Günün Ayeti
";
VAAZLAR
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Hz. Peygamber Tevhid Ve Vahdet

                                     Vaaz Resimleri: w.jpgİNDİR

İslam’dan önce insanlar şirk bataklıkları içinde idiler. Nihayet Allah Hz. Peygamber’i insanlara İslam’ı tebliğ etmek için seçti ve gönderdi. Hz. Peygamber önce kendi halkını Kabe civarında, zü’l-Mecaz çarşısında, Safa ve Merve tepesinde, karşılaştığı yollarda yılmadan tek bir şeye çağırıyordu:

أيها الناس قولوا لا إله إلاّ الله تفلحوا” “Ey İnsanlar “la ilahe illallah” deyin kurtulunuz” 

Aslında basit bir kelime idi bu söz. Ama içeriği çok büyüktü. İlk kısmı nefy ifade ediyordu (la ilahe) (Hiçbir ilah yoktur) diyordu. Halkın önünde diz çöktüğü, yardım beklediği putların tamamını, şirkin her türlüsünü reddetmekti bu söz. Diğer yarısı ise bir isbat cümlesi idi  (illallah) (Sadece Allah vardır.) bu sıradan bir kabul değildi. Bireyin her şeyi ile bu yüce güce kendisini teslim etmesi demekti. Tevhid önce bireysel olarak kafa, kalp ve irade üçgeninde birliğin sağlanması demekti. Öncelikle benliğini bölünmüşlükten kurtarmak gerekiyordu.

Ahlaksızlığın zirvesini yaşadığı cahiliye insanı için önce bu ahlaksızlığın giderilmesi belki öncelikli hedef olmalı idi. Kabile asabiyeti ile her türlü cinayetin savaşın meşru görüldüğü, zayıfların ezildiği, hak ve hukukun gasp edildiği, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bu toplum için öncelikli kurtarılma planı ahlaksızlıklardan kurtulma çağrısı yapılabilirdi. Ama Allah Resûlü önce kalplerin temizlenmesi gerektiğinin farkında idi. Önce insanların tevhide çağrılması gerektiğini düşünüyordu. Bundan dolayı o “La ilahe illallah deyin kurtulun” diyordu. Yalnızca tevhide çağırıyordu.

Sadece bu sözü söylemek her şeyi değiştirecek miydi? Bu bir değişimdi, kokuşmuş, köhnemiş, basitleşmiş olan benliklerin içindeki fıtratı ile buluşması idi. Ben kimim sorusunun cevabı idi.

الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ”  “يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ

Ey insan! Nedir seni O Kerim Rabbin hakkında aldatan? O Rabbin ki, seni yaratıp, sana mükemmel bir şekil ve bütün uzuvlarıyla vücuduna mükemmel bir denge verdi.   (İnfitar 6-7)

Bu çağrı arayış içerisindeki Abdulah’ın oğlu Muhammed’e Hira’da iken Peygamber olarak seçildiğinde Yüce Allah’ın ilk mesajının benzer idi. “Oku, yaratan rabbinin adı ile. O, İnsanı embriyodan yarattı, oku, rabbin en keremli olandır. O kalemle öğretti. O, insana bilmediğini öğretti. (Alak- 1-5)

            Sahabe nesli tevhidi bir inanç olarak kalplerine, bir düşünce olarak kafalarına, bir eylem olarak bedenlerine, bir tercih olarak iradelerine hakim kılmak istemişlerdi. Saadet çağrısı insanları, cahiliye adı verilen eski hayatlarından kurtaran bu inançları idi. 

 Resûlü Ekrem (sav) pek çok bakımdan ihtilafa düşmüş ve çözülmüş olan insanlığı yeniden toparlamak, doğu inanç ve davranış ilkelerinde birleşmiş “bir tek ümmet” haline getirmek için çalıştı. Hz. Peygamber bu davetinde yalnız değildi.

Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberlerin ortak davası ve mesajı tevhid idi. Nitekim Hûd Suresi’nde sırasıyla Nûh, Hûd, Sâlih, Şuayb peygamberlerden her biri toplumlarına şu ortak mesajı iletmişlerdi:

“ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yok!”( Hûd Suresi, 11/26, 50, 61, 84.)

Yüce Allah, Resulüne şöyle buyurur: “Sen, Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir.”( En’âm Suresi, 6/106.)

Hz. Lokman’ın dilinden de şu uyarıyı yapar:

وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ 

“Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak, elbette büyük bir zulümdür.”( Lokmân Suresi, 31/13.)

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا 

Ayrıca tüm insanlara şu genel emri verir: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın!” (Nisâ Suresi, 4/36.)

Şirk konusunda Yahudiler ve Hıristiyanlar da uyarılardan paylarını alırlar:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْاْ إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاء بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلاَّ نَعْبُدَ إِلاَّ اللّهَ وَلاَ نُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَلاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُولُواْ اشْهَدُواْ بِأَنَّا مُسْلِمُونَ 

“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/64; Tövbe, 9/3)

Resuller dizisinin son incisi sevgili peygamberimiz peygamberlik süresinin tam yüzde ellisini, 11,5 yılını sadece tevhid inancını insanların gönüllerine yerleştirmek için harcamıştır. Mekke döneminde İsrâ ve Mi’rac olayına kadar, sadece ve sadece Allah’ın birliğini, mutlak kudretini ve putların, daha doğrusu şirk unsurlarının hiçliğini anlatmaya ayırmıştır. Bu durum yüce kitabımızın Mekkî surelerinde açık seçik görülmektedir

HZ. MUHAMMED VE VAHDET

Allah Resûlü’nün yegâne hedefi önce Allah ile kulları arasında tevhidi yerleştirmek, sonra da inananlar arasında vahdeti yani birliği gerçekleştirmekti. Bu emeline ulaşabilmek için, çevresindeki insanların şirkten, küfürden ve cahiliyye zihniyetinden kurtarılması gerekmekteydi. Tevhide dayalı bir vahdet anlayışını temin edebilmek için kalplerdeki cahiliye taassubunun yerine iman ve takva bilincinin yerleştirilmesi elzemdi.

إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا 

“Küfredenlerin, kalblerine (enaniyet, kabilecilik ve düşmanlıktan kaynaklanan) fanatizmi, Cahiliye fanatizmini yerleştirdikleri o demde Allah, Rasûlü’nün üzerine ve mü’minlerin de üzerine sekinesini (iç huzuru ve güven kaynağı olan rahmetini) indirdi ve takva kelimesini (Allah’ın kalblerinde var ettiği iman ve itaat ruhunu) onların ayrılmaz yoldaşı yaptı. Onlar, esasen buna bütünüyle ve (başka herkesten) daha lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilir” (Fetih Suresi, 48/26.)

Atalardan intikal eden âdet, gelenek ve göreneklerin bir anda terk edilmesi, takdir edileceği üzere hiç de kolay değildi. Güvenilir şahsiyetinin de etkisiyle onun davetine icabet edenler, artık hem Kur’an’ın, hem de onun en içten talebeleri oldular. Her geçen gün etrafında çoğalan bu genç dostlarının iman ve ihlas ile dolan kalplerini Allah Resulü, Kitab ve Hikmet potasında eritti. Kin, öç alma, nefret ve intikam hisleriyle katılaşmış kalpler, Allah Resûlü’nün verdiği eğitim ile yufkalaştı; rikkat kazandı ve aşkla, muhabbetle doldu. Mekke yıllarında yaşadıkları, adına “sabır” denilen “var olma mücadelesi”, işkence, boykot, hicret vb. tecrübelerle olgunlaştı.

Müşriklerin ileri gelenleri, her şeye rağmen onu durdurmaya, bu sert söyleminden vazgeçirmeye çalıştılar. Bir gün “Ey Muhammed! Gel, biz senin dinine uyalım, sen de bizim dinimize uy. Bir sene sen bizim ilâhlarımıza tap, bir sene de biz senin ilâhına. Eğer senin getirdiğin bizimkilerden daha hayırlıysa, biz de bu konuda sana katılır ve ondan nasibimizi almış oluruz.” diyerek başka bir teklifte bulundular. Bunun üzerine Yüce Allah, Kâfirûn Suresi’ni indirdi ve şu cevabı verdirdi: “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız… Sizin dininiz size, benim dinim ise bana!”( Kâfirûn Suresi, 109/1-3).

            Peygamberimizi himaye eden en güçlü kişi, amcası Ebû Tâlib idi. Müşrikler onun desteğini kesebilmek için onunla defalarca görüşmüşler, Hz. Peygamberi davasından vazgeçirmesi için ona baskı yapmışlardı. Ebû Tâlib, bir ara onların isteğine uyarak bu işten vazgeçmesi ve atalarının dinine uyması konusunda onu ikna etmeye çalışmıştı. Tevhid yolunda sadece Allah’a güvenen peygamberimiz sevgili amcasına şu tarihî cevabı verdi: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda yok olur giderim!” Allah Resûlü’nün bu kararlığını gören Ebû Tâlib, artık ne yaparsa yapsın, kendisini onlara teslim etmeyeceğini ifade etmişti.

Peygamberimiz insanlık için büyük bir lütuftur. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade buyurulmaktadır:

لَقَدْ مَنَّ اللّهُ عَلَى الْمُؤمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولاً مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُّبِينٍ

"And olsun ki, Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir Iütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler." (Al-i İmran 164)

Ayet-i Kerime'de ifade buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar Peygamberimizden önce her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Nitekim Mekke'de gördükleri zulüm ve işkence yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan ilk Müslümanlar Habeş kralına hicrete mecbur olduklarının sebeplerini anlatırken, bakınız neler söylüyorlar?

"Ey Hükümdar! Biz cahiliye toplumuyduk; putlara tapar, leş yer, çirkin işler yapardık. Akraba ilişkilerine değer vermez, etrafımızdakilere kötülük ederdik. Güçlülerimiz zayıflarımızı yok ederdi. İşte biz bu halde iken, neticede Allah bize içimizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini iyi bildiğimiz bir resul gönderdi. Bu peygamber bizi Allah 'a, tevhid inancına ve ona ibadet etmeye davet etti. Bizim ve atalarımızın Allah'ın dışında tapınış olduğumuz taşlardan ve putlardan kurtulmamızı öğütledi. Doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, akraba ile iyi ilişkiler kurmayı, komşulara iyi muamelede bulunmayı, haram yemeye ve kan dökmeye son vermeyi emretti. Aynı şekilde çirkinlikleri, yalan sözü, yetim malı yemeyi, namuslu kadına iftira etmeyi de yasakladı. Sadece tek olan Allah'a ibadet etmeyi ve O'na bir şeyi şirk koşmamamızı emretti. Namazı, zekatı ve orucu da bize emretti." Ca'fer, İslamı esasları açıkladıktan sonra sözlerine şöyle devam etti: "Biz onu tasdik ettik, ona iman ettik ve onun getirdiği ilahı mesaja uyduk. Artık sadece Allah'a ibadet ettik, O'na hiçbir şeyi ortak koşmadık. Bize haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını helal kabul ettik. Bunun üzerine kendi toplumumuz bize düşman kesildi. Tekrar Allah'a ibadeti bırakıp putlara tapmaya döndürmek ve önceden helal saydığımız çirkinlikleri tekrar helal kabul etmemizi sağlamak suretiyle bizi dinimizden döndürebilmek için işkenceler yaptılar. Onlar bizi ağır bir baskıya maruz bırakınca, zorlayınca, bize zulmedince, hicret ederek ülkenize geldik.   

İşte bu sözler o toplumda yaşamış olan insanların sözleridir. Demek ki, o toplum içine düştüğü bu bunalımdan büyük ölçüde rahatsızlanmış, beklediği kurtarıcıyı bulunca ona sımsıkı sarılmıştı. Onun getirdiği esasları benimsemiş ve onları hayata geçirmek için hicret etmeyi ve hiç tanımadığı bir ülkeye gitmeyi göze almıştı.

VAHDETE ÇAĞRI

            Mekke’de tevhit yerleşmiş ama henüz vahdet gerçekleşmemişti. Vahdet birlik demekti. Vahdet; kardeşlik, dostluk, sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmadır. Birlikte yaşama şuuruna sahip olmaktır, ortak değerler etrafında kenetlenmektir, ortak ideallere yönelmektir. Vahdet, tevhidin sancağı altında toplanmaktır, Allah yolunda her türlü çıkarı bir kenara bırakmaktır. Varlığımızı, yokluğumuzu, acılarımızı, sevinçlerimizi, dualarımızı ortak kılmaktır vahdet. Müslüman kanının dökülmesini, Müslümanların bölünüp parçalanmasını engellemek için var gücümüzle çalışmaktır.

İlk önce Mekke’den gelen muhacirler ile Medine’deki Ensar’ın kardeş yapılması ile başlandı. Sonra Medine’de gerçekleştirilen bu “kardeşlik projesi” ile hem Evs ve Hazrec arasındaki uzun yıllardır devam edegelen derin düşmanlıklar giderildi, hem de Ensar-Muhacirler arası kalplerin telifi başarıyla sonuçlandı:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ 

Hep birlikte Allah’ın İpi’ne sımsıkı sarılın ve asla ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, siz bölük pörçük birbirinize düşman idiniz; derken Allah kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki, (her hususta) doğruya ulaşıp onda sabitkadem olasınız. (Âl-i İmrân Suresi, 3/103)

Sevgili Peygamberimiz her fırsatta kabile asabiyeti yerine İslam kardeşliğini yerleştirmeye çalışmıştır. Nitekim bir seferinde ensar ve muhacir arasında bir tartışma yaşanmış ve taraflar,

عَنْ جَابِرٍ قَالَ اقْتَتَلَ غُلاَمَانِ غُلاَمٌ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَغُلاَمٌ مِنَ الأَنْصَارِ فَنَادَى الْمُهَاجِرُ أَوِ الْمُهَاجِرُونَ يَا لَلْمُهَاجِرِينَ . وَنَادَى الأَنْصَارِىُّ يَا لَلأَنْصَارِ . فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ « مَا هَذَا دَعْوَى أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ » . قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِلاَّ أَنَّ غُلاَمَيْنِ اقْتَتَلاَ فَكَسَعَ أَحَدُهُمَا الآخَرَ قَالَ « فَلاَ بَأْسَ وَلْيَنْصُرِ الرَّجُلُ أَخَاهُ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا إِنْ كَانَ ظَالِمًا فَلْيَنْهَهُ فَإِنَّهُ لَهُ نَصْرٌ وَإِنْ كَانَ مَظْلُومًا فَلْيَنْصُرْهُ »

 "Yetişin ey ensar!" ve "Muhacirler yetişin!" şeklinde bağırmaya başlamışlardı. Bu sözleri duyan Hz. Peygamber, "Bu cahiliye çağrılan da nedir!" şeklinde söz konusu ırkçı hareketlere tepki göstermişti.

 Ayrıca Resulullah,

مَنْ قُتِلَ تَحْتَ رَايَةٍ عُمِّيَّةٍ يَدْعُو عَصَبِيَّةً أَوْ يَنْصُرُ عَصَبِيَّةً فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ

"Kim kabilecilik/ırkçılık propagandası yaparak veya kabileciliğe/ırkçılığa destek vererek yolunu şaşırmış bir topluluğun bayrağı altında öldürülürse, onun ölümü cahiliye ehlinin ölümüdür." buyurmuştu.

عَنِ الْمَعْرُورِ بْنِ سُوَيْدٍ قَالَ مَرَرْنَا بِأَبِى ذَرٍّ بِالرَّبَذَةِ وَعَلَيْهِ بُرْدٌ وَعَلَى غُلاَمِهِ مِثْلُهُ فَقُلْنَا يَا أَبَا ذَرٍّ لَوْ جَمَعْتَ بَيْنَهُمَا كَانَتْ حُلَّةً. فَقَالَ إِنَّهُ كَانَ بَيْنِى وَبَيْنَ رَجُلٍ مِنْ إِخْوَانِى كَلاَمٌ وَكَانَتْ أَمُّهُ أَعْجَمِيَّةً فَعَيَّرْتُهُ بِأُمِّهِ فَشَكَانِى إِلَى النَّبِىِّ -صلى الله عليه وسلم- فَلَقِيتُ النَّبِىَّ -صلى الله عليه وسلم- فَقَالَ « يَا أَبَا ذَرٍّ إِنَّكَ امْرُؤٌ فِيكَ جَاهِلِيَّةٌ ». قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَنْ سَبَّ الرِّجَالَ سَبُّوا أَبَاهُ وَأُمُّهُ. قَالَ « يَا أَبَا ذَرٍّ إِنَّكَ امْرُؤٌ فِيكَ جَاهِلِيَّةٌ هُمْ إِخْوَانُكُمْ جَعَلَهُمُ اللَّهُ تَحْتَ أَيْدِيكُمْ فَأَطْعِمُوهُمْ مِمَّا تَأْكُلُونَ وَأَلْبِسُوهُمْ مِمَّا تَلْبَسُونَ وَلاَ تُكَلِّفُوهُمْ مَا يَغْلِبُهُمْ فَإِنْ كَلَّفْتُمُوهُمْ فَأَعِينُوهُمْ »

 Habeşli siyah bir köle olan Bilal-i Habeşi ve Ebu Zer arasında geçen bir tartışmada Ebu Zerr'in Bilal'i zenci olan annesinden dolayı ayıplaması üzerine Allah Resulü onu şöyle uyarmıştı: "Ey Ebu Zer! Onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, kendisinde hala cahiliyeden izler bulunan bir kimsesin."

Artık Allah Resûlü’nün örnekliği ve önderliğinde oluşturulan Müslümanların birliği Kur’an’ın ifadesiyle “إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ ” “Duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf tutmuş”( Saff Suresi, 61/4) vahdet toplumuna dönüşmüştü.

İNANÇTA TEVHİD, HAYATTA VAHDET

Bugün yapılması gereken, tarihten alacağımız ders ve ibretle istikametimizi belirlemektir. Bilindiği gibi Müslümanlar, sekiz asırdır Batı’yı aydınlatan Endülüs İslam medeniyetini, Doğu’yu aydınlatan Maveraünnehir İslam medeniyetini, Afrika’yı imar eden İslam medeniyetini kaybettiler. Şimdi de Şam-ı Şerif’te, selam yurdu Bağdat’ta, hikmet beldesi Sana’da İslam medeniyetleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugün, Müslümanların bigâne kalamayacağı tek bir meselesi vardır: O da akan kanı durdurmak, Müslümanları birbirine düşüren komplolara karşı durmak, içimizden ve dışımızdan beslenen her türlü dâhili ve harici fitne uzantılarıyla mücadele etmek ve ümmeti halasa çıkarmaktır. Unutulmamalıdır ki selam ve eman yurtlarını tarihte sahip oldukları huzura kavuşturmanın, dünyada barış ve adaleti temin etmenin yolu, Müslümanların tevhid ve vahdette, rahmet ve merhamette buluşması ve İslam coğrafyasında güven ve barış ortamını tesis etmelerinden  geçmektedir.

VAHDETİ BOZAN SEBEPLER:

1-        Çıkar Çatışması:

Allah Teâlâ’nın “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çok çabuk görendir.”( Âl-i İmrân Suresi, 3/19) tespiti ile Hz. Peygamberin “Ben sizin, benden sonra Allah’a ortak koşacağınızdan korkmuyorum. Fakat ben sizin, dünya hakkında yarışa gireceğinizden ve birbirinizle bu sebeple çarpışıp sizden öncekilerin helâk olduğu gibi yok olup gideceğinizden korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz 72; Müslim, Fedâil 31.) öngörüsü ne yazık ki, gerçekleşmiş ve Müslümanlar daha çok dünya malına ve iktidara sahip olma ihtirasıyla birbirlerinin kanını akıtmışlardır

2-        Asabiyet:

Kendi ırkımızı seçebilme özgürlüğümüzün olmadığını biliyoruz: “O, sizi rahimlerde, dilediği gibi şekillendirendir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/6);

Irkların ve dillerin farklı olmasının Yüce Allah’ın varlık ve kudretinin birer delili olduğunu kabul ediyoruz: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”( Rûm Suresi, 30/22)

Üstünlüğün Allah’ın buyruklarına göre yaşayabilme (takvâ) derecesiyle orantılı olduğunu adımız gibi biliyoruz: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. (Hucurât Suresi, 49/13.)

Üstelik Hz. Peygamberin vefatından önceki son genel mesajlarından birisi “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız birdir. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.” (Müsned, V, 411)

Merhum Mehmet Âkif’in

, Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?

Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,

Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı,

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.

Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…

 

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!

 Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilâhî sözünü.

diye haykıran mısralarının da belirttiği üzere rûh-ı Nebî’nin en büyük düşmanı olan ırkçılık davası şeytanî bir yıkıcılıktır.

3-        Mezhep ve yorum farklılıkları

Bilinmelidir ki mezhepler, İslam dininin anlaşılmasındaki farklı fikir ve kanaatleri temsil eden, zamanla oluşmuş beşerî mekteplerdir. Hepsinin amacı Allah’a varan istikameti belirlemektir. Her biri ana yola varan tali yol mesabesindedir. Mezhebi dinle aynileştirmek ya da mezhep mensubiyetini, İslam aidiyetinin üstünde görmek; mezhebe dayalı ayrıştırma, ötekileştirme ve çatışmalar, taassup ve cehaletin bir yansımasıdır. Mezheplerin dinin önüne geçtiği hâllerde en çok zarar gören bizzat dinin kendisi olmuştur.

Müslüman bir başka Müslümanı müşrik görerek onunla savaş halinde olamaz. Böyle bir çatışma İslam’ın en ulvi kavramlarından olan cihat ile beraber anılamaz. Mezhebine, fikrine ve anlayışına uymayanı tekfir ederek onu öldürmeyi, hiç kimse cihat olarak tarif edemez. Cihat; terörün, vahşetin ve öldürmenin değil; diriltici bir gayretin, hayat veren bir mücadelenin adıdır. Bugün, Müslümanların topyekûn başvuracağı en büyük cihat; cehalete, taassuba, ırkçılığa, fitne ve tefrikaya karşı yapacakları cihattır.

Pekâlâ, tefrikanın ilacı nedir? Bir başka ifadeyle bizi vahdet nimetine kavuşturacak çare nedir?

1-        Cemaatten ayrılmamak

Hz. Peygamber (s.a.s.) cemaatte rahmet, tefrikada azap bulunduğunu belirterek (Müsned, IV, 375.) şu uyarıyı yapmıştır: “Cemaatten ayrılmayın! Ayrılıktan sakının! Şüphesiz şeytan tek başına kalanlarla birliktedir. İki kişiden ise uzaktır. Kim cennetin ortasını isterse cemaate yapışsın  (Tirmizî, Fiten)

2-        . Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek

3-        Irkçılık fitnesinden uzak durmak

4-        Arabuluculuk yapmak

Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Günün Hadisi
Kur'an-ı Kerim Dinle
Ramazan Pakdil Sureler
DİB Kur'an Portalı
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Fatih Çollak Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
114 Sure 114 Hafız
İshak Daniş Aşir
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Dünyaca Ünlü Kariler
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
Reddul Muhtar-İbn-i Abidin
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.12 saniye 4,533,179 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartıyla önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2017