Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
ilahi imtihan, Musibetler Ve Sabır

                                                               Vaaz Resimleri: w.jpg

Değerli Mü’minler!

Diğer yaratılmışlardan farklı olarak kendisine akıl ve ruh verilmiş bulunan insan, geçici olarak bulunduğu bu dünyada o yaratılmışların tabi olmadığı bir imtihan içinde bulunmaktadır. Bu dünyada herkes imtihandadır:

Kimi zenginlikle sınanır hiç farkında olmadan. Kimi kendisine verilen ilimle, bilgiyle denenir. Kimi fakirlikle imtihan edilir. Kimi hastalıklarla dahil edilir imtihana; Kimi de uzuvlarının tamlığıyla. Kimi makamla mevki ile, kimi güzelliğiyle; kimi de uzuvlarındaki herhangi bir eksiklikle. Kimi de duygusal bir rahatsızlıkla...Değişmeyen ilahi gerçek şu ki Allah'ın kendisine tevdi ettiği aklı başında olduğu sürece hiç bir insan, dünya hayatının hiç bir anında ilahi imtihanın dışında kalamamaktadır. Bu imtihanın gözcüsü, her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi işiten yüce Yaratıcıdır.

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

"Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak sizi hayır ile de şer ile de sınıyoruz ve (sonunda hepiniz mutlaka) bize döndürüleceksiniz."(Enbiya 21/ 35)

Dünya hayatında tabi tutulacağımız imtihan türünü seçme yetkisi bize ait olmadığına göre, bize düşen, tabi tutulduğumuz imtihanda elimizden geldiği kadarıyla başarı göstermeye çalışmaktır. Tabi  tutulduğumuz imtihanda başarı göstermeye çalışmak yerine, imtihan şeklinden ve türünden şikayet etmenin, bize hiç bir yararı yoktur. Böyle bir tutumun sürdürülmesi, imtihanın kaybedilmesiyle sonuçlanır. Öyleyse yapılacak şey, imtihan tarzından şikayet ederek vakit kaybetmek değil, tabi tutulduğumuz imtihanda en güzel sonucu elde edebilecek şekilde davranmaktır.

Bazılarınca zannedildiği gibi, dünya hayatında nimetlere boğulmuş olan insanlar şanslı, bu nimetlerden mahrum bırakılmış olan insanlar şanssız değildir. Böyle bir anlayış, dünya hayatının geçici, Ahiret yurdunun ise kalıcı olduğunu göz ardı eden bir yaklaşımdır. Gerçekte herkes imtihana tabi tutulmaktadır. Ama engellilerde ve mal mülkten mahrum bırakılmış bulunanlarda olduğu gibi kimilerinin imtihanı çok açık ve nettir. Kimilerininki ise dünya hayatında her çeşit nimet içinde yüzenlerinki gibi çok gizli ve girifttir.

Nitekim Allah(C.C) şöyle buyurur:

وَهُوَ الَّذى جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ فى مَا اتيكُمْ اِنَّ رَبَّكَ سَريعُ الْعِقَابِ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَحيمٌ

"O sizi yeryüzünün halifeleri yapan, verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza üstün kılandır..." (En'am, 6/ 165)

Bu ayette zikredilen 'size verdiği nimetler' ifadesi insana verilmiş olan her çeşit nimeti kapsayan bir ifadedir. Yani insana verilen vücut organları ve fonksiyonları, yetenekler, mal/mülk, güç/kuvvet, bilgi, sosyal konum ve benzeri her çeşit nimet... Hiç şüphesiz insan, bu nimetlerin hepsinden sorguya çekilecektir.

ثُمَّ لَتُسَْلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعيمِ 

"Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz." (Tekâsür,102/ 8)

Bazen ilahi imtihan çok ağır ve çetin olur.

İşte zaman zaman insanlar; deprem, sel felaketi gibi tabii; ölüm, hastalık, yaralanma, zulüm, şiddet  gibi kişisel; terör, fitne, fesat gibi de sosyal âfetlere maruz kalmaktadırlar. Bu afetler ise cana ve mala zarar vermekte, insanlar bundan etkilenmekte, acı çekmektedir. Öyleyse bütün bu musîbetler niçin meydana gelmektedir? Tabiî  âfetlerin  meydana  gelmesinde  insanların  davranışlarının etkisi var mıdır? Yoksa bunlar sadece birer imtihan ve takdiri ilâhi midir? İnsanlar âfet ve musîbetler karşısında ne yapmalıdırlar? İşte sohbetimizde bu konuyu anlatmaya çalışacağız.

Değerli Mü’minler!

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَىْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ

وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرينَ . اَلَّذينَ اِذَا اَصَابَتْهُمْ مُصيبَةٌ قَالُوا اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ.  اُولئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ.

"Mutlaka  sizi  biraz  korku  ve  açlıkla  ve  mallardan, canlardan veürünlerden biraz eksilterek imtihan ederiz. (Ey Peygamberim!)   Sabredenleri   müjdele. Onlar başlarına bir musîbet gelince, ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rableri tarafından bol mağfiret  ve  rahmete  nail  olacak  kimseler  bunlardır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da bunlardır"  (Bakara, 2/155-157)

Cenab-ı Allah, bu âyetiyle  insanları  mutlaka deneyeceğini bildirmektedir. Allah’ın sözü haktır, doğrudur. İnsanlar dünyada farklı şekillerde denenmektedirler. Allah, imtihan karşısında insanların sabırlı olmalarını istemekte ve sabırlı olanlara af ve rahmetini müjdelemekte ve böyle davrananların hidayete ermiş/doğru yolu bulmuş kimseler olduğunu bildirmektedir.

Ayette geçen "Elbette / mutlaka sizi imtihan ederiz" ifadesinde kesin beyan vardır. Şüpheleri gidermek, her insanın ayette sayılan  hususlardan  biri  veya  bir  kaçı  ile  deneneceğini  kesin olarak bildirmek için âyette te’kid edatları kullanılmıştır.

Aziz Mü’minler!

Okuduğumuz Bakara suresinin bu 155-157. ayetlerinde şu hususlar dile getirilmektedir:

  1. 1.                                         İnsanlar  Dünyada  İmtihana  Tabi  Tutulurlar

Ayette insanların şu dört konuda imtihana tabi tutulacağı bildirilmektedir: Korku ile imtihan, açlıkla imtihan, mal ve ürünlerden noksanlaştırma ile imtihan, yakınların ölümü ile imtihan.

Şimdi bunları izah edelim:

a) Korku ile imtihan:

"Korku";  üzülme  ve  sevinme  gibi  insanda  doğuştan var olan bir duygudur. "Korku duygusu"; insanın aldığı eğitim, öğretim, yetiştiği toplum, gelenek ve görenekler ve sahip olduğu inançlara göre farklılık arz eder. "Korku", terbiye ve telkinlerle değişebildiği gibi azalıp çoğalabilir de. "Korku", insanda iradeye bağlı ve irade dışı olabilir. İnsanlarda yalnızlık, yükseklik, işsiz kalma, yakınlarını ve dostlarını kaybetme, yoksulluk ve benzeri korkular vardır. Âyette geçen ve havf kelimesi ile ifade edilen  korku Allah korkusudur. [1]

"Korku", Allah’ın kullarını bir imtihanı olduğu gibi, aynı zamanda psikolojik bir cezalandırma yöntemidir.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَضَرَبَ اللّهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ امِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَاْتيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّهِ فَاَذَاقَهَا اللّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

 "Allah (ibret için size) bir şehri  örnek verdi. Bu şehir güvenli  (ve)  huzurlu idi. Rızkı o  şehre her yerden bol bol  gelirdi. Sonra onlar, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku (havf) sıkıntısı tattırdı." (Nahl, 16/112)

Bu ayette  sözü  edilen  şehir  Mekke’dir.  Mekke,  Harem-i Şerîf  hürmetine  âfetlerden  emîn,  halkı  rahat,  huzurlu  ve müreffeh idi. Nimetlere nankörlük edip, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’i yalanladılar, Ona ve müslümanlara zulmettiler. Allah da onlara açlık ve korku  verdi. Ayette geçen açlık, Mekkelilerin yedi yıl kıtlıkla müptela olmaları; korku ise Allah’ın onlara müslümanları musallat  kılmasıdır,  şeklinde  yorumlanmıştır. [2]

b) Açlıkla İmtihan:

 Açlık, nimet azlığının, kıtlığın ve yokluğun ifadesidir. Bütün  canlılara  rızklarını  veren  Allah’tır. Yeryüzünde ve gökyüzünde  bulunan  her  şeyi  Allah,  insanlar  için  var etmiştir.

İnsanlar, Allah’ın bu sayısız nimetlerinin bir kısmından emek  sarf  etmeden  yararlanırlar, bir  kısmını  elde  etmek için çalışmak zorundadırlar. Sözgelimi temiz hava, su ve güneş enerjisi gibi nimetlerden  insan emek sarf etmeden  yararlanırken; meyve, sebze, ekmek ve benzeri ürünlerden yararlanabilmesi için emek sarf etmesi gerekmektedir.

İnsanın emek sarf ederek elde ettiği nimetlerin yetişmelerini sağlayan da yine Allah’tır. Buğdayı eken insandır ama, toprağa buğdayı yetiştirme kabiliyeti veren, yer altı ve yer üstü suları, güneş enerjisi ve sıcaklığı yaratan Allah’tır. Bunlar olmadan sadece insanların çalışması işe yaramaz. Kıtlığın  olmasında,  ürünlerin  az  yetişmesinde  insanın çalışmamasının etkisi varsa da, Allah yağmur yağdırmadığı, ürünlere şiddetli soğuk ve dolu zarar verdiği zaman insanın yapacağı bir şey yoktur. Bazı yıllar ürün az, bazı yıllar çok olur. Bunda Allah’ın kullarını imtihanı vardır. Zenginlik ve fakirlik de aynı şekilde insanın çalışıp çalışmamasının yanında, Allah’ın nimet ve servet verip vermemesi ile ilgilidir. Bütün tedbirlere rağmen fakirlik, yoksulluk, kıtlık, pahalılık ve benzeri olumsuzlukların yaşanmasının, ilâhî imtihan olduğu da bir vâkıâdır.

c) Mal ve Ürünlerden Noksanlaştırma ile İmtihan:

 İnsanların emek ve gayretleri mal ve mülkün elde edilmesinde önemli  olmakla  birlikte,  gerçekte  mülkü  insana veren Allah’tır. İnsanın sahip  olduğu  nimetlerin,  mal  ve  mülkün,  ihmal, israf ve benzeri sebeplerle noksanlaşması ve yok olması söz konusu olduğu gibi, bunun ilâhî imtihan sebebi ile de gerçekleşmesi söz konusudur. Mesela hayvanlara yıldırım çarpması, ürünlere dolu ve kasırganın zarar vermesi, yağmurların yağmaması, kuraklık, şiddetli yağmur sonucu sel felaketinin taşınır ve taşınmaz mallara zarar vermesi, deprem gibi âfetlerle insanın, mal ve mülkü zarar görüp noksanlaşabilir. Ayet bu gerçeğe işaret etmektedir.

Yüce  Allah,  hakiki  sebebi  unutarak,  nimet  karşısında sevinen ve şımaran, imtihan karşısında üzülen ve yakınan insanları kınamaktadır:

فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَليهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبّى اَكْرَمَنِ. وَاَمَّا اِذَا مَا ابْتَليهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبّى اَهَانَنِ

"İnsan, Rabbi onu deneyip de kendisinde ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler verdiğinde, ‘Rabbim bana ikram etti’ der. Ama onu deneyip rızkını da- raltınca, ‘Rabbim beni aşağıladı’ der" (Fecr, 89/15-16).

d) Yakınların Ölümü ile İmtihan:

 Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır. Bu, ilâhî bir yasadır. İnsanlar, Allah’ın takdir ettiği yaşama süresi dolunca ölmektedirler. Bazen ölümler, çocuk ve genç yaşlarda da olabilmektedir. İnsan, sevdiklerini, eşini, kardeşlerini, çocuklarını bir hastalık veya âfet ve kaza sonucu kaybedebilmektedir. Bütün bunlar, insanlar için birer imtihandır.

Yüce Rabbimiz öyle buyuruyor:

اَلَّذى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزيزُ الْغَفُورُ

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.”(Mülk, 67/2) 

Aslında hayatın kendisi bir imtihan sürecidir. Allah, kulunu, onun imanını ve sabrını ölçmek için hayır ve şer, iyilik ve kötülük, nimetler, musibetler, ahde vefa ve benzeri birçok şeyle imtihan edebilir. İnsanların  bütün  bu sayılan hususlara karşı sabırlı olması, feryâd ü fîgan etmemesi erdemli bir davranıştır. Âyet, imtihan karşısında insanın tavrının bu olması gerektiğini ifade etmektedir.

Sabır, en çetin imtihanlardan başarı ile çıkmayı sağlayacak bir anahtardır.

Değerli Mü’minler!

 2)  İnsanların  Musîbetlere  Karşı  Sabırlı  Olmaları Gerekir

Allah, biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz noksanlaştırmak suretiyle imtihan edeceğini bildirdikten sonra, "sabredenleri müjdele" buyurmakta ve onların kendilerine bir musîbet dokunduğunda, "Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz" dediklerini haber vermektedir. Böylece Allah, hem insanların musîbet ile karşılaşabileceklerini,  hem  de  musîbetler  karşısında  nasıl  tavır  takınmaları gerektiğini bildirmektedir.

İlâhî imtihanın dışında, musîbetlerin meydana gelmesinde 3 etken daha vardır: İlâhî irade, ilâhî takdir ve insanların davranışları.

a)      İlâhî İrade:

وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكَى-وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَا

 “Kâinatı ve içindeki canlı ve cansız bütün varlıkları yaratan,  yaşatan,  düzene  koyan,  öldüren  ve  dirilten, insanları güldüren ve ağlatan Allah’tır.”(Necm, 43-44).

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيَمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ وَمَا الْحَيَوةُ الدُّنْيَآ اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ

“Allah, dilediğini yapar, dilediğini aziz, dilediğini zelil eder, Mülk Onundur, mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır.” (Âl-i İmran, 3/185).

Doğumlar, ölümler, tabiat olayları, âfetler ve musîbetler kısaca iyi veya kötü, hayır veya şer her şey, O’nun izni ve iradesi ile meydana gelir. Dolayısıyla insanların canlarına ve mallarına zarar veren musibet ve âfetler de, ancak Allah’ın izni ve takdiri ile olmaktadır.

Kur’an’da bu konu ile ilgili pek çok âyet vardır.  Mesela Teğâbün sûresinin 11. âyetinde,

مَآ اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

"Size   isabet   eden   her türlü musîbet ancak Allah’ın izni  ile  olur"   buyurulmaktadır.

"Müslümanı üzen her şey musîbettir."  [3]  Her türlü musîbet de ancak Allah’ın izni ile meydana gelmektedir. Allah  izin  vermese,  hiçbir  musîbet  meydana  gelmez. Kâinatta başıboşluk ve düzensizlik yoktur. “Hiçbir  şey,  O’nun  izni  olmadan  meydana  gelemez.” (Nisa, 4/64; Enfal, 66; İbrahim, 25; Fatır, 32) “Bitkiler bitemez.” (A’raf, 58) “Ağaçlar meyve veremez.” (İbrahim, 25). “Kâinatın düzeni devam edemez.” (Hac, 65) “Kimse kimseye zarar veremez.” (Mücadele, 10)

Allah’ın  izni  olmadıkça,  insanlar  canlarını  bile  teslim edemezler.

Yüce Allah bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاً وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ اْلاَخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا وَسَنَجْزِى الشَّاكِرِينَ

"Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölmez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır." (Âl-i İmrân, 3/145)

وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللهُ نَفْسًا اِذَا جَآءَ اَجَلُهَا وَاللهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

"Allah,   eceli   geldiği   zaman   hiç kimseyi   (ölümünü)   asla   ertelemez." (Münafikûn, 11)  âyetleri bu gerçeği dile getirmektedir.

İnsanın sağlığını, canını ve malını koruması, tehlikelerden sakınması, tedbirli olması, yaptığını iyi ve sağlam yapması  Allah’ın  bir  emridir.  Bütün  tedbirlere  rağmen  insan musîbete maruz kalabilir. Böyle  bir durumda bunun bir imtihan olduğunu bilmeli ve mümin ona göre hareket etmelidir.

b) İlâhî Takdir:

 Diğer  taraftan  insanın  başına  gelen  musîbetler,  ilâhî takdirin birer sonucudur. Bu hususu Kur’an’ın bir çok âyetinde görmekteyiz. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا اِلاَّ مَا كَتَبَ اللهُ لَنَا هُوَ مَوْلَينَا وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"(Ey Peygamberim! İnsanlara) De ki: Bize ancak Allah’ın yazdığı   (takdir   ettiği)   şey   isabet eder." (Tevbe, 9/51)

Bir başka ayette de şöyle buyurulur:

مَآ اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ فِى اَنْفُسِكُمْ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللهِ يَسِيرٌ

"Ne yer yüzünde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Doğrusu bu, Allah’a kolaydır." (Hadid, 22).

İşte görüldüğü üzere, bu ayetlerde; gerek yer yüzüne gerekse canlara isabet eden musîbetlerin önceden bir Kitap’ta, ilmi ilâhînin nakşedildiği Levh-ı Mahfuz’da yazılı olduğu bildirilmektedir. Allah’ın ilmi, geçmişi de geleceği de kuşatmıştır. Doğumundan ölümüne kadar, ömür boyu insanların ne yapacaklarını da, kâinatta neler meydana geleceğini de bilir. Bu bilgisine göre, her şeyi önceden bir Kitap’ta yazmıştır. Her şeyin önceden bir Kitap’ta yazılmasının gerekçesini ise yüce Allah şöyle bildirmektedir:

لِكَيْلاَ تَأْسَوْا عَلَى مَا فَاتَكُمْ  وَلاَ تَفْرَحُوا بِمَآ اَتَيكُمْ وَاللهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

 "Elinizden  çıkana,  kaybettiğiniz  şeylere  üzülmeyesiniz  ve  Allah’ın  verdiği şeyler ile sevinip şımarmayasınız." (Hadîd, 23)

Bu ayette Allah, açıkça musîbetler karşısında insanların üzülmemelerini, feryad ü fîgan etmemelerini istemektedir. Çünkü, bütün olup bitenler Allah’ın izni ve takdiri ile olmuştur. İnsanın, "niçin bunlar oldu, niçin bunlar başıma geldi?"  diye isyan etmesinin, sonucu değiştirmesi söz konusu değildir.

"Musîbetler, Allah’ın takdiri ile olmuştur"  deyip, sabırlı ve metanetli olmak gerekir. Sabırlı olmak; musîbet karşısında tedbir almamak, musîbetlerden sonra gerekenleri yapmamak ve haklarını aramamak anlamına gelmez. Biliyoruz ki, Allah  "çok merhametlidir"  (Fatiha, 2)  ve "insanlara  zerre kadar zulmetmez." (Nisa, 40)

Mala ve cana zarar veren musîbetlerin meydana gelmesinde ilâhî irade, takdir ve imtihanda insanların davranışlarının etkisi de var mıdır? Kur’ân ve hadislere baktığımızda, cevabın ‘evet’ olduğunu görüyoruz.

c) İnsanların Kusurları:

 Musîbetlerin meydana gelmesinde insanların kusurlarının da bulunduğunu yüce Allah, bir çok âyette bildirmektedir. Mesela:

وَمَآ اَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ

"Başınıza    gelen    her hangi  bir  musîbet,  kendi ellerinizin   yaptığı   (işler, kusurlar)  yüzündendir. Allah yaptıklarınızın çoğunu affediyor (da bu yüzden size musîbet vermiyor)." (Şura, 30) ayeti, bu gerçeği açıkça ifade etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.);

"Bir kula isabet eden az veya çok felâketler ancak günah- ları sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor"  buyurmuş ve yukarıdaki âyeti okumuştur. (Tirmizî, Tefsir, 44. 378. No: 3252).

لَيْسَ بِاَمَانِيِّكُمْ وَلاَ اَمَانِىِّ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ يَعْمَلْ سُوءً ا يُجْزَ بِهِ وَلاَ يَجِدْ لَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا

"Kim kötü bir amel işlerse, onunla cezalandırılır."  (Nisa, 4/123)  âyeti de, bu gerçeğe işaret etmektedir. Bu  âyet  ve  hadisler,  insanların  başına  gelen  musîbetlerde insanların işledikleri hata, kusur ve kötü amellerin etkili olduğunu göstermektedir. Allah, zulümleri sebebiyle bir çok toplumu  çeşitli âfetlerle cezalandırmış ve helak etmiştir. Kur’an’da;  Nuh,  Hud,  Salih,  Lut,  İbrahim,  Şuayb  ve Musa  (a.s.)’ın  peygamber  gönderildiği  insanların  maruz kaldıkları felaketler anlatıldıktan sonra;

اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرَهِيمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 "Allah  onlara  zulmetmedi,   fakat   onlar   kendi kendilerine   zulmediyorlardı"  buyurulmaktadır.  (Tevbe, 9/ 70;  Hud,  101;  Nahl,16/  33, 118; Ankebut, 40)

Allah’ı, âyetlerini ve peygamberlerini inkâr etmek, Allah’a ortak koşmak, münafıklık yapmak, Allah ve Peygamberin emir ve yasaklarına isyan etmek, insan haklarını ihlâl etmek gibi, ilâhi iradeye uymayan her türlü davranış zulümdür.

Musîbetler,  insanların  imtihan  için  veya  maddî  veya manevî kusurları sebebiyle gelebileceği gibi, müminin manevî derecesini artırmak için de gelebilir. Yüce Allah Kur’an’da;

وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

"İnsanların yaptığı amellere göre (Allah katında)  dereceleri vardır" buyurmaktadır. (En’am, 6/132) Mü’minler, bu derecelerine yaptıkları ibadetleriyle ulaşamazlarsa, Allah onlara bir musîbet verir, sabır ihsan eder, böylece hesapsız derecede sevap verir. Musîbet sebebiyle günahları bağışlanır. Bu şekilde, Allah katındaki manevî derecesine ulaşır. Bu konuda Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

"Kul, Allah’ın kendisi için takdir ettiği dereceye ameli ile ulaşamazsa, Allah onun canına, malına veya çocuğuna bir musîbet  verir.  Sonra  da  ona  sabretme  gücü  ihsan  eder. Böylece onu, kendisi için takdir ettiği mertebeye ulaştırır." (Ahmed, V, 272. Ebû Dâvud, Cenâiz, 1.  III, 470)

Peygamberler de musîbetlere maruz kalmışlardır. Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), Taif’te taşlanmış, ayakları kan revan içerisinde kalmış, Uhud savaşında dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştır. Halbuki  peygamberler günahsız  insanlardır.  Dolayısıyla  her musîbetin arkasında  günah  ve  kusur  aramak doğru değildir. Öyle ise peygamberler niçin musîbetlere maruz kalıyorlar? Maruz kalıyorlar, çünkü onlar, insanlar için örnek ve  önder  olarak  gönderilmiştir.  Musîbetlere tahammül göstererek, insanlara örnek olmuşlardır.  Mü’minlerin başlarına gelen musîbetler, sabredilebilirse hayır olur. Çünkü musîbetler, müminlerin sevap kazanmalarına,   günahlarının   bağışlanmasına   ve manevî derecelerinin artmasına sebep olur. Bu ise ancak sabırla mümkündür.

Musîbetlere  Sabredenlere  Allah’ın  Af  ve Mağfireti Vardır

"Musîbet";  ansızın  gelen  belâ,  sıkıntı,  hoş  olmayan şeyler, hedefine isabet eden mermi gibi insana şiddetle dokunan hadise ve felâketlerdir.[4] Yüce Allah musîbete maruz kaldığında, "biz Allah’ın kullarıyız ve O’na  döneceğiz" diyerek musîbeti sabırla karşılayan, Allah’tan gelene razı olan kimseye af ve mağfiret va’d etmektedir. Müslüman,  musîbetler karşısında sabredebilir,  söz, fiil ve davranışlarıyla isyana dalmazsa, bu musîbetleri sebebi ile günahları bağışlanır. Peygamberimiz (s.a.s.):

"Müslümana, fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza, can sıkıntısı ârız olmaz, hatta vücuduna bir diken batırılmaz ki, Allah bu musîbetler sebebiyle onun hatalarını ve günahlarını bağışlamış olmasın." (Buharî, Merda’, 1.  Müslim , Birr, 14) sözü ile bu gerçeği dile getirmiştir.

Musîbetlere sabreden Müslümanın günahları bağışlandığı gibi, ayrıca sabrı sebebiyle kendisine hesapsız derecede  sevap  verilir  ve  Allah  katındaki  manevî  derecesi yükseltilir. Peygamber (s.a.s.), şu sözü ile bunu bize müjdelemiştir:

"Bir  Müslüman’a  bir  diken  hatta  daha  küçük  bir  şey batsa, Allah onu bu yüzden bir derece (manen) yükseltir ve onun günahını affeder." (Müslim, Birr, 46)

Müslüman, deprem, yangın, sel felaketi, âfet ve benzeri  bir  musîbete  maruz  kalarak  ölürse  hükmen  şehit olur. Peygamberimiz (s.a.s.);

“Allah yolunda öldürülen şehittir. Mide ağrısı sebebiyle ölen şehittir. Suda boğularak ölen şehittir. Akciğer  hastalığı sebebiyle ölen şehittir. Yıkık altında kalarak ölen şehittir. Hamile olarak ölen kadın şehittir Yanarak  ölen  şehittir"  buyurmuştur.  

(Buhari,  Cihad, 30. III, 212. Ebû Dâvud, Cenâiz, 16. III, 483. Nesai, Cenâiz, 14. IV, 14.  Malik, Cenâiz, 36. S.233-234. Müslim, İmâre, 164-166. II, 1521-1522. Ahmed, I, 22; Müslim, İmâre, 164. II, 1521. Tirmizî. Cenâiz, II, 377)

İnsan hakları hariç şehitlik, kişinin günahlarına keffâret olur. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihad, 13. IV, 17176). Bu itibarla mümin, musîbetler karşısında bağırıp çağırmaz, isyana dalmaz, musîbetlerden ibret alır, maddî ve  manevî  hatalarını  düzeltir, günahlarına pişman olur ve  Allah’a  yönelir. Kaybettiklerine üzülmemeye  çalışır, rûhen ve moralman çökmez, daha iyisini Allah’tan ister ve bu uğurda çalışır. Mü’minlerin maruz kaldıkları musîbetler ise bir hayırdır.  Çünkü musîbetleri  sebebiyle  günahları  bağışlanır, hesapsız  derecede  sevap  verilir  (Zümer,  10)  ve  manevî derecesi artar.

Muhterem Mü’minler!

Musîbetleri  sabırla  karşılayıp,  Allah’ın  takdirine  rıza gösterebilen   kimseleri   yüce   Allah,   “hidayete   erenler” hakikat yolunu bulanlar olarak nitelemektedir. Kur’an’da sabredenlerin dışında; “Îmân  edip  îmânına  şirk  karıştırmayan”  (En’âm, 82) “Allah’a ve âhiret gününe îmân edip namazlarını kılan, zekatlarını veren, Sadece Allah’tan  korkan,”  (Tevbe, 18) kimseleri, muhtedîler olarak nitelemiştir. Kur’ân’da   ihtidâ   ve   muhtedî   kelimelerinin   geçtiği âyetler, îman eden kimselerin hidayete ermiş olduğunu ifade etmektedir. İhtidâ, mümin insanın niteliğidir. "Allah kimi doğru yola iletirse, işte muhtedî olan / doğru yolu bulan odur…" (A’râf, 178) "… Allah, kendisine yönelene hidâ- yet eder." (Ra’d,  27) Fâsıklara,  zalimlere,  kâfirlere  (Bakara, 26),  yalancı   nankörlere (Zümer,   3)   ve müşriklere (Mü’min, 28) hidâyet etmez.

Sonuç olarak, her türlü musîbet, ancak Allah’ın izni ve takdiri ile meydana gelmektedir. Ancak musîbetlerin meydana gelmesinde ya insanların maddî veya manevî kusurları vardır ya da Allah, kullarını imtihan etmektedir. şirk,  küfür,  isyan  ve  zulümleri  sebebiyle  Allah,  geçmişte pek çok  insanı cezalandırmış, âfet, felaket ve musîbetlere maruz bırakmış ve helâk etmiştir.

 

                                                                                                        Doç.Dr. İsmail Karagöz



  [1] Elmalılı, Hamdi, Yazır, I, 548.

  [2] Mehmet  Vehbi, Hülâsatu’l-Beyân, VII, 2908. Üçdal Neşriyat, 4. Baskı

 [3] Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, II, 175. Kahire, 1937.

[4] Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili, VII, 4754. Eser Kitabevi, İst. 1971.

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Kasım 22 2019 00:00:00 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.05 saniye 7,932,630 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2019