortaya koyan beyyineden daha tercihe şayandır. Dürer.

Bu da Vehbaniye'de olan görüşün hilafınadır. Ama ortada bir beyyine olmayacak olursa, mücerret iddia konusunda söz hakkı sahih olduğunu iddia edenindir. Münye.

Husumet, hulu, köleyi azad etme veya onu müdebber kılma gibi konularda mutasarrıf olan kişinin akli dengesinin yerinde olduğuna dair getirmiş olduğu bir beyyine, verese tarafından bu tasarrufları yaptığı zamanlarda akli dengesinin bozuk veya deli olduğuna dair getirecekleri beyyineden evladır.

Şahitler, «Bilmiyoruz hastalık halinde miydi, sıhhat halinde miydi» diyecek olurlarsa, hastalık haline hamledilir. Eğer varis, «Efendim sözlerinde bir karışıklık vardı.» diyecek olursa, bu ifadesinde tasdik edilir. Karşı tarafın akli dengesinin tam yerinde olduğuna, böyle bir durumun olmadığına dair şahit getirmesi halinde, bu söze gerek kalmaz. Bezzaziye.

Bir kimsenin ikrara zorlandığına dair beyyine getirmesi halinde, karşı tarafın, «Hayır, iradesiyle ikrarda bulundu.» şeklindeki beyyineden daha evladır. Birinci beyyine tercih edilir. Eğer iki beyyinenin de tarihleri belirtilir ve tarihleri bir olacak olursa. Ama tarihler değişik olacak olur veya hiçbir tarih vermeyecek olurlarsa iradesiyle ikrar ettiğine dair getirilen beyyinenin diğerine takdim edilmesi daha uygundur. Mültekat ve diğer bazı fıkıh kitapları. Musannıf bu görüşü benimsemiş, oğlu da babasına katılmış, Azmizade de bu görüşü desteklemiştir.

FER'İ MESELELER: Bir aktin fasit olduğuna dair getirilen beyyine, sahih olduğuna dair getirilen beyyineden daha kuvvetlidir. Dolayısıyla fasit olduğuna dair getirilen beyyine tercihe şayandır. Vehbaniye şerhi.

Eşbah'ta şu ifadeler yer almaktadır: «Alışveriş yapanlar aktin sahih ve batıl olduğu konusunda ihtilaf etseler, söz hakkı batıl olduğunu iddia edenindir. Ama sahih ve fasit olduğunda ihtilaf edecek olurlarsa, söz hakkı sahih olduğunu, iddia edenindir. Kale meselesi bundan müstesnadır.»

Mültekat isimli eserde ise, satış mıdır, rehin midir konusunda ihtilaf etseler, satış olduğuna dair getirilen beyyine daha evladır ve söz hakkı da satış olduğunu iddia edenindir. Yine bey'in kesin bir bey olup olmadığı veya beyi bilvefa olduğu konusunda ihtilaf etseler, istihsanen vefa yoluyla yapılan satış ifadesiyle beyyinesi tercih edilir.» denilmiştir.

Eksik olan şehadeti başkaları tamamlayacak olursa, bu şahitlik kabul edilir. Mesela iki şahit evin falana ait olduğuna şahitlik yapsalar, fakat bu evin falan hasmın elinde olduğuna dair bir şey söylemeseler, diğer iki şahitte bu konuda şahitlik yapacak olurlarsa, ikinci şahitlerin şehadetleri birinci şahitlerin şahitliğini tamamlamış olacağından kabul edilir. Veya hududları belirlenmiş bir mülk konusunda şahitlik yaparlar, diğer iki şahid de hududlarını belirleyerek şahitlik yapacak olurlarsa, bu şahitlikle bir önceki şahitlik tamamlanmış olur.

Diğer bir örnek: Şahitler isim ve nesebine dair şahitlikte bulunurlar fakat kişiyi bizatihi tarif edemezlerse, diğer iki şahid de onun şu isimde olan kişi olduğunu ve bunun ta kendisi olduğuna şahitlik edecek olurlarsa bu şahitlikle bir önceki şahitlik tamamlanmış olur. Dürer.

Bir kimse şahitlik yapsa, diğerleri de bizler onun şahitliği gibi şahitlik yaparız sözleriyle iktifa edecek olurlarsa, bu şahitlik kabul edilmez. Takı eğer şahit kendi şehadetiyle ilgili konuyu bir bir zikreder ve şahitlik yaptığını söylerse, kabul edilir. Fetva da bu kavle göredir.

Mütevatir bir şekilde olan olumsuzluk hakkındaki şahitlik makbuldür. Şahitlik bir konuda hükümsüz olduğu taktirde tümünde hükümsüz kabul edilir. Bunun bir istisnası vardır. Müslümanla hıristiyan arasındaki bir köle konusunda iki hıristiyan şahitlik yapsalar ve o kölenin azad edildiğini ileri sürseler, kabul edilir. Ancak bu kabul edilme hıristiyan hakkındadır. Müslüman hakkında kabul edilmez. Eşbah.

Ben derim ki: Eşbah isimli eserin haşiyesinde bu meseleye beş mesele daha eklenmiş, bu meseleler Bezzaziye'ye nisbet edilmiştir.

İZAH

«Adil bir kişi şahitlik yapsa ve henüz hüküm meclisinden ayrılmadan ilh...» Meclisinden ayrılacak olursa, onun şahitliğiyle ilgili düzeltmeleri kabul edilmez. Çünkü dünyevi bir sebeple hasmın onu aldatmış olabileceği ihtimali vardır. Bahır.

«Hata ettim derse ilh...» Bahır'da bu konuda, «Vehmettim, hata ettim, unuttum söylemem gerekeni hatırlayamadım şeklinde olur veya doğru olmayan bir fazlalıkla olacak olursa.» denmektedir. Hidaye'de de aynı ifadeler yer almıştır.

«Şahitliği kabul edilir ilh...» Menih isimli eserde, «Hidaye'nin de benimsediği görüş budur.» denmektedir. İkinci bir görüşe göre eğer şahitliğini tashih etmesi önceki miktarı düşürür vaziyette ise, geri kalan miktar ile mahkeme karar verir. Eğer bir öncekine eklenecek olursa, müddai dediğimiz kişi de bu ziyadeliği iddia edecek olursa, mahkeme bunu nazarı itibare alır ve hükmünü buna göre verir. Çünkü henüz hüküm verilmeden önce yapılmış olan eklemeler şahitliğin ifasından sonra yerine getirilmesinden sonra da olsa, şahitlik esnasında söylenen sözler mesabesinde kabul edilir. Şemsü'l-Eimme Serahsi de bu görüşe meyletmiş, Kadıhan da bununla iktifa etmiştir. Bu görüş aynı zamanda Camiü's-Sağir'e de nisbet edilmiştir. Fetva da bu görüşe göredir. Yani bu mahkemenin karar vermesinden sonra da olsa durum aynıdır.

«Geri kalan miktar ile ilh...» Veya bir önceki şehadete bir şey eklenerek şehadet tashih edilecek olursa. Nitekim Bahır'da da benzeri eserlerde geri kalan veya artırılan şeklinde sarih ifadeye yer verilmiştir. Bahır'da, «Buna göre kabul edilen ve itibar edilen husus ise ikinci sözdür.» denmektedir.

«Dikkat et bu konuya ilh...» Şarihin bu ifadesinde meseleyi birkaç açıdan münakaşa etmek gerekir. İlk olarak, mahkemenin karar vermesinden sonra da olsa ifadesi yerinde bir ifade değildir. Çünkü şahitliği kabul edilir ifadesi, Menih'te de beyan edildiğine göre şahitlikle ilgili husustur. Bu, hüküm verdikten sonra yapılan itiraz kabul edilir demek değildir. Nitekim Menih'te bu ifade açıkça belirtilmiştir. Buna göre hüküm verdikten sonra sözünün bir manası olmasa gerektir. Doğru olan bunu Mülteka'dan naklettiğimiz o ibareden ve ifadeden sonra zikretmesi idi.

İkinci olarak, meseleyi yeniden izah edip ikinci bir mesele olarak istidrake gerek yoktur. Çünkü meselede ırki görüş vardır. Dolayısıyla «lakin» diye başladığı ifadeye gerek yoktur. Ancak ikinci görüşün tercih edinilmesi kasdedilecek olursa, lakin diye söze başlamasının bir mahzuru olmasa gerektir.

Üçüncü olarak, bazı hudud belirlemeleri ve nesep konusunda hata vuku bulacak olursa hüküm yine böyledir ifadesinin gereği, metindeki hükmün bir feri meselesi olarak zikrettiğini göstermektedir. Halbuki mesele öyle değildir,

Dördüncüsü, o konuda sözü kabul edilmez ifadesini gerektirmekte, halbuki durum da öyle olmamaktadır. Zeylaî'nin ibaresi ise yukarda zikretmeye çalıştığımız kuvvetli görüşleri ihtiva etmekte ve şu ifade ondan nakledilmektedir. «Bu konuda ikinci bir rivayete göre birinci defo ne söylediği ve şahitliği ne ise, hüküm ona göre verilir. Hatta önceden bin lira olduğuna dair şahitlik yapsa, daha sonra hata ettim beşyüz lira olacaktı dese, bin lira ile hüküm verilir. Çünkü hakkında şahitlik yapılan husus ilk şahitlikle artık davacının hakkı olarak sabit olmuştur. Hakimin de bu hakkı kabul ederek o istikamette hüküm vermesi gerekir. Şahidin daha sonra bazı hususlarda rücu etti diyerek o hakkı iptal etmeye hakimin hakkı yoktur.

Diğer bir görüşe göre, geri kolan miktar ne ise onunla hüküm verir. Çünkü henüz hüküm verilmeden ve şahitliğin yerine getirilmesinden sonra meydana çıkan durum şahitlik esnasında meydana gelen durum mesabesindedir. Nazarı itibare alınmalıdır demektedir. Daha sonra devamla, Nihaye isimli eserde zikredildiğine göre şahit eksiklik veya fazlalık konusunda bazı hatalarım oldu diyecek olursa şahitte adil bir kimse ise sözü kabul edilir. Bunun hüküm vermeden önce veya sonra olması arasında bir fark yoktur. Bu da Ebu Hanife'den nakledilmektedir. Buna göre hata akarla ilgili yani gayri menkulle ilgili bazı hududların tayininde veya nesebin bazı noktalarında olacak olur, daha sonradan hatırlaması halinde, söyledikleri kabul edilir. Çünkü hakimin meclisinde bu gibi olaylar çoğu kez vuku bulan olaylardır. Bunu hakime söylemesi, tekrar ifadesini tashih etmesi, onun doğru olduğuna ve bu gibi konularda ihtiyatlı hareket ettiğinin delilidir.

«Nesep konusunda ise ilh...» Mesela falan oğlu falan oğlu falan diyecek olur, daha sonra bir düzeltme yapacak olursa, bu düzeltme de mecliste olsun veya meclisten sonra olsun, gayri menkulla ilgili hudud dahilinde doğu yerine batı söylemesi, daha sonra da bunu tashih etmesi da bu kabildendir. Fetih.

«İyileştikten sonra öldüğüne dair getirilen beyyineden daha evladır ilh...» Şeyh Ganim bu konuda bunun hilafını nakletmiştir. Bunu da Hülasa isimli esere ve diğer bazı eserlere isnad ederek yapmıştır. Ebu Suud da bunun hilafını kabul etmiş, o istikamette fetva vermiştir. Bahır isimli eserde beyyinelerin birbiriyle çelişmesi ve hangilerinin tercih edileceğine dair bölümde «iki şahit kurban bayramı günü falanın Zeydi öldürdüğüne dair şahitlik yapsalar» meselesi anlatılırken bazı meselelere de yer verilmiştir. Hamişte zikredilen meseleler arasında, cariye mevlasının ölümünden önce hastalığında, akıllı olduğu ve akli dengesinin yerinde olduğu bir anda kendisini müdebber kıldığına dair beyyine getirse, varisler de aksini iddia ederek akli dengesinin bozuk olduğu bir anda bütün bunları yaptığına dair beyyine getirseler, cariyenin beyyinesi tercih edilir.

Keza bir kimse hanımını hulu yoluyla boşasa, daha sonra koca beyyine getirerek hulu esnasında deli olduğunu isbat etse, kadın da hulu zamanında akli dengesinin yerinde olduğuna dair beyyine getirecek olursa, her iki konuda da kadının getirdiği beyyine, erkeğin getirdiği beyyineye tercih edilir.

Baba baliğ olan kızını bir kişi ile evlendirse ve evlendirilen kişide babaya bin lira vereceğini vadetse ve bin lirayı verse, daha sonra kız mehrinin binlira olduğunu iddia etse, baba da o paranın kendisine kaftanlık için verildiğini iddia etse, her iki tarafta bu söylediklerine beyyine getirseler, kızın getirdiği beyyine tercih edilir. Çünkü onun getireceği beyyine nikahla ilgili konuda bir şeyin sabit olduğunu ortaya koymaktadır. Babanın beyyinesi ise bir rüşvet olayını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kızın getireceği beyyine babanınkine tercih edilir. Zahidi'nin Havi isimli eserinde bu meseleye özellikle yer verilmiştir.

İki davacıdan biri, muvazaa yoluyla bir satış olduğunu iddia etse, diğeri de bunu inkar etse, söz hakkı yeminiyle birlikte ciddi olduğunu muvazaalı olmadığını iddia edenindir. Ama bunlardan biri beyyine getirecek olursa o kabul edilir. İkisi birden beyyine getirecek olurlarsa, telcie olduğunu, yani muvazaalı bir akit olduğunu söyleyen beyyine tercih edilir. Nitekim bey' bahsinde de bu mesele geçti.

Vakfın sahih olduğu veya fasit olduğuna dair getirilen beyyineler taaruz ettiği taktirde eğer fasit oluşu vakfın bir şartından dolayı ise bu şort vakfı ifsat edeceğinden fasit olduğuna dair getirilen beyyine tercih edilir. Eğer bu fasık olma olayı vakfedilen şeyin kendisinde veya başka hususlardan olacak olursa, sahih olduğuna dair getirilen beyyine diğerine tercih edilir. Satıcı ile müşterinin alış verişinin sahih veya fasit olduğu konusundaki ihtilaflarında da tafsil bu kabildendir. Mülteka şerhi Bakanî.

Baliğ olguğu zamanda sattığına dair getirilen beyyine, baliğ olmadan, küçüklüğünde sattığına dair getirilen beyyineden daha kuvvetlidir. Zahidi'nin Havi isimli eseri.

Eski veya yeni olduğuna dair getirilen beyyineler birbiriyle taaruz ettiği zaman, Bezzaziye ve Hülasa'da beyan edildiğine göre, eski oluşuna dair getirilen beyyine tercih edilir. Bağdadî'nın Kınye'den naklettiğine göre, Tercîhil beyyinat isimli eserinde yeni olduğuna dair getirilen beyyine tercih edilir. Alaî, Mülteka şerhinde eski olduğuna dair getirilen beyyine bir tek bina ile ilgili olduğu taktirde tercih edilir. Ancak tuvalet yapımında yeni olduğuna dair getirilen beyyine tercih edilir demiştir. Hamidiye.

Bir kimsenin deli olduğu belirlense ve o anda da ayık olsa, satış anında ayık olduğunu inkar etse, söz hakkı onundur. Ancak beyyine getirildiği taktirde ayık ve sağlam olduğuna dair getirilen beyyine, deli olduğuna dair getirilen beyyineden önce gelir.

Ebu Yusuf'tan rivayet edilen bir hususta, bir kimse bir evi satın alma iddiasında bulunsa ve iki şahid de o evin satıldığı zamanlar satanın defi olduğuna dair şahitlik yapsalar, diğer iki şahit de akli dengesinin yerinde olduğuna şahitlik yapsalar, akli dengesinin yerinde ve satışın sahih olduğuna dair getirilen beyyine tercih edilir.

Akdin sahih veya fasit olduğunda alışveriş yapanlar ihtilaf etseler, söz hakkı, sahih olduğunu iddia edenin olur. Beyyine getirildiği taktirde fasit olduğunu iddia edenin beyyinesi diğerine tercih edilir.

Bir kimse, «Kardeşimin terekesinde hiçbir dava yoktur veya kardeşimin terikesinde hiçbir hak yoktur» dese varislerden biri olan bu kardeşin ifadesi diğer vereselerin hakkını iptal etmez. Bahır.

«Akli dengesinin yerinde olduğunu söylemesi ilh...» Bu meselenin yukarda metin ve şerhteki tasvirden değişik olarak burada tasvir edildiğine rastlıyoruz. Orada tasarruf yapan kişinin akli dengesinin yerinde olduğuna dair getirilen beyyine, akli dengesinin bozuk veya deli olduğuna dair getirilen beyyineye tercih edilir şeklinde idi. Burada ise, satıcının bunamış biri olduğuna dair getirilen beyyine akıllı ve akli dengesinin yerinde olduğuna dair getirilen beyyineye tercih edilir, denmektedir. Bağdadî.

«Hastalık haline hamledilir ilh...» Şahitlerin, «Akti yaptığı zaman hastalık halinde miydi, sıhhatinin tam olduğu anda mıydı tam hatırlayamıyoruz» demeleri halinde hastalık haline hamledilir. Çünkü hastalık halinde yapılan tasarruf, sıhhat halindeki tasarruftan daha zayıftır. Onun için zayıf olduğuna dair görüş daha, kuvvetli ve yakini bir ifade olduğundan, onun tercih edilmesi yani hastalık halinde, olduğunun kabul edilmesi daha uygun görülmüştür. Bu konuda Sayıhani'nin bazı nüshalarında, «Eğer şahitler hastalık halinde miydi yoksa sıhhatli olduğu anda mıydı bilemiyoruz diyecek olurlarsa, hastalık haline hamledilir. Çünkü hastalık halindeki tasarrufu sıhhat halindeki tasarrufundan daha zayıftır. Onun için de kesinlik kazanan o duruma hamledilir.» denmektedir ki bu da yukardaki ifadenin bir bakıma aynısıdır.

Camiü'I-Fetava'da ise şu ifadeler yer almaktadır: «Koca karısının vefatından sonra ölümünden önce karısının kendisini mehir borcundan ibra ettiğini iddia etse ve bunu da akli dengesinin yerinde ve güçlü olduğu bir anda yaptığını söylese, varisler de ölüm döşeğinde iken ibra ettiğine dair beyyine getirseler, sıhhat halinde söylendiğine dair getirilen beyyine diğerine tercih edilir. Diğer bir rivayete göre, varislerin getireceği beyyine diğerine tercih edilir,

Bir kimse varisine ikrarda bulunduktan sonra vefat etse, lehinde ikrar yapılan kişi sıhhat halinde ikrar ettiğini, diğer vereseler de hastalık halinde ikrarda bulunduğunu iddia etseler, söz hakkı veresenin olur. Beyyine getirilmesi halinde lehinde ikrar yapılan kişinin beyyinesi diğerine tercih edilir. Ama beyyine getiremeyip diğer varislerin yemin etmelerini isteyecek olursa, buna da hakkı yardır. Yemin ettirebilir.

Kadın mehirden kocasını ibra etmesinin şarta bağlı olduğunu iddia etse, koca da mutlak bir şekilde ibra edildiğini iddia etse, her iki tarafın beyyine ikame etmeleri halinde kadının getireceği beyyine tercih edilir. Eğer şart belli bir şart olur ve bu şartla ibra sahih oluyorsa, diğer bir rivayete göre kocanın getireceği beyyine tercih edilir.

Kadın beyyine getirerek kocasının mehrine dair falan gün ikrarda bulunduğunu ispat etse, koca da ikinci bir beyyine getirerek bu mehir borcundan karısı tarafından ibra edildiğini ispat etse, ibra edildiğine dair getirilen beyyine diğerine tercih edilir. Borç konusunda da durum aynıdır. Çünkü borç iddia edenin getireceği beyyine hükümsüz kalmış olur. Bu da davalının borçtan ibra edildiğine dair iddiası zimninde borcu ikrar etmesine benzemektedir. Alışveriş ve ikaleye dair getirilen şahitler buna örnek verilebilir. İkale için getirilen beyyineyi hiçbir şey iptal edememekte, halbuki bey' için getirilen beyyineyi ikale davası iptal etmektedir. Çünkü ikale davasının zimninde bey'i ikrar bulunmaktadır.

Şarihin o hastalık haline hamledilir ifadesi, hastalıkta mı, sıhhatte mi olduğu konusunda ihtilaf olduğuna temas etmemektedir. Ankaravî fetvasında bazı varisler muris tarafından kendisine bir şey hibe edildiğini iddia etse ve o hibe edileni de hibe edenin sahih olduğu bir zamanda kabzettiğini, aldığını söylese, diğer varislerde bunun hastalık halinde olduğunu söyleseler, söz hakkı diğer vereselere aittir. Beyyine ikame etmeleri halinde sahih olduğunu iddia edenin beyyinesi tercih edilir.

Bir diğer mesele, kadın kocasının kendisini ölüm döşeğinde iken boşadığını ve bu boşamanın firari bir ta.lak olduğu iddiasında bûlunsa ve koca da ölmüş olsa, kadın iddet içerisinde iken diğer varisler bu boşamanın sıhhatli olduğu bir anda olduğunu, kadının varis olamayacağını söyleseler, bu iddiada söz hakkı kadınındır. Her iki taraf beyyine getirecek olurlarsa ve getirilen beyyine aynı tarihleri taşıyorsa, veresenin getireceği beyyine kadının getireceği beyyineye tercih edilir.

«İradesiyle ikrar ettiğine dair getirilen beyyineden önce gelir ilh...»İbni Şıhne bu konuda nazmen şöyle demiştir: «İkrah ve irade sonucu olduğuna dair iki beyyine getirilse, ikrah altında ikrar ettiğine dair getirilen beyyinenin takdim edileceği ve çoğu fukaha tarafından bu görüşün tashih edildiği söylenir.» demektedir. Hamişte beyi, sulh ve ikrar konularında beyyinelerden biri ikrah halinde olduğunu. diğeri de kendi iradesi ile olduğunu isbat etse, ikrah halinde olduğuna dair getirilen beyyine diğerine tercih edilir. Bakanî, Alel Mülteka ve Haniye.

Vasiyet eden kişinin vasiyetinden rucu ettiğine dair getirilen beyyine. vasiyetine ısrar ederek öldüğüne dair getirilen beyyineden daha evladır. Ebu Suud Fetava-yı Hamidiye.

«Aktin sahih veya fasit olduğu iddiaları karşılıklı ileri sürülse söz hakkı sahih olduğunu iddia edenindir ilh...» Bunun anlamı ise, beyyine getirilmesi halinde fasit olduğuna dair getirilen beyyine, sahih olduğuna dair getirilen beyyineye tercih edilir. Bu durumda da bu ifade yukardakiyle tamamen mutabakat halinde olmuş olur.

«İkale meselesi bundan istisna edilmiştir ilh...» Mesele şu şekilde tasvir edilmektedir. Müşteri satın aldığı malı henüz parasını ödemeden tekrar satıcısına daha az bir bedelle sattığını iddia etse, satıcı da bunun ikale olduğunu iddia etse, yani eski aktı bozma, sonucu malını geri aldığını söylese, söz hakkı müşteriye aittir. Halbuki müşteri burada aktin fasit olduğunu iddia etmektedir. Eğer durum bunun aksine olacak olursa karşılıklı yemin etmeleri gerekir. Eşbah.

«Olumsuzluğa dair mütevatir şekilde getirilen beyyine, şahitlik kabul edilir ilh...» Bunun hilafı olması halinde durum değişik olur. O zaman olumsuzluğa dair getirilen beyyine asta kabul edilmez. Hatta bu olumsuzluk şekil ve muhteva itibariyle de olsa aynıdır. Yine şahit bunu bilsin veya bilmesin durum değişmemektedir. Nitekim alışverişle ilgili yemin bölümünde buna dair mesele zikredilmiş idi.

Evet şartlarda olumsuzluğa dair getirilen beyyine kabul edilir ve bunun böyle olduğuna dair yukarda bir takım meseleler zikretmiş idik. Nevadir'den naklen Ebu Yusuf'un bir görüşü yine İbni Abidin tarafından hamişte not olarak zikredilmiş ve şöyle denmiştir: «İki şahit bir kimse aleyhinde bir söz söylediğine ve bir iş yaptığına dair şahitlik yapsalar, bu söze binaen icare, beyi, köleyi mükatebe etme, talak, köleyi azad etme, öldürme veya kısas konuları sabit olmuş olur. Bunun zaman ve mekanı ve sıfatı belirtilmesi halinde aleyhinde şahitlik yapılan kişide orada olmadığını beyyine ile isbat edecek olursa, onun bu beyyinesi kabul edilmez. Çünkü onun bu beyyinesi olumsuzluk, yani olmadığına dair getirilmiş bir beyyinedir.

Ancak Muhit'in elli birinci bölümünde şu ifadeler yer almaktadır: «Eğer insanlar arasında tevatür şeklinde ve herkesin duyduğuna göre o kimsenin belirlenen tarihte ve o yerde olmadığı sabit olacak olursa, bir önceki dava dinlenmez ve bu kimsenin sorumlu olmadığına dair mahkeme karar verebilir. Çünkü birinci beyyinenin kesin bir bilgiye dayanılarak reddedildiği ortaya çıkmış olur. Eğer ikinci ifadede tabiki bir şek veya şüphe bulunmayacak olursa. Keza bütün beyyinelerde. yani olumsuzlukla ilgili beyyinelerde de durum aynıdır. Mesela falanın söylemediği. yapmadığı ikrar etmediğine dair getirilen beyyineler de aynıdır.

İmam Natafî'nin beyan ettiğine göre devlet başkanının gayri müslim olan bir ülkede (darul harpte) bir şehir halkına eman verse ve bu şehir halkı da bir başka şehir halkıyla karışsa onlar da bu eman hepimize verildi deseler, iki şahitte onların o şehir içerisinde eman verildiği zaman bulunmadıklarına dair şahitlik yapsalar, şahitlerin onların dışında kişiler olması halinde o konuda şahitlikleri kabul edilir. Burada getirilen beyyine olumsuzlukla ilgili nefye dair beyyine olmasına rağmen kabul edilmiştir. Bezzaziye.

İmam Serahsî'nin beyanına göre şart olumsuz da olsa, mesela ben bu gün şu eve girmezsem karım şöyle olsun diye biri yemin etse, kadın da kocasının o eve girmediğine dair beyyine getirecek olsa kabul edilir. Bir erkek yemin etse ve dese ki bu gece baldızım gelmez ve onunla konuşmazsam şöyle olsun dese iki şahitte gelmediğine ve onunla konuşmadığına dair şahitlik etseler, kabul edilir. Çünkü buradaki maksat bu yeminüzerine terettüp eden cezanın isbatıdır. Mesela iki şahit bir kimsenin müslüman olduğuna dair şahitlik yapsalar ve müslüman olurken inşaallah ifadesini kullandı deseler, diğerleri de inşaallah ifadesini kullanmadan müslüman olduğunu söyleseler, onun müslüman oluşu kabul edilir ve müslüman olduğuna dair mahkeme karar verebilir. Bezzaziye.

«Diğer beş meselede buna eklenmiştir ilh...» Bunlardan birincisi, kişinin kölesine eğer şu eve girersem sen hürsün dese, hıristiyan olan kişi eğer o şu eve girerse karısı şöyle olsun dese, iki hıristiyan şahitte onun eve girdiğine dair şahitlik yapsalar, eğer köle müslüman bir köle ise kabul edilmez, eğer gayri müslim bir köle ise talakın vuku bulduğu hakkında şahitlikleri kabul edilir. Ama azad edilmesi hakkında kabul edilmez.

İkinci mesele, bir kimse «Eğer ben falan kişiden borç alırsam kölem hür olsun,» dese, bir şahitle kölenin babası olan bir diğeri onun falandan borç aldığını söyleyip o konuda şahitlik etseler. yemin eden kişi bunu inkar etse, mal konusunda kabul edilir, ama kölenin hür olması konusunda kabul edilmez. Çünkü bu konuda babanın oğlu lehinde şehadeti söz konusudur.

Üçüncü mesele, bir kimse, «Eğer şarap içersem kölem hür olsun» dese, bir erkek iki kadın onun şarap içtiğine dair şahitlik etseler, kölenin azad olmasıyla ilgili konuda şahitlikleri kabul edilir, ama haddin gerektiği konusunda şahitlikleri kabul edilmez, geçersizdir.

Dördüncü mesele, bir kimse «Eğer hırsızlık edersem kölem hür olsun.» dese, bir erkek iki kadın onun aleyhinde hırsızlık yaptığına dair şahitlik yapsalar, kölenin hür olması konusunda bu şahitlik kabul edilir, ama hırsızlığın sabit olma neticesi olarak elinin kesilmesi konusunda kabul edilmez. Meselelerin tümü Bezzaziye'den nakledilmiştir.

Ben derim ki: Diğer bir mesele daha gördüm, onu da bunlara ekledim o da beşinci mesele olmaktadır. Şöyle ki, bir kimse karısına, «Eğer seni boşarsam veya seni boşadığıma dair bir itirafta bulunursam veya bu konuda bir şey söylersem kölem hür olsun» dese, iki şahit onu bugün boşadığına dair şahitlik etseler, diğerleri de dün boşadığına dair şahitlik etseler, bu şahitlikleri talakın vukuu konusunda geçerli, ama azad olması konusunda geçerli değildir. Bu mesele hem Bezzaziye'de ve hem de Tenvir El-Epsar haşiyesinde yer almıştır.

İmam Birî, Hizanetü'I-Ekmel isimli eserin lukata bölümünden naklen şu meseleyi de eklemiştir: Bulunan yitik bir mal müslümanla gayri müslim elinde olsa, o malın sahibi gayri müslim iki şahit getirerek, o malın kendisine ait olduğunu söylese, şahitlik ancak gayri müslimin elindeki miktar hakkında geçerli sayılır. Bu da istihsanen böyledir.

Diğer bir meselede «bir gayri müslim ölse, iki oğlu terekesini kendi aralarında taksim etseler, bunlardan biri müslüman olsa, daha sonra iki gayri müslim şahit babalarının yani ölen kişinin birine borcu olduğu konusunda şahitlik yapsalar, bu şahitlik ancak gayri müslim olan kişinin hissesinde özellikle geçerlidir, bu beyyine yalnız o noktada kabul edilir.

Şahitlikte ihtilaf konusu

METİN

Bu konunun bina edildiği meseleler şu aşağıdaki kaidelere istinad etmektedir: Onlardan birincisi eğer şahitlik hukuku ibatla ilgili olursa, dava olmaksızın şahitlik kabul edilmez. Şariin hakkı olan konularda durum bunun hilafınadır.

Diğer ikinci bir kaide, iddia edilenin fazlası hakkındaki şahitlik geçersizdir, batıldır. İddia edilen miktarın altında bir miktar konusunda şahitlik ise iddia edenin sözü ile şahitlerin sözü arasında o miktarda birleşme olduğu için ittifakla kabul edilir.

Diğer bir kaide ise, mutlak mülkiyet, mukayyet olan mülkiyetten daha fazladır. Çünkü aslında sabit kabul edilmektedir. Bir sebebe dayalı olan mülkiyet ise sebeb vaktine inhisar etmektedir.

Diğer bir kaide, şahitlerin şahitlikleri ve şehadetlerinin lafız ve mana itibariyle birbirine uyması şarttır. Şahitliğin davaya yalnız dava itibariyle uyması yeterlidir. Bunlar aşağıda misalleriyle açıklanacaktır.

Hukuku ibatla ilgili meselelerde davanın tekaddüm etmesi, davanın kabulü için şarttır. Çünkü hukuku ibatla ilgili dava onların yani dava açanların haklarını istemelerine bağlıdır. Velevki bu vekalet yoluyla da olsa böyledir. Şariin hakkı olan Hukukullah ise bunun hilafınadır. Çünkü her insan üzerine hukukullahı yerine getirme vaciptir. Herkes bu konuda davada kendisini taraf kabul etmelidir. Sanki daha önceden dava varmış gibi bir durum söz konusu olmaktadır.

Eğer şahitlerin şehadeti davaya uygun olacak olursa kabul edilir. Aksi halde kabul edilmez. Bu yukarda saydığımız kaidelerden biridir. Binaenaleyh bir kimse mutlak bir mülkiyet iddia etse, satın aldığına veya veraset yoluyla intikal ettiğini söylemeksizin malın mülkiyetinin kendisine ait olduğunu iddia etse, iki şahitte satın alma veya miras yoluyla bir sebebe bağlı olarak ona ait olduğu konusunda şahitlik yapsalar, kabul edilir. Çünkü sebebe bağlı mülkiyet mutlak mülkiyetten daha zayıftır. Zayıf olması itibariyle şahitlerin bu konudaki şahitlikleri mana açısından davaya mutabık olmuş sayılır. Nitekim yukarda kaide olarak bunu belirttik.

Bunun aksi olacak olursa ki, şöyle bir sebebe dayalı olarak mülkıye'tin kendisine ait olduğunu iddia eden kişinin getirmiş olduğu şahitler mutlak mülkiyet konusunda şahitlik yapacak olurlarsa kabul edilmez. Çünkü şahitliğin konusu mutlak mülkiyettir. Bu ise diğerinden daha kuvvetlidir. Zayıf iddia eden kişinin durumu ile mutlak mülkiyet olduğuna dair şahitlik birbiriyle uyum sağlayamadığından kabul edilmez.

Ben derim ki: Bu meçhulden satın alma nitaç davası ve irs davalarının dışında olması halindedir. Nitekim Kemal İbnül Hümam bu meseleleri geniş bir şekilde izah etmiştir. Bahır isimli eserde yirmi üç mesele istisna edilmiştir.

Keza şahitlerin şahitliklerinin lafzen ve manen birbiriyle uyum sağlaması gereklidir. Kırkiki mesele bundan istisna edilmiştir. Bunlar da Bahir isimli eserde geniş bir şekilde izah edilmiştir. Musannıfın oğlu Eşbah üzerine yazmış olduğu haşiyede on üç mesele daha eklemiş, böylece sayı ellibeşe yükselmiştir. Meseleleri bir bir zikretmek uzun olacağından burada zikretmeyi uygun bulmadım. Şahitlerin ifadelerinin birbiriyle uyum sağlamaları tazammun itibariyle değil mutabakatın lafız itibariyle olması gerekir. Burada kelimelerin aynı olması demek değildir, mana itibariyle sözlerin bir uyum içinde olması ile iktifa edilir. Diğer üç mezhep imamının görüşü de aynıdır.

Bir kimse nikaha dair şahitlik yapsa, diğeri de tezviç, evlenmeye dair şahitlik yapsa, mana itibariyle aynı olmaları sebebiyle kabul edilir. Biri hibe ettiğine diğeri de karşılıksız verdiğine dair şahitlik yapmaları halinde bu ifadelerin mana itibariyle birbirlerine uygun olduğu için kabul edilir.

Yine biri bin lira olduğuna dair, diğeri de ikibin lira olduğuna dair veya biri yüz diğeri ikiyüz olduğuna dar. biri bir talak diğeri iki veya üç talak olduğuna dair şahitlik yapacak olurlarsa, bu şahitlik reddedilir, kabul edilmez. Çünkü muhteva ve mana itibariyle birbirleriyle uyum sağlamamaktadır.

Bir kimse gasp veya öldürme olayı iddia etse, şahitlerden biri onun o şekilde olduğunu kabul edip diğeri de onun ikrar yoluyla olduğunu söylese, kabul edilmez. Ama her ikisi de onu ikrar ettiğine dair şahitlik ederlerse kabul edilir. Keza kabul edilmeyen hususlardan biri de, sözle fiili birleştiren ifadedir. Mesela bin lira alacağı olduğunu iddia eden bir kişinin getirdiği şahitlerden biri ödendiğine dair diğeri de onun ikrar edildiğine dair şahitlik yapsalar kabul edilmez. Çünkü burada hem söz, hem fil birleştirilmiştir. İkisinin birleştirildiği noktada şahitlerin ifadeleri birbiriyle bağdaşmamakta, uyum sağlanamamaktadır. Kınye.

Ancak şahitlerin lafız itibariyle birleşmeleri hali müstesnadır. Mesela şahitlerden biri satış, karz, talak veya itakla ilgili olduğuna dair şahitlik yapar diğeri ikrar olduğuna dair şahitlik yapacak olursa, inşa siykası olması itibariyle iki şahidin ifadelerinde bir birleşme söz konusudur. Bu bakımdan kabul edilir. Çünkü sattım kelimesi akit olarak bir hak inşa etmekte, borç aldım demekte aynı olmaktadır. İkrarda ise satmış, idim veya borç almış idim gibi ifadeler söz konusudur. Bu ifadeler birbiriyle uyum halindedir. Bu noktada şahitliğinin kabulüne mani bir durum söz konusu değildir. Ama şahitlerden biri kılıçla amden ve kasten adamı öldürdüğüne dair şahitlik yapsa, diğeri de bir bıçakla öldürdüğünü söylese, fiilin ayrı ayrı aletlerle tekerrür etmeyeceği göz önünde bulundurulacak olursa kabul edilmez. Çünkü kılınçla öldürüldükten sonra bıçakla öldürülmesi mümkün olmayacağı gibi bıçakla öldürüldükten sonra kılıçla öldürülmesi mümkün olmaz. Burada her ne kadar öldürme olayında ittifak etmişlerse de öldürme aleti konusunda değişik ifadeleri şahitliklerinin reddedilmesine sebeb olmuştur. Muhit. Şurumbulali.

Davacı bin yüz lira alacağı olduğuna dair bir iddia ileri sürse, getirdiği iki şahitten biri alacağın bin lira olduğunu, diğeri ise bin yüz lira olduğunu söyleyecek olursa. bin lira hususunda ittifak hasıl olduğundan bin lirayla ilgili şahitlik kabul edilir. Ama iddiayı yapan kişi azı iddia eder, şahitlerden biri fazla miktar olduğunu söyleyecek olursa, iki ifade arasında uyum sağlanamaması halinde, mesela bir miktarını olmuş veya ibra etmiş olabilir, bu durumda iki ifade arasında uyum sağlanabilir, sağlanamaması halinde kabul edilmez. İbni Kemal.

Bu söylediklerimiz borçla ilgili hususlardır. Ama belirli bir'malda olocak olursa, şahitlerin ittifak halinde oldukları hususta şahitlikleri kabul edilir. Mesela şahitlerden biri şu iki kölenin ona ait olduğunu, diğer biriyse onlardan şu kölenin ona ait olduğunu söyleyecek olursa, ittifak hasıl olan o kölenin ona ait olduğu konusunda şahitlik kabul edilir. Bu ittifakla böyledir.

Akitle ilgili konularda ise mutlak bir şekilde kabul edilmez. İddia edilen mal şahitlerin ifadesindekinden az olsun veya çok olsun durum değişmemektedir. Azmizade yukarda zikrettiği kaidenin fer'i olarak şu aşağıdaki misalleri vermektedir: Şahitlerden birisi köleyi bin liraya satın aldığına veya bin lira karşılığında onu mükateb kıldığına dair şahitlik yapsa, diğeri de bin beşyüze karşılık olduğunu söylese, bu şahitlik reddedilir. Çünkü buradaki maksat aktin isbatıdır. Bedellerin değişmesiyle akit de değişebilir her akit için yeterli adet (şahit sayısı) bulunmamakta dolayısıyla kabul edilmemektedir.

Benzeri bir meselede mal karşılığı azad etme veya kasten adam öldürme konusunda sulh olma, rehin ve hulu meseleleri de bunun gibidir. Eğer bu konuda iddia edenler sıra ile köle, katil, malı rehin bırakan veya kadın olacak olursa. Çünkü bunların maksatları akti isbat etmektir. Ama iddia eden diğer taraf olacak olursa mesela kölede mevla olacak olursa, bu borçla ilgili bir davaya benzemektedir. Çünkü onların maksadı akit değil, mal olmaktadır. O taktirde en az miktar üzerinde şahitlerin ifadesi ne ise ancak o miktarda kabul edilir. Bu da iddia edilenin daha çok olması halindedir.

İcare aktı eğer sürenin başında olacak olursa, bey' gibi akitle ilgili bir konu olması itibariyle bey'e benzetilmekte, sürenin sonunda ise borca benzetilmektedir. Bu da eğer kiraya veren dava edecek olursa. Ama kiralayan dava edecek olursa, ittifakla bu mesele bir akit davası olmaktadır.

İZAH

«Hukuku ibada dair şahitlik ilh...» Bu Dürer'in ifadesidir. Dürer'e haşiye yazan Şurunbulali bu meselenin bu babla ilgisi olmadığını söylemektedir. Çünkü konu şahitliğin kabul edilip edilmemesiyle ilgili değil, şahitlikte olan ihtilafla ilgilidir demektedir. Medeni.

«Dava edilenden daha çoğu ilh...» Şu meselede bu kabildendir: Mesela mutlak bir mülkiyet iddia eden veya hayvanının yavruladığı, yavrunun onatabi olduğunu iddia eden bir kişinin getirdiği şahitler, birinci meselede mülkiyetin mutlak değil bir sebebe dayalı olduğunu söyleseler, ikincisinde tabi olduğunu değil mutlak bir mülkiyet olduğunu söyleseler kabul edilir. Çünkü sebebe dayalı mülkiyet mutlak olan mülkiyetten daha zayıftır. Dolayısıyla öncelik ve evveliyet ifade eder. Sebebe dayalı olan durum ise bunun hilafınadır. Çünkü o hudus (yenilik) ifade etmektedir.

Mutlak mülkiyet nitaç davasına oranla biraz daha zayıftır. Çünkü mutlak mülkiyet ihtimale binaen öncelik ifade etmekte, nitaç meselesi ise yakini bir durum ifade etmektedir. Meselenin aksi ise, yani dava açan kişi mutlak mülkiyet iddiasıyla dava açsa, şahitlerden biri veya her ikisi nitaç olduğuna dair şahitlik etseler, kabul edilmez. Çünkü davacının iddiası şahitlerin ifadelerinden daha az olmakla, şahitlerinki fazla olduğundan fazlalığa dair şahitlik yukarda da beyan edildiği gibi kabul edilmemektedir.

Yine fazlalık kabilinden sayılan bir mesele de, sebebe dayalı bir mülkiyet iddia edilse, şahitler de mutlak bir mülkiyet olduğu konusunda şahitlik yapsalar, kabul edilmez. Ancak sebebin miras olduğu söylenecek olursa, bu mesele istisna edilir. Bakani.

«Batıldır, geçersizdir ilh...» Bu da ifadeler arasında bir uyum sağlanamaması halindedir şuyet kişinin iddiası ile şahitlerin ifadeleri arasında bir uyum sağlama imkanı var ise, o zaman şahitlerin fazlalıkla ilgili ifadeleri davayı zedelemez.

«Şahitlerin ifadelerinin birbiriyle uyum halinde olması gerekir ilh...»Buna örnek olarak şu misali verebiliriz: Bir kimse başka birinin elinde bulunan ev hakkında, o evin bir yıldan beri kendisine ait olduğunu söylese, şahitlerde yirmi yıldan beri ona ait olduğunu söyleseler, şahitlik batıldır. geçersizdir. Ama dava açan kişi yirmi yıldan beri kendisine ait olduğunu söylese, şahitlerde bir yıldan beri ona ait olduğu konusunda şahitlik elseler, şahitlikleri geçerlidir, muteberdir. Haniye.

Ankaravi'nin şahitliklerle ilgili bölümünde Kaidiye isimli eserden naklen şu ifadelere de yer verilmektedir: «Şahitlerin ifade etmiş oldukları sözler, şahitlik davaya, isbatını gerektirmeyen bir fazlalık veya bir eksiklik bakımından muhalefet ediyorsa, bu davanın kabulüne engel değildir.» Hamidiye.

Hayriye'de Fusuleyn'den naklen şu ifadeler yer olmaktadır: «Şahit hayvanın rengini belirtmekle mükellef değildir. Çünkü rengi hakkında sorulduğu zaman açıklamaya mecbur olmadığı, mükellef olmadığı bir soru ile karşılaşmış olur. Dolayısıyla rengini beyan edip etmemesi bir şeyi değiştirmez. Bu durumda bazı meseleler istisna edilmiştir.» Hamidiye. .

Bir kimse diğer birinin elinde bulunan herhangi bir eşya veya ev hakkında kendisine ait olduğuna dair bir iddiada bulunur ve bunu beyyine ile isbat eder, hakimde onun lehinde kararını verir, o da henüz kabzetmeden karşı taraf yani mal ve ev elinde bulunan kişi bir ikinci beyyine getirir. Beyyinesinde de dava açan kişinin hüküm meclisinin dışında başka bir kimsenin yanında o şeyde veya o evde hakkı olmadığı konusunda ikrarda bulunduğunu isbat eder ve şahitler de hüküm vermezden önce böyle bir ikrarda bulunduğuna dair şahitlik yaparlarsa hüküm geçersiz olur. Ama hüküm verildikten sonra böyle bir ikrarda bulunduğu konusunda şahitlik ederlerse hüküm batıl olmaz. Çünkü birinci beyyine ile sabit olan bizzat müşahede ile kesinlik kazanmış ve hakkında karar verilmiş bir hüküm mesabesinde sayılır. Bizatihi Kadı onun ikrarının o istikamette olduğunu görse ve duysa bu şekilde vermiş olduğu hüküm şahitleri tekzip sayılmaz.» Hamiş.

«Şahitlik davaya ve davacının ifadesiyle tamamen uyum halindeyse kabul edilir aksi halde kabul edilmez ilh... » Musannıf bu babı, bu meseleyle başlatmış bulunmaktadır. Halbuki bu meselenin şahitlikteki ihtilafla ilgisi yoktur. Çünkü bu şahitlerin ittifak halinde olmasının gerektiğine bir delil mesabesindedir. Zira şahitlerin ihtilafı davanın ve şahitlinin de ihtilafı demektir. Dolayısıyla bu meselenin kaideler kısmında zikredilmesinin sebebi de anlaşılmış olmaktadır. Bunu bir önceki kaidenin feri meselesi olarak zikretmek Bahır'da söylenen, «Dava ile şahitliğin birbiriyle uyum halinde olması, davanın şort olduğu konularda şarttır» sözünü hatırlatmaktadır. Bu konuda Temvirül Basair sahibi de Bahır sahibini takip etmekte ve aynı görüşü benimsemektedir. Bu ise açıktır, münakaşa edilen bir husus değildir. Çünkü şart olmayan konularda davanın bulunmasıyla bulunmaması eşittir. Dolayısıyla ifadelerin onunla uyum içinde olmaması ona zarar vermez.

Aynca meseleyi yukardaki kaidenin bir feri olarak zikretmek bunun şahitlikte değişik ifadeler ve ihtilaf konusunda kaide olmasına engel değildir. Bu söylediklerimizde de Şurunbulaliye'de söylenen ve Dürer'in ifadesine itiraz mahiyetinde olan kul hakkındaki şahitlik, dava olmaksızın kabul edilmez ve dinlenmez ifadesinin bu babla ilgisi yoktur. Çünkü konumuz şahitlikteki ihtilafla ilgilidir, şahitliğin kabul edilip edilmemesiyle ilgili değildir»

«Bu kaidelerden biridir ilh...» Şarih özellikle bu kaideye işaret etmekte ve dikkati bu noktaya çekmektedir. Sebebi ise bu kaide görünümünde olan meselenin başka bir kaidenin feri meselesi olması, bunun kaide olamayacağı konusundaki bazı vehimleri bertaraf etmek içindir. Çünkü bir başka meselenin feri olması başkasına kaide olmasına ters değildir. Nitekim yukarda bunu izah ettik. Yukardakinin de bir kaide olduğunu ayrıca belirttik.

«Miras sebebiyle olacak olursa ilh...» Yani davayı açan kişi mutlak bir mülkiyet iddiasında bulunur. şahitler de sebebe dayalı mülkiyet olduğu hususunda şahitlik ederlerse durum ne olur sorusunun bir cevabı mahiyetindedir. Bu ifadeyi zikretmede de musannıf Kenz'deki ifadeye tabi olmakta. aynı görüşü benimseyerek burada zikretmektedir. Bu konuda meşhur olan, onun mutlak mülkiyetle ilgili davaya benzemesidir. Nitekim Fetih'ten nakilde Bahır'da da bu şekilde zikredilmiştir. Şarih özellikle bu meseleyi ilerde zikredecektir. Onun için burada onu zikretmemesi daha uygun olurdu. Halebi.

Bunun aksi olması halinde, yani davacı davasını bir sebebe dayanarak açar mülkiyetin bir sebeple kendisine intikal ettiğini söyler, şahitler de mutlakmülkiyet konusunda şahitlik ederlerse, şahitlerin ifadeleri daha fazlayı ifade etmesinden dolayı kabul edilmemesi gerekir. Ancak iki ifade arasında bir uyum sağlanması halinde kabul edilebilir. Yani davacının davasındaki iddiasıyla şahitlerin ifadeleri arasında bir uyum sağlama imkanı varsa, onların mutlak mülkiyetle ilgili şahitlikleri kabul edilir.

«Bunun da mirasla ilgili bir davanın dışında olması gerektir ilh...» Çünkü yukarda da belirtildiği gibi miras sebebiyle bir malın kendisine intikal ettiğinin söylenmesi bir sebebe dayalı görünüyor ise de mutlak mülkiyete müsavi bir husustur. Nitekim yukarda bu konuda yeterli açıklama yapıldı.

«Nitaçta bunun dışındadır ilh...» Çünkü mutlak bir şekilde mülkiyet iddiası bundan daha az olmakta, çünkü o evveliyet ve öncelik ifade etmektedir. Bunun gerekçesi ise, mutlak mülkiyet ihtimale, nitaç davası ise kesin bir ifadeye bina edilmektedir.

Yine Hamiş'te zikredilen bir husus: Bir hayvanın yavrusuyla ilgili olan nitaç davası ve bu konuda şahitlikte, eğer şahitler bu yavru şu deveye tabi idi şeklinde şahitlik edecek olurlarsa yeterlidir. O yavrusunun o anneden doğduğuna dair şahitlik yapmaları şart değildir. Fetavayı Hindiye.

«Meçhul bir kişiden satın alma da bu istisnalar arasındadır ilh...» Yani davayı açan kişi bir meçhul kişiden satın aldığını ileri sürse, şahitlerde mutlak mülkiyet konusunda şahitlik yapsalar, yine bu şahitlik kabul edilir. Çünkü görünüşte meçhul kişiden satın olma da mutlak mülkiyete eş bir anlam taşımaktadır. Borç davası bunun dışında kalmaktadır. Bahır.

Yine buna benzer bir mesele de, satın aldığını iddia edip bu konuda satın aldığı malı kabzettiğini söylemesi meselesi de bunun gibidir.

Davayı açan kişi satın aldığını ve kabzettiğini her ikisini birlikte iddia eder, şahitlerde mutfak bir mülkiyet olduğuna dair şahitlik yapacak olurlarsa, o şahitlik kabul edilir. Hülasa'dan naklen Bahır'da bu şekilde ifade edilmiştir. Ancak Fetih'te İmadiye'den naklen bu konuda ihtilaf olduğu da beyan edilmektedir.

«Şahitlerin ifadelerinin lafız ve mana itibariyle birbirine uygun olması gerekir ilh...» Yani şahitlerinin birinin söylediğini diğeri tekit etmeli ve aynı manayı ifade eden lafızlar kullanmalıdır. Buna göre bir kimse yüz Iira alacağı olduğuna iddia etse, şahitlerden bîri bir dirhem olacağını, diğeri iki dirhem alacağı olduğunu, diğer biri üç dirhem olacağı olduğunu, diğer biri dört dirhem, bir başkası beş dirhem alacağı olduğunu söylese, Ebu Hanife'ye göre bu şahitlik kabul edilmez. Çünkü ifadeler arasında lafız bakımından bir mutabakat yoktur. Sahibeyne göre dört konusunda son iki şahidin ittifak ettikleri anlaşılmakta, onun için dört dirhem ile hüküm verilebilir denmektedir. Bundan anlaşıldığına göre Ebu Hanife'nin görüşü, şahitlerin ifadelerinin lafız bakımından bir mana üzerine yönelmiş olması ve kelimelerin bir manayı ifade etmesi istikametindedir. Sahibeyn ise şahitlerin verdikleri ifadeleri tazammun yoluyla da olsa mana bakımından birleşmeleri yeterlidir. Lafızların aynı manaya vaz edilmiş olmaları şartına gerek yoktur demektedirler.

Ebu Hanife'nin maksadı kelime ve lafızların aynı mana için konulmuş kelime ve lafızlar olması şart değildir. Eğer böyle olsaydı yukarda zikretmiş olduğu bir konu buna ters olurdu ki orada şahitlerden biri nikahla ilgili, diğer biri de tezevvüçle ilgili ifadeler kullansalar, mana itibariyle bunlar bir noktada birleştiği için kabul edilir demiş idi. Halbuki kelimeler değişiktir. Ama ifade ettikleri mana aynıdır. Hibe ile atiyye konusu da aynıdır. Çünkü lafızlar her ne kadar kelime bakımından değişik iseler de mana itibariyle aynı noktaya yönelmiş olmaları dolayısıyla şahitlerin bu ifadeleri kabul edilir, öyle İse kelimeler değişikte olsa aynı manayı ifade etmeleri halinde Ebu Hanife'ye göre şahitlerin ifadeleri muteber sayılır.

Bu açıklamadan sonra İmam Zeylai'nin Nihaye'den naklettiği şu ifade ile konuya ışık tutmakta yarar ardır: »Eğer iki ifade arasında, yani iki şahidin verdikleri ifade orasında mana itibariyle bir fark bulunmaz. ama lafızlar değişik olursa, şahitlik kabul edilir. Mesela onlardan biri hibe konusunda şahitlik yapsa. diğer birisi de karşılıksız bir atiyyede bulunduğunu, verdiğini söylese, mana itibariyle ikisi de aynı olacağından kabul edilir. Çünkü burada maksat kelimelerin bizatihi aynısının kullanılması değil. onların ifade ettiği mananın birleşmesidir. Burada mana itibariyle kelimelerin birleşmeleri şahitliğin kabul edilmesine bir engel olmamaktadır.» İmam Zeylaî bu konuda da hiçbir hilafa yer vermemektedir. Bu ise yukarda zikrettiği feri meselenin hilafınadır. Yani yukarda şahitlerin birinin beş, birinin dört, birinin uç, birinin iki, birinin bir şeklindeki şahitliğinde beş kelimesi dört rakamına tam mutabık değildir. Beş rakamının içerisinde dört rakamının bulunması tazammun yoluyladır. Bunun içinde Ebu Hanife bu şekildeki ifadeyi şahitlikte kabul etmemiştir. Talebeleri Ebu Yusuf ve İmam Muhammed beşin içinde dördün tazammunen bulunmasıyla iktifa ederek bu tür şahitliğin dört rakamı üzerinde kabul edileceğini söylemişlerdir.

Netice olarak Ebu Hanifenin görüşüne göre şahitlerin kullandıkları ifadelerin aynı lafızlar olması gerekmemekte, ancak aynı ifadeyi aynı manayı ifade eden kelimeler ve cümleler olması şartı getirilmekledir. Nihaye sahibinin bu konudaki ifadesi ise Ebu Hanife hakkında da mutlak değildir. Çünkü Ebu Hanife kelimenin kendisi olabileceği gibi onun manasını ifade eden diğer bir kelimeyi de kullanabileceği şeklindedir.

«Sahibeyn ise manada birleşmeleri ile iktifa etmişler ilh...» Bu konuda şöyle denebilir: Bütün imamların görüşüne göre şu aşağıdaki mesela buna ters olabilir. Mesela, şahitlerden biri erkeğin karısına arapça olarak «haliyye» ifadesini kullandığını söylese, diğeri de «beriye» ifadesini kullandığını söylese, talakın bain bir talak olduğu konusunda karar verilmemesi demek olur. Halbuki iki ifade de aynı manayı ifade etmektedirler. Bu itiraz mahiyetinde ileri sürülene cevap olarak iki ifade arasında bir tesadüf söz konusu değil, yani değişik kelimelerin aynı manayı ifade etmesi demek değildir. Cümleler değişiktir. manaları ayrıdır. Fakat bunların doğurduğu sonuç birdir. O da bain talakın vuku bulduğu meselesidir. Meselenin tamamıFetlh'te zikredilmiştir.

«Manalarının bir olması dolayısıyla ilh...» Yani şahitlerden biri nikah kelimesi hakkında diğeri ise evlenme (tezvic) kelimesi hakkında şahitlik ederlerse manalarının bir olması bakımından bu şahitlik kabul edilir.

«Eğer ikrar olduğuna dair şahitlik edecek olurlarsa ilh...» Bunun gereği, dava ile şahitlerin ifadeleri arasında söz ve fiil bakımından bir ihtilafın zarar vermeyeceğidir. Ancak şahitlerin ifadeleri arasında olacak olursa, yani biri fiili olaya diğer biri de söz konusunda şahitlik ederlerse, bu ihtilaf şahitliğin manidir. Ama şahitlerden biri davacının davalı zimmetinde bin lira olacağı olduğuna dair şahitlik yapsa,şahitlerin bu ifadeleri kabul edilir. Çünkü bu, söz ile fiil arasında bir birleştirme değildir. Molla Ali Türkmani ve Havi.

«İki ifade arasını uzlaştırmak mümkün olacak olursa ilh...»Yani davacı fazla bir şeyi iddia eder, şahitlerin ifadesi de onun davasındaki miktardan az olacak olursa, şahitlerin ifadesi kabul edilmez. Ancak davacı, «Evet benim onda şahitlerin ifade ettiği gibi bin yüz lira olacağım var idi, ancak yüz lirasını daha önce almış idim, bin lira kaldı. Şimdi o bin lirayı ödemesini söylüyorum, şahitler eski haline şahitlik etmektedirler.» diyecek olursa bu konudaki şahitlerin ifadeleri kabul edilir. Bahır'da bu konuda «bu fazlalığı beyyineyle isbat etmeye ve bu iki ifade arasında uyum sağlamaya veya uzlaştırmaya gerek yoktur. Çünkü mücerret açıklamaya konu kapanmış olmaktadır.»

Ama kendisi satın alma yoluyla ona malik olduğunu iddia eder, şahitler de hibe yoluyla onun olduğunu söylerlerse, bu durumda satın alma yoluyla ona malik olduğunu beyyineyle isbat etmesi gerekir. Bu durumda şahitlerin ifadeleri onun iddiasına ters düştüğünden kabul edilmemektedir.

«Bütün bunlar borçla ilgili para ile ilgili olan konulardadır ilh...» Yani şahitlerin ifadelerinin lafız bakımından birbirine muvafakatlarının şart oluşu, borçla ilgili konulardadır. Ama şahitlerin ifadesi akit konusunda olacak olur ise, mutlak bir şeklide kabul edilmez. Bu konuda iddia edilen miktar söylenenlerden az veya çok olsun durum değişmemektedir. Ayrıca iddia edilen müşteri veya satıcı olması arasında da fark yoktur.

«Bin lira karşılığı mükatep kılması ilh...» Bu ifade, kölenin iddia etmesi mevlanın inkar etmesi hususuna şamil olduğu gibi müddai olan kişinin mevla olması haline de şamildir. Hidaye sahibinin Cami üzerine eklediği ifadelerden biri de Fethü'l-Kadir'de belirtildiği gibi şu gerekçedir. «Çünkü efendinin kölesi üzerinde mal iddiası sahih olmamakta, zira mevlanın kölesi üzerinde ancak kitabet vasıtasıyla bir borcu olabileceği kabul edilmektedir. Bu durumda kölenin inkarı ona hamledilir. Çünkü mevlanın onda bir alacağı tasavvur edilmemektedir. Durum böyle olunca bu konudaki şahitlik ancak isbat için geçerli olmaktadır. Bahır isimli eserde ve Zeylai'nin tebyinıl hakayık isimli eserindeki bir rivayete göre «mevlanın getireceği beyyine bir şey ifade etmez» denmiştir. Sebebi de akit köle açısından lazım bir akit değildir. Çünkü köle aciz kaldığı iddiasıyla bu mükatebe aktini tek taraflı fesh etmeye yetkilidir.

Ayni de bu kıyl şeklinde ifade edilen zayıf rivayete kesin gözüyle bakmıştır. Aynı zamcında bu husus Camiü's-Sağir'ın ifadesine de tamamen uygun görülmektedir.

«Bedelin değişmesiyle o da değişir ilh...» Bu ifade ile şuna işaret etmek istemiştir. Şahitler eğer satın alındığına dair şahitlik etseler, fakat bedeli ve semeni belirlemeseler kabul edilmez. Meselenin tamamı Bahır isimli eserde zikredilmiştir. Hayreddin Remli. Bahır üzerine yazmış olduğu haşiyesinde, «Fukahanın sözünden anlaşılan burada ve başka konularda eğer bedel ile hüküm verme ihtiyacı doğuyor ise, muhakkak ki bedelin zikredilmesi gerekir. Aynı zamanda miktarının belirlenmesi yanında vasfının da belirtilmesi şarttır. Ama semen konusunda hükme ihtiyaç duyulmayan yerlerde şahitlerin semeni (bedeli) belirtmelerine gerek yoktur.» demektedir

TENBİH: Mebsut'ta, «Bir kimse birinin elinde bulunan evi satın aldığını iddia etse, iki şahitte bu istikamette şahitlik yapsalar, fakat semeni, satın alma bedelini söylemeseler, satanın bunu inkar etmesi halinde onların şahitlikleri geçersizdir. Çünkü dava eğer şahitlerin ifade ettikleri vasıfta ileri sürülmüş ise, semen belirtilmediği için bu dava fasittir. Eğer davada müşteri olduğunu iddia edan fiatını da belirleyerek dava açmış ise, şahitlerde bu iddia istikametinde şahitlik yapmamaktadırlar. Çünkü onlar fiatı belirlememektedirler. Bunun için de hakim akt hususunda hüküm verme ihtiyacını hissetmekte, ortada bir fiat (bedel) olmayınca da akit konusunda karar mümkün olmamaktadır. Çünkü akit başlangıçta fiat belirlemeden nasıl sahih olmuyor ise, yine satışla ilgili veya akitle ilgili bir konuda verilecek kararda, fiat (Tesmiye edilmemiş) belirlenmemiş ise, yine hüküm bir şey ifade etmemekte, geçersiz sayılmaktadır. Şahitler de semen konusunda bir ifadede bulunmadıklarına göre hakimin bu konuda bir takrire gitmesi mümkün olmamaktadır.» denilmiştir.

Daha sonra Mebsut sahibi devamla şöyle demektedir: «Eğer şahitler satıcının sattığına dair ikrarda bulunduğu hususunda şahitlik ederlerse, fiatı da yine belirlemezlerse, satan kişinin bedeli kabzetmeye dair şahitliklerinde bir ifade kullanmayacak olurlarsa, yine bu şahitlikleri geçersizdir. Çünkü hakimin akit hakkında hüküm verebilmesi, ancak ortada bir bedelin olmasına bağlıdır. Ama şahitler bizim yanımızda satan ikrar etti ve bedelini aldığını söyledi derler, miktarını belirlemezlerse, o zaman caizdir, şahitlikleri kabul edilir. Çünkü burada mülkiyetin müddaiye alt olduğu konusunda bir hükme ihtiyaç vardır. aktin olup olmadığı konusunda bir hükme ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü akit paranın alınması ile bitmiş, sona ermiştir. Madem ki satıcı, şahitler huzurunda parayı kabzettiğini ikrar etmiştir, öyleyse akıt bitmiştir. Ortada bir mülkiyet konusu kalmış bu mülkiyetin de müddaiye ait olduğu konusunda hüküm verme için yeterli sayılmıştır.»

«Rehinde bu kabildendir ilh...» Bahır'da bu konuda, »Hidaye'nin zahiri ifadesinden anlaşıldığına göre, rehin davası borçla ilgili davalar kabilindendir.» denmektedir. Binaye'de Hidaye'ye itiraz edilerek Nihaye'deki ifadeler aynen kullanılmış ve denmiştir ki: «Bin lira karşılığı bir rehin aktinin meydana geldiğini iddia, bin beşyüz lira karşılığı rehin olduğu ile ilgili iddiadan ayrıdır, başka bir davadır. Bunun içinde beyyinenin kabul edilmemesi gerekir. Eğer davayı açan rehini kabul eden mürtehin ise, durum yine böyledir. Çünkü o şahitlerden birini tekzip etmektedir. Buna cevap olarakta rehin akti mürtehin açısından lazım olmayan bir akittir. Çünkü mürtehi (rehin olan kişi) dilediği zaman rehini borcunu olmadan do sahibine iade edebilir ve tek başına rehin aktine son verebilir. Dolayısıyla bu yok hükmünde kabul edilmiş, bunun içinde itibar bir borç davası şeklinde kabul edilmiştir. Çünkü rehin ancak borç karşılığı olmaktadır. Bunun içinde beyyine kabul edilir.» Nitekim diğer borçlarda da durum böyledir.

Durum böyle olunca, şahitlerden birinin bin lira, diğerinin binbeşyüz lira karşılığı rehin alınmıştır şeklindeki ifadelerindeki bin lirada ittifak etmişler, zımnen bu nokta bin lira karşılığı rehin olduğu sabit olmuş olur.

Havaşi Yakubiye'de yukardaki rehin alan (mürtehin) yerine rehin veren ifadesi yer almıştır. Ancak yukardaki ifade daha doğru olmaktadır.

Eğer köle iddia ederse, yani para karşılığı azad edildiği iddiası köle tarafından ileri sürülmüş ise, iddia akitle ilgili bir iddiadır. Eğer mevla tarafından ileri sürülmüş ise borçla ilgili bir dava olmaktadır. Onun içinde bu mesele yalnız mal karşılığı azad edilme ile kayıtlanmıştır. Eğer musannıfın kullandığı ifade istikametinde hareket edilecek olursa böyledir. Veya genel manada kullanılacak olursa kitabet aktine de şamil olmakta, bu da Hidaye sahibinin söylediklerine uygun düşmektedir. Eğer özel kabul edilecek olursa, yani iddia kitabet iddiasını yapan köle olacak olursa, şeklindeki ifade de Camiü's-Sagir ve Aynî'deki ifadeye uygun düşmektedir. Eğer özel kabul edilecek olursa, yani iddia kitabet iddiasını yapan köle olacak olursa, şeklindeki ifade de Camiü's-Sagir ve Ayni'deki ifadeye uygun düşmektedir.

«Çünkü onların maksatları maldır ilh...» Yani hak sahiplerinin iddiası ve itiraflarıyla talak, akit, azad olma hususları sabit olmuş; konu bir dava konusu olmaktan çıkmıştır. Borçla ilgili alacakla ilgili miktara inhisar etmiştir Fetih.

İzah isimli eserde şu ifadeler de eklenmiştir: «Rehinde eğer iddia eden rehin veren ise, kabul edilmez. Çünkü onun rehinde bir hakkı yoktur. Dolayısıyla şahitlik davadan ayrı bir konu da yapılmış olmaktadır. Eğer iddia eden rehin alan ise bu da alacakla ilgili bir dava mesabesindedir. Yakubiyede Tebyinül Hakayık isimli eserde rehin kelimesinin zikredilmesi, meselenin tasavvuruna uygun düşmemektedir» denmiştir.

«Şahitlerin ittifak ettikleri az miktar üzerinde kabul edilir ilh...» Eğer dava bin ve binbeşyüz üzerinde olur, iki bine tamamlanmayacak olursa. ittifakla böyledir. Eğer bin ve ikibinle olacak olursa, yani şahitlerden biri bin, diğeri ikibin olduğunu söyleseler, durum sahibeyne göre yine aynıdır. Bin kelimesinde ittifak ettikleri için en azı olan miktar konusunda mahkeme karar verir. Ebu Hanife'ye göre hakim bu şahitliğe dayanarak hüküm veremez. Çünkü bin ile ikibin birbirinden farklı hususlardır. Şahitlerin ifadelerinde ittifak sağlanamadığından hakim şahitliğe dayanarak hüküm verme yetkisine sahip değildir. Fetih.

«İcare aktide bey'i akti gibidir, eğer icare müddetinin ilk anında olacak olursa ilh...» Çünkü icare aktinin başlangıcında icara aktinin isbatına ihtiyaç vardır. Akit bedelin değişmesiyle değişeceğinden icare akti sabit olmamaktadır. Fetih. Ama icare müddetinin bitiminde ise, durum borçla ilgili davalara benzemektedir. Çünkü müddetin bitiminde ortada ancak bir ücret davası bulunmaktadır. Fetih.

Bu ayırım iddia edenin kiraya veren olması halindedir. Eğer iddia eden müstecir olacak olursa, bu durumda mesele ittifakla akit üzerinde olmaktadır. Çünkü müstecir icare yoluyla ödenmesi gereken malı itiraf etmiş bulunmakta, itiraf ettiği miktarı ödemeye mahkeme kanalıyla mecbur edilmektedir Bu noktada şahitlerin ittifak etmeleri, ihtilaf etmeleri durumu değiştirmez. Çünkü akit ihtilafla sabit olmaz.

METİN

Nikah akti, karı veya kocadan herhangi birinin mehir miktarındaki az veya çok iddiaları karşısında şahitlerin ihtilaf etmeleri halinde, en az miktarı kabul ederek nikahın o miktarla sahih olduğuna istihsanan hüküm verilir. Bu da Ebu Hanife'ye göredir. Sahibeyne göre ise, mesele böyle değildir. Şahitliğin sahih olması hususunda özellikle verasetle ilgili şehadetin malın miras olarak bırakıldığı hususuna da nakli gerekir. Mesela şahitlerin falan kişi öldü, şu malı da davacı olan kişiye miras olarak bıraktı, demeleri gerekir. Ancak ölümü anında mülkiyetin ona ait olduğunu söylemeleri veya malın elinde olduğunu söylemeleri veya onun yerine kaim olan müstecir gibi, ariyet olan kişi gibi, gasıp ve emanet alan kişi gibi naibinin elinde olduğunu söylemeleri ile iktifa edilir. Çünkü bu ifadeler zımninde şehadetin sebebe nakli tahakkuk etmiş sayılır. Çünkü el ölüm anında ödeme sebebiyle mülkiyet eline dönüşebilir. Yani emanet olarak almış olduğu malı elinde tutan kişi kime ait olduğunu söylemeden ölmesi halinde, onu ödeyeceğinden o mal ölen ve emanet elinde olan kişinin malı olur. Mülkiyet sabit olunca, bunun gereği nakilde gerçekleşmiş sayılır. Nakil ifadesiyle birlikte, miras konusunda, varis olmanın sebebinin de belirtilmesi gerekmektedir. Mesela ölenin öz kardeşi veya baba kardeşi veya anneden kardeşi gibi varis oluş sebebini de şahitlerin açıklaması gerekir. Bir üçüncü şartta şahidin ondan başka bir varis olduğunu bilmiyorum demesi de şarttır. Dördüncü olarakta şahidin ölen kişiyle muasır ve onu bizzat görmüş olması gerekir. Aksi halde şahitliği muteber sayılmaz. Çünkü sebebi gözleriyle görmemiş, ancak duyma yoluyla şahitlik yapmış olur ki bu konuda duyma yoluyla şahitlik geçerli değildir. Bu iki şartı Bezzaziye özellikle zikretmiştir.

Ölen kişinin isminin zikredilmesi şart değildir. El değiştirmiş bir mal konusunda şahitler bir ay önce falan ve hayatta olan kişinin elinde idi şeklindeki şahitlikleri de muteber sayılmaz. Çünkü bu şahitlik meçhul bir sebebe dayanmaktadır Ayrıca sağ olan bir kişinin elinde malın bulunmasının değişik sebepleri vardır. Emaneten de olabilir, kiralamış da olabilir, mülkiyeti ona fiil de olabilir.

Ama şahitler mülkiyetin kesinlikle ona ait olduğu veya aleyhinde dava açılan ve mal elinde bulunan kişinin ikrarı hususları bunun hilafınadır. Hatta şahitlerin dahi bu malın şu kadar zaman önce davacının elinde olduğunu söylemesine dair ikrarı konusunda şahitlik edecek olurlarsa, yine durum değişik olmakladır. Bu durumda mal dava eden kişiye verilir. Çünkü ikrar malumdur, ikrar sebebinin meçhul olması ikrarı zedelemez, iptal etmez. Bu konuda esas kaide, geçmişte bir mülkiyetle ilgili şahitlik muteberdir. Geçmişte birinin elinde olmasına dair olan şahitlik ise makbul değildir. Çünkü elde olması değişik sebeplere dayanabilir. Ama mülkiyette ise durum böyle değildir. Bezzaziye.

Eğer aleyhinde dava açılan ve ev elinde olan kişi bu ev müddainin elinde idi ancak haksız yere elinde bulunduruyordu. şeklindeki ikrarı davacının elinde olduğuna dair ikrar sayılır mı sorusuna cevap olarak «Evet» denmiştir. Camiü'l-Fusuleyn'de de müftabih olan görüş budur ifadesiyle mesele tamamlanmıştır.

FER'İ MESELELER: Şahitler bin lira alacaklı olduğuna dair birisi lehinde şahitlik etseler, bunlardan biri beşyüz lirası ödendi dese, şahitlikleri bin lira üzerinde kabul edilir. Ancak diğeri de beşyüz liranın ödendiğine dair şahitlik ederse, o zaman ödeme işi kabul edilir. Bin liradan beşyüz liranın ödendiğini bilen şahidin iddia edenin bunu ikrar edinceye kadar bu konuda şahitlik etmemesi gerekir.

Bir ineğin satıp çalındığına dair şahitlik etseler, ancak ineğin renginde ihtilafta bulunsalar, Ebu Hanife'ye göre hırsızın eli kesilir. Sahibeyne göre kesilmez. Sadru Şeria sahibeynin kavlini tercih etmiştir. Eğer bu da davayı açan kişi ineğin rengine dair bir ifadede bulunmamış ise. Zeylâi. Borçlu borcunu taksitlerle sahibine verdiğini iddia etse, şahitlerde mutlak bir şekilde veya toptan ödeme yaptığına dair şahitlik yapsalar, kabul edilmez. Vehbaniye.

Sağ olan bir kişinin aleyhinde borçlu olduğuna dair şahitlik etseler ve şu kadar borçluydu deseler, kabul edilir. Ancak hasım şahitlere borcun şu ana kadar devam edip etmediği konusunda bir soru yöneltecek olur, onlar da bilmiyoruz diye cevap verecek olurlarsa. durum değişiktir. Ölmüş kişinin borcu konusunda ise mutlak bir şekilde kabul edilmez, Ancak öldüğü zaman borçlu olarak öldü diye şahitlerin sarih bir ifade kullanmaları gerekir. Bahır.

Ben derim ki: Muinil Hükkam'daki ifade buna ters düşmektedir. Orada. «Öldüğü zaman borçlu idi ifadesine gerek kalmaksızın mücerret borçlu olduğunu ve gerekçenin beyan edilmesiyle ölen kişinin de borçlu olduğu sabit olmuş olur.» denmektedir. Ancak bu konuda ihtiyatlı hareket edilmesi daha uygun olmaktadır. Bir kimse geçmişte bir şeyin mülkiyetinin kendine ait olduğunu iddia etse, şahitlerde şu anda mülkiyetin ona alt olduğu konusunda şahitlik yapsalar, esah olan rivayete göre bu şahitlik kabul edilmez. Yine geçmişte ona ait olduğu konusunda şahitlik etmeleri, şu anda mülkiyeti ona ait olduğuna dair şahitlik kabul sayılmamaktadır. Camiü'l-Fusuleyn.

«Mutlak bir şekilde ilh...» Yani, azı veya çoğu iddia eden koca olsun, karı olsun durum değişmemektedir. Hidaye'de tashih edilen ve sahih kabul edilen görüşte bu şekildedir. Fetih isimli eserde bunun rivayete ters düştüğü iddia edilmektedir. Meselenin tamamı Şurunbulaliye'de zikredilmiştir.

«Sahibeynin görüşü bunun hilafınadır ilh...» Onlara göre, bu konudaki şahitliğin az miktar üzerindeki ittifakı geçersizdir. Çünkü bu miktarda olmaktan daha çok, akit üzerinde bir ihtilaf olmaktadır. Kıyas da bunu gerektirir. Ebu Hanife'nin delili ise, nikahta mal asıl konu değildir. Çünkü mehir zikredilmeden de nikah akti sahih olabilir. Onun için mal, nikah aktinde tali ve tabi bir şey olarak kabul edilir. Çünkü nikahta asıl olan, karı koca orasında helal olmanın ve izdivacın gerçekleşmiş olması ve erkeğin kadında temettu hakkına sahip olmasıdır. Bu hususta da ihtilaf olmamakta, dolayısıyla asıl olan bu konu, sabit kabul edilmektedir. İhtilaf tabi olan bir noktada vuku bulacak olursa, şahitlerin o az miktarda ittifak ettikleri husus, mahkemede karar noktası olmakta, hakim de o miktar mehir miktarıdır diye hüküm verebilmektedir.

«Şahitliğin sıhhatiyle ilgili ilh...» Bahır isimli eserde uzun ifadelerden sonra şu ifadelere yer vermektedir: «Bununla da anlaşılıyor ki şehadetin başka bir konuya nakli, davanın sahih olmasının şartıdır. Bazılarının vehme kapıldıkları gibi, beyyine ile hüküm vermenin şartıdır. Yalnız bu mahkemenin kararıyla ilgili bir şarttır ifadeleri bunun tersinedir. Yani, davayı açan ve varis olduğunu söyleyen kişi, «Murisim öldü, şunları bana miras olarak bıraktı.» diye davada da zikretmesi, şahitlikte zikredilmesi gerektiği gibi şarttır. Bunu zikretmemiştir, çünkü söz şahitlikle ilgilidir.)»

«Nakil ilh...» Yani mülkiyetin intikal ettiğine dair şahitlerin ifade etmeleri şartı getirilmiştir. Bu da yukarda şarihin beyan ettiği gibi, açıkça «Falan ölmüştür, miras olarak müddaiye bunları bırakmıştır.» demeleri çeklinde olmakta veya onun makamına kaim olabilecek ölmüş kişi için ölüm anında ona mülkiyet isbat eden bir ifadeyi kullanmalarıyla mümkün olacaktır. Aynca onun elinde olduğunu isbat veya onun vekilinin elinde olduğunu isbat yeterlidir. Musannıfında, «Şahitlik etmeleri halinde» ifadesi de buna işaret etmektedir. Bu, Ebu Hanife'yle İmam Muhammed'e göredir.

Ebu Yusuf'a göre ise durum değişiktir. Ebu Yusuf bunlardan hiçbirini şart koşmamaktadır. Bu ihtilaf sonucu da şu husus ortaya çıkar: Eğer şahitler, «Bu, ölmüş olan kişinin mülkü idi.» diye şahitlik yapsalar, eksik veya fazla bir şey söylemeseler. bu durumda Ebu Hanife ile İmam Muhammed aşağıda, sağ olan bir kişinin mülkü idi şeklindeki şahitlikleri kabul edilir meselesi arasında, bir farkın olup olmadığı sorusuyla karşıkarşıya kalırlar.

Fethü'l-Kadir'de fark aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir Ancak bu haşiyeleri toparlayan İbni Abidin'in oğlu, babası için «nakil» ifadesinin hamişte zikredilmesi ve üzerine çizgi çekilmiş olması kendisini tereddüde sevkettlğini, ancak ibarenin siyakından da anlaşıldığına göre bunun zikredilmesi gerektiği kanaatini taşımaktadır. Bu nakil ifadesi İmam Muhammed ile Ebu Hanife'ye göredir; Çünkü varisin mülkü yeni bir mülk olmakta, ancak ölüm anında murisin mülkiyetinin mevcut olduğuna dair şahitlikle iktifa edilmektedir. Çünkü ölümü anında mülkiyetin ona ait olmasının gereği varisine intikal etmesi, tabii bu sonuç olarak anlaşılmaktadır. «Elinde idi» veya «Onun naibinin elinde idi.» ifadelerinde de durum aynıdır.

Ebu Yusuf'a göre ise, varisin mülkiyeti aslında murisin mülkiyetidir. Mülkiyetin murise ait olduğu konusundaki şahitlik, varisin mülkü olduğuna dair şahitlik demektir. Buna göre nakil ifadesi şahidin falan kişi öldü bu malı miras olarak bıraktı veya buna benzer ölüm anında mülkiyetin ölen kişiye ait olduğunu ifade eden veya elinde olduğunu ifade eden veya onun yerine kaim olan bir kişinin elinde bulunduğunu ifade eden ifadeyi kullanmalarıdır. Varis, miras yoluyla kendisine intikal eden o malın murisine ait olduğunu ispatlaması halinde, hemen onun lehinde hüküm verilecek demek değildir. Zaten ihtilaf noktası da budur.

Sağ olan bir kişi için durum bunun hilafınadır. Çünkü henüz hayatta olan kişi o malın kendisine ait olduğunu, eskiden onun mülkü olduğunu isbat etmesi halinde, onu iptal edici bir husus olmadığından istishap yoluyla mülkiyetin devam ettiği istikametinde hüküm verilebilir. Bununla da iki mesele arasındaki fark ortaya çıkmış olur.

«Miras konusunda ilh...» Yani varis, başkasının elinde olan bir malın babasından miras olarak kendisine intikal ettiğini iddia etse ve bu konuda iki şahit getirse, şahitler de, «Evet, bu mal onun babasının idi.» deseler, varis lehinde hüküm verilmez. Ta ki, «Öldüğü zaman mülkiyeti babasına aitti. murisine aitti.» şeklinde bir ifadede bulunmaları gerekir.

«Ölümü esnasında ilh...» Bu kayda da gerek vardır. Hatta bu kaydı yukarda saymış olduğu üç meselenin hemen akabinde zikretmesi gerekirdi.

«Çünkü eller ilh...» Niçin intikale gerek kalmaksızın ölen kişinin yedinde olduğuna dair şehadetle iktifa edilmesinin bir gerekçesi olarak zikredilmektedir? Açıklaması şöyledir: Öldüğü zaman mal elinde olacak olursa, bakılır: Eğer mülk sahibi olarak o mal elinde bulunuyorsa, durum açıktır. İzaha gerek yoktur. Çünkü bu durum onun mülkiyetinin sabit olduğunu isbat edici mahiyettedir veya varise intikali için yeterli bir gerekçedir. Çünkü varise intikali için ölümü esnasında mülkiyetin ölen kişiye ait olması yeterlidir. Nitekim şahitlerin mülkiyetin ona ait olduğu konusunda şahitlik yapmalarında yelerli olduğu gibi.

Eğer eli bir emanet eli ise hüküm yine aynıdır. Çünkü ölüm esnasında emanet olarak elinde bulundurduğu mal, eğer kime ait olduğunu söylemeden vefat etmiş ise, o malın korunmasını terk ettiği, sahibinin kim olduğunu söylemediği için ödeme sorumluluğunu taşımakta, dolayısıyla mülkiyet, emanet mülkiyetten hakiki mülkiyete dönüşmektedir. Ödeme sorumluluğunu üstlenen kişi, o mola malik olmuş sayılır. Durum böyle olunca o andan itibaren o maldaki mülkiyetin ona ait olduğu sabit olmuş olur.

Onun yerine kaim olanın elinde olması meselesine gerekçe zikretmedik. Sebebi de açıktır. Çünkü onun makamına kaim olan kişinin eli onun eli demektir. Mülkiyetin ölüm esnasında ona ait olduğu ve varislerine intikal şeklini isbata gerek kalmamaktadır. Onun için yukardaki gerekçe ile iktifa etmiş, çünkü o buna bir işaret mesabesinde kabul edilmiştir.

«İntikal sebebiyle birlikte varis olmanın sebebi de açıklanmalıdır ilh...» Fetih'te bu konuda şöyle denmektedir: «Ölen kişi ile varisinin nesebi zikredilmeli, belirli bir noktada karşılaştıkları anlaşılıncaya kadar bu duruma devam edilmeli ve varis olma sebebi de açıklanmalıdır.»

Varis hakkında babası, annesi ve çocuğudur diye zikredilmesi şart mıdır sorusuna cevap olarak da, «şart olduğu bir kavle göre kabul edilmiştir. Fetva ise şart olmadığı istikametindedir. Başkalarıyla mirastan mahrum edilmeyen, hiçbir surette hacbedilmeyen kişilerin durumu da aynıdır. Oğlunun oğlu, oğlunun kızı gibi konularda muhakkak ki şahitliğe gerek vardır. Yine, «Bu onun mevlasıdır. Onu azad etmişti. Dolayısıyla onun varisidir.» şeklinde şahitliğe de gerek duyulmaktadır. Bu şort ne metinde ne de şerhte zikredilmemiştir. Zahiri ifadeden anlaşıldığına göre intikalin üçüncü şartla beraber zikredilmesi, bu şartın zikrine hacet bırakmamakta, ona ihtiyaç hissettirmemektedir.

«Varis olma sebebini de açıklaması gerekir ilh...» Mesela bu onun öz kardeşidir, baba bir kardeşidir veya anne bir kardeşidir diye varis oluş sebebini açıklaması gerekmektedir.

«Öz kardeşidir ilh...» Bezzaziye'den naklen Bahır isimli eserde şöyle denilmektedir: «Şahitler, şu kimse ölenin oğludur deseler, varisi olduğunu söylemeseler, sahih olan görüşe göre bu ifade yeterlidir. Aynen bu onun babasıdır veya annesidir demeleriyle iktifa edildiği gibi.

«Ölenin amcası olduğu iddia edildiği taktirde, davanın bu konuda sahih ve geçerli olabilmesi için, amcanın hangi yönden amca olduğunun açıklanması şarttır. Mesela öz amcasıdır, babasıyla babadan kardeş amcadır veya babasıyla anne kardeş amcasıdır şeklinde tefsire gerek duyulmaktadır. Ayrıca bunlara ek olarak «Bu da onun varisidir.» demeleri gerekir. Varis olduğunu iddia eden kişi beyyine ikame ettiği taktirde, şahitlerin ölen kişinin nesebi ile varisi olan kişinin nesebini sayarak bir babada birleşinceye kadar bu neseb silsilesini devam ettirmeleri gerekir. Kardeş ve dedede de durum aynı olmaktadır.»

«Başka bir varisi olduğunu da ilh...» Fethü'l-Kadir'de şöyle denilir:«Şahitler malın murise ait olduğuna, şu kimseye miras olarak bıraktığına şahitlik etseler, fakat «Ondan başka varisi olduğunu bilmiyoruz.» demeseler, bakılır: Eğer bazı hallerde varis olupta bazı hallerde mirastan mahrum olan kişilerden biri ise, başkalarının varlığı ile bir hakkı olmama ihtimaline binaen, onun lehinde hüküm verilmemesi, mahkemenin sonuçlanmaması gerekir. Hatta bütün hallerde varis olsa da hakimin ihtiyatlı hareket ederek belirli bir müddet beklemesi gerekmektedir. Eğer başka varisler varsa, bu süre içinde ortaya çıkar. Hakimin beklemesi de başka varisinin olup olmadığını tesbit etmek içindir.»

Bu notları derleyen İbni Abidin'in oğlu, babasının bu hususta tereddüde düştüğünü ve bu konuyla ilgili bölümleri nokta ile işaretlediği Fethü'l-Kadir nüshasındaki ifadelerin değişik yorumlara sebeb olduğu kanaatiyle bu konuya açıklık getirmediğini, başka nüshalara bakılarak sonuca varılmasının gerekli olduğuna da işaret etmektedir.

Eğer varisin değişik miktarlarla varis olduğu anlaşılırsa, en az alabileceği miktar kendisine verilir. Mesela koca için en az miktar dörtte bir, karı için en az miktar sekizde birdir. Ancak varisler «Başka bir varisi olduğunu bilmiyoruz.» ifadesini ekleyecek olurlarsa, o durumda kocaya yarı, karıya da dörtte bir olan en yüksek payları verilir.

İmam Muhammed der ki: (Bu aynı zamanda Ebu Hanife'den de bir rivayettir) : «En yüksek payları ne ise, onu alırlar » Ancak birinci görüş delil açısından daha kuvvetli görülmekte Zahirur Rivayede de o görüş yer almaktadır.

Ayrıca sahibeyne göre hakim kendisine yüksek payını verdiği kişiden kefil alır. Eğer, «Başka varisi olduğunu bilmiyoruz.)» demişlerse, Ebu Hanife'ye göre bu kadarıyla iktifa edilir. Kefile gerek yoktur. Sahibeynin görüşü ise bunun hilafınadır. Mesele şehadet babından öncede geçmiş idi. Edebül-Kadının elli altıncı bölümünde meseleyi üç kısma ayırarak zikretmişti. Oraya müracaat edilmesi gerekir.

Gerçi bu meseleleri Bahır sahibi özetlemeye çalışmıştır. Fakat meseleye tam açıklık getirmemiş, özetlemesi meseleyi daha da anlaşılmaz hale getirmiştir.

Yine yukarda geçtiği gibi, varis eğer başkasının varlığı ile mirastan tamamen mahrum ediliyor ise, bu şartın zikredilmesi gerekir. Eğer başkasının varlığı ile alacağı pay azalıyor ise, en yüksek payı olabilmesi için yine bunun zikredilmesi gerekmektedir. Her halükarda varis olup başkasının varlığıyla hissesi düşürülmeyen, azalmayan biri ise, anında hüküm verilebilmesi için zikredilmesi de şarttır. Beklemeye, tereddüde gerek yoktur.

«Sebebi bizzat görmediği için ilh...» Şahidin ölen kişiye muasır olması ve ölümü hakkında kesin bilgiye sahip olması gerekir. Aksi halde görmediği bir sebebe şahitlik etmiş olur ki muteber olmaz. Ayrıca mülkiyete dair şahitliğin başkasında duyma yoluyla ifa edilmesi caiz olmaz. Fetih.

«Ölen kişinin isminin zikredilmesi şart değildir ilh...» Hatta şahitlerin varisin ölenin babasının babası (dedesi) olduğunu ve onun varisi olduğunu söylemeleri yeterlidir. Ölünün kim olduğu konusunu ismen zikretmelerine gerek yoktur. Bu şekilde ikame edilen beyyine kabul edilir. Bezzaziye.

«Bir aydan beri sağ olan bir kişinin elindedir şeklinde şehadet etmeleri halinde kabul edilmez ilh...» Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre, bu da kabul edilir.

«Sağ olan kişinin elinde ilh...» Çünkü onun elinde mülkiyet olarak bulunması ihtimali olduğu gibi, emanet olarak bulunma ihtimali de mevcuttur. Eğer elinde emanet olarak bulunuyorsa, emanet olarak devam eder. Onun aksini isbat edici bir durum olmadığı müddetçe eski durum devam etmiş veya devam eder kabul edilir.

Ama ölmüş kişi hakkındaki durum. yukarda do belirtildiği gibi, değişik olabilir. Çünkü elinde olan emanet de olsa, kime ait olduğunu belirtmeden ölmesi halinde, o malı ödeme sorumluluğunu taşıdığından onun mülkü şekline dönüşmüş sayılır.

«Onun mülkü idi deseler ilh...» Müddai, başkasının elinde bulunan bir malda mülkiyet iddiasında bulunsa, şahitler de bunun müddaiye alt olduğu konusunda şahitlik yapsalar, «Onun mülkü idi.» deseler, mahkeme onun lehinde karar verir. Hatta bu konuda, «Şu ana kadar onun mülkü.» demeseler de durum değişmemektedir.

Bu mesele ile yukardaki mesele arasında, yani bu ölen kişinin mülkü idi demeleri meselesi arasındaki fark şudur: Orada öldüğü an onun mülkü idi şeklinde şahitlik yapmazlarsa, beyyine kabul edilmezdi. Onun için aradaki fark, Fethü'l-Kadir'de şöyle belirtilmiştir: «Şahitler ölüm anında mülkiyetin ona ait olduğu konusunda nassan bir ifadede bulunmazlarsa, mülkiyetin ölen kişiye sabit olması istishap yoluyladır. Bu yolla sabit olan ancak eskinin devamı için huccet kabul edilir. Yeni bir hükmün isbatı için geçerli değildir. Onun isbatına varis hakkında ihtiyaç vardır. Ama başkasının elinde olan bir malda hak iddia edenin durumu ise bunun hilafınadır. Çünkü istishapla sabit olan onun mülkünün devamıdır, yenilenmesi değildir.»

«Onun mülkü olduğu hakkında davalının ikrarı olduğuna dair şahitlik etmeleri gerekir ilh...» Bu durumda sağ olan kişinin elinde idi veya onun mülkü idi demeleri gerekir. İkinci ifade ile iktifa eden eserler meseleye tam açıklık getirmemiş sayılırlar.

«İddia edene verilir ilh...» Uygun olan, malın kendisine ait olduğunu söyleyen kişiye verilmesidir, şeklinde olmasıdır. Bahır'da «Ona verilir.» denilmiş, mülkün ona ait olduğu hususunda ikrardır denilmemiştir. Çünkü eğer mülkiyetin ona ait olduğuna dair beyyine getirilse kabul edilir. Yani elinde olduğuna dair veya aleyhinde getirilen şahitlik meselelerinde durum yukardaki gibidir. Çünkü bu iki mesele, Kenz isimli eserde mülkiyete dair şehadet meselesi zikredilmeksizin yer almıştır.

«Elinde olmanın sebeplerinin değişik olmasından dolayı ilh...» Çünkü belki mal, iddia edenindi, fakat ondan satın almış olabilir, başka sebeplerle de bulunabilir.

«Bin lira olacaklı olduğunu iddia eden kişiye iki şahit evet alacaklıdır deseler ilh...» Fakat bunlardan biri «Beşyüzünü ödemişti.» diye şahitliği devam ettirse, mahkeme ikinci bir şahit getirilmeden bin liranın devam ettiği konusunda hüküm verir. Ancak beşyüz lirayı ödediğini bilen şahidin, karşı taraf ikrarda bulunmadıkça, bin lira borçlu olduğu konusunda şahitlikte bulunmaması gerekir. Çünkü müddainin beşyüz lirayı aldığını söylememesi halinde, ikrarda bulunmaması halinde şahidin hala bin lira borçlu olduğunu söylemesi, davalıya bir zulümdür. En azından müddainin ona yapmış olduğu zulme yardımcı olmaktır. Kenz'in ibaresindeki «gereklidir» ifadesinden maksat. vaciptir, bu konuda şahitlik yapması helal olmaz, demektir. Bahır.

«Davacı eğer çalınan ineğin rengini zikretmemiş ise ilh...» Fetih isimli eserde, «Eğer davacı 'ineğin rengini belirler, şahitlerden biri de «siyahtı» derse, yani davacının iddia ettiği rengin dışında bir renk ifadesinde bulunursa, hırsız olduğu söylenen kişinin, ittifakla eli kesilmez.» denilmiştir.

«Mutlak bir şekilde veya toptan ilh...» Birinci ifadeye gelince, mutlak bir şekilde ifadesi, mukayyet bir şekilde ifadesinden daha fazla olduğunu ifade eder. ikincisinde ise, dava ile şahitliğin biri biriyle tearuz ettiği görülür. Çünkü peyder pey ödeme ile toptan ödeme arasında fark bulunmaktadır.

«Mücerret sebebinin zikredilmesi yeterlidir ilh...» Makdisî de bu görüşü desteklemiştir.

Ben derim ki: Nuru'I-Ayn isimli eserde de aynı ifadeler yer almakta ve devamla şöyle denmektedir: «Birinci görüş, yani ölen kişinin borcu hakkında, öldüğünde borç zimmetinde sabitti şeklinde acık bir ifade de bulunmadıkça, hüküm sabit olmaz, diyen görüş zayıf bir görüştür. ölen kişi hakkında ihtiyata baş vurulması gerekir. Bu da karşı tarafın beyyine ile birlikte yemin etmesidir. Ancak böyle bir ihtiyata baş vurmak diğer bir ihtiyatı terk etmek demek olur. Beyyine getirmesine rağmen yemin etmeyen kişi, alacaklı olmasına rağmen yeminden vaz geçebilir. Dolayısıyla ölen kişi borçlu olarak ölmüş ve borcuna onun cennete girmesine engel olabilir. Ayrıca insanların haklarının zayi olmasına kimsenin yardımcı olmaması gerekir.»

«Bir kimse geçmişte mülkiyetin kendisine ait olduğunu iddia etse ilh...» Yani bu malın mülkiyeti bana aitti dese, şahitler de o onda ona ait olduğunu söyleseler, bu şahitlik kabul edilmez

«Yine şahitler geçmişle mülkiyet ona aitti deseler ilh...» Şahitlik kabul edilmez. Çünkü müddainin mülkiyeti geçmişe izafe etmesi, o anda mülkiyetin kendisine ait olmadığını itiraf mesabesindedir. Şahitlerin durumu bunun hilafınadır. Şahitler mülkiyetin geçmişte ona ait olduğunu söyleseler, durum farklıdır. Çünkü onların mülkiyetin ona ait olduğunu söylemeleri, sonuçta mülkiyetin ona ait olmadığı konusunda bir duruma delalet etmez. Çünkü onlar mülkiyetinin devam edip etmediğini bilemezler. Ancak bu konuda istishap yoluyla devam ettiği kabul edilebilir. Bu durumla bu mesele ile yukarıdaki mülkiyetin ona ait olduğu konusunda şahitlik yapsalar meselesi arasındaki fark belirmiş olmaktadır.

ÖNEMLİ BİR MESELE: Müddai, «Hududları belirli ve yazılı olan arsa ve evin mülkiyeti benimdir.» dese, şahitler de «Hududu bu dosyada yazılı bulunan evin ona ait olduğuna şahitlik ederiz.» deseler, hem dava sahih, hem de şahitlik sahihtir. Keza şu senette yazılı olan miktarın zimmetinde borç olduğu konusunda şahitler şahitlik yapsalar, yine kabul, edilir. Buradaki esas mana, şahitler hakkında niza olunan bir malın mülkiyeti konusunda şahitlik yapsalar, hasımlar da hakkında şahitlik yapılan o mal aramızda niza konusu olan maldır diyerek birbirini tasdik etseler, evin aslı konusunda şehadetin kabul edilmesi gerekir. Hatta hudutları zikredilmese de. Çünkü evin aslı konusunda nizaa götürücü bir cehalet söz konusu olmamaktadır. Camiü'l-Fusuleyin, yedinci faslın sonu.

Şehadet üzerine şehadet

METİN

Sahih olan görüşe göre, her hakta, istihsanen meseleler artsada şehadet üzerine şehadet kabul edilir. Ancak hudud ve kısasta kabul edilmez. Çünkü hudud ve kısas şüphe ile sakit olan hususlardandır.

Başkasını şahit gösterme, yani şahitleri yedek şahitlere şahitliklerini aktarmaları, mutlak bir şekilde caizdir. Fakat şartları tahakkuk etmedikçe, kabul edilmez. Asıl olan şahidin ölümü sebebiyle hazır olamaması bu şartların başında gelmektedir.

Kuhistanî'nin Nihaye'nin Kaza bahsinden naklettiği ifade, tartışılan bir ifadedir. Onu Haniye'den naklettiğini söylemektedir. Hatadır. Doğrusu buradaki husustur.

Yine özürlerden biri de, asıl şahidin hasra olması veya uzun bir yolculuğa çıkmış olmasıdır. Ebu Yusuf, birinci asıl şahidin evinde geceleme imkanı olmamasını mazeret olarak kabul etmiş, başka birine şahitliğini aktarabileceğine cevaz vermiştir. Bu görüşü de birçok kişiler istihsanen kabul etmişlerdir. Kuhistanî ve Siraciye isimli eserlerde de fetvanın bu görüşe göre olduğu söylenmiş, musannıf da bunu kabullenmiştir.

Yine özürlerden biri de, erkekler arasınâ çıkmayan bir kadının durumudur. Bu, her ne kadar kendi ihtiyacı ve zaman zaman banyoya gitmek için evinden çıksa da mahkemeye gidemeyeceği konusundaki durumu onun için bir mazeret sayılmakta, dolayısıyla şahitliğini bir başkasına aktarmasına izin verilmektedir. Kınye.

Yine adı gecen eserde, «Sultan ve emirin başkasını yerine şahit göndermesine cevaz yoktur.» denmiştir. Hapiste olan kişinin bölgesinin dışındaki bir hakim nezdinde şahitlik yapması gerektiğinde, başkasını yerine şahit olarak gönderebilir mi sorusuna musannıf vekalet bahsinde «Evet, gönderebilir.» şeklinde cevap vermiştir.

Bütün bu mazeretlerin feri şahitlerin kadı nezdinde şahitlik yapmaları esnasında bulunması şartına bağlanmıştır. Çünkü şahitliği başkasına aktarma konusuna mutlak bir cevaz vardır. Ancak şahitlik başkasına aktarıldığı taktirde feri şahitlerin şehadetiyle hüküm verilmesi anında asıl şahitlerde bu mazeretlerin bulunması şarttır.

Aynca her asli şahitten şahitliği yüklenen kişilerin şehadet nisabına baliğ olmaları, bir erkek iki kadın olmaları şartı da getirilmiştir. Bu konuda Havî'de söylenenlerin hata olduğu da söylenmiştir. Hatta asıl şahitlerden biri kadın da olsa, onun yerine feri şahidin iki erkek veya bir erkek iki kadın olması şartı getirilmiştir.

Feri şahitlerin her iki şahit için ayrı ayrı kimseler olması şartı yoktur. Aynı iki feri şahidin şahitlerden ayrı ayrı şehadeti üstlenebilmelerine izin verilmiştir. Şafiin görüşü bunun hilafınadır.

Bu şehadetin başkasına aktarılmasının keyfiyeti ise, asıl olan şahit, feri olan şahide hitapla, oğlu da olsa, «Benim şu şehadetime şahit ol ki ben şu şu şu konularda şahitlik ederim» demesi şeklindedir. Feri şahidin bu konuda susması yeterlidir. Ama, «Ben bu şahitliği kabul etmiyorum. Bunu eda edemem.» şeklinde açık cevabı ile asıl şahidin buna şehadeti yüklediği kabul edilmez. Kınye.

Bir kimsenin kendisine göre adil olmadığı kanaatine vardığı şahidin şehadetini üstlenmesi doğru olmaz. Feri şahitte mahkemede şahitliği eda ederken, «şehadet ederim ki falan kişi şu konuda şahadetine beni şahit kıldı ve benim bu şehadetim istikametimde sen şahit ol dedi.» diyerek şehadet eder.

Bu ifadenin daha özlü bir şekli: «Benim şu konudaki şehadetime şahit ol dedi. Ben de onun şehadetine şahitlik ediyorum.» ifadesiyle iktifa edilir. Serahsi'nin fetvası bu istikamettedir. İbni Kemal de bu görüşü benimsemiştir. Sahih olan da budur. Nitekim Kuhistanî, Zahidî'den bu şekilde nakletmiştir.

Feri şahidin asıl şahidi tezkiye etmesi yeterlidir. Eğer feri şahitler de adil kişilerse. Aksi halde her birinin ayrı ayrı teskiye edilmeleri, adil oldukları konusunda başkaları tarafından mahkemeye bildirilmeleri şarttır.

Şahitlerden birinin diğerini teskiye etmesi de kabul edilir. Sahih olan görüş te budur. Çünkü adil olan kişi, adil olduğu taktirde, böyle bir teskiyede töhmet altında kalmaz.

Feri şahit, asıl şahit hakkında sükut edecek olursa, hakim durumunu araştırır. Yine «Onun hakkında bir şey bilmiyorum.» demesi halinde, sahih olan görüşe göre, Kadı'nın araştırması gerekir. Şurunbulaliye. Şerhi Mecma.

Yine «O adil değildir.» diyecek olursa, Kuhustanî'nin Muhit'ten naklettiği hükme göre durum aynı olmaktadır.

Feri şahitlerin şehadeti, asıl şahitlerin onları şehadetten men etmeleriyle sahih olan kavle göre, batıl olur. Hülasa. Bunun aksi metinde gelecektir. Yine, feri şahitlerin henüz şahitliklerini yapmadan önce, asıl şahitlerin şahitlik ehliyetinden çıkmaları ile de feri şahitlerin şahitliği hükümsüz olur.

Mesela asıl şahitlerin fasık olmalarını gerektiren herhangi bir harekette bulunmaları, dillerinin tutulması, gözlerinin kapanması gibi durumlar buna örnektir.

Yine asıl şahitlerin şahitlik konusunu inkar etmeleri ile de feri şahitlerin şahitlikleri hükümsüz kalır. Mesela asıl şahitlerin feri şahitlere aktardıkları şahitlik konusunda, «Bizim bu konuda hiçbir şahitliğimiz yoktur» veya «Biz onları şahit olarak tayin etmedi.» veya «Evet biz onları şahit tayin etmiştik, ama o konuda hata etmişiz. Bu konudaki bilgilerimiz doğru değildir.» gibi ifadeleriyle asıl şahitlerin feri şahitlere aktarmış oldukları şehadet, hükümsüz kalır. Ama asıl şahitler bu konuda sorulurlar. Onlar da sükut ederek hiçbir cevap vermezlerse, feri şahitlerin şahitliği kabul edilir. Hülasa.

İki feri şahit, iki asıl şahidin falan kızı falanın falan olduğu konusundaki şehadetlerini üstlenip diğer bir mahkemede şahitlik yapmak üzere mahkemeye gelseler ve hakime o kadının kim olduğu konusunda bize asıl şahitler haber verdiler deseler, müddai de mahkemeye feri şahitlerin tanımadıkları bir kadın getirse ve o olduğunu iddia etse, müddaiden kadının o olduğuna dair iki şahit getirmesi istenir. Hatta bu konuda kadın ikrarda bulunsa dahi, yine iki şahit getirmek mecburiyetindedir.

Hakimin hakime yazmış olduğu yazı konusunda hükmi kitap dediğimiz husus do bunun gibidir. Ki, bu da hakimin hakime nezdinde yapılan şahitlikle ilgili yazısıdır. Bu da şahitlik üzerine şahitlik gibidir. Binaenaleyh müddai, şahitlerin tanımadığı bir erkeği mahkemeye getirse, o kimsenin o olduğuna dair beyyine getirmekle mükelleftir. Hatta getirilen erkek o olduğunu ikrar etse de. Çünkü burada bir tezvir ihtimali olabilir. Bahır.

Mahkemeye hasım olarak getirilen kişi isim benzerliğinden dolayı getirildiği iddiasını ileri sürse, o isimde bir başkasının bulunduğunu söylese, bunu isbat etmekle mükelleftir. Kadıhan.

Hakimin hakime yazmış olduğu yazı konusunda ve şahitlerin diğer şahitlerin şahitliğine şehadetleri konusunda o Kadı'nın temimli (Temim kabilesinden) olduğunu söylemeleri, yeterli değildir. Onu bilinebilecek, tanınabilecek bir şekilde sülalesini en azından kabilesini. babasını, dedesini söylemeleri gerekir. Evli olan kadını falan erkeğin karısıdır diye tanıtmaları yeterlidir. Çünkü bundan maksat tanıtmadır, hasmın kim olduğunun tesbitidir.

Bir kimse şahitliği üzerine bir başkasını şahit olarak tayin edip şehadeti üstlenmesini söylese, daha sonra onu ondan men etse, bu men edişi geçerli sayılmaz. Şehadeti üstlenen ikinci şahidin o konuda onun şahitliği üzerine şahitlik yapması caiz olur. Dürer.

Musannıf burada bu görüşü kabullenmiştir. Ancak yukarda Hülasa dan yapmış olduğu nakilde bunun hilafının tercih edildiğini de söylemiş idi.

İki gayri müslim arasında geçen bir davada şahit olan iki müslüman, şahitliklerini iki gayri müslime aktarsalar, onların feri şahit olarak şahitlik yapmalarını isteseler, bu şahitlik geçerli sayılmaz, kabul edilmez. Gayri müslim lehine diğer bir gayri müslim hakkında mahkemenin kararında da durum aynıdır.

Bir kimsenin babasının şahitliği üzerine şahitlik yapması caiz olduğu gibi, babasının verdiği hüküm konusuna da şahitlik yapması da sahih olan görüşe göre, aynıdır. Dürer. Ancak Mültekat'taki görüş bunun hilafınadır.

Bir kimsenin ikrarla yalancı şahit olduğu ikinci defa mahkemede ikrar etmesi sonucu belirse ve hata etmediğini, verdiği beyanların sehiv olmadığını, yalan beyanda bulunduğunu bizatihi kendisi itiraf etse ve bu durum ortaya çıksa, -nitekim ibni Kemal de bu şekilde tasavvur etmiştir. Çünkü bunun beyyine ile isbatı mümkün olmamaktadır. Zira bu olumsuzluğa olan bir şehadettir- bu durumda kendisini tekrar yalancı şahit olarak tanıtan kişi, halk arasında teşhir edilerek cezalandırılır. Fetva da bu kavle göredir. Siraciye.

Adı geçen eserde bu gibi insanların kırbaçlanacağı ve hapsedileceği bu ifadelere eklenmiştir. Mecma.

Bahır isimli eserde ise, «Fukuhanın sözlerinden anlaşıldığına göre hakimin bu yalancı şahit olduğunu itiraf eden kişinin yüzünü siyaha boyayarak teşhir etmesi eğer bir yarar sağlıyor ise. caizdir.» denmiştir.

Diğer bir rivayete göre. «Yalancı şahittim ama yine eski şehcıdetimde ısrar ediyorum.» diyen, eski ifadesinde hala ısrar edip fakat yalancı şahit oiduğunu itiraf eden kişi hakkında Hanefi imamlarının icma ile kabul ettikleri husus bunun kırbaçlanmasıdır.

Eğer tövbe etmiş, suç işlediğini itiraf ederek yalancı şahitliği konusunda ikrara bunu sebeb gösterecek olursa, yine ittifakla tazir cezasına çarptırılmaz.

Fasık olan kişi hakkında tevbe müddeti. sahih olan görüşe göre, hakimin kanaatine bırakılmıştır. Adil, fasik veya durumu bilinmeyen kişilerin, asla şahitlikleri kabul edilmez.

Ben derim ki: İkinci İmam Ebu Yusuf'tan yapılan bir nakle göre, kabul edilir. Aynî'nin beyanına göre fetva da bu kavle göre verilmiştir.

İZAH

«Çok olsa da ilh...» Yani şahitlerin şahitlikleri üzerine ikinci feri şahitlerin şahitlik yapabilecekleri gibi, onların şahitliğine de bir başkası, onlarınkine de bir başkası şahitlik yapabilir. Ancak bu şahitlikte bedeliye şüphesi bulunmaktadır. Asıl şahitlerinin ifadesi, hastalıkları sebebiyle mümkün olmadığı taktirde, bu tür bedele gidilebilir. Ancak bu böyle değildir. Onun için de şüphe ile düşen konularda şahitlik üzerine şahitlik kabul edilmemektedir. Nitekim şüphe ile sakıt olan hususlarda erkeklerle birlikte kadınların şahitliği muteber kabul edilmez.

«Hudud ve kısas konuları hariç ilh...» Haddi gerektiren konularda şahitlik üzerine şahitlik geçerli sayılmaz. Bu hususa şu ifade itiraz mahiyetinde kabul edilmemelidir ki o da, şahitlerin şahitliği üzerine iki şahit, asıl şahitlerin kaziften dolayı falan kişiye falan beldenin kadısı had vurmuştur diye şahitlik yapsalar, bu kabul edilir. Ancak şahitliklerinin reddini gerektiren bir durum olacak olursa, o durum bundan istisna edilmiştir. Mebsut'tan naklen Bahır'da bu şekilde ifade edilmiş yine aynı eserde «Bunun tazir konusunda kabul edilebileceğine de bir delil teşkil eder.» denmiştir. Bu da Ebu Yusuf'tan yapılan bir rivayettir. Ebu Hanife'ye göre ise kabul edilmez. Kuhistani ve ihtiyar isimli eserlerde bu şekilde beyan edilmiştir.

«Mutlak bir şekilde ilh...» Yani asıl şahitlerin feri şahitlere şahitliklerini mutlak bir şekilde aktarmaları caizdir. Özürleri olsun veya olmasın. Aktarmak başka bir şey, o feri şahitlerin ikinci bir mahkemede şahitlik etmeleri halinde hüküm verilmesi başka bir şeydir.

«Asıl şahitlerin hazır olamama gibi bir mazeretlerinin olması şarttır ilh...» Yani feri şahitlerin mahkemede şahitliklerinin kabul edilmesi, asıl şahitlerin mahkemeye gelmelerine mani bir durumlarının olması şartına bağlıdır. Mesela hasta olmaları buna bir örnektir. Ancak hastalıktan maksat mahkemeye gelip şahitlik yapamayacak kadar hasta olmaları ile kayıtlıdır. Nitekim Hidaye'de de özellikle bu kayda yer verilmiştir. Yolculuk da bir bakıma mazerettir. Sefer müddeti bir yerde olması ile bu durumda kayıtlanmıştır. Fukahanın birçok Sarının ifadesinden bu anlaşılmaktadır. Ancak Haniye ve Hidaye isimli eserlerde bu açıkça belirtilmiştir. Yola çıkmak, evleri terketmek bu kabil bir sefer sayılmamaktadır. Her ne kadar Kenz isimli eserde mahkemeye gelmelerine mani bir hastalık kaydı getirmeksizin mutlak bir şekilde hasta olmaları ifadesi kullanılmış ise de, yukarda söylediklerimiz ile kayıtlanması şarttır. Çünkü asıl şahitlerin feri şahitlere şahitliklerini aktarmaları, onların şahitliklerine binaen de mahkemenin karar verebilmesi, birinci asıl şahitlerin şahitliklerini ifadan aciz olmaları kaydı şartına bağlıdır.

Kuhistanî'nin naklettiğine göre ilh...» Bu konuda Kuhistani'nin ibaresi şöyledir: «Nihaye ve diğer bazı muteber eserlerin Kaza bölümünde şu ifadeler yer almaktadır.» diyerek Kuhistani ifadesine devam etmektedir: «Asıl olan şahit öldüğü taktirde, feri şahidin şahitliği kabul edilmemektedir. Öyleyse feri şahitlerin şahitlik yapmaları halinde ve şahitliğin mahkemece muteber sayılabilmesi için asıl şahitlerin hayatta olmaları da şarttır.»

«Ancak bu tartışılabilir ilh...» Kuhistanî'nin sözünü teyid eden aşağıdaki şu ifade yerinde olsa gerektir. Asıl şahidin şahitlik ehliyetinden çıkması ileferi şahitlerin şahitlikleri hükümsüz olur Kuhistanî bu ifadeyi Haniye'den, onun da Nihaye'den naklettiği söylenmiştir.

«Ancak ilh...» Kuhistanî'de böyle bir ifade bulunmamaktadır. Bu konuda hakimin hakime yazmış olduğu yazı bölümüne bakılması, konunun aydınlanması bakımından yararlı olacağı kanaatindeyim.

«Doğru olan buradakidir ilh...» Dürr- ü Münteka isimli eserde şu ifadelere de yer verilmiştir: «Bercendi ve Kuhistanî ifadelerini Hülasa'dan nakletmektedirler. Bahır, Menih, Sirac ve diğer eserlerde de asıl şahit, şahitlik ehliyetini kaybettiği on, mesela dili tutulması, fasit bir kişi durumuna düşmesi, gözlerinin kapanması, delirmesi, irtidad etmesi gibi şahitliği muteber sayılmayacak bir duruma düşmesi halinde, feri şahitlerin şahitlikleri de hükümsüz olur. Çünkü asıl şahitler artık şahit olma ehliyetini kaybetmiş sayılırlar. Özellikle buna dikkat edilmesi gerekir. Halebî.

«Yine Kuhistanî'de ilh...» Bu konudaki ibaresi fukahanın ekseriyetine göre kabul edilir. Fetva da Muzmarat isimli eserde beyan edildiği gibi bu görüşe göredir. Ayrıca Kuhistanî birinci görüşün Zahirur rivaye olduğunu, fetvanın da bu istikamette olduğunu söylemiştir.

Bahır isimli eserde yine fukuhanın şöyle dedikleri nakledilmektedir:Birinci görüş daha uygundur. Havî'de beyan edildiği gibi, bu zahurur rivayedir. İkinci görüş ise insanlar için daha yararlıdır. İmam Muhammed' den de nasıl olursa olsun caiz olduğu rivayet edilmektedir. Hatta ondan bir rivayete göre asıl şahitler mahkemenin icra edildiği mescidin bir kösesinde olsalar, feri şahitler de diğer bir köşesinde bulunsalar. feri şahitlerin şahitliği kabul edilir. Menih ve Bahır.

Kadının evinden çıkmayan, erkekler arasında gezip dolaşmayan bir kadın olması hali de mahkemede şahitlik yapmamasına bir mazerettir. Bu tür kadının şahitliğini feri şahitlere aktarması, onun yerine feri şahitlerin şahitlik yapmaları caizdir.

Bu konuda İmam Pezdevi şöyle demektedir: Bu kadın bakire olsun, dul olsun, ortalıkta fazla görülmeyen, erkeklerden yakın mahremleri dışında kimsenin göremediği kadındır.» Ancak evinin balkonuna oturan ve yabancı erkekler tarafından görülen kadın bazı ülkelerde olduğu gibi. yukarda beyan ettiğimiz muhaddara dediğimiz gizli, erkeklerden uzak, yakın mahremlerinin dışında erkekler tarafından görülmeyen, dolayısıyla şahitliğini feri şahitlere aktararak mahkemeye gitmesi onun için mazeret sayılan bir kadın sayılmamaktadır. Hamevî.

«Şahitliği başkasına aktarma mutlak bir şekilde caizdir ilh...» Yani şahitler hasta olsun, sağlam olsun, şahitliklerini feri şahitlere mutlak bir şekilde aktarmaları caizdir. Fakat mahkeme nezdinde feri şahitlerin beyanlarına dayanarak hüküm vermek, ancak yukarda naklettiğimiz mazeretlere binaen feri şahit durumunda olanların şahitliği kabul edilmesine bağlıdır.

Hizanetü'l-Müfti'den naklen Bahır isimli eserde. «Kendi şehadeti üzerine başkasını şahit tayin etmesi de caizdir. Asıl şahitler kendilerinde bir özür bulunmaksızın şahitliklerini feri şahitlere aktarsalar, onlar henüz mahkemede şahitlik yapmadan önce, asıl şahitlerde bir mazeret belirse, feri şahitler şahitlik yapabilirler.» denmektedir. Benzeri ifadeler Siraciye'den naklen Menih isimli eserde de yer almıştır.

«Havî'deki ifade yanlıştır, hatadır ilh...» Yani Havi'de yer alan, «Kadınların feri şahitliği kabul edilmez.» ifadesi yanlıştır. Asıl şahitlikleri kabul edilen kadınların şahitliklerinin kabul edildiği yerlerde. fer» şahit olarak şahitlikleri kabul edilir. Hamişte, «İki şahitten birinin şahitliği, bir erkek feri şahide aktarılsa, diğer asıl şahit bizzat kendisi şahitlik yapsa, diğer tek feri şahidin şahitliği geçerli sayılmaz.» denilmiştir. Fetava-yı Hindiye'de Muhiti Serahsi'den bu şekilde nakledilmiştir.

«Her asıl şahitten ilh...» Yani her asıl şahitten iki erkek veya bir erkek iki kadının ifadeyi aktarması gerekir. Binaenaleyh bir kimsenin yapacağı şahitliğe on feri şahit tayin etse, kabul edilir. Fakat başka bir şahit olmadıkça bu on şahidin şahitliği ile hüküm verilemez. Çünkü bunlar bir şahidin şahitliğini aktarmaktadırlar. Hizane'den naklen Bahır'da bu şekilde ifade edilmiştir.

Bundan da anlaşılıyor ki, bir kimse asaleten şahitliğini yapar, diğer asıl şahidin yerine iki feri şahit bulunacak olursa, mahkeme bu şahitliği kabul eder, buna dayanarak hüküm verebilir. Bezzaziye'de bu ifade sarih bir şekilde yer almıştır.

Feri şahitlerin ayrı ayrı olmaları gerekmez. Yani her asıl şahit için ikişer ikişer ayrı şahide gerek yoktur. İki feri şahit, asıl iki şahidin şahitliklerini ayrı ayrı üstlenebilirler.

«Asıl şahit feri şahitlere şu konuda ben şahadet ederim der ilh...» Bu ifade ile kayıtlamıştır. Çünkü böyle bir ifade kullanmayacak olursa, asıl şahitlerin do mücerret hadiseyi ondan duymaları halinde şahitlik yapmalarına izin verilmez. Çünkü feri şahitler, asıl şahitlerin naibi mesabesindedirler. Asıl şahitlerin feri şahitlere bu görevi vermeleri, onları vekil tayin etmeleri «Benim şu konuda şahit olduğum hususa sizde şahit olunuz.» demesi ile vaki olur. Zira, benim böyle dediğime şahit ol sözü ile iktifa edecek olursa, caiz olmaz. Bununla iktifa edilmez. Çünkü bu ifadenin hakkında şehadet edilen hak hakkında şahitlik olma ihtimali vardır. Bu da karşı tarafı bir aldatmaca olabilir. Çünkü o konuda şahit olduğunu ve şehadet edeceğini, ancak mazereti sebebiyle şahitliği onlara aktardığını beyan etmesi gerekir. Benim şehadetim konusunda şahitlik ediniz ifadesiyle de iktifa etse yine feri şahitlerin bu ifadeye binaen şahitlikleri kabul edilmez. Çünkü bunun yalan yere bir emir olma ihtimali de vardır.

Şöyle ki, esas şahit yalan söyler, «Sen de benim bu şahitliğime benzer bir şahitlik yap.» diyebilir ve isteği de kabul edilebilir. Ancak, «Ben bunun böyle olduğuna şehadet ederim. Sen de bu şehadetim üzerine şahitlik yap.» derse, bu ihtimaller ortadan kalkar.

Ayrıca burada bir başkasından bu şehadeti devralmış sonra da başkasına aktarmak istemiş olabilir. Bunun açıklığa kavuşması için, «Ben bukonuda şahitlik ederim. Sen de aynen benim bu şahitliğime şahitlik yap.» diye açıkça bir talebinin olması şarttır. Çünkü mahkemenin vermiş olduğu kararla ilgili şahitlik, her ne kadar hakim tarafından şahit olunur denmese do, bu hüküm hakkındaki şehadet kabul edilir sahihtir.

«Feri şahitlerin sükut etmeleri ilh...» Yani asli şahitlerin feri' şahitlerden şehadeti üstlenmelerini istemeleri ve yukardaki şartlara riayet ederek şahitliği onlara aktarmaları halinde, onların susmaları, daha sonra mahkemede şahitlik yapmaları muteberdir. Çünkü asıl şahitlerin yükledikleri şehadeti açık bir ifadeyle reddetmemişler, kabul etmeyeceklerini söylememişlerdir. Bahır'da, «Ben kabul etmem» dese ne olur? Kınye isimli eserde, «Şahit olmaması gerekir.» denmektedir. Hatta «Kabul etmem.» dedikten sonra o konuda şahitlik yapacak olsa kabul edilmez.» denmiştir.

«Havi ilh...» Bahır isimli eserde Havi'den nakledilmiş, ondan bir yaprak sonra Hizanetü'l-Müftî'den şu ifade nakledilmiştir «Feri şahit asli şahidin adil olup olmadığını bilmese, onun şehadetini üstlenip şahitlik etmesi konusunda ihtiyatı terk ettiği için büyük bir hata işlemiş sayılır.» Fukahanın burada isaet etmiştir, büyük hata işlemiştir ifadesinin, mekruhtur ifadesinden daha ağır olduğu görüşünde olduklarına da yer verilmiştir. Ancak şarih Menar üzerine yazmış olduğu şerhte mekruhtur ifadesinden daha açık olduğunu da söylemiştir. Benzeri bir ifadeyi Takrir'de, Şerhi Pezdevî'de ve diğer bazı muteber eserlerde de gördüm.

«Feri şahit der ki, falan ilh...» Asıl şahidin ismini. babasının ve dedesinin ismini zikrederek «Bana bu konuda şahit olduğunu söyleyerek, benim de onun şahitliğine şahit olmamı istedi.» demesi ve asıl şahidi tanıtması şarttır. Bahır.

«Bu söylenen kısa ifadedîr ilh...» Uzun ifade ise, feri şahidin şöyle demesidir: «Ben şehadet ederim ki, falan şahit falanın falanda şu kadar hakkı olduğu konusunda şahitlik yaptı ve şahitliğine beni şahit kıldı. Benim de bu şahitliği aktarmamı istedi. Ben do onun isteğine ve onun şahitliğine şahitlik yaparım.»

«Serahsînin fetvası da buna göredir ilh ..» Fetih isimli eserde fakih Ebulleys'in hocası Ebu Cafer'in benimsedikleri görüşün de bu olduğuna yer verilmiştir. İmam Muhammed Siyeri Kebir'inde de bu şekilde ifade etmiştir. Diğer üç mezhep imamı da bu görüşü benimsemişlerdir.

Nakledilir ki, Ebu Cafer zamanının fâkihleri bu noktada Ebu Cafer'e muhalefet etmişler, uzun ifadenin kullanılmasını şart koşmuşlardır. Ebu Cafer de İmam Muhammed'in Siyeri Kebir'ini getirerek orada olan rivayeti gösterince fakihler susmuşlar, Ebu Cafer'in fetvasının yerinde olduğunu kabullenmişlerdir. Zahire isimli eserde, «Bir kimse buna dayanır, bu orta ifade ile iktifa ederse, kolayı seçmiş olur.» denmektedir.

Zahire sahibi, «Hidaye sahibinin görüşünün Kuduri'deki ifadeyi tercih ettiğini de gösterir.» diye sözlerine devam etmiştir. «Çünkü uzun ifadede on şin harfi bulunmakta, orta ifadede ise beş şin harfi bulunmaktadır. Kuduri'nin ifadesi de beş şin'li olan ifadedir, şahitliğine şehadet ederim benden şahitlik istedi gibi şinli kelimeleri kullanmak hayli zordur. Dolayısıyla beş şin'li cümle ile iktifa edilir.»

Bundan daha uzun, daha kısa olana da yer verilmlştir. Ancak orta olan ifade beş şin'li olan ifadedir. Bunu desteklemek için «Hayrul Umur Evsatuha» demiş, yani işlerin en uygunu ortasıdır kaidesi ile bu konuyu desteklemiştir.

Kuduri şarihlerinden Ebu Nasır elBağdadi üç şinli daha muhtasar bir ifade de zikretmiştir. O da şudur: «Falanın falana şu kadar borcu olduğuna asıl şahit şahit olmuş, benim de o istikamette şahit olmamı istemiştir.» Daha sonra Kudurinin söylediklerinin daha uygun olduğunu, daha ihtiyatlı olduğunu da sözlerine ilave etmiş, bundan sonra da şu hilafı nakletmiştir: Feri şahidin «Bana asıl şahit bu şehadetim üzerine şahit ol dedi.» şeklindeki ifadesi, Ebu Hanife ile İmam Muhammed'e göre şarttır. Muhakkak bunun zikredilmesi gerekir. Eğer bunu söylemeyecek olursa, onun şehadeti gibi bir şehadeti nakletmesini istemiş olabilir. O da doğru ve yanlış olma ihtimalini taşımaktadır. Konuda şüphe vardır. Şahitliğinin naklini istememiş de olabilir. Şüphe ile de hüküm sabit olmaz.

Ebu Yusuf'a göre ise caizdir. Çünkü şahidin bu konudaki bir emri doğru olan bir ifadeye yorumlanır. Yukardaki ihtimallere meydan vermemek gerekir. Ama zamanımız şahitleri hakkında doğru olan, Ebu Hanife ile imam Muhammed'in görüşü istikametinde hüküm verilmesidir. Her ne kadar onların arasında konuyu bilen, ona hakim olan kişiler var ise de. Çünkü hüküm galibe göredir. Özellikle konu bir kazanç sağlama konusu olabilecek olursa. Fetih'teki ifade özetle bundan ibarettir.

Netice olarak Fethü'l-Kadir sahibi Hidaye'deki ve Kuduri'nin şerhindeki ifadeleri benimsemiş ve «Feri şahidin şahitliğini ifa etmesi esnasında beş şinli ifadeyi kullanması gereklidir.» demiştir. Bu görüş, muteber eserlerimizden olan metin kitaplarında mesela Kuduri, Kenz, Gurer, Mülteka, Islah ve Mevahibürrahman gibi eserlerde benimsenmiştir.

«Aksi halde hepsinin teskiyesi gerekir ilh...» Bu, Ebu Yusuf'a göredir. İmam Muhammed ise «Kabul edilmez.» demiştir. Çünkü adalet olmaksızın şahitlik muteber değildir. Eğer asıl şahidin adil olduğunu bilmezlerse, onun şahitliğini nakletmeleri caiz olmaz. Nakletseler bile kabul edilmez.

Ebu Yusuf'un delili ise, onlardan istenen kendilerine söyleneni nakletmeleridir. Asıl şahitlerin adil olup olmadığı konusunda teskiye onların görevi değildir. Çünkü onları bilemeyebilirler. Adil olup olmadıkları konusunun araştırılması, Kadı'nın ve hakimin görevidir. Asıl şahit olarak mahkemede şahitlik yapsalar durum ne ise, feri şahitlerin başkalarının şahitliğini nakletmelerinde de durum aynıdır. Onların adil olup olmadığı konusunu araştırma hakime raci bir husustur. Hidaye'de ve Bahır'da bu şekilde ifade edilmiştir.

Eğer feri şahitler aslı şahitleri teskiye etmezlerse ifadesi altında bir kaç suretin bulunduğu görülmektedir. Bunlardan birincisi, feri şahitlerin aslişahitler hakkında bir şey söylemeden susmayı tercih etmeleridir. Burada da maksat odur. Nitekim Hidaye'de bunu açıkça ifade etmiştir.

İkinci suret ise, hakime, «Sana onlar konusunda bir haberimiz yoktur.» demeleridir. Bu suret Haniye isimli eserde Şeyhan arasında ihtilaflı mesele olarak kabul edilmiştir. Hatta kabul edilmemesinin zahirur rivaye olduğu söylenilmiştir. Hilvanî ise, «Kabul edilir.» demiş, sahih olan görüş de bu görüş olarak kabul edilmiştir. Gerekçe olarak da, hala birinci asli şahitlerin mestur olarak kaldıkları söylemiştir. Çünkü bu ifade hem şahitleri cerhe, hem de onlar hakkında susmayı tercihe ihtimali olan bir ifadedir. Şüphe ile de şahitlerin cerhi sabit olmaz.

Meşhur olan rivayetin görüşme göre ise, bunların bu ifadeleri, asıl şahitleri cerh mesabesindedir. Hassaf ise görüşünü şu ifadelerle desteklemiş ve demiştir ki: «Eğer o feri şahitler aslı şahitleri itham etseler, hakim onun şahitliğîni kabul etmez ve ondan nakledilen şahitliği de kabul edemez.» Hassafın istirşad ettiği mesele üçüncü şekildir. Haniye'de bu mesele zikredilmiştir. Buradaki maksat birinci mesele olduğuna göre, şarihin sözü metindeki ifadeyi tekrar mesabesindedir.

«Adil olan kişi benzerini teskiye etmekle töhmet altında sayılmaz ilh...» Mesele Bahır'da bu şekilde izah edilmiştir. İbarenin aslı Hidaye'de şöyledir: «İki şahitten biri diğerini teskiye edecek olursa, bu teskiye kabul edilir. Ancak burada söylenmesi gereken husus, belki onun şahitliğinin kabul edilmesi ile kendisinin şahitliğinin reddedilmemesi gibi bir fayda da sağlanmış olur. Ancak adilin başkasını teskiye etmesinde bir töhmet söz konusu olmadığından, onun teskiyesi diğer adil hakkında kabul edilir.» Nihaye'de de buna benzer ifadeler kullanılmıştır.

Netice olarak Fetih'te, bazıları bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. Çünkü arkadaşını teskiye etmekle onun şehadetiyle hükmün sabit olması durumunu gerçekleştirdiği için, töhmet altında kabul edilmiştir. Buna cevap olarak da teskiye edenin bizatihi kendi şahitliği de, şahitliğine dayanarak hüküm verilmesi gibi menfaatı ihtiva etmektedir. Nasıl ki onun adil olması yanında bu durum nazarı itibare alınmıyorsa, arkadaşını teskiye etmesi durumunda da bir töhmet söz konusu olmamaktadır.

«Feri şahidin asli şahit hakkında susmayı tercih etmesi halinde ilh...»Hakim onun adil olup olmadığını araştırır. Eğer asli şahidin adil olduğu ortaya çıkacak olursa, kabul eder. Aksi halde kabul etmez. Menih.

«Kuhistani'de olan ifadeye göre ilh...» Kuhistani'nin ifadesi aynen şöyledir: «Bu ifadede şuna işaret edilmek istenmiştir ki, feri şahit asıl şahidin adil olmadığını söylese veya «Durumunu bilmiyorum.» dese, şahitliği kabul edilmez. Nitekim Hassaf da böyle demiştir. Ebu Yusuf'tan kabul edileceğine dair bir rivayet varit olmuş, sahih olan görüşün de Hulvanî'nin ifadesine göre, bu olduğu söylenmiştir.»

«Kuhistanî'nln Muhit'ten naklettiğine göre ilh...» Tatarhaniye'de bu görüşün hilafı zikredilmiş, orada böyle bir ihtilaf olduğuna da yer verilmemiştir.

Oysa ki «Biz asli şahidi itham ediyoruz.» gibi feri şahitlerin ifadesi olduğu taktirde, onların şahitliği kabul edilmemektedir. Adil değildir sözlerinde hakkında bir soruşturma yapılacağı nasıl olurda kabul ediliyor denmiştir. Hassafın bu konudaki istişhadından anlaşıldığına göre, meselede bir hilaf yoktur.

Bezzaziye'de ise, «Feri şahitler asıl şahitler hakkında, «O asli şahitte bir hayır yoktur.» deseler, onların dışındaki kişilerde onları teskiye edecek olsalar, yine kabul edilmez. Onlardan biri cerh edildiği taktirde, yine onlara iltifat edilmez.» denmiştir.

«Feri şahitlerin şehadetleri birkaç hususla geçersiz sayılır ilh...» Bahır'da bunlardan biri olarak, «Asıl şahitlerin feri şahitlerin ifadesine dayanarak mahkemenin karar vermesinden önce mahkemeye gelmeleri halidir.» denilmiş, bu da Haniye'den nakledilen bir ibare ile desteklenmiştir. Şöyle ki, «Feri şahitler, asıl şahitlerin kendilerine yükledikleri şehadeti mahkemede ifa ederler ve henüz hüküm verilmeden önce asıl şahitler mahkemeye gelecek olurlarsa, mahkeme feri şahitlerin şehadetine dayanarak hüküm veremez.»

Ancak Bahır isimli eserde, «Hüküm veremez ifadesinden anlaşılan, şahitlîkleri batıl olur demek değildir. Hatta asıl şahitler ortadan kaybolsalar, mahkeme önceki şahitliğe binaen hüküm verebilir ifadesi anlaşılmaktadır.» denilmiştir.

«Asıllar feri şahitlere şahit olmaları için bir istekte bulunduklarını inkar ederlerse ilh...» Bazı kitaplarda bu ifade varit olmuştur. Şurunbulalî'nin nakline göre uygun olan ifadenin «Şahitlik yapmalarını istemeleri» şeklinde olması gerekir. Çünkü şahitliği inkar, «Benim bu konuda şahit olmam söz konusudur, ama ben onları şahitlik yapmaları için tayin etmedim.» ifadesini ihtiva etmemektedir.

Ancak şahit olmalarını inkar ise, bunun hilafınadır Çünkü bu durumda kendisi asıl şahit olarak şahitliği üstlenmesine rağmen, ikinci feri şahitlere onun adına şahitlik yapmalarını istemediğini inkar söz konusudur. Bu durumda inkar ise iki türlüdür. Açık ve zımmi olup onun için Zeylaî ve Bahır sahibi «Şahitlik yapmalarını inkar etme» ifadesini kullanmışlar, bu ifade ile de Dürer'in Zeylaî'den naklettiği ifadeye yapılan itiraz da kendiliğinden düşmüş olmaktadır.

Ayrıca bu ifadeye göre, şarihin buradaki «Biz onları şahit kılmadık.» ifadesi yerinde olmayan bir ifadedir. Çünkü bu şehadeti inkarın bir feri olmamaktadır. Zira bunun manası, «Bizim bu konuda şahitliğimiz yoktur, onları da şahit olarak tayin etmedik.» demektir.

«Bizim bu konuda şahitliğimiz yok deseler ilh...» Asıl şahitler bu ifadeyi kullansalar, daha sonra ortadan kaybolsalar veya hastalansalar, feri şahitler mahkemede gelip şahitlik yapsalar, şahitlikleri kabul edilmez. «Biz onları şahit tayin etmiştik fakat hata ettik, yalnış beyanda bulunduk.» gibi ifadeler de şehadeti inkar mesabesindedir.

«Davalıya o olduğuna dair şahit getir denir ilh...» Bu da daha önceki şahitliğin eksik şahitlik olduğunu, başkasıyla bunun tamamlanması gerektiği meseleleri arasında mütaala edilmektedir.

«Hatta getirilen kadın ikrar da etse ilh...» Çünkü ondan başkası da olabilir. Kadının kendi ifadesine burada itimad edilmemelidir. Onun için şahitlerle kadının o olduğuna dair beyyineyle tespiti gerekli görülmüştür.

«Kadıya yazmış olduğu mektupta ilh...» Eğer hakim diğer bir hakime «Falan ve falan benim yanımda bir mal konusunda falan kızı falan aleyhinde şahitlik yapsalar» diye yozsa, davacı da ikinci hakime bir kadın gelirse ve kadın da kendisinin o isimde söylenen, tarif edilen kadın olduğunu inkar etse, onun o kadın olduğuna dair iki şahit getirilerek isbat edilmesi gerekir. Aynen birinci meselede olduğu gibi.

Mahkemeye bir erkek getirildiği taktirde de durum aynıdır. Çünkü müddaiyle getirilen kişi arasında bir anlaşma olma ihtimali, davayı saptırma şüphesi mevcuttur. Onun için getirilen kişinin iddia edilen kişi olduğunu beyyine ile isbat etmek gerekmektedir. Getirilen kişinin isminin uyduğunu, fakat o isimde bir başkasının da olduğunu. esas dava açılan kişinin kendisi olmadığını beyan etmesi, beyyine ile tespiti gerektiren bir husustur. Çünkü aleyhinde dava acılan kişinin. «Evet bu isim bana aittir ama aynı isimde diğer kişilerde vardır.» demesiyle mahkeme onun sözüne itimad ederek diğer sanık zanlısını mahkemeye çağırmaz. Ancak öyle bir kişinin olduğunu ve kendisinin bu konuda, hakkında dava açılan kişi olmadığını beyyine ile isbat etmesi gerekir.

İsbat ettiği taktirde, hakim onu tahliye eder veya hakim gerçekten o isimde başka kişilerin bulunduğunu bilecek olursa, beyyineye hacet kalmadan ikinci kişiyi mahkemeye çağırabilir.

«Kadının dedesine nisbet edilinceye kadar isim silsilesinin sayılması gerekir ilh...» Bu o zamana ait şahitlerin tesbitinde kullanılan bir ifadedir. Belki bizim için de geçerli tarafları olabilir. Ancak Cevhere isimli eserde, «Araplarda bir kişinin nisbetinde kullanılan altı yol vardır. Bunlardan birisi şaab, yani halktır. Muda, Rabia, Hamyer gibi. Bunlara şaab denmesinin sebebi olarak kabilelerinin bunlardan ayrılması gösterilmektedir. Mesela kabile vardır Kinane gibi, Himare vardır Kureyş gibi, Batın vardır Kusay gibi, Fahiz vardır Haşim gibi, Fasile vardır Abbas gibi. Bunların her biri kendisinden sonra gelecek bölümleri de ihtiva etmektedir, Ancak Şaap ve halk kelimesi bütün kabileleri içine almakta Aymara ise batın dediğimiz birçok feri hususları içerisine almaktadır. Buna göre yalnız Fahiz dediğimiz dedeye yapılan isnad ile iktifa edilmemesi, bu konuda babanın mensub olduğu fasile dediğimiz kabileye de isnadı, yani kişi sayılırken kendi ismi, babasının ismi ve dedesinin ismi üçlü bir isim olarak tanıtılması ve taktim edilmesi gerekir.

«Esas maksat onu tanıtmaktır ilh...» Fetih'te bu konuda şöyle denmektedir: «Şurası bir gerçektir ki, buradaki maksat hakimin tanıyabileceği bir duruma gelmesi demek değildir. Çünkü yüz kişilik neslini ve nesebini de saysanız, hakim onu tanımayabilir. Burada önemli olan, kişinin diğerleriyle karıştırılmayacak derecede mahkemede tesbit edilmesidir. Çünkü baba ve dedelerin ismiyle aynı şekilde olan kişiler pek fazla olmamaktadır veya sanatlara. lakablara isnat edilmesi halinde, aynı sanatla aynı lakablarla anılan kişiler pek fazla değildir.»

Bunun içinde Kadıhan'da nakledilen ifadeye göre eğer dedenin zikredilmesiyle tanınmayacak olursa, onunla iktifa edilmez. Ancak Camiü'l-Fusuleyn'de üç şeyin zikredilmesiyle şahit tarif edilmiş ve kişi tanıtılmış olur ve gerekli şartlar yerine getirilmiş kabul edilir. Ancak lakab konusunda ise durum değişebilir. İsimle Sakab aynı olabilir mi, olmaz mı konusunda ihtilaf edilmiştir. Üç isimden maksat, lakab değil, adamın ismi, babasının ve dedesinin ismi veya onun sanatı veya onun en yakın kabilesi gibi dedesine isnattır. Böyle bir isnatla iktifa edilir denmiştir.

Bezzaziye'de bunun aksini savunan ifadeler olduğu da yer almıştır. Hidaye isimli eserde kişinin tanıtılmasında, «Eğer dedesinin de zikredilmesiyle bu iş tamam oluyorsa kabul edilir. Ebu Yusuf bunun hilafınadır. Zahirür rivayede de bu görüşler yer almıştır. Ancak bazan bir üst kabilenin zikredilmesinin dede yerine kaim olduğu söylenmiştir. Çünkü bir üst derecedeki dede, ondan aşağı derecedeki dede yerine kaim olabilir.

Islah isimli eserde ise «Acemlerde sonatın zikredilmesi, araplarda fahız dediğimiz kabileye nisbet yerine kaimdir. Çünkü onlarda neseblerinin sayılması, ve silsilenin takip edilmesi pek söz konusu değildir.» denilmiştir. Onun için şarihin burada tanıtılması yerine onunla başkasının paylaşabileceği bir durumun izale edilip onun olduğu kanaati hasıl oluncaya kadar meselenin üzerinde durulması lazımdır demesi evla idi. Bu bir kişiyle olabileceği gibi birkaç kişinin sayılmasıyla da olabilir. Mesela kişi yalnız ismiyle ve yalnız künyesiyle meşhur olacak olursa, mesela mezhep İmamı Ebu Hanife'nin künyesiyle meşhur olduğu gibi baba ve dedenin zikredilmesine gerek yoktur. Ama bir kimse ismi bilinmeksizin yalnız künyesiyle anılıyor ve bununla da kim olduğu bilinmeyecek olursa, kabul edilmez. Bilinmesi halinde o da kabul edilir. Görülüyor ki kişinin kim olduğunun tanıtılması ve başkasıyla aynı isimde birleştikleri konusunun izale edilmesidir.

«Şahitler yalancı şahitlik yaptıklarını itiraf etseler ilh...» Bu konuda erkekler ve kadınlar eşit durumdadırlar. Bahır.

«Bu da kendisi aleyhinde yalancı şahitliğinde bulunduğuna dair itiraf ve ikrarda bulunmasıyla olur ilh...» Bahır isimli eser de «İkrarı ile olur kaydını.» getirmiştir. Çünkü ikrarı olmadıkça şahitliğin yalancı şahitlik olduğuna hüküm verilemez. Bu konuda Şeyhülislam, «Bir kimsenin öldüğü hakkında şahitlik yapmaları, daha sonra o kimsenin diri olarak ortaya çıkması, şahitliğin yalancı şahit olduğunu göstermeye yeterlidir.» demiştir.

Fethü'l-Kadir'de de benzeri ifadeler yer almıştır. Remlî ise Bahır haşiyesinde bu konuyu tartışmış, İkrar ifadesiyle Sadru Şeria'nın naklettiği bazıifadelere itiraz etmiştir. Çünkü Sadru Şeria'nın «Bunun dışında, yani ikrarın dışında yalancı şahitliği bilinebilir.» sözünü Remlî kabul etmemektedir. Çünkü Sadru Şeria buna örnek olarak, «Şahitler Zeydin öldüğüne dair şahitlik etseler veya falan onu öldürdü deseler, daha sonra Zeyd'in hayatta olduğu ortaya çıksa veya hilali gördükleri konusunda şahitlik yapsalar, otuz gün geçmesine rağmen gök yüzünde bulut ve görmeye mani bir durumun olmadığı halde hilal görülmese, onların şahitliklerinin yalancı şahitlik olduğu ortaya çıkar.» demişti.

İnaye'de buna cevap olarak, bunları nadir olaylar olduğu için zikretmemiştir. İbni Kemal de cevap olarak, «Ölüm hakkındaki şahitliğin tesamu yoluyla yapılabileceği gibi, görme ile de yapılabilir. Nesebde de durum aynıdır. Dolayısıyla şahitlerin, «Biz onu ölü olarak gördük. İnsanlar onun Zeyd oğlu Amr olduğunu söylediler. Biz de bu istikamette şahitlik yaptık.» demeleriyle yalancı şahitlik de bulundukları söylenemez.» demiştir. Rü'yet-i hilal konusundaki şahitlik konusunda ise, daha müsamahalı davranılabileceği söylenmiş, cevap olarakta bununla iktifa edilmiştir.

«Bunun isbatı mümkün değildir ilh...» Yani yalancı şahitlik yaptığının isbatı mümkün değildir. Ama yalancı şahitlik yaptığına dair bir ikrarda bulunacak olursa, bunun isbatı mümkün görülmektedir.

«Kendisine kırbaç vurulacağı da eklenmiştir ilh...» Bahır isimli eserde, «Fethü'l-Kadir'de iki imamın görüşünün tercih edildiği ve doğru olanın da bu olduğuna yer verilmiştir.» denmiştir.

«Yüzünün siyaha boyanarak halka teşhir edilmesi eğer bir fayda sağlıyor ise ilh...» Şarih bu meseleyi kazif haddiyle ilgili bölümde zikretti. Ancak orada bunun hilafını kabul etmiş ve demişti ki: Fukaha siyasetle ilgili hükümlerde devlet başkanının bazı şeyleri yapabileceğini söylemişlerdir. Ancak hakimin yani Kadı'nın buna yetkisi olmadığını ilave etmişlerdir. Bu ifadeden de anlaşılacağına göre, hakimin böyle bir durum fayda sağlar, gerçek bunu gerektirir diye yüzünü karalayıp halka teşhir etme ve bu hususta amel etme yetkisi yoktur.

«Eğer görüşünde israr edecek olursa ilh...» Fetih'te bu konuda şöyle denilîr: «Bilesin ki, bu meselede iki veya üç görüşün olduğu nakledilmektedir. Eğer hala eski şahitliğinde ısrar ederek döndüğü tesbit edilirse ki, şöyle, «Evet bu konuda yalancı şahitliği yaptım ama ifademden dönmüyorum.» diyecek olursa, bu durumda kendisine kırbaç vurularak tazir cezasına çarptırılması ittifakla kabul edilen hükümlerdendir. Ama yaptığından pişmanlık duyarak tevbe yoluyla döndüğünü ifade ederse, ittifakla buna tazir gerekmemektedir. Ama durumu bilinmeyecek olursa, yukardaki ihtilaf caridir. Dövülür, dövülmez, yalnız teşhirle iktifa edilir veya edilmez gibi ihtilaflar bu durumda caridir.

Diğer bir rivayete göre, aralarında bu konuda hilaf yoktur. Meselenin cevabı ancak tevbe eden kişiyle ilgilidir. Çünkü tazirden maksat, kişinin yaptıklarını bir daha yapmamak üzere ibret olması için kendisine verilen, başkalarını da caydırıcı nitelik taşıyan bir cezayla cezalandırılmasıdır. Bu Allah korkusu ile kendisinin yalancı şahitlik yaptığını itiraf etmiş ve böylece bir daha benzerini yapmamaya azmederek kendisini mahkemede tekzip etmiştir.

Bu konuda iki imama verilecek cevap tevbe etmeyenler hakkındadır. Denir ki, Ebu Hanife'nin de buna katıldığı, muhalefet etmediği görülmektedir.

«Şahitliği kabul edilir ilh...» Kendisine hiçbir darpta bulunulmadan şahitliği kabul edilir. Nitekim Hülasa'dan naklen Bahır'da sünnet olmamış kişiyle ilgili şahitlik konusu anlatılırken şöyle denmektedir: «Haniye'de, «Adaletiyle bilinen bir kişi yalancı şahitliği yapsa, durum ne olur? Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre, şahitliği asla kabul edilmez. Çünkü onun tevbe edip etmediği bilinmemektedir. Fakih Ebu Caferin rivayet ettiğine göre, şahitliği kabul edilir. İtibar da bu görüşedir. Şarihin ifadesine göre kabul edileceği, Ebu Yusuf'tan ikinci bir rivayet olduğu istikametindedir.» denilmiştir.

 

 

ŞAHİTLİKTEN RÜCU BABI

 

METİN

Şahitlikten dönme, şahitlerin «Yaptığım şahitlikten döndüm.» demesi ile olur. Şahitliği inkar etmesi, şahitlikten rucu sayılmaz. Şahitlikten rücu etmenin şartı, hakim meclisinde olmasıdır. Velev ki bu meclis birinci meclisten başka bir meclis olsun. Çünkü bu yo birinci şahitliği fesih veya yalan beyanda bulunmadan dolayı bir tevbe mesabesindedir. Bu da cinayete göre değişir. Cenabı Peygamber Aleyhisselatu vesselem. «Sır karşılığı sır, aleniyet karşılığı alaniyet.» buyurmuştur. Binaenaleyh aleyhinde şahitlik yapılan kişi, şahitlerin diğer hakim nezdinde rucu ettiklerini iddia etse ve bunu beyyine ile isbat etse veya onların bu konuda yeminini talep etse, davası kabul edilmez. Çünkü dava aslından geçersizdir.

Ancak rücu ettiklerinin diğer Kadı nezdinde sabit olduğu, hatta Kadı'nın tazmin ile karar verip şahitlere ödetme emrini çıkardığı iddiasında bulunacak olursa, durum bunun hilafınadır ki o zaman beyyinesi kabul edilir. Veya aleyhinde şahitlik yapılan kişi kadı nezdinde değil de başka kişiler nezdinde rücu ettiklerine dair ikrarda bulunduklarını beyyine ile isbat etse, kabul edilir ki bu da yeni bir hüküm inşa etme mesabesindedir. Bütün bunlar hüküm verilmezden önce olacak olursa, yani şahitlerin şahitliklerinden dönmeleri o şahitlikle hüküm verilmezden önce olacak olursa, kabul edilir, şahitlere bir ödeme gerekmez, ancak tazir cezasına çarptırılırlar. Hatta bazı hususlarda da rücu etseler, durum yine anıdır. Çünkü bu durumda kendisini fasık kişi ilan etmiştir. Camiü'l-Fusuleyn.

Ama hüküm mahkemeden sudur ettikten sonra şahitlikten dönecek olurlarsa, mutlak bir şekilde bu hüküm fesh edilmez. Çünkü verilen hüküm geçerlidir. kuvvet kazanmıştır. Ancak bunun da bir istisnası şahitlerin daha sonra köle oldukları veya kazif haddinden kendilerine had vurulmuş kişiler olduğu ortaya çıkması halinde hüküm nakzedilir, bozulur. Bu durumda lehinde şahitlik yapılıp ta bir miktar para veya mal alan kişi, aldığını geri iade eder. Eğer bir ölüm durumu, kısas söz konusu ise diyet gerekir. Şahitlerin burada bir şey ödemesi gerekmez. Yukarda geçen husus bunun delilidir ki, o da hakim hüküm vermede hata edecek olursa, ödeme kimin lehinde karar verildiyse ona racidir.

Ancak şahitler, aleyhinde şahitlik yapmış oldukları kişinin malını itlaf etmeleri ve buna sebeb olmaları dolayısıyla, mahkemenin kararından sonra ona ödediğini ödemek mecburiyetindedirler. Çünkü onun malının elinden çıkmasına sebeb olmuşlar, direkt bu ödemeyi Kadı yapamayacağına göre, şahitlerin yapması gerekir. Çünkü bu konuda Kadı şahitlerin şehadetine binaen hüküm vermeye sanki mecbur edilmiştir.

Bu da yani şahitlerin ödemeleri, gerek davacı malı kabzetsin, gerek etmesin, şahitlerin aleyhinde şahitlik yaptıkları kişiye o malı ödemeleri gerekir. Fetva da buna göredir. Bahır ve Bezzaziye, Hülasa ve Hizanetü'l-Müfti.

Vikaye, Kenz ve Dürer gibi eserlerde, «Eğer müddai malı kabzetmiş ise öderler. Eğer henüz kabzetmeden şahitlikten rücu edecek olurlarsa, bir itlaf söz konusu olmadığından dolayı ödemezler.» denmiştir.

Diğer bir rivayete göre, eğer mal belirli bir mal olacak olursa, sanki kabzedilmiş gibidir. Ama zimmette bir borç olduğu kabul edilecek olursa, ikinci mesele gibidir. Kuhistanî de bunu benimsemiştir.

Şahitlerin rücuunda itibar, geride kalanlaradır, dönen kişilere değildir. Binaenaleyh iki şahitten biri döndüğü taktirde yarısını öder. Ama üç şahitten biri dönecek olursa, geride kalan iki şahitle hüküm verileceğin-den dönen şahidin bir şey ödemesi gerekmez. Ama bu geride kalan iki şahitten biri daha dönecek olursa, dönen iki şahit yarıyı ödemek mecburiyetindedirler. Çünkü geride bir şahit kalmıştır.

Eğer şahitler bir erkek, iki kadından meydana geliyor ise, kadınlardan birinin şahitlikten rücu etmesi halinde dörtte biri ödemek mecburiyetindedirler.

Eğer mesele on kadın ve bir erkeğin şahitliğiyle sabit olmuş, sekiz kadın şahitlikten rücu etmişlerse, hiçbir şey ödemezler. Ama geride kalan iki kadından biri daha rücu edecek olursa, daha önceden rücu eden sekiz kadınla birlikte dörtte biri ödemek mecburiyetindedirler. Çünkü bir erkekle bir kadının şehadetten rücu etmemeleriyle hakkın dörtte üçü baki kalmış kabul edilir. Hepsi dönecek olurlarsa, yani kadınlarla birlikte erkek de yapmış olduğu şahitlikten rücu edecek olursa, o zaman mesele altıya bölünür. Erkek iki kadın mesabesinde altıda biri öder. Kadınlar ise altıda beşi öderler.

Sahibeyne göre kadınlar ancak yarısını öderler. Erkek de yarısını öder. Buna kıyas olarakta yalnız kadınların rücu etmeleri halinde durum ne olursa, burada da durum aynıdır.

Nikah konusunda mehri misil ile şahitlik yapan kişinin rücuunda bir zaman söz konusu değildir. Mehri misilden azda olsa durum yine aynıdır. Çünkü burada bir ıvaz karşılığı telef vardır. Ivaz karşılığı yapılan telefler, sanki telef edilmemiş kabul edilir. Ancak mehri misilden daha fazla bir şahitlik söz konusu olur, iddia eden de kadın olur, erkek de bunu inkar edecek olursa, mehri misilden fazlasını erkek şahitler erkeğe ödemek mecburiyetindedirler. Azmizade.

Eğer şahitler nikahın aslının mehri misilden az olduğu konusunda şahitlik edecek olurlarsa, onlara mutemed olan görüşe göre bir ödeme gerekmez. Çünkü kadından istifade edilen hususla mal arasında bir mumaselet söz konusu değildir. Ancak şu durum bunun hilafınadır ki, o da kadın aleyhinde mehri kabzettiği veya bir kısmını kabzettiği konusunda şahitlik yapsalar, daha sonra bu şahitliklerinden rücu etseler, kadının mehrini itlafa sebeb olduklarından dolayı ona ödemek mecburiyetindedirler.

Yine alışveriş konusunda kıymetten az olması halinde yapmış oldukları şahitlik ve telef ettikleri miktar eğer bayi aleyhinde ise böyle, fazla olduğu taktirde, müşteri aleyhinde olduğu taktirde, müşteriye ödemeleri gerekir. Çünkü burada ıvazsız bir telef söz konusudur. Ama şahitlikleri satış veparanın ödendiğine dair olacak olursa, bu da bir dava içerisinde olduğu taktirde, yalnız kıymeti öderler. Ama ayrı ayrı davalarda olacak olursa henüz ittifak edilen semen bedeli ne ise onu öderler. Aynî.

Şahitler, satıcı aleyhinde bir yıl vadeli olarak iki bin liraya sattığı konusunda şahitlik yapsalar, malın kıymeti de bin lira olsa, dilerse şahitlere hemen kıymetini ödettirir, dilerse müşterinin bir sene sonra ödemesini bekler. Hangi tarafı seçecek otursa, diğer taraf beri olmuş olur. Meselenin tamamı Hizanetü'l-Müfti'de zikredilmiştir.

Talak konusunda, eğer bu da zifaftan önce veya halvetten önce olacak olursa, mehrin yarısını öderler. Eğer ki mehir tesviye edilmiş ise veyahutta muta olarak ödemesi gerekeni öderler.

Ama şahitler kocanın karısını üç talakla boşadığına şahitlik yapsalar, diğer iki şahit de onu bir talakla boşadığına şahitlik yapsalar ancak bu talakın duhuldan önce olduğunu söyleseler. daha sonra şahitlerin tümü rücu etseler, mehrin yarısını ödeme, üç talakla boşadığı konusunda şahitlik yapanlaradır. Diğerlerine ödeme söz konusu olmaz. Çünkü onların şahitliği müebbed karı kocanın kadının başkasıyla evlenmeden tekrar evlenemeyecekleri hükmünü getirmektedir.

Ama bu zifaftan ve halvetten sonra olacak olursa, hiçbir zaman gerekmez. Çünkü erkek ödediği mehir karşılığı olan hususu bir bakıma almış kabul edilmektedir. Eğer şahitler duhuldan önce talakın vuku bulduğuna şahitlik yapsalar, diğer iki şahit de duhul konusunda şahitlik yapsalar, karardan sonra bütün şahitler rücu edecek olursa, duhul olduğuna dair şahitlik eden şahitler, malının dörtte üçünü öderler. Talak konusunda şahitlik yapanlar ise, dörtte biri öderler.

Bir kölenin azad edildiği konusunda şahitlik yapsalar, daha sonra bu şahitliklerinden rücu etseler, mevlasına mutlak bir şekilde kölenîn kıymetini ödemekle mükelleftirler. Velevki bu şahitler fakir de olsalar. Çünkü bu ödeme, yapmış oldukları ve sebeb oldukları telefe karşılıktır. Köleyi azad etme konusunda vela hakkı, yine azad edene aittir. Çünkü kıymetini ödemekle vela hakkı onlara geçmemektedir.

Tedbir konusunda ise, yani kölenin müdebber kılınması konusunda ise, eksilen kısmı öderler ki o da üçte birdir. Kıymetinin üçte biridir. Mevla ölürse, köle üçte bir olarak azad olmuştur. Üçte iki kıymetini karşı tarafa ödemek mecburiyetindedirler. Meselenin tamamı Bahır isimli eserde mevcuttur.

Kitabet aktında ise kölenin tüm kıymetini mevlaya ödemek mecburiyetindedirler. Mevla dilerse mükateb olduğu iddia edilen köleden alabilir. Ancak bu köle, şahitler bir şey ödediği taktirde. onlara ödemeyi tamamlamadan hürriyetine kovuşmuş sayılmaz. Fazla olması konusunda karşılıklı biri birini tasdik etmeleri halinde durum yine aynıdır. Bu durumda vela hakkı yine mevlaya aittir.

Ancak köle, yani mükateb olan köle, parayı kazanamayıp aczini isbat edecek olursa, mevlasına tekrar köle olarak döner ve şahitlerin mevlaya ödedikleri kıymeti mevla şahitlere iade etmek mecburiyetinde kalır.

Çocuk doğurma konusunda cariyede şahitlik yapacak olurlarsa, o zaman cariye iken ki kıymetiyle doğum yapan bir cariye olarak kıymeti arasındaki farkı öderler. Eğer mevla ölecek olursa, cariye azad edilmiş olur ve diğer geri kalan kıymetini şahitler ödemek mecburiyetindedirler. Ancak bu ödeme vereseye yapılır. Meselenin tamamı Aynî isimli eserde zikredilmiştir.

Kısas konusunda şahitlik yapıpta kişinin kısasa kısas öldürülmesi halinde şahitlikten rücu edenlere diyet ödeme gerekir. Bu da şahitlerin malından olur. Şahitler, aleyhinde şahitlik yaptıkları kişiye varis olabilirler. Yani bu durum irse mani bir durum değildir. Öldürülmesine sebeb olması dolayısıyla şahitlerden kısasa kısas öldürülmeleri istenemez. Çünkü burda mubaşeret söz konusu değildir. Eğer şahitler kısas hakkının affedildiğine dair şahitlik yapacak olurlarsa, hiçbir şey ödemezler. Çünkü kısas bir mal değildir. İhtiyar.

Feri şahitlerin şehadetlerinden rücu etmeleri halinde, ödemeyi onlar yaparlar. Çünkü rücu ile talak onlara isnad edilmekte, asıl şahitler burada hiçbir şey ödemekle mükellef tutulmamaktadırlar. Eğer bu da asıl şahitlerin «Biz feri şahitleri şehadetimize vekil tayin etmedik. Bizim hakkımızda şahitlik yapmalarını istemedik.» veya «Şahit gösterdik ama hata ettik.» demeleri halindedir. Keza, «Biz onları şahit tayin etmiştik ama şahitliğimizden rücu ettik.» demeleri halinde asıl şahitler telefe sebebiyet vermediklerinden ötürü bir şey ödemezler. Feri şahitlerde burda ödemez. Çünkü onların rücuu söz konusu olmamaktadır

Hüküm verildikten sonra feri şahitlerin asıl şahitler hakkında «Onlar yalan söylediler, onlar hata ettiler» demelerine itibar yoktur ve bu konuda kendilerinin ödeme sorumluluğundan kurtulduklarını söylemelerine de itibar edilmez. Şahitlerin tümü rücu edecek olurlarsa, ancak feri şahitler ödemekle mükelleftirler.

Diyet konusunda da olsa, şahitleri teskiye edip daha sonra şahitlerin köle olduğu ortaya çıksa, köle olduklarını bile bile teskiye eden şahitler ödeme sorumluluğunu üstlenen kişilerdir Sahibeynin görüşü bunun hilafınadır. Ama hata ettiklerini söyleseler, yani «teskiyede hata ettik» deseler onlara da hiçbir şekilde ittifakla ödeme gerekmez.

Kölenin azad olması, duhuldan önce karının boş düşmesi halinde, nısıf mehir ödeme koca tarafından, kölenin azad edilmesi veya karının boşanması bir şarta talik edilmiş ise, talik şahitleri kimlerse onlar öderler. Zina konusunda şahitlik yapan kişiler ile zina yapanın evli bir kişi olduğu konusundaki şahitlik söz konusu olduğu taktirde, her iki tarafın rücu etmesi halinde, zıman ve ödeme zina ile ilgili şahitlere aittir. İhsan hakkında şahitlik yapanlaradeğildir. Çünkü recmedilmesi konusunda muhsan ve evli bir kişi olması şarttır. Esas idam, zina ettiğine dair şahitlik yapan dört erkek şahidin şehadetine göre yapılmıştır.

Teskiyede durum bunun hilafınadır. Çünkü teskiye ihsan gibi değildir. İrsan şarttır. teskiye ise illettir. Şart ise yani bir kimse talakı veya ıtkı bir şarta talik etse, talik edildiğine şahitler bulunsa, şartın gerçekleştiğine dair başka şahitler şahitlik etse ve mahkemede ıtkın ve talakın vuku bulduğu konusunda hüküm verse daha sonra rücuu etseler veya şartın vukuu konusunda yalnız gerçekleştiğine dair şahitlerin rücu etmesi halinde, şartla ilgili şahitlere bir ödeme gerekmez. Talakın vukuu ve tefviz edildiği konusunda şahitliği ise ödeme, talakın vuku bulduğuna dair olan, yani koca tarafından ika edildiğine dair şahitler öderler. Tefviz edildiğine dair şahitler ödemezler. Çünkü talakın erkek tarafından söylenmesi, talakın vukuu için illet, tefviz ise bir sebeptir. Sebeple illetin bir noktada birleşmesi halinde hüküm illete bina edilir. sebebe değil.

İZAH

«Şahitliği inkar şahitlikten rücu sayılmaz ilh...» Hatta bu inkar mahkemenin karar vermesinden sonra da olsa hüküm aynıdır, değişmemektedir.

«Hüküm meclisinde olması şarttır ilh...» Rücuun sahih olması, rücu olduğuna dair hüküm vermekle veya bunun sonucu olarak ödeme ve tazmin ile mahkemenin karar vermesi haline tevakkuf eder. Bunun uzak olduğunu söyleyenler de olmuş, Fetih'te bu noktaya da işaret edilmiştir.

Yine Fetihte bunun bir feri olarak «Şahitler meclisin dışında rücu ettiklerine dair ikrarda bulunsa ve bu konuda şahit de gösterseler ve malı iltizam ettiklerini söyleseler, bir şey lazım gelmez. Çünkü rücuun mahkemede olması şarttır. Hatta karşı taraf bunu bu şekilde iddia etse, şahitler de onu tasdik etseler yine rücu gerçekleşmiş sayılmaz. Çünkü rücuun gerçekleşmesi ve bunun sonucu olarak mal konusunda kendilerine tazmin ettirilme, mahkemede ve hakim huzurunda rücunun olmasına bağlıdır» denilmiştir.

«Çünkü fesihtir ilh...» Bu hakim meclisinde olması şartının gerekçesidir. Dolayısıyla şahitlik nerde yapılmış ise, rücuunda orada olması gerekir ki, fesih olabilsin. Menih.

Tevbe durumu, cinayete göredir. Açıktan cinayeti itiraf edenlerin tevbeleri de açıktan olmalıdır. Fakat gizli olması halinde, gizli tevbe de kabul edilir.

«Hakimin meclisinde olmayan bir rücu ilh...» Eğer şahitler hüküm meclisinin dışında rücu ettiklerini söyleseler, durum ne olur konusu aşağıda izah edilecektir.

«Dava geçersizdir ilh...» Çünkü şahitlikten rücuun sahih olabilmesi için hüküm meclisinde olması gerekir. Onun için dava açan kişinin burada muteber olmayan bir rücuu iddiası söz konusudur. Beyyine getirmesi ve yemin istemesi davanın sahih olmasına bağlı bir husustur. Dava sahih olmadan ne beyyine dinlenir, ne de karşı tarafa yemin verdirilir.

«Şahitlik sakıt olur ilh...» Dolayısıyla hakim de ona dayanarak hüküm veremez. Henüz hüküm vermeden önce şahitlerin rücu etmeleri ile daha önce şahitlik yapmaları birbirine ters düşen durumlardır. İki görüşten birini tercih edecek bir sebeb olmadığından hakim hüküm vermeye burada yetkili değildir.

«Tazir cezasına çarptırılır ilh...» Bu konuda Fetih'te şöyle denmektedir: «Fukahaya göre, henüz hüküm verilmeden önce veya hüküm verildikten sonra da olsa bu dönüş cezayı gerektirir. Ancak bu hüküm tartışılabilir. Çünkü rücuun aleni ve amden bir yolancı şahitliği yaptığına dair tevbesi olarak kabul edilir. Hatta bu konuda hata ettiğini veyahutta sözde acele edip hata ettiğini söylemesi halinde, yine rücuu bir bakıma tevbe sayılır. Tevbe ettiğine dairde tazir cezasını gerektirmez. Ayrıca bir önceki suç tevbeyle ortadan kalktığından yine suç olarak ortada kalmamıştır, taziri gerektiren bir husus yoktur.»

Yine bu konuda tazir cezasının belirli bir haddi miktarı olmadığından şu olacaktır diye bir hüküm verilemez.

Bahır'da buna cevap olarak, şöyle denmektedir: «Henüz hüküm verilmeden önce rücuu, birkaç sebebe dayandırılabilir. Bunlardan biri alacakIının hakkını itlafa yönelik olabileceği gibi, aleyhinde dava açılan kişinin rüşvet ödeyerek onu kandırmış olması da akla gelebilir. Ama bu hüküm verildikten sonra olacak olursa, o zaman da şahitlikten rücuu, aleyhinde şahitlik yapanın malını itlaf etmesi konusunu bilmediği zannına da dayandırılabilir. Halbuki o, onun malını itlaf etmiş, şehadetiyle malının elinden alınmasına sebeb olmuş ve bunu ödemekle mükellef tutulmuştur.»

«Bazı miktarda rücu etmesi de böyledir ilh...» Mesela bir arsanın ve binanın veya bir dişi merkebin yavrusunun belirli kişiye ait olduğunu iddia etseler, daha sonra bina ve yavru konusunda şahitlikten rücu etseler, asil olan anne ve arsa konusunda hüküm sayılmaz

«Mutlak bir şeklide ilh...» Menih'te, «Mutlak bir şekilde ifadesi şahidin rücu esnasında şahitlik yaptığı anki adaleti üzerine olsun veya olmasın veya ondan daha önceki durumdan iyi bir durumda olsun durum değişmez. Onun için bazı kitaplarda bu ifade mutlak bir şekilde zikredilmiştir. Muhit isimli eserde ise, bir miktarında rücuun sahih olabileceği söylenmiş. eğer ki rücu esnasındaki durumu şehadet esnasındaki durumundan adalet bakımından daha yeterli, daha olgun bir kişi olacak olursa, sahihtir. Aksi halde sahih değildir, tazir cezasını gerektirir.» denmiştir.

Bahır'da bu görüş reddedilmiş, Fetihte ise bunun Ebu Hanife'nin ilk görüşü olduğu, aynı zamanda bunun onun hocası Hammad'ın da görüşü olduğuna yer verilmiş, daha sonra, sahibeynin görüşü olan hususa Ebu Hanife'nin rücu ettiği ve mezhebinde o görüşte istikrar kıldığı nakledilmiştir. Bahır isimli eserde bu Kafi isimli esere de isnad edilmiş bulunmaktadır.

«Telefine sebeb olduklarından öderler ilh...» Bilinmesi gerekir ki, şahitlerin ödemeleri gereken hususlar. yalnız şahitlikten rücuua inhisar etmemektedir. Mesela mahkemeye hüküm verme için gerekli bir şey zikretmesi, daha sonra bunun hilafının ortaya çıkması ile de ödeme sorumluluğu onlara yüklenebilir. Nitekim Lisanü'l Hükkam isimli eserde izah edildiği, Bahır'da da bazı noktalara işaret edildiği gibi.

Muhit isimli eserde şahidin ödemesini düşüren bazı hususlar zikredilmektedir. «Telef etmesine sebeb oldukları ve telef ettikleri ifadesinden eğer telef etme onlara izafe edilmeyecek olursa, ödeme sorumlulukları yoktur» denmekte ve buna örnek olarak da bir kimsenin ölümünden önce nesebi konusunda şahitlik etseler, aleyhinde şahitlik yapılan kişi ölse ve lehinde şahitlik yapılan, nesebi tesbit edilen kişi o ölen aleyhinde şahitlik yapılan kişiden bir miktar malcı varis olarak alsa, şahitler daha sonra bu neseb konusunda şahitliklerinden rücu etseler, ödemezler. Çünkü varis olma ölüm ile gerçekleşmiştir. Ayrıca varisin mala müstehak olması, neseb ve ölüm iledir. Durum böyle olunca mala istihkakı bu iki sebebten sonuncusuna izafe edilir ki bu da ölümdür. Zeylai bu meseleyi özellikle hastanın ikrarı bölümünde zikretmiştir. Sayıhani.

Ben derim ki; Bahır isimli eserde Aktabiye'den naklen şu meseleye de yer verilmiştir: «Şahitler alacaklı olan kişinin borçluyu borçtan ibra ettiğini söyleseler, daha sonra borçlu mülfis olarak ölse, şahitler de yapmış oldukları şahitlikten rücu etseler, alacaklı olan kişiye bir şey ödemezler. Çünkü onun hakkı borçlunun iflasıyla sona ermiş, alacak bir durum kalmamıştır.»

«Sebebiyet verdikleri için ilh...» Bahır'da şöyle denilir: «Ödeme sorumluluğunun şahitlere yüklenmesi, insanların emin olmadıkları konularda şahitliği yüklenmelerini engelleyici mahiyette olduğu gibi, mal dava edene verildikten sonra, artık ondan rücu olmayacağından mahkemenin kararı geçerli sayılmış, ancak aleyhinde dava açılanın malının telef olmasına şahitler sebeb olduğu için bu onların ödemeleri için yeterli bir sebeb kabul edilmiştir.»

«Çünkü zorlanmış mesabesindedir ilh...» Aslında o malın ödenmesinde ilk mübaşir Kadı'dır. Çünkü hükmü veren odur. Ancak şahitlerin ifadelerine dayanarak hüküm vermeye mecbur kaldığı için, sanki bu hükme mecbur kılınmış kabul edilmektedir. Onun için kadıya ödeme sorumluluğu gerekmez.

«Şahitlerin ödetilmesi davacı tarafından hak iddia edilen hususun kabzedilmesiyle kayıtlıdır ilh...» Yukarda saydığımız eserlerde bu kayıt zikredildiği gibi Hidaye, İhtiyarın metni Muhtar, Islah ve Nevahibürrahman isimli eserlerde de zikredilmiştir. Cevhere isimli eser ve Mecma sahibi bunu kesin görüş olarak kabul etmişlerdir.

Ancak şurası bilinen bir husustur ki, metin sahiplerinin ifadeleri, tercih ettikleri kavilin üzerinedir. Metinlerde olan ifadeler şerhtekilerle taktim edilir. Şerhteki ifadeler ise fetva kitaplarındaki kavillere tercih edilir. Bunun içinde musannıfın metinlerin ifade ettiği hususa muhalefet etmemesi gerekir idi. Bahır'da Hülasa'dan yapılan fetva kitaplarında olan görüşün Ebu Hanife'nin son görüşü olduğuna dair nakil münakaşa edilebilir. Sanki bu ifade musannıfı yanıltmıştır.

«Birinci durum gibidir ilh...» Yani şahitler mutlak bir şekilde öderler. Lehinde şahitlik yapsın veya yapmasın durum değişmez. Çünkü belirlenmiş olan malın mülkiyeti artık aleyhinde şahitlik yapılan kişiden alınmış, mahkemenin karan ile müddaiye verilmiş durumdadır. Borçta ise henüz mülkiyet zail olmamıştır. Kabza kadar müddai ona malik olmuş sayılmaz. Onun için iki durumda, yani kabzedilmesi gerekenin ayn veya deyn olması hususları birbirinden farklı mütaala edilmiştir.

«İkincisi gibidir yani ilh...» Şahitler henüz kabzetmeden önce rücu edecek olurlarsa ödemezler. Ama kabzedildikten sonra rücu edecek olurlarsa, onu ödemekle mükelleftirler.

«Yarısını öder ilh...» Çünkü iki şahitten birinin rücu etmesi ile hakkın yansı telef edilmiş olmaktadır. Zira mahkeme iki şahidin şehadetine binaen malın tümünün ödenmesine, onların şehadetine dayanarak hüküm vermiştir. şahitlerden birinin şehadetinde ısrar etmesi ile hüccetin bir kısmı kalmış, diğer birisinin şahitlikten rücu etmesiyle yarısındaki karar gerekçesi olan delilin ortadan yok olması ile buna sebebiyet veren şahidin yarısını ödemesi gerekir.

Bunu gerekçe olarak da, her ne kadar hüküm, baştan illetin bir kısmıyla sabit olmuyor ise de, illetin tamamlanmasından sonra o illetin bir kısmının devamıyla hükmün devam etmesi, aynen illetin ve nisabın bir kısmının bulunmasıyla zekat konusunda havlin inikat etmemesi gibidir. Ama havlin geçmesinden sonra nisabdan bir miktarın kalmasıyla o miktarda zekatın hala geçerli olduğunun söylenmesinde durum ne ise, burada da durum aynı olmaktadır. Menih.

«Her ikisi yarıyı öderler ilh...» Makdisi isimli eserde, «Eğer burada yalnız ikinci dönenin o yarıyı ödemesi gerekir denecek olur ve buna da gerekçe olarak çünkü birinci şahidin rücu etmesiyle hiçbir hüküm tereddüb etmemekteydi, çünkü geride iki şahit kalmıştı, hüccet devam etmekteydi, bir ikincisinin dönmesiyle hüccetin yarısı dolayısıyla hakkın bir kısmı telef edilmiş oldu, buna sebebiyet veren de ikinci dönen şahit olduğundan yalnız onun ödemesi gerekir şeklinde bir itiraz yapılasak olursa, buna cevap olarak, telefin tümüne izafe edildiği söylenir. Ancak birincisinin rücuunun eseri ortaya çıkmamıştır. Buna engel olan da geri kolanların ifadeleriyle hüccetin devam etmiş olmasıdır. İkincisinde devam etmesiyle onun sebebiyet verdiği telef yalnız onun rücuu ile değil, dönenlerin ikisinin rücuuyla sabit olduğu anlaşılmış olur.» denilmiştir.

Ben derim ki: Hudud bölümünde Muhit'ten naklen şu ifadenin geçtiği hatırlanmalıdır: Recm yapılması üzerine beş kişi şahitlik yapsalar, bunlardan beşincisi rücu ettiği taktirde, ona zıman gerekmez. Ama dördüncü de rücu edecek olursa, her ikisi birlikte onun diyetinin dörtte birini ödemekmecburiyetindedirler. Bir üçüncüsü de rücu edecek olursa. o üçüncüsü de dörtte biri öder. Ancak üçüncü dönenin dörtte biri öder denmesi buradaki ifadeye ters gelmektedir. Çünkü şehadetteki rücu babından ve meselelerinden anlaşıldığına göre, beşinci, dördüncü ve üçüncünün rücu etmeleri halinde yarıyı üçe bölerek ödemeleri gerekir.

Muhit'teki bu ifade ya hatadır veya zayıf bir görüştür veya meşhur olmayan bir ifadedir. Yine dört kişi bir şahıs üzerine dörtyüz dirhem konusunda şahitlik yapsalar ve onun ödendiğini söyleseler, daha sonra şahitlerden biri bunun üçyüz olduğunu söyleyip yüzünden rücu etse, onlardan bir diğeri de ikiyüzden rücu ederek borcun ikiyüz olduğunu söylese, bir üçüncüsü de yine ikiyüz konusunda ikinci şahidi aynen destekleyip borcun ikiyüz olduğunu söyleyip buna bir üçüncü yüzünde eklendiğini ifade etse, yani üçyüz dirhem konusunda rücu etse, dönen kişilerin elliyi üçe bölerek ödemeleri gerekir. Çünkü birincisinin ancak yüzden rücu etmesiyle üçyüz hakkında şahitliği devam etmekte. Dördüncü şahidin ise hem üçyüz konusunda ve hem de buna ek olan yüz konusunda şahitliği devam etmektedir. Üçyüz konusunda şahitliğin nisabı tamam olmuş olmakta, ancak o konuda zıman gerekmemektedir. Geriye bir yüz kalmakta, o yüzün ellisinde de dördüncü şahidin şahitliği devam ettiğine göre, rücu edilen miktarın yalnız elli dirhem olduğu anlaşılmakta, bu da şehadetten rücu eden üç şahit arasında taksim edilerek ödetilmektedir. Zira itibar geri kalanındır, rücu edene değildir. Öyle ise son dördüncü yüzün yarısı olan elliyi üçe bölerek ödemeleri gerekir.

Dördüncü şahit de bütün dörtyüz dirhem hakkındaki şahitliğinden rücu edecek olursa, yüzü dörde bölerek ödemeleri gerekir. Yani hakkında rücu olduğu ve ittifakla rücu edildiği yüzü dörde bölerek ödemek mecburiyetindedirler. Birincisinin dışında, ittifakla rücu ettikleri elliyi üçe bölerek taksim edilir.

Ama geride kalan ikiyüz ellinin ödenmemesinin gerekçesi ise, birinci rücu eden şahidin ancak yüzde rücu etmesiyle üçyüz hakkındaki şehadeti devam etmektedir. Üçüncü şahidin ise şahitliği ikiyüz dirhem konusunda devam etmektedir. İkiyüze ittifak hasıl olmuş olur. Birincisinin şehadetiyle üçüncü yüzdeki ellinin yansı da kaldığına göre, ortada rücu edilen miktarın yüz elli olduğu anlaşılmış olmaktadır.

«Kadın dörtte biri öder ilh...» Çünkü şahitlikten rücu etmeyen kişilere düşen miktar, yani bir erkek ve bir kadının geride kalmasıyla dörtte üçü kalmış, ancak dörtte birinden rücu gerçekleşmiş sayılır. Buna sebebiyet veren de şahitlikten dönen o kadın olduğu için onun ödemesi gerekir.

«Hepsi rücu edecek olurlarsa ilh...» Erkek ve kadınlardan tümü rücu edecek olurlarsa, yani on kadınla bir erkeğin tümünün şahitlikten rücu etmeleri halinde erkeğin altıda biri, kadınların tümünün altıda beşi ödemeleri gerekir. Çünkü her iki kadın bir erkek makamına kaimdir. Bir erkek de iki kadın yerine kaim olduğuna göre, iki kadına altıda biri, bir erkeğe de altıda biri ödemek düşmektedir.

«Yalnız kadınların rücu etmesi halinde ilh...» Yani sahibeyn yukardaki meselede, yani on kadın ile bir erkeğin şahitliği konusunda, kadınların rücu etmesiyle on kadının ödemesi gereken miktarın yan olduğunu kabul etmişlerdir. Mesela kadınların tümü, onu da dönmüş olsalar, yarıyı ödemeleri gerekirdi. Erkeğinde dönmesi halinde, kadınlar ancak yansını öderler, yarısını da erkeğin ödemesi gerekir. Çünkü kadınlar ikiden fazla olsalar, ne kadar olurlarsa olsunlar, şahitlik konusunda bir erkek mesabesinde kabul edildiklerinden, bir erkeğin dönmesi halinde onun hissesine tekabül edecek ödeme miktarını o kadınların ödemesi gerekir.

«Nikah konusunda rücu eden ödemez ilh...» Bu mesele altı şekil üzerinedir. Şöyle ki, ya mehri misil konusunda şahitlik ederler ya mehri misilden fazla olduğu konusunda şahitlik ederler veya daha az olduğunda şahitlik ederler ve bu üç surette de dava açan ya kadındır veya erkektir. Bu altı suretten ancak bir surette ödeme gerekir ki o da mehri misilden fazla olan miktarda şahitlik ederler, iddia eden de kadın olur, erkekte bunu inkar edecek olursa, o zaman şahitler fazlalığı ödemek mecburiyetindedirler.

Bu konuda Halebi der ki: Metin sahibi, «Erkek aleyhinde mehri misilden fazla mehir ödeyeceğine dair şahitlik yapmaları hususunda, daha sonra rücu edecek olurlar, erkek de kadına duhul etmiş ise, ancak fazla olan miktarı öderler,» deseydi, bu altı surete de şamil olup birini mantuk olarak diğer beşini de mefhum olarak hepsini içine alırdı. Bana göre musannıf gizli olanı açıklamış, fakat suretlerden açık olanı da gizli tutmaya çalışmıştır. Onun içinde mehri misil ile şahitlik yapacak olurlarsa ödememesi gerektiğini söylemişlerdir. Böyle bir şeyi söylemesi, mehri misilden az olduğu taktirde ödememesi gerektiğini kendiliğinden ortaya çıkaracaktır. Ayrıca fazla olduğu taktirde ödeyeceği ifadesini de açıkça ifade etmiştir. Bütün bunların da kadının müddai olması halinde söylenmiş, şarih bununla da sonraki meselelerde erkeğin müddai olması durumuna işaret etmiştir. Musannıfın bundan sonra, «Mehri misilden daha az olan bir miktarda şahitlik ederlerse.» demesi ve mehri misil veya daha çok olan miktarda şahitlik etmeleri konusunda hiçbir ifade kullanmaması mimbabı evla zımanın gerekmeyeceğine işaret mesabesindedir. Çünkü konu erkeğin iddia etmesi haline münhasırdır. Şarih ise bunu açıkça ifade etmemiş, bunda da yukardaki ifadelere itimad ederek meselenin hükmünün çıkarabileceği kanaatine varmıştır.»

«Mutemed olan görüşe göre ilh...» Bu da Nesefi'nin manzumesi ve onun şerhindeki ifadeye ters düşmektedir. Manzume ve şerhine sahibül Mecma da tabi olmuştur. Onlar şu ifadeyi zikretmişlerdir: «İmam Muhammed ve Ebu Hanife'ye göre öderler. Ebu Yusuf'a göre ödemezler.»

Fetihte ise, «Hidaye ve şerhlerinde bilinen husus odur, başkası nakledilmemiştir. Ayrıca bu Hanefi mezhebinin aslı olan kitaplarda zikredildiği gibi Tahavi şerhinde, Zahire ve diğerlerinde de zikredilmiştir. Ancak bu konuda Şafii'nin bir hilafı olduğu fukaha tarafından nakledilmiştir. Eğer Hanefimezhebinde bir hilaf olduğunu bilselerdi, ondan vaz geçmezler, muhakkak ona temas ederlerdi. Mezhep içinde ihtilaf dururken Şafiinin ihtilafına birinci derecede yer vermezlerdi.» denmiştir.

«Eğer bey konusunda, alışveriş konusunda şahitlik yapacak olurlarsa ilh...» Aynî bu konuda şöyle demektedir: «İki şahit alışverişin bin lira olduğu konusunda şahitlik yapsalar ve hakimde bununla hükmünü verse, daha sonra şahitler beyi konusunda hüküm verilmeyi müteakip bedeli kabzettiği konusunda ikinci bir şahitlik yapsalar, hakim buna da karar verse, ondan sonra da her iki şahit de iki şahitlikten rücu etseler, ancak bedeli öderler. Eğer bu bedel satılan malın kıymetinden az olacak olursa, onunla birlikte bu fazlalığı da ödemeleri gerekir. Ama bir mahkemede hem beyi, hem de bedelin kabzedildiğine şahitlik etseler, hakim de buna dayanarak hükmünü verse, daha sonra şahitliklerinden rücu etseler, bu durumda malın değerini ödemekle mükelleftirler.» Halebi.

İki mesele arasında kıymet ödeme konusunda veya ödeme konusunda bir fark görülmemektedir. Çünkü ikisinde de kıymeti ödeyecekler. birinci meselede bedel kıymete müsavi olarak kabul edilmiş, eğer az olacak olursa, yalnız fazlalığı öderler şeklinde tesavvur edilmiştir.

«Kıymeti öderler ilh...» Çünkü burada beye karar verilmiştir, bedele değil. Çünkü bedel konusunda bir hüküm mümkün olmamaktadır. Zira onun sükutunu gerektirecek, ödendiğine dair bir hüküm ortada mevcuttur; Bunun içinde eğer şahitler kölesini şuna sattı, ondan sonra da ikale yoluyla bunu feshetti şeklinde her iki surete bir mahkemede şahitlik ederlerse, beyi konusunda karar verilmez. çünkü beyin feshini gerektiren ikale hakkındaki karar mevcuttur. Fetih.

Ancak ayrı ayrı şahitlikte olur, bunlar iki şahitliğinden de rücu edecek olurlarsa, mesele de bey meselesi olacak olursa, o zaman kıymeti değil, semeni ödemeleri gerekir.

«Meselenin tamamı Hizanetü'l-Müfti'de mevcuttur ilh...» Onun ibaresi Menihteki ibareye aynen mutabıktır. Şöyle ki, eğer şahitlerin ödemesini seçecek olursa, şahitler vermiş oldukları miktarı müşteriden alırlar. Fazlasını sadaka olarak verirler. Eğer müşteri satın aldığı malı karşılıklı rızaya dayanarak kusurdan dolayı iade eder veya ikale ederlerse bayiden ancak semeni alabilir. Şahitler üzerine bir ödeme gerekmez. Ama bir mahkeme kararı ile iade edecek olursa, bu durumda ödeme şahitlere gerekir, ödemeleri halinde, ödedikleri miktarı karşı taraftan alabilirler.

«Mehri müsemmanın nısfını öderler veya mut'a için ödeneni öderler ilh...» Çünkü henüz zifaf vuku bulmadan ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir durumu pekiştirmiş olmaktadırlar. Mesela kadın henüz zifafa girmeden evlendiği erkeğin oğluyla herhangi bir temas da bulunur veya irtidad edecek olursa, nikah aktini yaptığı ve henüz zifafa girmediği erkekten hiçbir mehir talebinde bulunamaz. Bu durum göz önünde iken, mehrin düşme ihtimali var iken şahitleri, düşme ihtimalinde bulunan bu durumu pekiştirdiklerinden, daha sonra rücularıyla bu miktarın yarısını ödeme ile mükellef tutulmuşlardır.

«Talakın üç olduğu konusunda şahitlik edenler öderler ilh...» Çünkü mahkeme talakın bir olduğu konusunda şahitlik edenlerin şehadetiyle hüküm vermemiştir. Diğerlerinin şehadetine binaen verilen hüküm zimnında o hüküm de mevcut olduğundan, direk hüküm üç talak konusunda şahitlik yapanlara izafe edilmiştir. Bir talak konusunda şahitlik yapanların şehadetine binaen verilecek hükümde tekrar karı kocanın evlenmelerine engel bir durum yoktur. Ancak üç talakla boşadığı konusunda şahitlik edenlerin şehadeti gereği verilen hüküm, hummeti galize, yani başka biriyle evlenmeden tekrar evlenmelerine engel bir durum vardır. Onun için her iki tarafın rücu etmesi halinde üç talak konusunda şahitlik yapanların ödemeleri gerekir. Menih.

«Kocanın karıyla zifafa girmesinden sonra olması halinde zaman gerekmez ilh...» Çünkü mehir borcu duhul ile gerçekleşmiş ve pekişmiştir. Bu durumda şahitlerin düşmek üzere olan bir durumu pekiştirmeleri söz konusu değildir. Ayrıca erkek mehir olarak verdiğinin karşılığını kadınla istimta etme suretiyle almış sayılmaktadır. Bu konuda şahitlerin telef ettikleri bir husus bulunmamaktadır. Halebi.

«Ancak duhulün vuku bulduğuna dair şahitlik yapanlar öder ilh...»Çünkü onlar bu şahitlikleriyle mehrin tümünün gerçekleştiği konusunda şahitlik yapmışlardır. Mehrin tümü düşme tehlikesiyle karşı karşıya idi, onlar bu şehadetleriyle durumu pekiştirmiş durumdalar. Bu da mehrin tümünü ödemelerini gerektiren bir husustur. Ancak duhuldan önceki talaka şahitlik edenler, mehrin yarısının koca zimmetinde istikrar ettiğini pekiştirmişler ve o konuda şahitlik yapmışlardır. Duhuldan önce mesele düşme tehlikesiyle karşı karşıya idi.

Birinci kısım yarıyı ödemekle mükellef tutulmuş, ikinci yarıda da ikinci gurup şahitlerle ortak olmuşlardır. Dolayısıyla ikinci yarı onlar arasında taksım edilir ve böylece mesele dörtte üç olarak taksim edilmiş olur. Birinci gurup şahitler dörtte üçü, ikinci şahitler ise ancak dörtte biri öderler.

«İhtiyar ilh...» İhtiyar isimli eserde bu meselenin gerekçesi verilirken, «İki gurup yarı mehrin telef edilmesinde ittifak halindedir. O zaman her şahide dörtte biri ödemek düşer. Ancak duhul konusunda şahitlik yapanlar ise mehrin yarısını ödeme konusunda onlara has bir durum olduğundan o miktarı ödeme onlara aittir.» denilmiştir.

Bahır'ın Muhit'ten naklettiği bir ifadeye göre ise, talakın vuku bulduğuna dair şahitlik yapanların daha sonra şahitlikten rücu etmeleri halinde onlara bir zaman gerekmez. Çünkü onlar mehrin yarısının ödenmesi gerektiği konusunda bir ifadede bulunmuşlardır. Ama duhul konusunda şahitlik yapanlar yalnız olarak dönecek olurlarsa, onların yarı mehri ödemeleri gerekir. Çünkü onların şehadetiyle yarı mehiri ödeme gerçekleşmiştir. Duhulkonusunda şahitlik yapanların şehadetiyle diğer yarı hükümsüz kalmıştır. Her iki guruptan bir kişi dönecek olursa, talak konusundaki şahitlere hiçbir şey gerekmez. Duhul konusunda şahitlik yapanlara dörtte biri ödemeleri gerekir.

«Çünkü bu telef etme sorumluluğu ve gereğini ödemedir ilh...» Itk konusundaki zıman ise bunun hilafınadır. Çünkü orada mülkünden başkasını telef etmemiş, bu da mülk sahibinin mülkünün tam olmadığını gerektiren bir husustur. Bu durumda şarihte onun bu durumunu düzeltmek ve ona yardım olsun diye ödemeyi uygun görmüştür.

«Kıymetinin diğer bölümünü ilh...» Eğer o köleden başka bir malı yoksa kölenin üçte biri azad olmuş, diğer üçte ikisi konusunda ise durum. köle geri kalan üçte ikiden üçte biri konusunda seyreder. Şahitler de kıymetinin üçte bir karşılık beklemeden öderler ve köleden de bunu isteyemezler. Ama köle geriye kalan üçte ikiyi ödemekten aciz olacak olursa, varisler bu konuda üçte ikinin ödenmesi için şahitlere rücu edebilirler. Şahitler de bu durumda köle adına yapmış oldukları bu ödemeyi daha sonra köleden Sahibeyne göre isteyebilirler. Bahır.

«Onun kıymetini öderler ilh...» İkisi arasındaki fark kitabet aktinde şahitlerin mükatebe ile ilgili şahitlikleri, mevta ile kölenin mal olduğu arasına engel olarak girmeleri nazarı itibare alınmıştır. Böylece sanki mevlasının elindeki kölesini gasbetmişler, kıymetini ödemeleri de buna göre olmuştur.

Müdebber kılınması durumu bunun hilafınadır. Çünkü bu durumda köleliğine engel bir durum, mal oluşuna engel bir durum yoktur. Ancak maliyeti düşürülmüş, kıymeti azalmıştır. Fetih.

«Şahitler üzerine ilh...» Bahır'da bu mesele Muhit'ten nakledildikten sonra şu ifadelere de yer verilmiştir: Bununla da Fethü'l-Kadir'deki «Vela hakkı, onun aleyhinde kitabet yapıldığına dair şahitlik yapanlaradır.» ifadesinin bir zuhul ve sehiv sonucu ortaya çıktığı anlaşılmış olmaktadır.»

«On varis olurlar ilh...» Yani şahitler meşrudu aleyh olan kişiye. eğer onun akrabalık sebebiyle varisi iseler, bu konudaki şahitlikleri onların ona şahit olmalarına engel teşkil etmez

«Şuhudül asıl ödemez ilh...» Musannıf bu meselenin delilini zikrederken, çünkü asıl şahitler sebebi inkar etmişler, yani biz onları şahit kılmadık, şahitliğimizi üstlenmelerini onlardan istemedik diyerek sebebi inkara yeltenmişlerdir. Bu da feri şahitlerin şehadetine dayanarak verilen hükmü iptal edici mahiyette değildir. Zira bu bir haberdir. Doğru ve yalan olma ihtimali vardır. Dolayısıyla mahkemenin kararından sonra dönme gibi kabul edilmiştir ki, bu durumda da daha önceden verilen hüküm nakzedilmez, bozulmaz. Ancak henüz hüküm verilmeden önce biz onları şahit tayin etmedik şeklinde bir inkarları söz konusu olacak olursa, o zaman durum bunun hilafınadır. Çünkü bu durumda feri şahitlerin şehadetine dayanarak mahkeme karar veremez.Sanki hüküm verilmezden önce şahitlerin dönmesinde durum ne ise, burada da durum aynı olmaktadır. Fetih.

Bir zıman söz konusu olmaz ilh...» Çünkü onlar şahitliklerinden rücu etmemişlerdir. Ancak başkalarının rücu ettiklerine şahitlik etmişlerdir. Menih.

«Teskiye edenler öderler ilh...» Bahır'da onların ödeyecekleri mutlak bir şekilde ifade edilmiş, bu da diyet olsa, ona da şamil olabileceğine işaret için mutlak ifadeye baş vurulmuştur. Hatta zina şahitlerini teskîye etseler ve o şahitlerin şehadetine dayanarak zina suçundan dolayı sanık recmedilse, daha sonra şahitlerin köle oldukları veya mecusi kimseler oldukları anlaşılsa, Ebu Hanife'ye göre burada diyet o şahitleri teskiye edenlere gerekir.

«Köle olmaları sebebiyle ilh...» Yani teskiye edenler «Biz onların köle olduğunu biliyorduk. Buna rağmen biz onları teskiye ettik.» deseler, hüküm yukarda belirtildiği gibi olur. Diğer bir rivayete göre, eğer teskiye edilenler hür oldukları konusunda bir haber eklemişlerse ve onlar hürdürler şahitliklerine güvenebilirsiniz demişlerse, o zaman mesele ihtilaflıdır. Ama onlar adildirler demişler, köle oldukları daha sonradan ortaya çıkmışsa, ittifakla bir şey ödemezler. Çünkü köle de adil olabilir. Onlar bu sözlerinde sadıktırlar. Çünkü onların köle olup olmadıklarını bilemeyebilirler. Cevhere.

«Ama hata ile birlikte olacak olurlarsa ilh...» Yani şahitleri teskiye eden kişi, «Teskiyede hata ettim.» demesi halinde durum farklı olur.

«Talik konusunda şahitler öderler ilh...» Bahır isimli eserde. «Çünkü onlar illet konusunda şahitlik yapmışlardır. Telef sebebe dayanır, o da ıtktır, boşamadır. Şahitler ise bunu isbat etmişlerdir. İfade mutlak olarak kullanılmış talak ve ıtk konusunun talikine şamil olması için bu mutlak ifadeye baş vurulmuştur. Birincisinde kıymet ödenir, ikincisinde ise duhuldan önce olduğu taktirde yarı mehir ödenir.» denilmiştir.

«Şart ilh...» Şurası kesinlikle bilinmelidir ki, şart usulü fıkıh alimlerine göre; bir hükmün varlığı kendisine tevakkuf edipte hükümden müessir olmayan şeydir. Ayrıca varlığı hükme götürücü de değildir. İllet ise, hükmün varlığında müessir sebeb ise, hükme götürücüdür. Ancak sebebin illetten farkı tesir farkıdır. İllette tesir vardır, sebebte ise tesir yoktur.

Bir de burada alametten söz edilmiştir. O da hükmün varlığına delalet eden bir emaredir, bir işarettir. Bunun üzerine hiçbir şey tevakkuf etmemektedir. Bu kısa mukaddimeden sonra anlaşılıyor ki, şahitlerin öldürülen kişinin noksan bir kişi olduğu konusundaki ifadeleri, şart konusunda bir şahitliktir. Nitekim fukahanın ekseri bunu bu şekilde zikretmişlerdir. Haddin gerekli olması buna bağlıdır, yani recmin uygulanması bunun noksan olmasına bağlıdır.

«İka' şahitleri ilh...» Minyetü'l-Müfti isimli eserde. «İki şahit bir kimsenin karısına kendisini boşaması için yetki verdiğine dair şahitlik etseler, diğer iki şahit de o kadının kendisini boşadığını söyleseler ve bunun da duhuldan önce olduğunu ifade etseler, daha sonra her iki şahit de şahitliğinden rücu etseler. bu durumda talak konusunda şahitlik yapanlara ödeme sorumluluğu yüklenir. Çünkü onlar sebebi ortaya koymuşlardır. Ancak takrir suretiyle boşandığı ve tefviz yapıldığı konusunda şahitlik şart konusunda olmaktadır.» denilmektedir.

«Tefviz konusunda değil ilh...» Yani kadına tefvizi talak verildiği veya köleye kendisini azad etme yetkisinin verildiği konuda şahitlik yapsalar, diğer iki şahit de kadının kendisini boşadığı, kölenin de kendisini azad ettiğini ifade etseler demektir. Şumnî. Allah-u alem.

 

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
26.11.2021 Mümin Faydasız Sözlerden Ve Lüzumsuz İşlerden Uzak Durur
19.11.2021 Şiddet İnsan Onuruyla Asla Bağdaşmaz
12.11.2021 Allah İle Kul Arasındaki Kutlu Bağ
05.11.2021 İnsan İmanla Yücelir
29 10 2021 Yaşlılarımıza Vefa, Rahmet Ve Mağfiret Vesilemizdir
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.04 saniye 11,182,526 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021